| karlı ve tipili bir gece yarısı bir eski dost bıyıkları mavi eskimiş kaputu -tak tak, kimdir o -yabancı değilim konacak yer arayan bu aldığım kapı da unutup koştuğumuz kırmızı bir balık -içeri gir Dağılınca atkısından -karşılaştı gülümsedik gelincik gülümsedik birlikte közü küllenen ateşe 1982 Behçet Aysan |
|
Şub 23
Küllenen
Şub 23
insan, kendi sesini, dâima, başkalarından önce işitir
Bile bile aynı kâğıdı açıyorum: kendimi sınamanın ağırlığı hergün artsa da.
*
Saat kaç olmuş… hâlâ bir çocuk yürümemiş sokakta!
*
Sabah da, akşam da kül boşaltıyorum: yanan zamanın.
*
Tek tek kendi yazgımızı mı yaşayacağız, yoksa yazgılarımızın toplamından her birimize düşen parçayı mı yaşayacağız?
*
Hayır! yazar havlu atmaz. Olsa olsa, sükûtunu duvara asar, tüfek gibi; bakar.
*
Bir nidâ kadar gerekli bana: sinirliliğim sakinleştiriyor beni.
*
Alınyazıma sâdık kalmalıyım.
*
İki eliyle sıkıyordu başını: çatlamasın diye…
*
Çileyi çeken yazıyı yazandır. Bin çile de bin çeşit yazı demektir.
*
İnsan, yeryüzündeki garipliğini, sabaha girmek üzere olan ıssız bir sokakta daha iyi mi anlar gibi oluyor ne?
*
Ağlaya ağlaya yanına geldi zaman: diz dize oturup, teselli etti; n’apsın. İçinden, ‘Amma da buldu ha adamını!’ da geçmedi değil doğrusu.
Ne durumda olursak olalım, bir müziğiz; insan, kendi sesini, dâima, başkalarından önce işitir. Herkesin, kendince bir çileye dayanabilme gücü de burdan gelir ya.
*
Elbette aynı şeylerle acı çekmek çok zor bir eylem.
*
Yüzünüze güller, dün gece çok okudum.
…
Uzak bir pencereydi, yeni kalkmıştım uykudan: bir ağacın dalları Kâbe’ye bakıyordu.
*
Stop – zamanın da bir uğunması var ki, doğrusu dayanamıyorum bakmaya; mekânda, çünkü, zamanla derin bağıntı içindedir ya, herhalde sana göstermemeye çalışıyor.
*
İnsan, yıkılan KENDİKENDİSİYLE DE burun buruna gelebilir bazan.
Nuri Pakdil
Klas Duruş / Edebiyat Dergisi Yayınları
Şub 23
Okuma Sanatı Üzerine Bir Deneme
Walter Winkelman, “Okuma Sanatı Üzerine” yazısının girişinde Goethe’den şu anekdotu nakleder: “Goethe, Eckermann ile Konuşmalar’ında doğru dürüst okumayı öğrenmek için seksen yıl harcadığını, yine de kendini bu ülküye tam ulaşmış saymadığını söyler. Goethe bu sözle besbelli okullarda öğrenilen okumayı değil, fakat bu melekeyi işlete işlete onu gerçek okuma sanatı hâline getirmeyi kastediyor ve ilerlemiş yaşında bile bu sanata istediği kadar sahip olamadığından dert yanıyor.”(1)
Okuma sanatı üzerine düşünüyorum… Okuma eylemi, Goethe’nin bile tam anlamıyla yapamadığını itiraf ettiği kadar zor mu? Elbette Goethe’nin “istediği” ile biz fânilerin “istediği” bir olmaz: Onun gayesi, büyük sanatkârlığının gereği olan yüksek beklentiler; fikrî ve rûhî mânâda erişmek istediği son noktalar olabilir. Ne olursa olsun, bu itiraftan şunu anlamalıyız ki; okuma eylemi, ancak sanat düzeyinde olursa kıymet kazanır. Belki Goethe’nin seviyelerine her okur çıkamayacaktır fakat onun bu arzusundan şu ders çıkarılmalıdır: Okurlar olarak bizim hedefimiz, okuma yolunda yetkin ve seçkin adımlar atmak; yâni, okuma sanatını öğrenip, bu doğrultuda ilerlemek olmalı…
