Ağlattı beni nehrin sahilinde feryat eden güvercin

Ağlattı beni nehrin sahilinde feryat eden güvercin, (kumru)
Sabaha karşı, bahçedeki dala konmuş iken.
Seher, eliyle gecenin mürekkebini silerken
Papatyalar, dişlerinden şebnemler dökülürken,
Erkenden gülistana geldim, dağılmış oradaki şebnemler.
Kızların gerdanında saçılan inci taneleri gibi.
(Nehirdeki) su dolapları oluk oluk göz yaşı akıtmada.
Meyve ağaçlarının dallarını eğen ejderler gibi.
Dallar, hacağı saran halhal gibi kıvrım kıvrım olmada,
Bütün bunlar gülistanı bir bilezik gibi kuşatmada.
Şebnemlerin elleri tomurcukların yakasını yırtmada,
Saba rüzgarı, çiçeklerin misk kokularını taşımada,
(Semadaki) tildişi parlaklık, bulutlara misk süm1ekte,
Nesim (-i nevbahar) eteklerini çiçeklere atarak kokularını yaymakta.
Bir güvercin gördüm, yapraklar arasındaki dalda,
Islanmış tüyleri şebnem taneleriyle,
Gurbetteki dertli bir sevdalı gibi fıgan etmede,
Rida içinde yeni bir elbiseyle üstünü büriimede
Lakin kırmızı gagası ve renkli hacağıyla
İncileri dizip boynuna takmada.
Dertli bir sevdalı gibi dalların arasına konup,
Bir kanadını yastık yapıp diğeriyle üstünü kaplamada.
Kalbindeki sevdadan şikayet edip durmada,
Gagasını göğsüne çekip feryadı basmakta.
Dedim ki ey güvercin gözüme uykuyu haram ettin.
Niçin durmadan gözünden kanlı yaş akmada?
Dedi ki, göz yaşlarım kuruyana dek ağladım,
Şimdi hayat boyu gözyaşı olmadan feryad edip duracağım.
Uçup giden ve dönme ümidi kalmayan bir yavrumun yüzünden,
Ağlayıp hüzünlenmeye ülfet ettim ta Nuh çağından.
İşte budur vefa, böyledir sadakat,
Bak gözlerime, nasıl olmuş al-kan!
Sizden biriniz (bir derde) mübtela olup tamam olunca bir yıl,
Der ki, bitab kaldım şu ağlamaktan ve inlemekten.
Dedim ki, ey güvercin, eğer sen (benim gibi) dalmış olsaydın hasislik (ve derd) deryasına
Oluk oluk göz yaşı döküp ağlar ve ağıt söylerdin bana,
Olsaydı eğer senin kalbinde, benim kalbimde olan (ateş),
Sabr edemezdi kül olurdu şu altındaki dallar.
Bugüne dek nice yıllar katlanmışıındır hicrana.
Hatta (çok inceldiğimden) bulamaz olmuştur gözler yol, tam manasıyla beni görmeye.
Giydirdiği için bedenime arıklık ve hastalık elbisesini (aşk derdi),
Gizlemiştir arıklığım, seyircilerin gözünden beni.
Gelse ölüm, hemen can verirdİm (gönüllü olarak) olduğum yerde,
Ey dostlar! Kim ölürse bu şartlar içinde ermiştir rahata.
Güvercin dedi ki bana, şayet inlemekte ise çayırlardaki çaylar,
Yavrumun üzerine korktuğumdandır ki (ölümden sonra) iade olunmuştur kalbe can!
Değişmiştir rengim, göz yaşlarıınla, işte şu beyaz
Kalacaktır ta kıyamete dek boynurnda bir ahid kemendi olarak.
Gagamın ucuna gelince (kırmızılığı) dillere destan.
(Vücudumdan çıkan) alevin ucu gibidir, bedenim ise kül olup gitmiştir.
Güvercinlerin her sınıfı benim için ağlamada ve ağıt yakmada,
Gönlü daralan ve hicrana düşen acaba yas tutmaz da ne yapar.
Ey dünyanın zevk u safası! selam sana, Allah’a ısmarladık,
Sende bir rahat ve huzur bulamadıktan sonra!

