Mâra

bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur
seni ne tanıdığım günleri hatırlarım
ne seneleri
yalnız seni hatırlarım
ki benim gibi bir insansın
tanımamak tanımaktan iyidir
seni bir kere tanıdıktan sonra
yaşamak acısını da tanıdım
bu acıyı beraber tadalım
mâra

başım omzunda iken sayıkladığıma bakma
beni istediğin yere götür
ikimiz de ne uykudayız
ne uyanık

Asaf Halet Çelebi

Şiir Sensin

XX I

-Şiir ne ki? – diyorsun, mavi
    gözlerini gözlerime mıhlarken.
Şiir ne mi? Soracak mıydın sen de?
Şiir … sensın ya!…

Gustavo Adolfo Becquer
Çeviri: Bilge Karasu

Bugün ne?

Bugün ne?
Saat gecenin bir buçuğu…
Bugün günlerden ne?
Gözlerinden uyku akan bir taksinin içindeyim
Geçip gidiyorum bütün hayatımı da seni de
Başkent en pahalı örümceğini biriktiriyor,
Unutkanlık, acı, acılar, acılarımız…
Biliyorum sen kaldın, bir de hayatım kaldı geride
Eğlencenin (bayağı bir şölendi) ilerlediğini,
Bir karnaval tadıyla ilerlediğini,
Bir adamın bir öykü anlattığını, bir türkü söylediğini,
Bir kadının saat onda masadan kalkıp gittiğini,
Merkez kaymakamını, rejisör yardımcısını, Medet’i
ve sonunda içinde yirmi çocuk taşıyan bir minibüs gibi çarpıştığımızı.
Senin başın dönüyor, benim bir ayağım basmıyor
Nasıl oluyor, bütün bunlar nasıl oluyor ?
Biliyorum tek bir güvercin onaylamayacak bunu,
Tek bir sokak, tek bir tezgah, tek bir saniye.
Eksikliğe mi alışmışım ne? Mutsuzluğa mı yoksa?
Her şeyin ilk kez tam olmasını istiyorum da o mu olmuyor ?
Neden kişi bir çiçek koparır gibi kaldırıyor da kadehini,
Sonra kırgınlıkla vuruyor masaya elindeki sübyeyi ?
Tek bir köpek onaylamayacak bunu, tek bir Mayıs
Ne mi bugün? Perşembe.
Sabah erken kalkmıştım
Hazinenin serin ve ışıksız koridorlarından, Gelirler’den;
Kağıt hışırtısıyla dolu bütçenin içinden,
Bakanlık berberine selam vererek gelmiş girmiştim odama (seviyorum da bu odayı)
Evet girmiştim, şimdiyse seni ve hayatımı
Ne oldu iyice kestirilemeyen bir parıltı gibi
Geride bırakarak gidiyorum.
Nereye?
Yarın bütün bu ağaçları sulayacaklar.
Ağaçların afroditini anımsadım şimdi…
O ağacın yanından geçerken gökyüzü ne derindi.
Ama bugünkü gökyüzü onun ayrılıkçaya berbat bir çevirisi.
Sen metinde her nasılsa üç satır atlamıştın,
Ben de geçmişe çevirdim bütün zaman kiplerini
Böyle yetişmişim ben, içim götürmez kenarından azıcık kesilmiş ekmeği
Hiç anımsamıyorum tam dolu olmayan bir bardaktan su içtiğimi
Karnaval, soytarılar, maskelilerle birleştiriyoruz masamızı.
Bizim payımıza düştü şölenin dayanılmaz trafiği…
Gülüşlerimiz nasıl da söndü galadan sonra sokağa atılan çiçekler gibi
Ve şimdi, iki kere iki.
Kırdım, evet seni. Ama kırmıştın beni.
Hadi sadece kırılmıştım diyerek önleyeyim herhangi bir eleştiriyi
Kalbim, kalbim! Söyle şimdi ne yapacağım ben kalbi ?
Ne yaparım söyle daha da derine düşerse yaram???
Ben sana rastladığım günlerde, hangi günlerdi onlar?
Tuhaf şey bir günde değişiyor kişi.
Senden öncesi öyle uzak ki anıları bile değişiyor sanki
Geldin masaya oturdun ve hayatımı böldün bir milat gibi
Ve tavukçudaki hırslı Roma Valisi
Yani Pontus Pilatus birlikte kurduğumuz İsa’ları çarmıha gerdim
Ve sen üç satır atladın. Neden atladın?
Tek bir kuş tek bir şapka tek bir çorap onaylamayacak bunu,
Tek bir çicek anlayamayacak
Şu zambakgillerin akıl almaz işlerini
Tek bir insan anlayamayacak
Fazıl’ı: içi boşalmaya yüz tutmuş o şiir tankerini.
Ve tahsini: onu bir duygu taşaronu olarak ananlar olacaktır
Operada cinayet imgesine uygun işler yaptı bu ikisi.
Bense sessizce ayrılıp gittim yarasını kuliste saran bir soytarı gibi,
Tavukçu benim için artık tavşanın suyunun suyu gibi
Sana gelince , ah sen yok musun sen
Bir daha rastlar mıyım sana
Günlerin ne getireceği bilinmez ki
Ben bu şiiri yazdım barok biçimi
Her gün bir şiir yazacağım sana .
Takvim olsun bu, aşkımın takvimi
işte sana sayfaların ilki

