Yirmi birinci yüzyılın insanlarına

Bir Eyüp sabrıyla bekledim
Sabahı olmayan gecelerde.
Gül dalları yerine demir çubuklar vardı
Münzevî-münzevî pencerelerde.

Dört uzun yıl boyunca
Dışarda koskoca bir doğa
Baştan çıkaran kokularıyla
doldurdu yolları.
Her bahar göğün kapılarında
Şarkılar okudu tarla kuşları.

Apak bulutlar geçti habersiz
Âşıklığımdan, şairliğimden,
Bahar yağmurları bensiz yağdı
Ebemkuşağı açtı bensiz.

Bir Eyüp sabrıyla bekledim
Gübreliğinde günlerimin,
İnsanlar olmadı farkında
En küçük hünerimin.
Ne de bir kimsenin haberi oldu
varlığımla yokluğumdan.
Yalnız, bir bahar sabahına benzeyen çocukluğumdan
Ebemkuşakları gelirdi
eğlendirmek için beni,
İçinde çırılçıplak çimdiğim dereler
Söylerken kulağımın dibinde ninni
Bir bahar sabahı gibi güzel çocukluğumun
Kırık beşiğine başımı koyar
Uyanmadan günlerce uyurdum.
Umudumu, dudaklarında büyük türküler
Ellerinde gelincik desteleri
karşımda bulurdum.

Öğrenme
istemem
bir Eyüp sabrı nedir
torunlarımın torunu.
Say ki dedelerin bir masal yaşadı
Say ki acılar masaldı,
Öttür ölümsüzlüğe doğru borunu!

Hasan İzzettin Dinamo

fena_siir_fena_fotograf Yirmi birinci yüzyılın insanlarına

Bütün Yaz

Ne güzel  geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede…
Sen zambaklar kadar beyaz
Ve ürkek bir düşüncede,
Sanki mehtaplı gecede,
Hülyan, eşiği aşılmaz
Bir saray olmuştu bize;
Hapsolmuş gibiydim bense,
Bir çözülmez bilmecede.
Ne güzel geçti bütün yaz,
Geceler küçük bahçede.

Ahmet Hamdi Tanpınar

butun_yaz Bütün Yaz

Annem İçin

Bir günümüz bile sensiz geçmezken
  Şimdi mezarına hasretiz anne…       

Issız bir mezarlık, kimsesiz bir yer
Gölgesinde ulu, loş bir mâbedin
Bir yığın toprakla bir parça mermer
Sırrıyla haşr olmuş orda ebedin.

Bir yığın toprakla bir parça mermer,
Üstünde yazılı yaşınla, adın;
Baş ucunda matem renkli serviler
Hüznüyle titreşir sanki hayatın.

Seni gömdük anne yıllarca evvel
Göz yaşlarımızla bu ıssız yere
Kimsesiz bir akşam ziyaya bedel
Matem dağıtırken hasta kalblere.

Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun
Hüznüyle erirken Dicle de sessiz,
Öksüzlük denilen acıyla vurgun
Bir başka ölüydük bu toprakta biz.

Ahmet Hamdi Tanpınar

annem Annem İçin

Akşam Vakti

Rasgele bir akşam vakti
geçmiş bir dua kitabının
ıslak sayfalarını bulanlar oldu-
ağlaması çoktan dinmiş
bir kayanın dibinde…

Ahmet Cemal

aksam_vakti Akşam Vakti

Geçmiş Bir Dua Kitabından 1

Nice yazsonlarında
eylül yapraklarına
gergeflediğiniz öyküleriniz
tozlu bahçelerde unutuldu mu hiç?

Sonbahar sürgünüdür gidişleriniz.

Benekli kedilerin döktüğü sütlere
en sessiz adımlarla basıp,
kaç izle geçersiniz

Sabahlardan birinde
benim dediğiniz evlerden
kendiliğinizden çıkmalısınız,
vedasız ve kimseyi uyandırmadan.

Anılarınızı yıpratabilirler.

