Kaptan

1
eflatun gözlerin olduğunu bilmiyordum
gece yarısını yaşamaktan yorgunum

ayazın avucunda unutmuştun ellerini
önünden geçtiğim halde beni tanımadın
ben değiştim biliyorum hem sakal bıraktım
şiirlerim külrengi kumrular gibi uçuyorlar
bakır çalığı göklere katiyen tahammülüm yok
hele paris’in gökleri aklımı başımdan alıyor
bana seni senden evvelki poitiers’li kızı hatırlatıyor

ayazın avucunda unutmuştun ellerini

karanlığın arkasında kıvılcım gözlü xxxxxxlar
gölgelerine yaslanmış evliya gibi bekliyorlar

ışıklar kırmızı yandığı zaman duracaksın

ben değiştim biliyorum hem sakal bıraktım
soğuk gözlerinde buğulanmıştı ölsen tanıyamazdın
hatta ricardo bile hani vatansız ricardo
burnumun dibinden geçti geçen gün beni tanıyamadı
oysa au vieux châtelet’de akşam sabah beraberdik
üçümüz viyana kahvesi ve sıcak rom içerdik
üstelik o krapfen severdi güzel olurmuş rivayet
neden ve nasıl sevdiğini anlayamadım gitti

yalnızlıktan da kurtulup yalnız kalmak isterim

montmartre metrosu civarında seni gözden kaybettim
o zenci yine arkanda mıydı hiç dikkat etmedim
ağzında yoksul bir ıslık ıslak bir cıgara gibi
sidney bichet’nin caz havalarını çiğneyip tüküren
o saklasın varsın seni sevdiğini biliyorum ben
yüzünün renginden geliyor bütün üzüntüsü

bir gazete aldım ama evde okuyacağım

kahvelerden birine girip bir grog ısmarlasam
seni öldürmek için çareler tasarlasam
sükût bembeyaz buz tutsa bıyıklarımda
mağrur bir totem gibi sussam konuşmasam
ve türküm kaybolsa sessizliğin hırçın türküsü
ve ben unutulsam yazdığım şiirler
senin için yazdıklarım herkes için yazdıklarım
eski padişahlar gibi unutulsa birer birer
ve ben seni unutsam hiç hatırlamasam hiç mi hiç
ihanetini hatırlamasam şehvetini hatırlamasam
ellerim oldum olasıya seni unutsalar

yarı gecenin içinden bir zenci süt beyaz bakıyor

rue lafayette’de dünden bugüne geçiyorum
eflâtun gözlerini bir grog kadehinde unuttum

2
bu geminin yelkenlerine herifin biri paris yazmış

luxembourg garı’nın dirseğindeki çiçekçiyi bileceksin
yeşil muşamba ceketli sarışın küskün kızcağız
en dokunulmaz kızı en temizi fikrimce paris’in
pablo’ya sorsanız bir taksi şoförüyle yatıyor
pablo!.. ah pablo!.. onunla bir tanışsanız
önüne gelene salamança’dan bir şeyler anlatıyor
babasını orda bir duvar dibinde bırakmış
halbuki konuştuğu zaman fransız sanırsınız
saint-michel’de bir talebe kahvesindeyim
gündüz olduğu halde bütün ışıkları yakmışlar
bir cumartesi günü saat dört buçuğa beş var

ellerim kırılsa ben senin için bu şiirleri yazmasam
dinamit taşırmış gibi gözlerini taşımasam
avanue vagram’da bir akşam yeter bana ağustos’ta
yapraklara serilmiş yirmi beş franklık yıldızlar
bir mısra yeter geceleyin bir tren gibi pırıl pırıl
sen kendine yetmiyorsun hiç kimse sana yetmiyor
birini bitirmeden aklın öteki yolculukta

dün gece chatelet’de metro’nun yanı başında durdum
yağmur bilmediğim başka bir gökten yağıyordu
yağmur saint-jacques kulesine doğru yağıyordu