 İbn Umeyr

arap-siiri Ağlattı beni nehrin sahilinde feryat eden güvercin

Şiir ancak nazım ve ahenk itibariyle münasip düşen şey (ve ibare)dir

Allah şiir sanatına lanet etsin, zira bu sahada
Ne de çok çeşit çeşit kara cahillerle karşılaşıyoruz.
Bunlar garib şiir nevini (ve muğlak tabirleri)
Dinleyiciye aşikar ve kolay gelene tercih etmektedirler.
Saçma şeyleri sahih bir mana olarak görmedeler,
Berbat sözleri de değerli bir şey saymaktalar,
Doğru olan şiir nevini bilmemekteler ve
Kara cahil olduklarından bunu bilmediklerini de bilmemekteler
Bizim dışımızdakiler böylelerini kınamaktadırlar ama
Doğrusu biz onları (şair saymadığımızdan) mazur görmekteyiz.
Şiir ancak nazım ve ahenk itibariyle münasip düşen şey (ve ibare)dir,
Her ne kadar sıfatları itibariyle türlü türlü olsa da
Şiirin her cüzü diğerleriyle mütenasip olarak aynı şekilde ortaya çıkar.
Göğüs ve sırt kısımları (sadr-ı manzume ve metn-i manzume bir dilberin endamı gibi) muntazam bir        biçimde meydana gelir.
Şiirdeki her mâna o tarzda vücuda gelir ki
Şayet o tarzda düşmeseydi öyle olması temenni edilirdi
Şiir beyan ve belagatın öyle bir mertebesinde olmalıdır ki
Kendisini (tıpkı bir gelin gibi) temaşa edenlere, güzelliği bizzat beyan edeyazmalı
Şiirin kelimeleri tıpkı yüzlere benzemeli
Manalar ise bu (güzel) yüzlere yerleştirilen (ahu) gözler mesabesinde olmalı
Şiir, arzulara göre meram makamında kaim olmalı (dileklerin dili olmalı)
     inşad edenler onun güzelliğiyle süslenmeli, (veya tecelli etmeli)
Hür ve asil bir kişiyi şiirle meth ettiğinde
İtnab üslubuna yönelirsin
Manzumenin nesib kısmını kolay ve anlaşılır olarak vaz’ edersin
Medhiyeyi dosdoğnı ve apaçık nitelikte tutarsın
Kulağı rahatsız eden sözlerden titizlikle kaçarsın
Bu sözler lafzen mevzun olsalar bile
Şayet onu şiirle hicvedecek olursan
Bu husustaki şiirinde, hicivde kabasaha dil kullananların tuttukları yolları ayıpla
Hicivde (maksadı) tasrih etmeyi deva say
Tariz ve kinayeli sözleri ue gömülü bir hastalık addet
Şiirinde göz yaşı dökeceğin zaman
Günün birinde sabahın erken saatlarında ayrılan (dost)lara, ve hevdecler içinde
     sefer yapan hanımlara
Üzerine bir hüzün çöker (o vakit) zaptetmelisin
Gözlerde masun kalmış olan göz yaşlarını
Şayet (bir dostuna) sitem edeceksen
Vaadi tehdidle ve yumuşaklığı serılikle karıştırmalısın
Böylece sitem ettiğin şahsı bırakmış olursun
Endişe ile itminan ve izzetle zillet arasında
En sıhhatli şiir inci gibi dizilenidir ve
Ayan beyan olmak şartıyla
Bu şiir okunduğunda halk benzerini söyleme sevdasına düşer
Mislini söylemeye kasdettiklerinde (şiir vadisinde) muktedir olanları bile aciz bırakır.
     (Zira sehl-i mümtenidir)

Naşi Abbas (Ali b. Abdullah b. Vasıf)
İbn-i Haldun – Mukaddime / Dergah Yayınları
Çeviren: Süleyman Uludağ

siir-yazma-sanati Şiir ancak nazım ve ahenk itibariyle münasip düşen şey (ve ibare)dir

Gönlünü şu zamanın güzellerine kaptıran yorulur durur.

Gönlünü şu zamanın güzellerine kaptıran yorulur durur.
Ey filan ağır ol ki, güzellik seni oyuncak hale getirmesin.
Ahid veren hiçbir güzel yok ki ahdine hiyarret etmiş olmasın.
Çok az kimse vardır, kendini vakf edeceğin ve onun da kendisini sana vakf edecek olan.
Aşıklarına karşı mağrurlar ve onları reddetmedeler.
Ve kişilerin kalplerini parçalamaya kasd etmedeler.
Bir kere münasebet kursalar, diğer seferinde kesmedeler,
Ahd ettiklerinde ise her halükarda ihanet etmedeler.
Bir güzel ki sevdasına tutuldum ve kalbiınİ verdim,
Bassın diye yanağıını ayağı için nalin yaptım.
Kalbimin ortasında ona bir yer hazırladım.
Kalbime dedim ki buraya konaklayana ikramda bulun.
Bu yüzden başına gelecek olan zillete katlan.
Çünkü sevdanın verdiği dehşet mutlaka gelecektir başına.
Onu üzerime hakim yaptım, emirim olmasına razı oldum.
Ben onu görürken o da içinde bulunduğum hali bir görseydi.
Döneriz, göl yüzündeki bir böcek gibi
Ki üzerinde dönmede ve (meyva gibi) yüzmede.
Derhal bildin, kalbinde olanı
Maksadını, zikr etmeden anlarım.
Ne isterse onu yapmak için didiniriz, bu olsa bile
Baharın bir üzüm usaresi ve kışın taze bir buğday,
Gider de getiririm, olsa bile İsfahan’da,
Ne zaman “Şuna ihtiyacım var” derse, derim ona “Emrine amade”,
     ve sonuna kadar böylece sürüp gitmektedir.