Ayağa takılabilecek ne varsa
toplamalısınız ayrılmadan ve saklamadan
kırık dökük sevgilerinizi köşe bucağa;
bir gün bulup
avuçlarında ısıtırlar diye
beklemeden.

Onları  –bilin! —  şimdi yalnız
eskicilerde satılan taş plakların
en iç bulandıran cızırtılarıyla
süpürgelik diplerine üfleyeceklerdir.

Küf kokulu çekmecelerin bile
çok görüldüğü anılarınız varsa eğer,
şimdi kuşların havalanmadığı bahçelerde
solmaya bırakınız.

Ahmet Cemal

ahmet_koyuturk Geçmiş Bir Dua Kitabından 1

Neyzen Tevfik’in Şiirinde Mısır Günleri

51
Bazı davetlere, eğlentiye icab-ı zaman
Gidilir de buluşurduk bütün ihvan, yaran.
Gitgide söndü bu, tazyik-ı hükümet şiddet
Gösterip kalmadı bir yerde muhabbet sohbet.
Başlamışlardı fakirin izini takibe,
Bu ilerlerse eğer kaynarız elbette dibe
Düştü efkârıma endişe-i habs ü menfa,
Az zaman sonra zuhur eyledi, çok sürmedi ya!
Bab-ı Zabtiyye’de bir haylice müddet yattım,
Lûtf-ı Yezdan’la başımdan bunu da atlattım.
Çıktım amma tanıdıklar bana vermezdi selam,
Nerde olsam iki casus-ı lâin subh ile şam.
Reh-i takib ü tecessüste güderdi izimi,
Ben de ihvanı görünce çevirirdim yüzümü.
Anladım ki yaşamak burda benim çün müşkil
Olacaktır, sonu zindanda zaruretle sefil

Bir ölüm, başka çıkar yol olamaz terk-i vatan,
Ederim be, ne olur? Şimdi de efkâra plan
Bulmanın çaresi, yani vapura binmek içün
İzmir’e tezkire. Sonra? Onu da yolda düşün.
Hasbihal eyleyerek gönlüm ile dertleştim,
İki ay sonra hülasa vapura yerleştim.
Bir haber göndererek valideye İzmir ‘de
İstedim gelmesini yok ise korku, bir de
Açmasın kimseye asla şu benim gittiğimi.
Validem geldi görüştük, geceye doğru gemi
Demir aldı, Beyrut’u Kıbrıs’ı İskendere’yi
Tuttu, çıktık, karaya bastık ayak, ben de neyi
Yağlayıp pullayarak kendimi attım Mısır’a,
Şevk-i hürriyet ile sırtımı verdim hasıra.

52
Bir sabah Kahire’ye çıkmış idim erkenden,
Aramıştım oralarda iyi bir Türkçe bilen.
Biri çıktı, dedi: Çoktur burada Türk oteli,
Koyduk eşyaları bir faytona bindik, bedeli
Ne kadardır gecede, bilmeli öğrenmeliyim,
Cümle-i mamelekim yirmi kuruş, bir de ney’im.
Bir fırankmış, ne ise bir oda tuttum derhal,
Parasızlıkla bu yerde yaşamak emr-i muhal
Olduğu zihnime saplandı düşünmekte iken
Birisi sordu: “Birader yeni mi geldin sen?”
“Şimdi.”
“Fikrin burada çokça mı kalmak?”
“Bakalım.”
“Sanatın var mı?”
“Var az çok.”
“Ne yaparsın?”
“Kavalım”
Koltuğumdaydı çıkardım, bir iki nağme ile
Bir gezinti yaparak kestim. 0 âdem acele
Ellerimden tutarak kalk dedi, hem yalvararak,
Vardı halinde asalet, dedi:
“Yahu, bana bak!
Ben deminden seni tetkik ile meşgul oldum,
Keşfimin hepsini zatında tamamen buldum.
Sen kaçaksın, bura gurbet sayılır gerçi, fakat
Sanatın kıymet-i hakkı seni pür-şevk u neşat
Nerde olsan yaşatır, bak şu bina yok mu? Dolaş,
Karşıki dükkâna gir, sahibi Artin Karakaş
İyi âdemdir o, git, gör, ona ney üfle biraz;
Seni hem mangırda müstağrak eder hem i’zâz.”
“Necidir, söyle.”
“Fonoğrafcı, saatçi, tüccar