(10 Mayıs 1973)

Cemal Süreya

Tâhir Riyad

İki deliyiz,
ben ve dolu bir kadehin
boş kadehe çarpıp çıkardığı tınlama,
ama hafifçe…

iki aptal alacakaranlık
perdesidir penceremin,
duvarın üzerinde hayalî bir pencere durur
yıllardan beri.

kimsenin oturmadığı bir evde
iki çatı,
gelenlere bir veda gıcırtısıdır
kapı

iki dudak, üzerinde iki dudağın,
aşk bir tanrı
esirgeyen bağışlayan
ve öpüşmek bir din sanki.

yollarda iki ölüm
köpekler gibi dolaşan,
kokluyorlar tozu dumanı
eskilerin adımlarını izleyerek.

İşte yalnızım, kanlı canlıyım kabrimde
tepemde iki ölü Yasin okuyorlar birbirlerine.

Tâhir Riyad
Çeviren: Halim Öznurhan

Aşıkların Suâli

Âşıklara öldükten sonra sorulsa:
derdiniz son buldu mu emrihakta?

Âşık-ı sâdık der ki, bedenim çürüdü,
lâkin aşk ateşi gönülde hâlâ yanmakta.

Göz pınarları kurumuş da olsa,
ruh pınarımdan her dâim yaş akmakta.

Çeviren: Halim Öznurhan

İBN KUTEYBE’YE GÖRE ŞİİRDE YETENEK SORUNU

Şiirde yetenek sorunu, eski Arap eleştirmenlerinin uzun uzadıya ele aldıkları ve metinleri mukayese ederek görüşlerini bildirdikleri konulardan biridir. Bu konu hakkında bir eleştirmenin söz söyleyebilmesi için, şâirlerin söylenen sözleri karşılaştırması, kararında aceleci davranmaması ve sabırlı olması istenmiştir. Bunun yanı sıra eski Arap tenkitçilerinin hemen hepsi şiir, nesir ve hitabetle meşgul olan edebiyatçıda sanat yeteneğinin bulunması gerektiğinde görüş birliğine varmışlar; böyle bir yeteneğe sahip olmayan kişinin edebiyat alanında faaliyet göstermeyi bırakması ve yeteneğine uygun başka bir işle uğraşmasının iyi olacağını ifade etmişlerdir.

İbn Kuteybe (ö. 276/889), şiiri dört kısma ayırır:
1. Lâfzı güzel, anlamı iyi olanlar.
2. Lâfzı güzel ve tatlı olup anlamında bir yarar bulunmayanlar.
3. Lâfzı kusurlu, anlamı iyi olanlar.
4. Lâfzı ve anlamı düşük seviyede olanlar.

İbn Kuteybe son kısımdan bahsederken, âlimlerin şiirlerinden örnekler verir ve bu şiirlerin doğal olmadığını, zorlama ile söylendiğini belirtir. el-Esma‛î’nin (ö. 216/831), İbnü’l-Mukaffâ‛ın (ö. 142/759), Halîl b. Ahmed’in (ö. 175/786) şiirlerinin böyle olduğunu; fakat bunlar gibi bir âlim olan Halef b. el-Ahmer’in (ö. 180/796) şiirlerinin iyi olduğunu; onun âlimler içerisinde en yeteneklisi ve şiiri en iyisi olduğunu ifade eder.

İbn Kuteybe, bu ifadeleriyle şiir ile ilmin zıt olduğunu söylemek istememektedir. Şâir, ilmini şiir melekesinin hizmetine verdiği takdirde sahip olduğu ilimden yararlanabilir. Burada eleştirdiği şey, cansız, kuru şiirlerdir. Çünkü bu tür şiirler, doğallıktan uzaktır ve yapmacık kaçmaktadır. Halef b. el-Ahmer gibilerinin şiirlerinde sanat üst seviyededir. Bu nedenle İbn Kuteybe, onun tercüme-i hâlini eserinde zikretmiş; ama şiirlerini eleştirdiği el-Esma‛î, İbnü’l-Mukaffâ‛ ve Halîl b. Ahmed’i eserine almamıştır.