yanımda olduğun zaman her zamankinden yalnızım

şimdi bir nefeste café de l’écluse’ü hatırladım
seine kıyısındaki küçük nehir kahvesini
kapısında bir gemici feneri asılmış duruyor
seine gemicileri her akşam burada toplanırlar
onlar için birtakım maceralar düşünürüm
sine sanki petrolmüş gibi iştahlı ve obur akıyor
dupont’daki kızlar yalnız cıgara içerek yaşıyorlar

utrillo’nun bir sokağından seni çektim çıkardım
elin yüzün kirlenmiş üstün başın toz içinde
sana mardi gras için bir japon maskesi aldım
sen bana kaptan diyorsun herkes bana kaptan diyor
sahici bir kaptanmışım gibi tükürüyorum

3
yalın kılıç bir kasım sabahını paris’te yaşadım
sokaklarda sonbahar şiirleri salkım salkım
faubourg saint-denis’de işte yine pazar kurulmuş
beş franga çorba içtiğimiz julien’in kapısı önünde
kırmızı ve siyah ve sarı saçlı bir kadın durmuş
muzaffer patatesler satıyor üç renkli neşesi içinde
camların arkasında ekmekçi kızlar mavi beyaz
raflarda uzun uzun herifler gibi taze ekmekler
üstüne bir yağmur yağdırmak hevesi uyanır içinde
ben bu mısraları yazarım tout-va-bien kahvesinde

concorde’da bütün fıskiyeler birden ayaklanacak
gri bir demir gibi ensende hissedeceksin ebemkuşağını

paris’in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım
kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım
on beş dakika sonra bordeux’ya bir tren kalkacak
garın merdivenlerinde benim için ağlayacaksın
ellerim yağmura açılmış sakallarım ıslak

ben ki cehennemde bir allah gibi yalnızım
st-vincent de paul kilisesi benim otelin arkasına düşer
saat kulesi her gece uyur uykumdan uyandırıyor
her seferinde seni tekrar bordeaux’ya yolcu ediyorum

saadetin ıstırap çekmek olduğunu ben keşfettim
çarmıhta bir isa gibi ben ıstırap çektim
bir sulfat acılığı sinerse parmaklarına şiirlerimden
gözyaşları sinerse eğer küstahça kafiyeli
anla ki ölümle hayat arasında zaman gibi mesudum
kendimi öldürecek haldeyim seni öldürecek saadetimden
dona-maria! bir kahvede isyan halinde bulduğum
çekik gözleriyle ermenice küfürler yazıp çizen çocuk
sen! bordeaux’ya yorgun bir flamingo gibi yolladığım
geceleri benim için dua etmelisiniz

renault’daki grevciler toptan sokağa atıldılar
paris’in duvarlarını boydan boya afişler kapladı

seni hatırladıkça bir kadeh armagnac içerim
armagnac demek yirmi beş damla gözyaşı demekmiş
demek her akşam yirmi beş damla gözyaşı içerim
senin dağlardan ve sarhoşlardan korktuğunu bilirim
bebn sarhoş olduğum zaman korkmuyorsun hiç korkmuyorsun
gözlüklerim kırılmasın diye sakladığını bilirim

kalbim bakır bir mangır gibi boynuma asılmış
ondan kurtulmak için sürgünlere gitmeye razıyım
nehir gemilerinde muçoluk etmeye ölmeye
seni terk etmeye razıyım parasız pulsuz çekip gitmeye
kur’andaki bütün belalara tevrattaki bütün belalara
ibranice öğrenmeye razıyım hapis yatmaya
kalbim yüzünden madem ki ellerimi parçaladım
kalemimi kırdım hayatımı çiğnedim ağladım
madem ki en büyük düşmanım kalbim benim kendimim
onu inkar ediyorum kalbimi inkar ediyorum
geceleri benim için dua etmelisiniz

üçüncü paralelde eski bir dünya gibi batacağım
malgaş halkı birkaç yüzyıl hikâyemi anlatacak