İbn Şucâ

gonlunu-kaptiran-yorulur-durur Gönlünü şu zamanın güzellerine kaptıran yorulur durur.

Bizim Fidel

Kelimelere düşkünlüğü… Baştan çıkarıcılığı… Nerede olursa olsun karşılaştığı her sorunun peşine düşer. İlham gücünün sürükleyiciliği tarzına yakışır. Beğenisinin vüsati, kitaplarına gayet iyi yansımıştır. Sigarayla savaşta moral üstünlük sağlayabilmek amacıyla puro içmeyi bırakmıştır. Bir tür bilimsel şevkle çözümler yaratmayı sever. Her gün birkaç saat egzersiz yapıp, sık sık yüzerek enfes formunu korur. Alt edilemeyecek denli sebatkârdır; katı disiplin sahibidir. Umulmayana, hayal gücü sayesinde ulaşmıştır. Çalışmayı öğrenmek, dinlenmeyi öğrenmek kadar önemlidir.

Helak olacak kadar konuşur; konuşarak dinlenir. İyi yazar ve yazmayı sever. Yaşamdaki en büyük motivasyon kaynağı, riskin yarattığı heyecandır. Ancak doğaçlama ustalarına özgü hitabet gücü, onun en kusursuz niteliklerindendir.

Konuşmaya başladığında önce, sesi alçak ve konuşmasının yönü belirsizdir. Kuvvetli bir vuruşla dinleyicilerini avucuna alana kadar, adım adım, kullanabileceği her şeyden yararlanır. İlham sahibidir; karşı konulamaz, göz alıcı zarafeti, ancak bunu hissetme onurundan mahrum olanlar tarafından inkâr edilebilir. Anti-dogmatizm abidesidir.

Başucu kitaplarının yazarı Jose Martin’in düşüncelerini Marksist bir devrimin akışkanlığı ile bağdaştırabilecek kadar yeteneklidir. Belki de düşüncelerinin özü, kitlelerle uğraşmanın her şeyden önce bireylerle ilgilenmek anlamına geldiği konusundaki netliğinde yatmaktadır.

Bu, yüz yüze iletişimde sağladığı mutlak güveni açıklayabilir.

Her bir farklı durum için kullandığı ayrı bir dil ve dinleyicilerini ikna edebileceği farklı bir yaklaşımı vardır. Karşısındakilerle nasıl aynı düzeyde olabileceğini bilir. Engin, müteferrik bilgisi, her türlü ortamda rahat hissetmesini sağlar. Şu kesindir ki, nerede, nasıl ve kiminle olursa olsun Fidel Castro orada kazanmak için bulunur. En küçük gündelik faaliyetlerde bile sahip olduğu mağlup etmeye dönük eğiliminin, özel bir nedeni var gibidir. Hiçbir zaman teslim olmaz ve içinde bulunduğu durumu değiştirmeyi başarıp, zafer kazanana kadar durup dinlenmez.

Özellikle bir sorunun çözümüne yaklaşıldığında, hiç kimse ondan daha takıntılı olamaz. Büyük ya da küçük, herhangi bir meseleye kendisini aynı ihtiraslı tutku ile adayabilir. Hele bir de bu mesele güçlüklerle yüzleşmek anlamına geliyorsa… Hiçbir zaman böylesi anlarda olduğundan daha iyi hissedemez.

Onu yakından tanıyanların “Bir şeyler yanlış ki, sen yine mest olmuş gibisin” dedikleri vakidir.

Tekit (tekrarlamak), onun çalışma yöntemlerinden biridir. Sözgelimi, Latin Amerika’nın dış borçları, iki yıl kadar önce konuşma başlıklarından biri haline gelmişti. Bu tarihten itibaren sele, konuşmalar içerisinde genişletildi, yayıldı ve derinleştirildi. İlk söylediği şey, basit bir aritmetik çıkarım, yani bu borçların ödenemez olduğuydu. Ardından, sırf bu amaçla düzenlenen uluslararası bir toplantıda ortaya koyduğu sersemletici bulgular geldi: [Borçların] Ulusal ekonomiler üzerine etkileri, toplumsal ve siyasal yansımaları, uluslararası ilişkilerde yarattığı mutlak baskı, ortak Latin Amerika politikası için taşıdığı tartışılmaz öneme kadar varan bütünsel bir görünüm.