53
Haydi, hiç durma, o âdem bu “ney”’i çoktan arar”
Kalktım artık, köşeyi saptığım anda dükkân
Karşıma geldi, göründü: Kocaman bir camekân.
îçeri girdim, o esnada sual eylediler,
Ben de anlattım işin olmuşunu ser-ta-ser.
Hâsılı dinledi takdir ile iş verdi heman.
Hakladım beş lirayı, akşam olunca oradan
Beni irşat eden ehl-i dili buldum derhal,
Dedim eltâfını gösterdi Cenab-ı Müteâl.
Metelik girdiği anda cebe ten oldu çelik.
Doğru meyhaneye gittik, kafayı tütsüledik.
Kardaş olduk, yedik içtik, gece döndüm otele.
Dalmışım uykuya şükreyleyerek “Lem Yezel”‘e.

İki-üç sözle Mısır’da o geçen beş seneyi
Kapamak istiyorum, çünkü bu eyyamı iyi
Bir zamana bırakıp yazmalıyım dikkatle,
Ömrümün kısm-ı mühimmi sayılır bence hele.
Fikrimin orda zuhur eyledi istiklali
Ki bütün tarz-ı hayatım buna burhan-ı celî.
Olmadım kimseye bende, bana da yok kul olan,
Yaşadım sanatımın zıll-ı maaşında heman
Aldığım para, mukabil hüner ü sanatıma,
Çok mudur yoksa benim kıymet-i mahiyetime?
Görmedim bir gece endışe-i ferdasız ben
Geçmedi bir günüm azade-i enduh u hazen,
Kulak astırmadı yoksa bana derya-dillik,
Vermedim kahrına, eltâfına dehrin metelik.
Bakınız, durmak için işte huzur-Ullah’a
Bir temiz don bulamazsın ayağımda ki daha!

54
Şimdi şu kırk seneye baliğ olan sinnimde
Eski püskü görülen elbiseler eğnimde
Ya hazırdır, ya hediye. Bugün ısmarlamadan
Yapılan beş katı geçmez, buna vallahi inan!
Sinema, hayli fonoğraf ile yüzlerce plak,
Şahid-i marifetimdir benim. Üç beş avanak
île bir makbereye döndürülen hâk-i vatan
Beni takdir ederek besleyemez. Çünkü zaman,
Hani yazmıştım a Manzume-i İstanbul’daı,
Hüner ü marifetin düşmanıdır her yolda.
Bunu burda keselim, çünkü Mısır’dan bıktım.
Yazdığımdan iki ay sonra şu “na’t”ı çıktım.

Fakiri sen halas eyle Mısır’dan yâ Rasülallah,
Meded kıl, sırtımı kurtar hasırdan ya Rasülallah
Çamurla imtizaç etti pabuçlar altı yıl amma,
Çoraplar iştikâ eyler nasırdan ya Rasülallah!
Bela takip eder kaçtıkça, hikmet ben nedir bilmem,
Başım kurtulmuyor eşşekçe hırdan ya Rasülallah!
Züğürtlükten beni dilsiz sanırken çarşıda aşçı,
Eşek ekmekçidir evde bağırtan ya Rasûlallah!
Gelip de haneme her gün gürültü etmede daim,
Ne ister ben gibi bir tamtakırdan ya Rasûl-Allah?
Züğürtlükten fakirim öyle bin yıllık cenabet kim
Dayak yer girse hammama natırdan ya Rasûlallah!
Bu dünyada neler çektim bilirsin, lütfedip bari
Çıkarma rüz-ı mahşerde hatırdan ya Rasûlallah!
Gümüş, altın gibi madenlere çoktan darılmıştır,
Bulunmaz sikke Neyzen ’ de bakırdan ya Rasûlallah!