4
cenova’ya indiğim zaman seni katiyen göremezdim
aklım başımda değildi küfür gibi huzursuzdum
herkes beni unutmuştu ben kimseyi unutmamıştım
zehra’yı unutmamıştım allahsız gözlerini unutmamıştım
sol böğrüme sanki çıplak bir hançer saplamışlardı

şimdi benim gözlerim paris’te marivaux sinemasında
bir çift kara maça gibi yorgun ve uykusuz
ellerim derseniz marsilya’da garsonla hesaplaşıyor
martini-cin seksen frank on frank da servis
kalbim derseniz onun nerede olduğunu bilmiyorum
ağlıyorum onun nerede olduğunu bilmiyorum
hiç kimse kalbimin nerede olduğunu bilmiyor
nihayet seni terk edip gitti diyebilirsiniz

benim acılarım ilahlar gibi şiirlerimi doğuruyorlar
onları karanlıkta bembeyaz izleriyle görüyorum
karanlıkta seni görüyorum dudaklarına ellerimi sürüyorum
seni kollarımın arasında tutuyorum ağzından öpüyorum
ikimiz birden bire austerlitz garı’na gidiyoruz
austerlitz garı önüne bakıyor bizden utanıyor
bir trene binmek ve rastgele defolup gitmek istiyorum
trenin barında alnımı yağmurlu camlara dayamak
küstah bir duble birayla karşılıklı oturup ağlamak
kalemimde mürekkep kalmıyor insanlar beni görmüyorlar
insanlar kendilerini kaybetmişler onlara acıyorum
ümitsiz bir akrep gibi ben aynı zamanda mağrurum

samaritain’in ışıkları ocağıma düşmüş yalvarıyor
bir roman için fevkalade oldukları düşünülebilir

sen bir paket gauloise aldın bir paket mavi gauloise
bense on frangımı amerikan bilardosuna kaptırdım
seine kıyısında mırç büyük bir hayal kuruyordu
seine kıyısında üçümüz sarhoş bir hayal kuruyorduk
mavi bir ışık vardı işte ben onu kaybettim
ben gölgemi kaybettim max jacob’un şiirlerini
sen avucunda bir lokma rüzgar tutuyordun
bu rüzgar için şairliğimi hınzırlığımı kaybettim
aklımdan sen geçiyorsun bir bulut gibi geçiyorsun
dün gece ezberimden çehreni defterime çizdim
sen belki hakikaten bir bulut gibi yolcusun

marsilya’da bir akşam soğuktan tir tir titredim
p. cheyney’in bir kitabını bir kahvede soluksuz bitirdim
vapur ertesi gün saat beşte kalkacaktı

ölümüm herkesinkinden başka türlü olacak
bunu allahım gibi aşikar biliyorum
kim ne derse desin biliyorum içime gün gibi doğuyor
on bir gün aç ve sususz gözlerinin içine bakacağım
on ikinci gün jiletle damarlarımı keseceğim

5
hep aynı manzarayı kullanmaktan bıktım usandım
bir yumruk vurdum dünden kalma bir şarkıyı dağıttım
van gogh bana bakıyordu deli gözleriyle bakıyordu
ellerim titriyordu bir dakar yolculuğu kuruyordum
güya bir şilebin kıç güvertesinde durmuştum
nabızlarım bir deniz fenerinin gözlerinde atıyordu
asor adalarında on sekiz mısraımı unutmuşum
onlar beni terk etmişlerdi yalnız kalmıştım mahvolmuştum
sen beni terk etmiştin bunu yalnız serdümen biliyordu
geceleyin ışıkları söndürüp senden bahsediyorduk

seine kitapçılarında villon’un şiirlerini buldum
nehir yürek gibi kabarmıştı rüzgar esiyordu
bir hafta her gece villon’dan bir şeyler okudum