Onun, bir siyasetçi olarak ender rastlanan yeteneklerinden biri de, bir meselenin en uzak sonuçlarına bile nasıl evrilebileceğini sezebilmesidir. Ama bu yeteneğini, ilham patlamaları şeklinde değil, çetin ve direngen bir akıl yürütme süreci içerisinde kullanır. En büyük yardımcısı, bunaltıcı yargılar ve inanılmaz hızlı matematik hesaplamalarla dolu bir söylevi ya da özel bir konuşmayı yedeklemekte -zaman zaman da kötüye- kullandığı hafızasıdır. Ardı arkası kesilmeyen özet verilerle kaşık kaşık beslenebilmek için yardıma ihtiyaç duyar. Bilgi akışı sağlama işi, yatağından kalkmasıyla başlar. Her sabah kahvaltısına, en az iki yüz sayfalık dünya haberleri eşlik eder. Nerede olursa olsun her sabah zorunlu raporlar önüne gelir. Kendi tahminine göre, resmi raporlar, ziyaretçilerin getirdikleri ve sınırsız merakını her an uyandırabilen yazılar dışında, her gün yaklaşık elli farklı belge okumaktadır.

Herhangi bir meselede, en küçük çelişkiyi bile yakalayabildiğinden, ona verilecek her yanıt kusursuz olmalıdır. İhtiyaç duyduğu bilginin bir başka kaynağı da kitaplardır. Haris bir okuyucudur. Özel bir yöntem kullanmadığı konusunda ısrar etse de, kimse nasıl ve ne zaman bu kadar çok ve hızlı okuduğunu anlayamaz. Sık sık, günün erken saatlerinde yanına aldığı bir kitap hakkında, ertesi sabah yorumlar yaptığı bilinir. İngilizce okuyabilir ama konuşmaz. Daha çok İspanyolca okur ve eline üzerinde harfler olan herhangi bir parça kâğıdın geçtiği her an okumaya isteklidir. Ekonomi ve tarih başlıklarını düzenli olarak izler. İyi edebiyatın değerini de bilir ve yakından izler.

Gerçek nedenlerin nedenlerinin nedenlerini bulana kadar bardaktan boşanırcasına sorduğu seri ve birbirini izleyen sorularla insanları bombardımana tutma huyu vardır. Latin Amerikalı bir konuğu ayaküstü ülkesindeki pirinç tüketimi oranlarından söz ettiğinde, o anda kafasından yaptığı hesapla “çok ilginç, öyleyse herkes günde dört poundluk [yaklaşık iki kilogram] pirinç yiyor” demiştir. En iyi taktiği, bilgilerini doğrulamak ve kimi durumlarda karşısındakini tartıp ona göre muamele etmek için, yanıtlarını zaten bildiği sorular sormaktır.

Bilgi edinebileceği hiçbir fırsatı kaçırmaz. Angola savaşı sırasında katıldığı bir resmi kabulde, bir çatışmayı öylesine tarif etmişti ki, Avrupalı bir diplomatı Fidel Castro’nun o çatışmada bulunmadığına ikna etmek zor olmuştu.

Che Guevara’nın yakalanması ve öldürülmesi üzerine yaptığı açıklama, Palacio de la Moneda baskını ve Salvador Allende’nin ölümüne ya da Flora Kasırgası’nın yarattığı tahribata ilişkin beyanları, muazzam konuşma örnekleridir.

Latin Amerika’nın geleceğine ilişkin hayali Bolivar ve Marti’ninkiyle aynıdır: Dünyanın kaderini değiştirme kapasitesine sahip uyumlu ve özerk bir toplum. Amerika Birleşik Devletleri’ni, Küba dışında, her hangi bir ülkeden çok daha iyi tanımaktadır. İnsanlarının tabiatı, iktidar yapısı ve hükümetlerinin gizli niyetleri hakkında derin bilgisi vardır. Ambargonun yarattığı sürekli fırtınayı bunun sayesinde savuşturur.

Genellikle saatler süren görüşmelerinde, en beklenmedik kıvrımlara varana kadar titizlikten taviz vermeden her konunun üzerinde ayrıca durur. Yanlış kullanılacak tek bir sözcüğün tamiri imkânsız hasarlar yaratabileceğini bilir. Sorulara yanıt vermekten asla kaçınmaz ve asla sabrı taşmaz. Fazla kaygılanmaması için bazı gerçekleri duymasını engellemeye çalışanlar vardır. Yine de [duyar ve] bilir. Kendisinden bir şeyler saklamaya çalışan bir görevliye şöyle demiştir: “Müsterih olmam için gerçekleri benden saklıyorsun ama sonunda tüm bana hiçbir zaman anlatılmamış gerçeklerin hepsiyle birden karşı karşıya kaldığımda şoke olup öleceğim”. Yine de en ciddisi, yetersizlikleri örtmek için ondan sakladıklarıdır. Çünkü -siyasi olsun, bilimsel, sportif ya da kültürel olsun- devrimi ayakta tutan başarılara paralel olarak, gündelik hayatı her düzeyde ama özellikle de yurttaşların mutluluğu düzeyinde etkileyen büyük bir bürokratik yetersizlik söz konusudur.