OKUMAK, YETENEK İSTER
Hilmi Yavuz’un, çok sevdiğim ve katıldığım bir sözü var: “Kitap okumak, bir alışkanlık olmaktan çok, bir yetenek işidir bence. Bu yetenek, ilkokulda ortaya çıkar, ortaokulda gelişir, lisede ise yapılacak iş bu yeteneğe yön vermektir. Okuma yeteneği olmayan birini, okumaya yönlendirmek için ne yaparsanız yapınız, bir yararı olmaz. Tıpkı resim yapmak gibidir okumak…”(2). Hakikaten böyledir bu; okumak bir yetenek, -Selim İleri’nin yazılarında ara sıra vurguladığı gibi- bir sanattır. İyi bir kitabı anlayabilecek yeteneğe (yetkinliğe) gelebilmenin tek yolu, çok kitap okumaktır kuşkusuz. Kitaptan kastım, “iyi” yazarların “iyi” eserleridir tabii… Aksi hâlde, isterse bir kamyon dolusu “best-seller” okumuş (yâni ‘çok okumuş’) olsa da insan, bir arpa boyu bile yol almış olamaz… [“İyi kitaplar okumayan bir kimsenin okumuş olmasıyla câhil kalması arasında bir fark yoktur…” demiş Mark Twain.] Böylesine kısır ve sonsuz tekrarlardan mürekkeb bir okuma biçimi, “Benim oğlum bîna okur, döner döner bir daha okur” deyimini tahakkuk ettirmekten başka bir şey değildir…
ANDRE GİDE’İN TASNİFİ
Okuma sanatı hakkına düşünürken, aklıma, ‘Bunun bir önemi var mı?’ sorusu da geldi. ‘Kitabı açar okuruz. Bunun için, sanata gerek var mı? Okumayı bilmek, neden yeterli olmasın?’ Bu soruların peşini kovalayınca, ‘O kadar da değil’, dedim, ‘her kitabı, öyle çerez köşe yazılarını okur gibi, bir çırpıda okuyup kenara fırlatamazsın. Bazı kitapları okumak için ehliyet gerek. İşte okuma sanatı denilen şey de, bu ehliyet oluyor.’ Bu yargıya varmışken, büyük bir tesadüf eseri, o sıralarda okuduğum André Gide’in günlüğünden şu cümleler çıktı karşıma: “Hâlâ bir kitaptan neler bekliyorum? Son bir ‘ruh zenginleşmesi’ mi? Boş bir bekleyiş: Benim yaşımda zarlar atılmıştır. Eğlenmek mi istiyorum? Pek o kadar da değil. Daha çok boş bir vakit geçirmek. Evet, okuyarak ‘kendimden geçmek’, kendimi unutmak istiyorum. Düşüncelerimin bu dağılışı beni her gerçek çalışmadan uzaklaştırıyor, içimdeki tembelliği teşvik ediyor…”(3)
Görüldüğü gibi, André Gide, kitapları iki kısımda değerlendirmiş: Ruhu zenginleştirenlerle, boş vakit geçirtenler… Şüphesiz, faydalı okuma, ancak ‘ruhu zenginleştiren’, düşünce dünyamızı genişleten kitapları okumakla olur. Bu türdeki kitaplar, insan aklını kışkırtan ve böyle yapmakla da insana bir şeyler katan; o okumaların sonunda, kişiyi, bir öncekinden daha ileri bir düzeye taşıyanokurluğunda rütbe kazandıran eserlerdir. Böyle eserleri hazmetmek de, okuma sanatını bilmek ve bu sanatın gereklerini yerine getirmekle olur. Tıpkı, iyi kitabı kötü kitaptan ayırabilmenin tek yolunun, bu sanatı bilmekten geçtiği gibi…