sen benim şiirlerimi okudukça ağlayacaksın

seni hiç görmeseydim seni keşke hiç görmeseydim
şu benim iki gözüm aksalardı kıpkızıl kör olsaydım
sacré-coeur’de armonik çalsaydım dilenseydim
seni hiç görmeseydim ismini hiç duymasaydım
belki kendime göre rezilce saadetlerim olurdu
kaldırımlara renkli tebeşirlerle katedral resimleri çizerdim
kaldırımlara senin resimlerini çizerdim herkes seni çiğnerdi
bistroya yıkılır çırılçıplak bir quandro içerdim
lucie-anne yine gelir yine bana senden bahsederdi

lucie-anne neden gelir neden bana senden bahsederdi
benim şu çektiklerimi bir çocuk var ki anlıyor
kendimi yerden yere vuruşumu içimdeki zehri
bir çocuk var ki anlıyor benim gibi kahroluyor
odasında şiirlerim fukara mumlar gibi yanıyorlar
sen o çocuk değilsin sen artık çocuk değilsin
dudakların eskisi gibi beyaz değiller biliyorsun
ben ki yaşadıklarımı büyük dinler gibi yaşıyorum
sen artık bir din değilsin bunu biliyorsun

eifel’in dibinde durduk ben bir cıgara yaktım
saint-dominique sokağında şehir ışıklarını yaktı
içim büyük karanlıktı ellerimi göğe uzattım

soluk bir sisin arkasından yüzün gözüküyordu
gece inmişti takım takım yıldızlar gözüküyordu
şimdi sen başka bir şehirdeydin saçlarını kesmiştin
dudaklarını boyamıştın bu seni tamamen değiştirmişti
rüyana erkekler giriyordu hem çıplak giriyordu
aklına ben geldiğim zaman utanıyordun
onların arasında değildim çünkü ben yoktum
ben paris’te kalmıştım adresim ezberindeydi
her cumartesi istesen bir kart gönderebilirdin
ne var ki bunu hiçbir zaman yapmayacaksın

kendimden kurtulmak için gölgemi koridora astım

pazar günü sözleşmiştik beni mutlaka bekleyecekti
simdi kalkıp gitsem mırç’ı bulacağım malum
sonra vini-prix’ten üç litre şarap alacağımız
sarhoş olacağımız malum şarkı söyleyeceğimiz
sonra mırç zehra’dan bahsedecek ben susacağım
camlardan bakınca paris’in damlarını göreceğiz

bana ancak sabahları telefon edebilirsiniz

Attila İlhan

montmarte-paris Kaptan

Beklemezken

Dalgalar vardı denizde
Sevdaya gitmişliğim
Umuttan dönmüşlüğüm
Bir vapurun köşesinde
Güzeldim
Koparılmamış bir meyvenin
dalındaki hasatsızlıktaydım
Zamansızlıktaydım
Azı karar çoğu zarar derdi
bekleyenim
Dalgalar vardı içimde
Düştüm dalımdan
Beklemez oldum.

Karin Karakaşlı

karin-karakasli Beklemezken

Şiir; hakikat ve şair…

Bazen berbat bir ‘sıkışmışlık’ duygusundan sıyrılabilmek için kendime hayali seyahatler icat ediyorum. Bu his daha ziyade bildiğim, tanıdığım dünyayla arama mesafe koyma arzusuyla ilgili. Geçenlerde bir arkadaşıma anlatıyordum: “Bir gemi olsa, olmayan bir ülkeye doğru öylece binip gitsek. Geçmişe dair yanımıza hiçbir şey almasak” dedim. Ama sonra o çıplak yalnızlık hissi ürpertti beni. Aniden “Sevdiğimiz şiir kitaplarını, şarkı söyleyebilen güzel sesli kadınları, kekremsi şarapları, hatta mümkünse biraz da yeşil erik alalım” dedim. “Olabilir ama istersen kitap yerine direk şairleri alalım, hem zaten sen bazılarını da tanıyorsun” diye dalgasını geçti benimle. Hemen itiraz ettim tabii. “Yok istemem, ben aralarında bir süre gönüllü bulundum, hâlâ ara sıra ziyaretlerine gider, onlara hayatın sıkıcı gerçeklerinden bahsederim. İyi çocuklardır ama mümkünse biz sadece yanımıza onların ‘sonsuz’ mısralarını alalım” dedim.