Sokaklarda insanlarla konuştuğunda, bu sohbet, yepyeni anlamlar ve gerçek bir muhabbetin açıklığını taşır. Ona “Fidel” derler. Çevresini güvenle sararlar. Hakikatlerin konuşulduğu canlı bir radyo yayınında, ilk ismiyle hitap ederek, muhalif görüşlerini onunla tartışır ya da ona taleplerini iletirler. Bunlar, kendi parlaklığıyla örtülü sıradışı bir insanın görebildiğimiz yanlarıdır. Tanıdığıma inandığım Fidel Castro budur: Davranışları yalın ama hayalleri iflah olmayan, modası geçmiş sakalları olan, sözcük seçimlerinde tedbirli, görgülü, düşünceleri harikulade olmaktan daha hafif bir deyimle nitelendirilemeyecek bir adam.

Uzmanlarının er geç, kansere çare bulacaklarının hayalini kurarken, en büyük düşmanından 84 kat daha küçük bir adada, dünyadaki güç dengelerine uygun bir dış politika geliştirmiştir. Bilincin doğru teşekkülünün, insanlığın en büyük başarısı olduğuna ve moral güdünün, dünyayı değiştirmek ve tarihi harekete geçirmekte maddi şeylere üstün geleceğine kanidir.

Daha uzun yaşamayı talep ettiği bazı anlarda, başka türlü yapabileceği bazı şeyler için hayattan biraz daha fazla süre istediğini gevelediğini duymuşluğum vardır. Bu kadar insanın kaderini taşımanın getirdiği yükle belinin büküldüğünü gördüğümde, en çok ne yapmak istediğini sordum. Bir kerede yanıtladı: “Bir sokağın köşesinde dikilmek”

Gabriel Garcia Marquez

bizim-fidel Bizim Fidel

Kış

Yine kış,
Yine şems-i mesâda, ah o bakış,
Yine yollarda serseri dolaşan
Aşiyansız tuyûr-ı pür-nâliş…

Tehi kalan ovalar
Sükût eder sanılır mevsimin gumûmuyla
Harab olan sarı yollarda kalmamış ne gelen,
Ne giden,
Şimdi yalnız kavâfil-i evrâk
Mütemâdi sürüklenir bir uzak
Ufk-ı pür-ıztırâb u nevmide.

Yine kış, yine kış,
Bütün emelleri bir ağlayan duman sarmış…

Ahmet Hâşim

k%25C4%25B1%25C5%259F-siiri Kış

Eğretileme

Saçları şarabının içinde sürüklenen,
Bu bir güzel kadındır, edalıdır herkesten.
Bir aşkın pençeleri, zehri batakhanenin,
Hep kayar, hep kirlenir granitinde tenin.
Gülümser Ölüme ve dert etmez Sefihliği.
Bu ejderler ki her dem keser ve biçer eli,
Yıkıcı oyununda saygı duyuldu yine
Bu sapsağlam vücudun kaba azametine.
Tanrıça gibi yürür, dinlenir sultan gibi;
Müslüman inancı var, öyle bir zevk sahibi,
Ve açık kollarında, göğsünün doldurduğu,
Çağırır gözleriyle bütün insan soyunu.
İnanır ve bilir ki, bu döl vermez bakire
Mecbur kalmış olsa da dünyanın gidişine,
En yüce armağandır bir vücut güzelliği
Bu yüzden affettirir her türlü rezilliği.
O ne Araf’ı bilir ve ne de Cehennem’i,
Ve gelip de çatınca kara Gece saati,
Bakacaktır Ölüm’ün soğuk yüzüne elbet,
Tıpkı bir bebek gibi, – ne nefret, ne nedamet!

Baudelaire

ne-nefret-ne-nedamet Eğretileme

Yüzüne Nasıl Bakarız

Getirmek istemiyorum aklıma –

Ya bu kuşatma kalkmadan
yine bastırırsa kış?
Soğuktan ölmemek için
kesmek gerekirse yine ağaçları?
Yüzüne nasıl bakarız parkların,
ne deriz ilkyaz geldiğinde
konacak dal bulamayan kuşlara?

Kemal Özer

konacak-dal-bulamayan-kuslar Yüzüne Nasıl Bakarız

“Yavaş yavaş delirdim, kimse farketmedi. Hayat çok zor. Ailemi çok seviyorum.”