Öyle anlaşılmaktadır ki İbn Kuteybe, şiirleri inceledikten sonra yaptığı şiir taksiminde dördüncü şiir çeşidini tamamlamak için bu şiirleri zikretmiştir. Bunları, gerçek anlamda şiir saymadığı için eserinin ilerleyen sayfalarında bu tür şiirlere yer vermemiş ve bu tür bir şiiri seçkisine aldığı için el-Esma‛î’yi eleştirmiştir.

İbn Kuteybe, kendisinden önce el-Câhiz’in (ö. 255/869) söylediklerine yeni şeyler eklemiştir. el-Câhiz, şöyle der: “‛Abdü’l-Hamîd el-Kâtib (ö. 132/750) ve İbnü’l-Mukaffa‛ dilleri ve kalemlerinin belâgatına rağmen, şiirde zikre değmeyecek şeyler dışında bir şey söyleyemediler. Bu konuda İbnü’l-Mukaffa‛ın, ‘razı olduğum şey bana gelmiyor, bana gelene de ben razı olmuyorum’ dediği aktarılır. Bir kişinin risâle, hutbe ve seciler yazmaya yeteneği olur, ama tek bir beyit yazmaya yeteneği olmaz. İbn Kuteybe, bu düşünceyi almakta ve bundan genel bir kural çıkarmakta ve âlimlerin şiirinin iyi olmayışının nedenini belirtmektedir.

İbn Kuteybe şâirleri genel olarak ele aldığında, sanat açısından iki gruba ayırır. Bu iki grubun her birinin sanat özellikleri, şiirde ayırt edici nitelikleri, şiir nazmında üslûpları bulunur. Çünkü şâirlerin bir kısmı mütekellif, bir kısmı matbu‛dur. Mütekellif olan şiirini tashih ederek düzeltir ve uzun süre inceleyerek yeniden gözden geçirir, tekrar tekrar inceler. Zuheyr b. Ebî Sulmâ (ö. 609) ve el-Hutay’a
(ö. 59/678) gibileri böyledirler. el-Esma‛î’den şunu nakleder: “Zuheyr ve el-Hutay’a ve benzerleri ‛abîdü’ş-şi‛r’dirler (şiirin köleleri)‘En iyi şiir, yıllanmış, tekrar gözden geçirilmiş, düzeltilmiş olandır. Zuheyr, büyük kasideleri el-havliyyât (yıllanmış şiirler) diye adlandırırdı.”

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı üzere İbn Kuteybe matbu‛ (yetenekli) şâir ile, zihnini fazla yormadan şiir söyleyen, ince zevki ve yeteneği sayesinde dilinden sözler dökülen; anlamları ve lâfızları bulmak için fazla çaba harcamayan şâirleri kastetmektedir. Eserinde Beşşâr b. Burd (ö. 167/783), Ebû Nüvâs (ö. 199/814) ve Ebu’l-‛Atâhiyye (ö. 211/828), gibi şâirlerin matbû‛ (yetenekli)
olduğunu söylemiştir.