YERYÜZÜNDEN SÖKÜP ATAMAZSINIZ!

Hakikaten bir süre zamanın ve hayatın tutsaklığından kurtulup ufuk çizgisine bakarak sadece sevdiğim şiirleri okumak isterdim. Şair Ahmet Güntan’ın söylediği gibi “edebiyat dünyayı araya sokar, şiir dünyayı aradan çıkarır” çünkü. O saf şiir için edebiyatın unutulması gerektiğine inanıyor. “Şair olunmaz, doğulur” diyor. “Ya öylesinizdir ya da değilsinizdir” demek istiyor açıkça. Fevkalade haklı. Onları tanırım, dedim ya aralarında biraz bulundum. Edebiyatçılara karşı da biraz mesafeli ve ‘acımasız’. Onun şiir üzerine yazdığı makaleleri okurken hınzırca gülümsedim. “Edebiyatçı doğulmaz, olunur” diye ekliyor sonra.

Şairsiz şiirin korunabileceğine pek inanmıyor sanırım. Burada yollarımız biraz ayrılıyor. Ben şiirin şairden çok daha güçlü olduğuna inanırım. Bu düşüncem, yazının yazarından daha önemli olduğu inancından biraz farklı. Şiir, kâinatın var oluşundan bu yana sebebini insanın içine sır olanda bulduğu, kelamın hayata en ‘saf’ haliyle dokunabildiği o sihirli ânın tezahürüdür. Şiir sevmeyebilirsiniz, onun hakikatine vakıf olamayanlar gibi küçümseyebilirsiniz ama has şiirin gücünü reddedemezsiniz, onu bozamazsınız, yok edemezsiniz. Yeryüzünün kabuğundan söküp atamazsınız. Toprağın altında çürütemezsiniz.

İKİ DUYGU ARASINDAKİ BOŞLUK…

Şairin bakışı, varlık sebebi şiiri kadar saf ve bozulmamış olabilir mi, çok emin değilim doğrusu. Ama yaşayan hiçbir canlı türüne benzemedikleri kesin. İçinde bulundukları ânın rengini, kokusunu, tadını, ruhunu kendilerinin bile sezemedikleri telaşsız bir iyimserlikle ‘sonsuzlaştırabilen’ hayaletlerdir onlar. Dünyayı tedirgin ve dalgın bakışlarıyla süzmeye başladıklarında, gelecekte bizi benliklerimizden büsbütün uzaklaştıracak mısraları doğurmaya hazırladıklarını anlarsınız. Onlara göre hayat iyilikleri, kötülükleri, sürprizleri ve bilinmeyenleriyle tam da olduğu gibidir. Doğaldır. Sadece sıralamasında genellikle bir yanlışlık vardır. Zamanı hep ileriye doğru akan bir nehir gibi algılamazlar çünkü. Belki de insanın gündelik yaşamını çok ciddiye almadıkları için zaman onların istediği biçimde akar. Usulca, kendiliğinden, çoğunlukla tersine… Sesleri, resimleri size hayatta bütün bildiklerinizi unutturan büyülü mısralarla taşıdıklarında, binlerce yıldır yeryüzüne kazınan işaretleri ahenkle birleştirip yepyeni bir kelam edercesine söylediklerinde artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına inanırsınız nedense. Şiir biraz da o masalı kadim uygarlıklardan süzülmüş bir zarafetle anlatabilme sanatıdır bence.

Herhalde şiiri tanımlamak için binlerce cümle yazılmıştır. Ben son okuduklarımdan Ahmet Güntan’ınkini çok sevdim: “Şiir iki duygu arasındaki boşluktur. Duygu değildir” demiş. Biraz iddialı ama bence şiirin ne olduğunu hatta ne olmadığını çok net bir biçimde has bir şairin keskin cümleleriyle anlatıyor. Üstelik de uzağında durmayı seçtiği, biraz küçümsediği düz yazıyla.