Yavaş Yavaş Delirmek

Bir not düştü hayatın anlamsızlığına
‘Yavaş yavaş delirdim, kimse bunu farketmedi’
Suskun bir kelebek çarptı boğazın sularına
Ertesi gün gazetelerde -gülen- eski yüzü ile
Neydi dostlarının anlayamadığı
Anlatamadığı ne vardı
Tabutuna sarılı duran ihtiyar babasına
*
‘Yavaş yavaş delirdim, kimse bunu farketmedi’
Solgun bir yaprak düştü boğazın sularına
Tam da bahara çalarken gözleri
Avunacağı bir sevda vakti
Ağlatarak bir yalnız kenti
Anlatamadıklarıyla veda etti.
*
Bu şehrin insanına nisyan vurduğu zaman
Korkar oldu insandan insan
Şu körolası yalnızlık hortluyor ya!
Azgın sularda boğuluyor insanca her isyan.
*
‘Yavaş yavaş delirdim, kimse bunu farketmedi’
Haber saatlerinde unuttuk gülmeyi
Yürekleri kinli, elleri kirli, dişleri sivri
Gözleri korkulu heber spikerleri
Parkta, durakta, sokakta
Ürküttüler masum kelebekleri
*
‘Ne yaptın kızım!’ feryadında bir baba
İzi bile kalmıyor çığlıkların
Sonraki sabahlarda
Yavaş yavaş deliriyorum haberin ola!

Erol

ipek-ozturk-yavas-yavas-delirdim-kimse-farketmedi "Yavaş yavaş delirdim, kimse farketmedi. Hayat çok zor. Ailemi çok seviyorum."

***

“ipek ne acı çekti bilmiyorum, neler düşündü, nasıl süreçlerden geçti, nerede yenik hissetti, hiç kimsesizliğinin idrakına nasıl vardı; hiç bir fikrim yok. çok konuşasım var kendisiyle, artık diğer tarafta olur herhalde.
cümlelerim, yazılarım çok uzun oluyor. düşüncelerimi bir çırpıda anlatamadım hiç ama bu dünyada ipek gibi insanlar da yaşıyor işte. bir cümlede çıkarıveriyor her şeyin özetini. bu kadar özetlenebilir miydi hayat, intihar?

çok garip ya. hissediyorsun her şeyin çığrından çıktığını, sağa sola saldırmaya başlıyorsun. sahte sosyallikler içine giriyorsun, ayaktaymış gibi görünüyorsun sürünürken, gülüyorsun-eğleniyorsun-alkolün dibine vuruyorsun-salak salak gülüyorsun; en son acziyetini fark ediyorsun, sahtelikten bıkalı zaten çok olmuş, içine kapanıyorsun.
tüm bu ve daha sayamayacağım süreçlerde, bunalımlarında, insanlar sürekli seni eleştiriyor, sana yaftalar üretmekle meşguller. gülüşün gevşeklik, eğlenmen “hadsizlik”, sosyalliğin “orospuluk/piçlik”, umursamazlığın “hayvanlık”, birine umursamazca cevap vermen “edepsizlik”, içine kapanıklığın “bunalım takılmak”, odandan çıkmayışın “şımarıklık”, bazılarının depresyon dediği küskünlüğün “bulmuşken bunamak”, “kıymet bilmemek”, “şükürsüzlük” oluyor.

sen tüm iğrenç ruh haline rağmen, bu yaftaların farkına varırsın. rağmen falan değil aslında; bu durumlarda her şeyi biraz fazla net görmeye başlarsın. umursamazlığının yerini derin bir hüzün alır, insanları kendine hiç tahmin edemeyeceğin kadar uzak görmeye başlarsın, anlatacak hiç bir şeyin yoktur, anlatsan bir işe yaramayacağını/anlaşılmayacağını bilirsin; çözümsüzlüğü kabul etmişsin, yenilgiye doymuşsun, savaşamazsın.
yavaş yavaş delirmişsindir, bilirsin. müthiş sosyal, konuşkan, güleç, paralı günlerinde susmayan telefonuna artık günlerce bir çağrı gelmemesinin, gelen smslerin de gsm şebekenden gelmesinin sebebini bilirsin: görünmez olmuşsundur, daha kötüsü istenmeyen insan olmuşsundur. acı anlatılmak istenmiyor genelde, bir de, anlatılmıyor, anlatamazsın.
yavaş ya da bir günde; delirmişsin bir şekilde. algıların yön değiştirmiş/kapanmış, bu yüzden, iyi bir kaç şeyi de hayra yormazsın. zaten korku kardeşin olmuştur, iyi bir şeyin, berbat on şeyle takip edileceğini kabul etmişsin.
en son korkularından arındığın; deliliğin zirve noktasına gelirsin. intiharı korkaklık olarak niteleyenlerin bilmedikleri tam da budur. hiç bir şey, intihar eden insanın umrunda değildir. umursamazlığın gerçeğine vakıf olan insan için, aşılması gereken bir sorun yoktur ortada. intihar teşebbüsünde bulunmuş, başaramamış biriyle konuşunca çok net anlatır; intiharla ilgili söylenen şeylerin çoğu yalandır. vazgeçiş, öyle kolay bir şey değil. vazgeçmek kolaycılık değil. vazgeçemediklerin değil midir akıttığın gözyaşlarının sebebi genelde? hayatta üç beş gün daha fazla tutunmanı güç mü addediyorsun? bak sözlük okuyoruz, buraya yazıyoruz, buraya kusuyoruz; birazdan da başka bir şeye kaydıracağız ilgiyi ki; gerçekliğin ortasına düşmeyelim. intihar eden ise o gerçekliğe ulaşmayı umar aslında. buraları kendisine fazlaca sahte gelmiştir, bıkmıştır sunilikten. dikkat edilirse fark edilir; intihar edenler genelde çok gerçekçi insanlardır.