Tekellüf (zorlama, zorlanma) kavramı hakkında eski eleştirmenler görüş beyan etmelerine rağmen, etrafına câmi ağyarına mâni bir tanım getirebildiklerini söyleyebilmek güçtür. İbn Sellâm el-Cumahî (ö. 231/846), en-Nâbiğatü’z-Zubyânî (ö. 604) hakkında “onun şiiri tekellüfsüz bir söz gibidir” der. Bununla, şiirin sınırlarının en-Nâbiğa’nın anlaşılmaz, yapmacık sözlere başvurmasına yol açmadığını
kastetmektedir. el-Câhiz ise, tekellüfün birçok veçhesine işaret etmektedir. Bir yerde, Mansûr en-Nemîrî (IX.yy.) ve Müslim b. Velîd (ö. 208/823) gibi şiirlerinde bediî sanatları fazla kullananları mütekellif şâirler olarak gösterirken; bir başka yerde tekellüfün zihni yormak olduğunu, ayrıca bu tür sözleri dinleyenlerin de ne söylendiğini anlamak için yorulduklarını belirtir. el-Müberred (ö. 285/898) ise, tekellüfü doğallığın, ibarenin akıcı ve açık oluşunun zıddı olarak anlamaktadır. İbn Tabâtabâ el-‛Alevî (ö. 322/934), tekellüfü şiir örgüsünün kötü ve bozuk oluşu olarak görürken, Ebû Hilâl el-‛Askerî (ö. 395/1004), tekellüfü sözün şâir veya kâtipten zorlanarak, sıkıntı çekerek çıkması olarak görmekte ve böyle olmayan şiir veya nesrin akıcı olduğunu söylemektedir. İbnü’l-Esîr (ö. 637/1240) mütekellif olan ile olmayan arasındaki farkı şöyle belirtmektedir: Mütekellif, düşünüp taşınır, söyleyeceği şeyi bulabilmek için zihnini yorar, anlamları inceler. Mütekellif olmayan ise tüm bu sıkıntılardan uzaktır. Hâzim el-Kartâcennî (ö. 684/1285) ise, tekellüfün, ya telâffuz edilenin zor söylenmesi veya kelimenin çağrışımlarının zayıflığı, gereksinim duyulmayan bir şeyin eklenmesi, gereksinim duyulan bir şeyin eksik kalmasıyla, takdim-tehirle, kalb ile, daha uygun kalıptan başka bir kalıba dönmekle, kelâmda daha iyi yer tutan kelimenin yerine başkasını getirmekle olacağını söyler.

Şiiri tekrar gözden geçirmekle ilgili olarak el-Câhiz ve İbn Kuteybe’nin kullandığı ve sonraki tenkitçilerin de benimsedikleri “münakkah”, “mühezzeb”, “müsekkaf”, “muhakkek”, “mukalled” terimlerinin hepsi de gözden geçirip düzeltilmiş şiir için kullanılmaktadır. Yazdığı şiirleri gözden geçirip düzelten şâirlere ise fahl, hinzîz, müflik adı verilirdi. Ayrıca bu tür şâirler için el-Esma‛î’nin söylediği ‛abîdü’ş-şi‛r (şiirin köleleri) ifadesi de terim olarak sonraki eleştirmenler tarafından
kullanılmıştır. Eski Arap eleştirmenlerinin büyük çoğunluğu, şâir dâhî bile olsa şiiri tekrar gözden geçirip düzeltmesi gerektiğini ifade etmişlerdir. Hatta bu tür  şiirleri havliyyât (yıllanmış) diye adlandıran Zuheyr b. Ebî Sulmâ’nın kasidelerini altı ayda yazdığı, bir altı ay da yazdıkları üzerinde düzeltmeler yaptığı rivayet edilir. Eski Arap eleştirmenlerin ifadelerinden, onların yetenek ile şiiri düzeltmeyi birbirine aykırı görmedikleri sonucu çıkmaktadır.

Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere, yetenekli (matbû‛) şâir amacına uygun olan anlamı ifade eder. Daha sonra ise yalnızca anlamın açıklığını ve tesir gücünü artırmak için düzeltme yapar. Onun amacı, arı duru anlama ulaşmaktır. Mütekellif olan ise, şiirin anlamının hakkını vermek için çaba göstermeyen, anlamı kapalı ve müphem olan, dile getirilmek istenileni ifade edemeyen şâirdir.

İbn Kuteybe, daha sonra kendisinde tekellüf bulunan şiirden bahseder. Mütekellef şiir, iyi, muhkem olsa da, okunduğu zaman, söyleyen şâirin değerini azaltan bazı şeyler gizli kalmadığını söyler. Bunlar, uzun süre düşünme, zorlanma, alnın terlemesi, zaruretlerin çokluğu, şiirin ihtiyaç duyduğu anlamların hazfi, ihtiyaç duymadığı anlamların eklenmesi gibi durumlardır. Bu durumların, şiirlerinin geneli iyi olmasına rağmen el-Farazdak’ın (ö. 112/730) şiirlerinde sıkça görüldüğünü belirtir. Yalnız, İbn Kuteybe’nin söylediği gibi el-Farazdak’ın şiiri bekletme, gözden geçirip düzeltme gibi bir âdetinin olduğu bilinmemektedir. İbn Kuteybe’nin kendisi de el-Farazdak’ın irticalen şiir söyleyen, hazırcevap biri olduğunu belirtir. el-Farazdak’ın, el-Hutay’a’nın râvîsi olması, belki de onun hakkında böyle bir düşünceye varmasına neden olmuştur.