55
“İzmir” oldu vatana avdetin ilk iskelesi,
Sâz-ı hürriyetin ahengi bozukçaydı, sesi
Uymamıştı daha kanuna nizâmat-ı usul,
Telleri karma karış, hepsi de çangıl çungul!
Bu akordu yapacak ehl-i hüner elbette
Bulunur sanmış idik daire-i millette.
Bir gün Eşref ile bir yerde oturmakta idim,
Karşıdan görmüş idi Hazreti, Doktor Nâzım
Gülerek geldi, oturdu, dedi ki Eşref ona:
Gelecek şimdi Prens, baksana Kordonboyu’na!
Bu kadar halk birikmiş onu istikbale;
Bakın insaf ederek ortadaki ahvale.
Yakışan şimdi, size terk ile hırsı, kini,
Alınız daire-i sâ’ye Sabahattin’i.
Dedi Nâzım: “Bana bak Bey Baba, sen bil ki şunu,
Dediğin farz edelim olsa da, bizlerce sonu
Bir riyaziye-i katiyye ile müsbettir
Ki “Prens haşre kadar düşman-ı Cemiyettir.”
O vakit gördüm içinde vatanın hırs ile kin,
Bunu kim olsa ederdi o zamandan tayin.
Atladım bir vapura ertesi gün İzm ir’den,
Çıktım İstanbul’a, bir cuma günüydü erken.
Geçti eyyam-ı bela, geldi safanın sırası,
Mahfel-i zümre-i yarandı Direklerarası.
Ne kadar var ise erbab-ı sühan ihvandan
Toplanıp sohbet ederlerdi gönülden, candan.
O muhabbet yine baki diye pür-şevk u visal
Geldim amma hani ihvan, hani o feyz ü kemal?
Sahib-i fikret olanlarda taanüdle gurur,
Hepsi bir hiss-i tahakkümle safa-yâb-ı sürür.

56
Bezm-i yaranı güneşlendiren envâr-ı kulüb,
İhtirasât ile olmuştu tamamen mahcup.
Şımarıklıkla eşekli bütün etvârından
Sezilir, hissolunur hepsinin efkârından.
Yolda, çayhanede hayvancasına fiskoslar,
Arkasından bakarak herkesi tenkide dalar.
Hangi telkin ile safiyyet-i vicdan değişir?
Nal, yular bir de semer uğruna har olmaz a şîr!
Yâd-ı mazi ile az çok görüşürdük yine biz,
Oldu bir vaka sebep ayrılığa, dinleyiniz:

Ki bir geceydi o günler, “Sabah-ı Hürriyet”,
“Ferah”da oynanacakmış duyunca bir niyet
Edip biletleri aldım, gelince vakt-i dühûl,
Tiyatronun kapısında polisle süngülü kol!
“Yasak!” demişti bir asker, sebep nedir, sordum
Bilen yok ortada, hayli zaman da ben durdum.
Dedim biletleri versek de parayı alsak,
Yakıştı doğrusu hürriyet aşkına bu yasak!
Duyan kim? İşte o esnada koptu bir heyecan:
Yapış, bırak, şunu tut, dur, tokat,
Koşanla kaçan,
Arar mısın? Karakollarla süngülü asker
Yetişti ayrıca, oldu sokakta bir mahşer.
Nutuk, patırtı, rezalet, sada-yı hürriyet,
Dövüş, münakaşa, dava, rical-i Cemiyet!
Bu sürmüş altı saat, ben makama ermiştim,
0 kanlı mahbes-i maziye postu sermiştim.

Kıta

Şu otuz yıllık ömür terceme-i halimdir,
Şimdi kırkındayım, on yıl arada kaldı nihan.
Ahiretten dönüşümde o ölen “Neyzen” için
Karşıma çıktı şu suret ile “Eşkâl-i zaman”…

Neyzen Tevfik

neyzen Neyzen Tevfik'in Şiirinde Mısır Günleri

Kıtalar

Şu otuz yıllık ömür terceme-i halimdir,
Şimdi kırkındayım, on yıl arada kaldı nihan.
Ahiretten dönüşümde o ölen Neyzen için
Karşıma çıktı şu suret ile Eşkâl-i zaman

1335

Câh ü mevki, karı çok oldu gözümden düşeli,
Bunların hiçliğini ben bilerek öğrendim.
Şimdi de kalmadı nakdin nazarımda kadri,
Kirli ellerde görünce paradan iğrendim!