intihar etmemişse bu insanın önünde bir seçenek oluyor zaten: “saldım çayıra arkadaş” demek. hakikaten de salar. etrafındaki umursamaz ama yüzündeki çizgileri derin, gözleri ufalmış insanlara bir daha bak; piç/gevşek değil onlar. fazla sürünmüşler, fazlaca yorulmuşlar, bıkmışlar, incitilmişler, çabaların hiç bir yaraya merhem olmadığını çoktan fark etmişler ve hayatın gerçeğini idrak etmişler: her şey geçiyor, herkes gidiyor.
o “yavşak” karşında boş boş sırıtıyor ise çok tahammülüdür, intihar etmemiş hala çünkü, saygıyı hak eder.

insanlar böyle, bir garip. seni yavaş yavaş delirtirler, sen delirirken itinayla senden kaçarlar, sen gittiğinde ise klişe cümleleri hazırdır:
– neyi vardı ki acaba ölecek kadar? (onu bilmediğin için gitmiş olmasın?)
– keşke bir arasaydı, konuşur dertleşirdik.
– çok abartmış, bir borç için ölünür mü? (hala bir insanın para için öleceğini düşünüyor.)
– çok iyiydi, çok.

sorma neden falan filan dinlerler arkandan. “pek çok gideeeenn memnun kiiii yerindeeen” diye çığırırken akıllarından geçersin, sonra da bir başkasını delirtirler.
çünkü birileri delirmiyor, hiç bir zaman da delirmeyecek. beton gibi bir şey bunlar. seni ortandan çatlatırlar ancak bunlara hiç bir şey olmaz. ellerinin titremesini, saçlarının dökülmesini, nefes almakta zorlanmanı, kararmış cildini, herkesten uzaklaşmış olmanı, sebepsiz öfkeni, her şeyi sorguluyor olmanı, sebepsiz gülümseyişini, yok yere ağlayışını, sigara üstüne sigara yakıyor olmanı, bir şarkıyı beş saat boyunca dinleyebiliyor olmanı izlerler ve bir kaç klişe yorumları ceplerinde hazırdır, seni yaftalarlar.
kimse seninle gerçekten bittiğin gün yan yana durmuyor, dursa da sen görmeyebiliyorsun. bitmişsin çünkü, ceplerin bomboş. bu cepleri klişe kelimelerle – sahte dostluklarla – iğrenç klişe ilişkilerle dolu insanlarla yarışamazsın; zaten, sen onları kendinle aynı kulvarda görmezsin. kibrin yoktur hani, kulvar dedim, kendini üstün görmezsin. onları dünyaya yakıştırırsın, kendini quasimodo gibi bir şey hissediyorsundur en iyi ihtimalle onların yanında. onlar dik, sen kamburun önde gideni. onların örnek hayatları var, sen hiç bir yere hiç bir zaman yakışmadın, hiç kimseyi tam mutlu edemedin, kimse seni mutlu edemedi, hiç bir işi doğru düzgün yapamadın.
dedik ya, algıların pas tutmuş.

ipek de yavaş yavaş delirmiş. keşke dönse de, bir konuşabilsem onunla. keşke ipek dönse de şu sözlükte bir kaç cümle yazsa. tüm tahsile dayalı, mantığa dayalı yazılara tercih ederdim onu; sadece ipek’i okurdum.
ipek’i çok seviyorum.”

kaknem (ekşisözlük yazarı)