İbn Kuteybe’ye göre şiirde tekellüf, bir beytin kendisine yakın olmayan, uygun olmayan bir başka beyitle art arda gelmesinde de görülür. Bu nedenle ‛Umer b. Lece’, bazı şâirlere ‘ben senden daha iyi şâirim’ demiş, muhatabı neden dolayı olduğunu sorduğu zaman da ‘ben bir beyti ve kardeşini söylüyorum, sen ise bir beyitle beraber amcasının oğlunu söylüyorsun’ demiştir. ‛Abdullah b. Sâlim, Ru‛be’ye: “Ey, Ebu’l-Cehhâf, istersen öl” der. Ru‛be niçin böyle dediğini sorunca, o da “oğlun ‛Ukbe’nin hoşuma giden bir beyit inşad ettiğini gördüm” der. Bunun üzerine Ru‛be “evet, ama şiirinde kırân (4 ‘ = kasidenin beyitlerini insicam içerisinde birbirine bağlamak) yoktur” der.

İbn Kuteybe’ye göre, yetenekli şâirin şiiri, doğaldır ve güçlüdür. Böyle olan şiir açık ve akıcıdır. Başını okurken, kafiyesini bilirsin. Beytin sadrını okur okumaz zihne aczi gelir. Bunu söyleyen şâir, tenkîh ve tehzîb ile yorulmaz. Buna rağmen estetiktir. Akıcı ve cezâletlidir. Güzelliği doğaldır. Yani, anlamlar çok zihin yormadan şâirin zihnine gelir. Şâir sanki vahiy almış gibidir. Yetenekli şâiri imtihan ettiğinde duraksamadan şiir söyler.

İbn Kuteybe, yetenek ürünü şiirin, ilham alan dehadan kaynaklanan, ifadesi güçlü, tasviri güzel, dili akıcı olan, çok uzun düşünüp taşınmadan kaynaklanmayan şiir olduğunu söylerken haklı olmakla birlikte, şiiri irticale değil de imtihana bağlaması ise hatalıdır. Çünkü seçkin dehalar irticalen şiir söyleseler de imtihan edilmeye yanaşmazlar. Bunların şiiri düşünceden değil ilhamdan kaynaklanır; bu tür şâirlerin şiirlerinin konusu dışarıdan değil, kendi iç dünyalarından gelir. İmtihan şiiri ise böyle değildir.

Bazı çağdaş yazarlar tarafından, İbn Kuteybe’nin şiiri düzeltme ile yeteneksizlik anlamındaki tekellüfü karıştırdığı ileri sürülmüştür. Bu eleştirilere karşı İhsân ‛Abbâs, bu kişilerin İbn Kuteybe’nin yaşadığı dönemde tenkit ile alâkalı kavramların az olduğunu göz ardı ederek konuştuklarını; halbuki İbn Kuteybe’nin bu kavramları birden fazla anlamda kullandığını söyler. Tekellüfü, şiirin niteliği olarak kullanılırken farklı, şâirin niteliği olarak kullanılırken farklı gördüğünü; İbn Kuteybe, Zuheyr ve el-Hutay’a gibi mütekellif şâirlerin şiirlerini gözden geçirmelerinden bahsederken olumsuz bir ifade kullanmadığını ve onların şiirlerini küçümseyen
veya onları yetenekli saymayan bir tavır içerisinde de olmadığını belirtir. Bu ifadeler, gerçeği yansıtmaktadır. Yoksa İbn Kuteybe, âlimlerin şiirinden bahsederken belirttiği gibi, bu iki şâirin şiirlerinin de kötü olduğunu söylerdi. İbn Kuteybe, mütekellif şâirden bahsederken bunların şiirlerini gözden geçirip düzelten şâirler olduğunu söylerken olumsuz bir tavır takınmazken; mütekellef şiirden bahsederken olumsuz tavır takınmakta ve bu tür şiirlerde alın terlemesi, düşünüp taşınma, sıkıntı çekme izlerinin bulunduğunu, şiirde ihtiyaç duyulan anlamların açık bir şekilde ifade edilemediğini belirtmektedir. Buna karşın, mütekellif bir şâirin şiiri, iyi ve muhkem olabilir.