Ayasofya, 1912

Sarıma ciddiyet ile sarf ederim sanatımı,
Ney elimde suyu durmuş kuru musluk gibidir.
Bezm-i meyde süfehânm saza meftun oluşu,
Nazarımda su içen eşşeğe ıslık gibidir!

*

Mahrem ettim ruhumun esrarına peymaneyi,
Dinlemez gönlüm bu emri nakzeden efsaneyi.
Secde kıldım sakiye pîr-i muganın aşkına,
Can ü dilden Kıble yaptım gûşe-i meyhaneyi.

1921

Hâl-ı fecre düşen beni anlar,
Bil-irade değildir ef’alim,
İhtirasatımın ayakucuna;
Yirmi yıldır gömüldü amalim.

Sermedi bir iştialin şule-i fanisiyim,
Türk’e ait ülkenin feryad-ı ruhanisiyim.
Aldığım kâfi bana Gazi-i Ekbef den nasip
Gölgesinde mabed-i vicdanımın bânisiyim!

Balıkesir, 1926

Çile-i cinnet ile oldu tamam,
İtikadım daha eksikti benim.
Toptaşı’nda hedef oldum garaza
Ehl-i iman dinimi …ti benim.

Toptaşı Tımarhanesi, 1927

Gözünü aç daha meydan var iken,
Dizginin cambaz elinde Neyzeni
Girmedim ya kapısından baktım,
Cennef ‘ı atpazarı sandım ben.

*

Borç götümden akıyor, lutf u kerem ağzımdan,
Menba u munsabını anlamayan bir lâğımım!
Bir elim ağzımı tutsa, bir elim de kıçımı
Birleşirdi o zaman belki sürurumla gamım!

Beyoğlu, 1931

Düşeli derd-i firakın ile sevdaya, meye
Müptelayım, deliyim, sinmişim esrar-ı neye.
Feleğin kahpe başında paralansın parası,
Ben güzel sevmeye geldim, değil ekmek yemeye.

Beyoğlu, 1933

Dersimi aldım musibetten, nasihat istemem,
Haddini bilmek cihanda bir vazifeyse eğer.
Varsa istidadı halkın hakkını idrak için
Zalimin her yumruğu binlerce Cebrail değer.

Beyoğlu, 1933

Gönlümün zaviyesinden dedi bir pîr-i mugan:
Gözünü yum, sağır ol, yut dilini, kes sesini!
Bilenin ağzına önce sıçıyor kahpe felek.
Sonradan sille ile patlatıyor ensesini!

Beyoğlu, 1933

Boka basmış gibiyim arza hübut eyleyeli,
Âdem’in sıçtığı balçık daha hâlâ yaştır.
İşimi emr-i İlahiye menut eyleyeli,
İşe bak ki başımı derde sokan kardaştır.

*

Hekimin hikmetine kim karışırsa ezilir,
Sekiz-on tek rakı mişvarımı menfur etti.
Her şeyi görme diye bak, beni ahkâm-ı zaman
Gözümün bir tekini yummaya mecbur etti.54

Bakırköy Tımarhanesi, 1934

neyzen_siirleri Kıtalar

54 “ … 1934 senesi Haziran’ında bir gün iki sivil polis komiserinin muhaazası altında Bakırköy Müessesesi’ne getirildi, ayakta duracak halde değildi, burnunun üzeri, eli yaralanmıştı. Kan sızıyordu, sol güzü mosmor bir çürükle çevrilmişti. Göz kapaklan şişmiş ve gözünü kapamıştı. Ertesi gün kendine geldi, bir gün evvel çektirmiş olduğumu aşağıdaki resminin arkasına -bir sene evvelki muhaveremizi hatırlatan ve bir gün evvelki sergüzeştini anlatan- şu satırları yazıp bana hediye etti. Neyzen o sene aylarca bizd e kaldı…” Doktor Rahmi Duman Canveren Sultan, sayfa: 37. .