***

benim için kaknem yazıları ile gerçekten uçlardaydı, farklıydı, değişikti ve en önemlisi tutarlıydı. bir insan söyledikleri ve yaptıkları ile ne kadar tutarlı olabilir ki? çok az değil mi? kaknem yazdığı her yazıda fazlasıyla tutarlıydı. bir tarafta özgürlük diye bağırırken diğer bir tarafta ”onlar ölsün” demiyordu, herkese özgürlük diyordu. kimseye dili, dini, ırkı, inancı, inançsızlığı sebebi ile hakaretlerle gitmiyordu. dış görünüşünden, cinsel kimliğinden, eğitimsizliğinden ya da aldığı o eğitimi süper addedenleri bundan dolayı aşağılamıyordu, hor görmüyordu. herkese insan gibi davranıyordu. çünkü insandı. çok farklı bir bakış açısı vardı. madalyonun diğer değil onlarca yüzünü görebiliyordu. boşluğa değil en dolu kısma bakıyordu ve yazdıkları çok doğruydu. gerçek manada çok az kişi okuyordu, diğerleri ise bilinmez bir nefretle gidiyordu üstüne. onlara bile ”gülümsüyorum” diyordu. garip, değil mi sana nefretle gelene çiçek atmak. sen küfür ederken, hakaret ederken karşı taraftan aynı tepkiyi görememek hatta gülümsüyorum demesi ve gülümsemesi. o gülümseme de kahkaha değildi bence çok anlamı var anlayana. hani birisine binlerce kelime söylemek istersin ama bilirsin ki kırılacak, paramparça olacak, en iyisi susmak dersin ve susarsın, sadece gülümsersin.


***
once arkadasim, sonra dostum, akabinde ise meslektasim olan guzel kiz. bugun yine aklima geldi, aralik ayi idi, emindim ama yine de sozluge baktim. sonra “ah be arkadasim” dedim, seni son kez gordugum an aklima geldi. yazliginin bahcesinde arabana su tutuyordun. yanina gelip sana satasinca da hortumu bana cevirmistin. ah be ipek, ah be dostum. sana yine “mexican” desem ve hemen ardindan yine gulmeye baslasak… ah ipek…

Anadolu

Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun ?

Utanırım,
Utanırım fıkaralıktan,
Ele, güne karşı çıplak…
Üşür fidelerim,
Harmanım kesat.
Kardeşliğin, çalışmanın,
Beraberliğin,
Atom güllerinin katmer açtığı,
Şairlerin, bilginlerin dünyalarında,
Kalmışım bir başıma,
Bir başıma ve uzak.
Biliyor musun ?

Binlerce yıl sağılmışım,
Korkunç atlılarıyla parçalamışlar
Nazlı, seher-sabah uykularımı
Hükümdarlar, saldırganlar, haydutlar,
Haraç salmışlar üstüme.
Ne İskender takmışım,
Ne şah ne sultan
Göçüp gitmişler, gölgesiz!
Selam etmişim dostuma
Ve dayatmışım…
Görüyor musun ?

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu’yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri…
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda…
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa’da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun ?

Öyle yıkma kendini,
Öyle mahzun, öyle garip…
Nerede olursan ol,
İçerde, dışarda, derste, sırada,
Yürü üstüne – üstüne,
Tükür yüzüne celladın,
Fırsatçının, fesatçının, hayının…
Dayan kitap ile
Dayan iş ile.
Tırnak ile, diş ile,
Umut ile, sevda ile, düş ile
Dayan rüsva etme beni.

Gör, nasıl yeniden yaratılırım,
Namuslu, genç ellerinle.
Kızlarım,
Oğullarım var gelecekte,
Herbiri vazgeçilmez cihan parçası.
Kaç bin yıllık hasretimin koncası,
Gözlerinden,
Gözlerinden öperim,
Bir umudum sende,
Anlıyor musun ?

Ahmed Arif

anadolu-siiri Anadolu

Şu Geniş Dünyaya Sığmayan Gönül

Şu geniş dünyaya sığmayan gönül
Şimdi bir odaya kapandı kaldı
Bir dakka bir yerde duramaz iken
Oturduğu yerden kalkamaz oldu

Hani o gençlikte çağlayan gönül
Gâhi gülüp gâhi ağlayan gönül
Güzeller köşkünde yaylıyan gönül
Gönül yaşar amma ümitler öldü

Elveda gençlikte geçen günüme
Ezirâil el atıyor canıma
Yanarım gençlikte, o zamanıma
Acı tatlı günler hep hayâl oldu

Nerde gençlikteki geçen çağlarım
Sustu bülbül gazel döktü bağlarım
Her gün hatırlarım her gün ağlarım
Veysel ağlamanın zamanı geldi

Aşık Veysel

su-genis-dunyaya-sigmayan-gonul Şu Geniş Dünyaya Sığmayan Gönül