Şâirin iyi şiir söylemesinde, yeteneğinin ortaya çıkmasında birtakım etkenler rol oynar. İbn Kuteybe şöyle der:

“Şiirin yavaşını hareketlendiren, mütekellif şâiri harekete geçiren başka etkenler vardır: Tama‛, içki, neşe, öfke bunlardandır. el-Hutay’a’ya, hangi insanlar daha iyi şâirdir diye sorulmuş, o da dilini yılan gibi incelterek göstermiş ve “bu tama‛dır” demiştir. Ebû Ya‛kûb el-Hutaymî’nin kâtibi Ahmed b. Yûsuf’a “Muhammed b. Ziyâd el-Mansûr’a övgülerin, mersiyelerinden daha iyi” denilince o şöyle cevap vermiştir: “O zamanlar umduğumuz şey için çalışıyorduk; şimdi ise vefa için çalışıyoruz. İkisi arasında epey fark var.” el-Kumeyt, Ümeyye Oğullarını da Hz. Ali’yi de övmüştür. Şiî temâyülü olmasına, gönül ve görüş olarak Emevîleri öven şiirleri daha iyidir. Ben bunun nedeni olarak tamâı ve nefsin dünyada acil nimeti, ahrete kalacak nimete tercih etmesine bağlıyorum. Kuseyyir’e (ö. 105/723), “Ebû Sahr, şiir söylemek zorlaştığında ne yapıyorsun” denilmiş, o da “boş mekânları, yeşil bahçeleri dolaşıyorum; böylece sağlam şiir bana kolayca, en iyi şiir hemen geliyor” demiştir. ‛Abdü’l-Melik b. Mervân, Ertâh b. Suheyye’ye, şu an şiir söylesene demiş, o da “nasıl söyleyeyim, ne içtim, ne neşelendim, ne de öfkelendim; şiir ancak bunlardan biri olunca söylenir” demiştir. eş-Şenfera’ya (VI. yy), esir edildiğinde şiir söyle denilmiş, o da “şiir sevinçli anlarda söylenir” demiştir.

Şiirin bazı zamanları vardır ki, yakını uzak, kolayı zorlaştırır. Bunun sebebi ise bilinmez; bilinen sebepleri yeteneğe kötü beslenme veya kederden dolayı bir engel arız olmasıdır. el-Farazdak şöyle der: “Temîm Oymağı’na göre ben, Temîm Oymağı’nın en iyi şiir söyleyeniyim. Bazen öyle vakitler gelir ki azı dişini sökmek bir beyit söylemekten daha kolay gelir. Şâirlerin öyle vakitleri vardır ki, uygun olan kolay gelir; direneni rahat gelir. Bunların bir kısmı şunlardır: Uyku basmadan önce gecenin ilk kısmı, gündüzün ilk kısmı, hastalığın iyileştiği gün, hapiste veya yolculukta yalnız başına kalmak. Bu etkenler, şâirlerin şiirlerinde ve kâtiplerin risalelerinde farklılaşır.

Yine, şâirin tabiatı ve psikolojik eğiliminin şiirinde güçlü bir etkisi vardır. İbn Kuteybe şöyle der: Şâirler yeteneklerine göre farklı farklıdırlar. Bir kısmına medîh kolay gelip hiciv zor gelir, bir kısmına da mersiye kolay gelirken gazel söyleyemez. el-‛Accâc’a (ö. 97/716) hicivlerinin iyi olmadığı söylenince, şöyle demiştir: “Bizim hilmimiz zulmetmemize, asaletimiz zulüm görmemize engel olur. Yoksa, yıkmayı bilmeyen binâ yapıcısı gördün mü?” demiştir. Durum el-‛Accâc’ın söylediği gibi değildir. Getirdiği örnek, hiciv ve medîh için örnek olamaz. Çünkü medîh bina yapmak olduğu gibi, hiciv de bina yapmaktır. Bir bina yapıcısı, başka bir bina yapıcısına örnek olamaz. Bunu, şâirlerin birçok şiirinde görürüz.

İbn Kuteybe bunları söyledikten sonra örnek verir ve Zü’r-Rumme’nin (ö.117/735) teşbihlerinin, özellikle de kum, öğle sıcağı, çöl, su, kene ve yılan tasvirlerinin çok iyi olmasına rağmen medîh ve hicivde yetenekli olmadığını ve bu nedenle büyük (fuhûl) şâirlerden sayılmadığını; el-Farazdak’ın kadınlara düşkün oluşu ve gazel söylemesine rağmen teşbîblerinin iyi olmadığını; Cerîr’in (ö.114/732) ise iffetli olmasına karşın teşbîbde insanların en iyisi olduğunu söyler.