Soru

Artık beni parktaki ağaç bile anlamıyor
Siyah kedinizin kuyruğunda sallanan zaman
Bir zamanlar sevinçle giyindiğim
Ak bir güvercin kanadı gibi gururla giyindiğim
Temiz ve mavi giysim değil artık.

Yalnız imkansızlığı mı anlatır bir bulut
Yağmaya hazır bekliyorsa gökyüzünde.

                                      Erenköy, 1964

Erdem Bayazıt

erdem_bayazit Soru

İçimi Basan Efkar

İçimin vadilerinde kış kıyamet;
Rüzgarlar biteviye
Yavrusunu yitiren kurdu sesleniyor.
Ve ay her gece
Gümüşi bir yalnızlığı anlatmak için
Doğuyor sanki öylece.

İçimin dağlarında askerler
Sırtlarını kayalara vermişler
Beklemekteler.
Yaptıkları, pusatlarını elden geçirmek sadece
Bir de, arada bir
Ellerini alınlarına götürerek
Ufku gözetlemek.

İçimin dağlarını duman basmış:
Ağaçların dalları bir o yana bir bu yana
Ve yapraklar ve kuşlar birbirine karışmış;
Savruluyorlar gökyüzüne
Ve onlara ve hareket eden her şeye inat
Sonbaharla birlikte efkar
Demir atmış içimin derinliklerine.

                                    Tuzla, Kasım 1995

Erdem Bayazıt

icimi_basan_efkar İçimi Basan Efkar

Karanlık Duvarlar

I.

Önünü alamıyorum bu kör gidişlerin yollarda
Herkes bir yere gidiyor önünü alamıyorum
Çaresiz direniyorum bu dönüm noktalarında kimse
elini uzatmıyor
Bir gürültülü yaşamağa gidiyor dünya boşalan
bir deniz gibi

Bu sesler ormanında kaybolan bir çağ bu.

Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme
Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar
Gidip gelmelerim bu dar sokaklarda
İnsanların koşup dolduğu bu dar yapılarda
Bir kısır döngüye girmek için bütün çabalar
Biz bunun için mi geldik.

II.

Kara ağaç gibi bağlıyım katı bir çağ bu
Her şey bir makine düzenine gidiyor
                   -düzen diyorlar beni çağırıyorlar-
Irmak yatağına sığınıyorum sınırlı bir çağ bu
Baktığımız her şeyde bir yalan kabuğu
Bir mercek düzenine bağlanıyor gözlerimiz.

III.

Şu zaman çıkmazında alıp beni bir altmış yaşa
bağlıyorsunuz
Doğmadan ölüme yöneldik gerisi yok diyenler var
Sınırlı yıl oyunlarına inananlar var
Sizin güveniniz bir güneş düzeninde

Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum

Bir ağacı büyütüyorum her yerimle
Bir ağacı uyguluyorum -her şey bir ağaç düzeninde-
Yerde gökte ve her her yerde
Dallarında ben ağacın incecik köklerinde
Boğuluyorum -bağlanıyorum-

Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum.

IV.

Şu dar odanın katı yalnızlığında
Ve her şeyin çıplaklığında
Durup bir pencereyi deniyorum
     Gizliliğin dışına çıkıyorum
     Araçların
     İnsanların
     Şehrin ve meydanların ve kalabalığın ve herşeyin
İçimde yalnız ve yapraksız
Bir kavak ağacı büyüyor -Çıplak ve göğe doğru-
Ama küskün ama yalnız ama yapraksız ve uzun
Bir ağlama duvarı bu.

Yatak ve yorganın kuru yalnızlığında
Ve aklın dar yalnızlığında
Şehrin ve herşeyin
Ve kalabalığın yorgunluğunda
Saçların ve parmakların
Ve gözlerin ve gecenin bu bulanık çağında
Ve aynaların sığ görünümünde
Bunalıyorum.

V.

Susmanın kalesine sığınıyorum
Önümde karanlıktan duvarlar
Sırtımda insan yüklü bir gök var.

Maraş, 1959
Erdem Bayazıt

bunaliyorum Karanlık Duvarlar