YOLCULUK LİSTESİ

İşte ben iki boşluk arasında durabilen, o siyah boşluktaki geniş âlemde duyguları hırpalamadan onlara belli belirsiz dokunabilen şairlerin, hiç büyümek istemeyen, hayata aldırış etmeyen, dalgın, vahşi tabiatlı, hırçın, çocuksu hallerini de seviyorum. Gücenmesinler bana, bildiğim dünyayı geride bırakmaya hazırlanırken muhtemelen o ‘huysuzları’ yanıma almak istemezdim ama o gemiye binmeden evvel her birinden tılsımlı mısralar alıp ruhumun tenha bir köşesinde itinayla saklamak isterdim. Bütün dünya bizi terk ettikten sonra bile hayatın neden ve nasıl kutsal olabildiğini gizlice kulağıma fısıldasınlar diye.

O bilinmeyene yolculuk için mesela Levent Yılmaz’ın Afrika’sını alsam. Gözlerimi kapatıp benzersiz mısralarına gelişi güzel dokunsam: Sana erguvan yetiştirmek istedim bugün/ Bir taşın üzerinde çalıştım gün boyu/ Kömürle karıştırdım kiremit tozlarını./ Zeytin ezdim, biber kattım içine./ Eski zaman kimyagerli gibiydim, görsen,/ ağzım çürüksulular yalısı,/ sana verebileceklerimin en iyisini vermeyi diledim./ Beceremedim deyip uzaklaşırken/ Arkamdan bağırış çağırış geldi çocuklar/ avuçlarında çiçekler. Birhan Keskin’in zihnimi kamaştıran şiirlerinden birisini de cebime atsam: Çiçeklerin eksilen suyuna su/ yazın yanına hatırayı ekledik,/ çekirge sesleri ve/ öğle güneşinin altında narın/ olgunlaşmasını bekledik./ Bekledik, başka başka odalarda/ çektiğimiz ağrı dinsin,/ bir çocukluk düşü gibi/ ince bir sızıya dönsün diye/ yaza sedeften bir anlam yükledik. Şiiri vaktiyle ‘içerden’ sevdiren usta bir şairin, Hilmi Yavuz’un ezilmiş erguvanlarını boğazın kıyısında yalnız bırakmak istemem doğrusu: Ezilmiş erguvanlar! Hâlâ uçuk bahçeler görüyorum/ ve o bahçelerde kadınlar hâlâ kuytu!/ ve hâlâ yabanıl sonyazlar üreten dilleriyle tek ve tenha görünüyorlar!…/ bu nasıl olur? Bunca talandan sonra…demek hâlâ…sevdaları içerden yazan biri var, ne tuhaf / siz bunu hiç bilmiş miydiniz?/ ezilmiş erguvanlar… Ve tabii ki bütün zamanların şairi Attila İlhan çıkmaz sokaklarda ezberlediklerimi soğuk bir rüzgâr gibi yüzüme vursun isterim: sen benim hiçbir şeyimsin / yazdıklarımdan çok daha az / hiç kimse misin bilmem ki nesin/ lüzumundan fazla beyaz/ sen benim hiçbir şeyimsin…

Sonsuzluğa açılan mısralardan öyle çok var ki nereye gittiğini bilmeden yalpalayan o titrek gemi seçtiğim şiirlerin ağırlığına dayanır mı bilmiyorum. Geçen gün not defterimde buldum. Nerede okumuşum hatırlayamıyorum: “Gövdenin gündüzü, ruhun gecesidir. Gövdelerin işi bitince insanda ruhların işi başlar” demiş bir ozan. Hakiki şiir, tam da her şey bitti zannederken ruhun ayaklandığı o ışıltılı başlangıç değil midir zaten?