İbn Kuteybe’nin bu görüşleri başkaları tarafından da paylaşılmıştır. Örneğin, Bişr b. Mü’temir’in sahifesinde şâirin şiir için gönlünü boş olduğu ve senin isteğine uyduğu zamanı seçmesi istenir. el-Buhturî (ö. 284/897) ise şöyle der: “Gençliğimde şiir yazmayı arzuluyordum. Şiir yazmanın sadece yetenekle mümkün olacağını düşünüyordum. Ebû Temmâm’ın (ö. 231/845) yanına varıp, ondan
bu konuda bilgi alıncaya kadar şiir yazmayı nasıl kolaylaştıracağımı ve neler gerektiğini bilmiyordum. Bana ilk söylediği şey şuydu: “Sıkıntı ve kaygının olmadığı vakitleri tercih et. Bir insanın genellikle bir şeyi en iyi yazdığı ve ezberlediği vakit seher vaktidir. Bu vakitte insan dinlenmiş ve uykusunu almış olur. Nesîb yazmak istediğinde kulağa hoş gelen lâfzı, hoş anlamı seç ve aşkı uzun uzun anlat. Felâkete acınmayı, arzulara endişelenmeyi, ayrılığın acısını uzun uzun anlat. Nüfuzlu birini överken onun menkıbelerini duyur, soyunu ortaya koy, özelliklerini yücelt, makamını şerefli kıl; anlamların hakkını ver ve bilinmeyen anlamlardan uzak dur. Sıkılırsan dinlen, kafan bir şeye takılı iken şiir yazma. Şiir söyleme arzunu, şiirin nazmını güzelleştirmeye vesile kıl. Eski şâirlerin şiirlerini örnek al. Âlimlerin güzel bulduklarına yönel, bıraktıklarını terk et ki doğruyu bulasın.”

İbn Raşîk el-Kayravânî ise, seher vaktinde şiir yazmaya koyulmanın Arap eleştirmenleri tarafından tavsiye edildiğini ve zihindeki kapalılığı açtığını belirttiklerini söyler. Çünkü, bu vakitte insanın gönlü geçim sıkıntısı, eğlence ve benzeri şeylerle henüz dağılmış değildir. Uykusunu aldığı için beden de zihin de dinçtir.

Hâzim el-Kartâcennî ise, bir şâir, kendi tarzında cezâlet ve metânette iyi iken, letâfet ve rikkatte iyi olmayabileceğini; bir başkasının ise cezâlet ve metanette iyi değilken, letâfet ve rikkatte iyi olabileceğini; birisinin nesîbde iyi iken, hicivde iyi olmayabileceğini, bir diğeri tam aksi olabileceğini belirtir ve şiir zamana göre de değişeceğini söyler. Belli dönemlerde bazı şeylere daha fazla ilgi duyulur. Bir dönemde içkiyle, şarkıcı kadınlarla daha çok ilgilenilirken, bir başka dönemde savaşlar, akınlar ve benzeri konular daha çok ilgi çektiği; başka bir dönem geldiğinde felâketler, zayıf insanlara yardım temaları daha çok işlendiği üzerinde durur. Şiir mekâna göre de değiştiğini, şâirlerin bir kısmı tabiatı tasvir ederken, bir kısmının da insanların yaptıkları mekânları tasvir ettiğini; kimileri havuzları tasvir ederken, kimi içkiyi tasvir ettiğini belirtir. Ayrıca bazı şâirler fahr (övünme) temasında, bazıları i‛tizâr (yalvarma, af dileme) temasında iyi olduklarını söyler ve bazılarının üst tabakayı medîhte başarılı iken, bazılar alt tabakaya övgüde başarılı olduklarını belirtir. İbn Raşîk el-Kayravânî ve Ebû Hilâl el-‛Askerî de benzer görüşler ileri sürer.

Sonuç olarak İbn Kuteybe şiirde yetenek ve tekellüf konusunda şu yaklaşımları getirmektedir:

Şâirin yeteneğinden kaynaklanan şiir doğal ve akıcıdır. Böyle şiirler dehadan kaynaklanan, ifadesi güçlü, tasviri güzel, dili akıcı olan, çok uzun düşünüp taşınmadan kaynaklanmayan şiirlerdir. Tekellüf kavramını ise şâirin niteliği olarak kullanırken, şiiri gözden geçirip düzeltme anlamında kullanırken; şiirin niteliği anlamındaki tekellüfü, söyleyenin zorlanarak yazdığı belli olan, zaruretlerin çok kullanıldığı, anlamların yeterince ifade edilmediği şiirleri kastetmektedir. Bu tür şiirlerde sanat kötü olmakla birlikte, beyitler de art arda sıralanırken uyum içerisinde değildirler. İbn Kuteybe ayrıca, şiirde yeteneğin ortaya çıkması ile ilgili olarak bazı hususlara dikkat çeker. Bunlar, şevk, neşe, içki içmek gibi bazı durumların şâiri şiir söylemek için harekete geçirdiği; seher vakti gibi bazı vakitlerin şiir nazmı için uygun olduğudur. Bunların yanında, şâirlerin yeteneklerinin birbirlerinden farklı olduğunu vurgular ve bir temada başarılı olan bir şâirin başka bir temada başarılı olmayabileceğini dile getirir.

Prof. Dr. Halim Öznurhan

Gülmek

körlükle sürmelenmiş bir göz düşledim
inceleyen
beni…

iki yumuşak el düşledim
topraktaki çukuru gösteren
bana…

günahlarımı saymaya koyulmuş iki melek
kanat çırpıyor etrafımda,
çöküyorlar omzuma…

çıplaktım, doğduğumdaki gibi.
ve bir güneş, küçük bir çocuk gibi tıpışladığım
uyusun ve düş görsün diye
önümde.

bıyığın üzerine dökülen bir şarap düşledim
kadehten değil ama…
ve bir deniz, içindeki su çekilen
yazı bir sahil beldesinde geçiren.

bakire bir Meryem düşledim
uzak bir yere çekilen benimle.
başka bir Meryem düşledim
günahkâr.

ve bin haç
takva sahibi kulların çivilediği
bedenim üzerine,
haçtaki tanrının ölümüyle
haçtaki peygamberinki arasında.

düşlediğimi düşledim,
korkuyla açtım kendimi
ve baktım:
körlükle sürmelenmiş gözler
sallanıyor sönmüş lambalar gibi
inceliyor beni,
gözlerinden yaş gelinceye dek gülüyor
bana.

Tahir Riyad
Türkçesi: Halim Öznurhan

Mecnun

tüm suçum tam anlamıyla mecnun olmayışım.
benden bahsetmeyecek zeytin ağacı,
dallarına yağı akıtan benim hâlbuki,
yangına maruz kalan sert gövdesi benim.

tüm suçum tam anlamıyla mecnun olmayışım.
bu ilki dedim önümden her kadın geçişinde.
bağlı kaldım elinde oyalandığı miske,
korudum hasetçilerimin gözlerinden onu,
gerdanlık taktım güvercine.

kucağımda bir bakire uyudu, önünde küçük bir çocuk uyuyan,
çanlar hezeyanda, yalvarıyor Allah’a,
susma orucunda karar kılıyor,
büyüyor o zaman aşk, şizofren bir hasret gibi.

niçin iddia ediyorum ki,
Leyla’msın sen,
çöle giden Kays’ınım ben diye?
başımdan aşağıya ne kadar kum dökeceğim
kopmuş düğmenden çözmen için iliğimi?
aşktan kaç kez ümit kesersem hoş olur gönlün
unutman için suçumu…

tüm suçum
    tam anlamıyla mecnun olmayışım
 
Tahir Riyad
Türkçesi: Halim Öznurhan

Birçok

Altını üstüne getirdim de dünyanın
İplikte iğneyi kaçırdım, iğnede ipi
Dediler ki, tabiri caiz değildir, zinhar
Arama boşuna samanı samanlıkta
Orada bulduğunu burada kaybetmek var.

Karış karış gezdim de dünyayı köşe bucak
Varamadım içimde heves denen kuşa
Tam o anda üstünü parçalamış bir kibir
Bağlacını arıyor nasipsiz karanlıkta
Herkes yerli yerinde, yerinde değil tâbir.

Niye geldik dünyaya? Damatlık beğenmeye.
Bir esneme esnedik, açtı kepenklerini
Burdayken cümle âlem poz çalalım felekten
Alıştık nasıl olsa dünya ile dönmeye
Aya tempo tutalım, kırılalım ölmekten.

Biz dünyaya ‘dün’ dedik, teşbihte hata yaptık
Selam verip sağ yana, durmadan geçecektik
Gecelerin sırrını gündüzlere anlattık
Ne çok bir var dünyada bilmiyor birçokları
Düşmeseydik yukardan ‘bir’de birleşecektik

Rakam’la 1 rezidans, yazı ile bir kabir
Bir tarafı dünyaya, bir taraf şehre küstü
Şafak sayıp duruyor gecekonduda gece
Hayat daracık sokak, ömür cadde-i kebir
Bu berzahta ey şair, bir sen kaldın sadece

Hüseyin Akın

Evlilik Tabutu

Ve kimi günlerde kar
Kadınların yüzüne yas tülleri örter
Ben olabilirdim ölen, ama değilim
Ara sıra ölmeyi istedim, ama değilim
Bir ölü kalkıp evine nasıl gider!

Cevdet Karal