Lüzumlu not: Bu yazıyı yazdığım akşam boş bulunup yine bazı şairlerin arasına karıştım. Hilmi Yavuz’un şiirini ne kadar özlediğimi söyleyince kıyamet koptu. Yazar, şair kıskançlığının basit, sıradan eğlencesi başka bir yazının konusu olsun. Ama bu vesileyle Tanpınar’ın fevkalade manalı bir sözünü hatırladım. “Büyük şairler zamanın ötesine büyük mısralarla geçer,” Ötesini başkaları görecek. Benimki sadece bir his!

A. Esra Yalazan

a-esra-yalazan Şiir; hakikat ve şair...

Ana Oğul

Oğul bakıyor
        yürümeyi bile göze alamayan yaşlı anaya
adım atsın diye koluna giriyor
ve düşünüyor yıllar öncesini o anda:
        “Onun gibiydim bir zamanlar
        ayaklarım güvensiz titrek…
        Beklerdim uzatsın diye kollarını
        esirgesin beni yürümeye başlarken…”

Aynı ürpertili bekleyiş, aynı sevecen dayanışma
yer değiştiriyor şimdi ikisi arasında.”

Kemal Özer

anne-siirleri Ana Oğul

Dişi Kuş

Kuru bir ot
gibi yaşıyorum
gözlerden uzak
patika bir yolun
kıyısında

Tek suçum
sap olamamak
baltanın
kanlı oyunlarına

Ama yine de
umut dolu kalbim
belki bir dişi kuş
taşır beni diye
daldaki yuvasına

Sunay Akın

disi-kus Dişi Kuş

Ticaret

Çocuk hastanesinin
karşısındaki oyuncakçı
gün geçtikçe artan
kazancı için
şükreder Tanrı’ya

Yem satan ihtiyarın
yıllar önce kanatlarına
taş attığını bilmeden
her sabah aynı meydanda
toplanır güvercinler

Ve kitapçı tezgahının
en önüne sıralanır
bir şairin
öldükten sonra
bütün kitapları

Sunay Akın

sunay-akin-siirleri Ticaret

Dağ Yolu

Benden kısadır boyun
bir köy otobüsünün
dağa tırmanması
gibi uzanırsın
dudaklarıma

katılmaz oldu nicedir yolumun
tozu dumanına

Sunay Akın

tozu-dumana-katmak Dağ Yolu

Serçe Ve Kedi

I
Toprağın altından bağlanıyor
artık telefon telleri
ve bir telaş
yüreğini sarıyor serçelerin
gördükçe kedileri

II
Anlar mı serçelerin
neden göç etmediğini
sobanın kurulmasını
bekleyen
kedi

III
Yalnızca rüzgar gelir
ölü bir serçenin
cenaze törenine
ve usulca
kımıldatır tüylerini
kediden önce

Sunay Akın

serceler Serçe Ve Kedi

İstanbul Ufuktaydı

Gurbetten, uzun yolculuk etmiş, dönüyordum.
İstanbul ufukta’ydı…
Doğrulduğumuz ufka giderken…
Sevdâlı yüzüşlerle, yunuslar
Yol gösteriyordu.

İstanbul ufuktan,
Sîmâsını göstermeden önce,
Kalbimde göründü;
Özentili kalbimde bütün çizgileriyle,
Binbir kıyı, binbir tepesiyle,
Binbir gecesiyle.

Yıllarca uzaklarda yaşarken,
İstanbul’u hicranla tahayyül, beni yordu.
Yer kalmadı beynimde hayâle.
İstanbul’a artık bu dönüş son dönüş olsun.
Son yıllarım artık
Geçsin o tahayyüllerimin çerçevesinde.

Bir saltanat iklîmine benzer bu şehirde,
Hulyâ gibi engin gecelerde,
Yıldızlara karşı,
Cânanla berâber,
Allah içecek sıhhati bahşetse…
Bu kâfî…!

Yahya Kemal Beyatlı

siirlerde-istanbul İstanbul Ufuktaydı

“Ey kardeşim! Dualarında beni de unutma!”

Ebû Kerîme Mikdâd İbni Ma’dîkerib radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Nebi (s.a.s.)şöyle buyurdu: “Din kardeşini seven kişi, ona sevdiğini bildirsin!”
(Ebû Dâvûd, “Edeb”, 113 ; Tirmizî, “Zühd”, 53)

**
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayın!”
(Ahmed b.Hanbel, II,478. Müslim,” Îmân”, 93-94)
**

“Sizden biriniz kendisi için sevdiğini mü’min kardeşi için sevmedikçe gerçek mü’min olamaz.”
(Buhârî, “Îmân”, 7)

**

“Müslüman müslümanın karde­şidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu tahkir etmez. Üç defa kalbine işaret ederek Takva şuradadır. Müslüman kardeşini hakir görmesi kişiye kötülük olarak yeter. Her müslümanın namusu, kanı, malı ve onuru müslümana haramdır. “
(Müslim, “Birr”, 32)

**
“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (zalimlere de) teslim etmez. Kim, din kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun ihtiyacını giderir…” 
(Buhârî, “Mezâlim”, 3; “İkrah”,7)
**
“Müslümanın, din kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir.” 
(Müslim, “Birr”,26)
**
“Müminler birbirini sevmede, birbirlerine karşı sevgi ve merhamet göstermede tek bir beden gibidir. O bedenin bir organı acı çektiği zaman, bedenin diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateş çekerler.”
(İbn Hanbel, IV, 271)
**
“Zandan sakının. Zira zan sözün en yalan olanıdır. İnsanların özel hallerini araştırmayın, konuşmalarını dinlemeye çalışmayın, birbirinizin alışverişini kızıştırmayın, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin beslemeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allah’ın kulları kardeşler olun.” 
(Buhârî, “Edeb”,58)
**
“Her iyilik bir sadakadır. Kardeşini güler yüzle karşılaman, kovandan ihtiyacı olan bir şeyi kardeşinin kovasına boşaltman da bu tür iyiliklerdendir.” 
(Tirmizi, “Birr”, 45)
**
“Din kardeşini güler yüzle karşılaman bile olsa hiçbir iyiliği küçük görme!” 
(Müslim, “Birr”, 144)
**
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: «Cennetin kapıları, Pazartesi ve Perşembe günleri açılır. Din kardeşi ile arasında düşmanlık olan kimse hariç Allah’a hiç bir şeyi eş koşmayan her kul bağışlanır. “Bu iki kişiyi aralarında anlaşıncaya kadar bekletiniz, barışıncaya kadar bekletiniz! denilir.» 
(Muvatta, “Husnu’l-Hulk”,4)
**
Ebü’d-Derdâ (r.a.)Resûlullah (sav)’i şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:
“Kim gıyabında bir din kardeşi için dua ederse, mutlaka melek ona, aynı şeyler sana da verilsin, diye dua eder.” 
(Müslim, “Zikir”, 86)
**
“Müslüman, hasta kardeşini ziyaret ettiğinde dönünceye dek cennet bahçelerinde demektir.”
(Müslim, “Birr”, 41; Tirmizî, “Cenâiz”, 2)
**
“….Kul din kardeşine yardımcı olduğu sürece, Allah da onun yardımcısı olur…” 
(Ahmed b. Hanbel, II,252)
**
“Duvarlara örtü asmayınız, kardeşinin kitabına onun izni olmadan bakan, ancak ateşe bakmış olur. Allah’tan avuçlarınızın içi ile isteyiniz, dışları ile istemeyiniz. Duayı bitirince avuçlarınızı yüzlerinize sürünüz.” (Ebu Davud, Salat, 358; İbn Mâce, dua 13)
**
– Hz. Ömer şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’den umre yapmak için izin istedim. İstediğim izni vererek bana
“(Ya âhi) Ey kardeşim! Dualarında beni de unutma!” buyurdular. Hz. Peygamber’in bu sözleri yanımda tüm dünyanın benim olmasından daha sevindiricidir.
İbn Sa’d III/273 (Ebu Dâvud ve Tirmizi)

ya-ahi-duanda-beni-unutma “Ey kardeşim! Dualarında beni de unutma!”