Buna benzer bir ayrımı, Montaigne de yapar: O meşhur ve enfes eseri “Denemeler”in dördüncü cildinde, Tacitus’un “Târih” isimli kitabından söz ederken, bu kitabın, “okunmak için değil, öğrenmek ve incelemek için” olduğunu söyler.(4) Doğrusu, Montaigne’in bu ayrımını biraz yadırgadım. Sonra şu kanıya vardım: Montaigne, bu tür kitapların okunmasının elzem olduğunu; ve ‘okuma’ işinin de, ancak keyif aldığımız ve ‘okumak zorunda da olmadığımız’ kitaplara özgü olduğunu düşünmüş olabilir. Bu tasnife katılalım katılmayalım –ben katılmıyorum-, ortada şu hakikat var: Okuma sanatı, her çeşit okuma biçimi için lûzumludur…
İYİ YAZAR OLMANIN ŞARTI
Okuma sanatı; başka bir deyişle, ‘sanatlı okuma’, okuma yolunda istekli bir yolcu olan okura, uzun kilometrelerden sonra, yazma ihtiyacını da yükleyecektir. Zaten aksi mümkün değildir: Yazar, ancak okur’sa yazar; ve ondan sonra da dâimâ, okur-yazar olarak kalır. İyi bir yazar olmanın yeri, okuma sanatının tezgâhıdır…
İnci Aral, “Okumak ve Yazmak” başlıklı yazısında şöyle der: “Yazma yeteneği; okuma birikimi ve sağlam bir dünya görüşüyle dengelenip gelişir. Okumadan yazamayız. Okuma zevki almamış, kitaplarla arasında şöyle böyle bir sevgi ilişkisi kurulmamış biri, yazmayı aklına bile getirmez. … Yazmaya özenmenin, anlatmayı öğrenmenin ve yazının derinliğini kavramanın öteki ayağı okumaktır.”(5)
RİTÜELLER
Okuma sanatı, yedeğinde, birtakım ritüelleri de getiriyor. Lûzumludur bu ritüeller: Gereken cümlelerin altını çizmek, sayfaların kenarlarına işaretler koymak ve notlar almak gibi… Evet, anlaşıldı sanırım: Kitap, kalemsiz okunmaz!… Benim için kalem, kitabın en önemli uzvudur. Eğer –hani olmaz ya- yanıma kalem almayı unutup da dışarı çıkmışsam, elimdeki kitabı okurken huzursuz olurum. Bir kırtasiyeye girip kalem alana kadar da, altını çizeceğim ve(yâ) notlar alacağım yerleri aklımda tutarım… Bunun, bana özgü bir takıntı olduğunu zannedip ürktüğüm olmuştur; fakat pek çok iyi okurun ve okur-yazarın da bu biçimde okuduklarını öğrenince, rahatladım. Misal, Nermi Uygur. “Birkaç Okuma Alışkanlığı” başlıklı denemesinde diyor ki: “Beni okurken gören biri, ne yapıp ettiğimi iyice saptamadan, okuduğum değil, yazdığım sanısına kapılabilir çoğu kez. Azıcık dikkat eder de bir şey yazmadığımı anlayınca, kitaptan bir şeyler aktardığımı düşünebilir. Ne yapıp ettiğime zaman ayıran biriyse, kimi kısa kimi uzun uzun aralıklarla, kitapta bazı sözcüklerin, satırların altını çizdiğimi; sayfa kenarlarını, bâzan yinelenen bâzan birbirine benzemeyen birtakım çentiklerle bezediğimi görür…”(6)
Hayır hayır; kesinlikle bir takıntı değil bu, okuma sanatının gereklerinden olan bir ritüel: İyi kitapları hakkını vererek okumak, ancak elde kalemle sayfa kenarlarına notlar alarak, satırların altlarını çizerek olur. Onlardaki sanata, öneme işaret koyarak… O işaretler ve notlar, okurun ufkunu açacak, fikir dünyasını zenginleştirecektir şüphesiz…
BİR KİTAP: “OKUMAK SANATI”
Kötü kitaplar arasında ömür tüketmemek için eleştiri okumak nasıl gerekliyse, okuma sanatından nasibini almış olanların sözlerine kulak vermek de o kerte lûzumludur. Bu denememe vesile olan “Okumak Sanatı” kitabı, bu sanatı öğretmek iddiasında olan bir kitaptır. Bu kitaptan kısaca söz etmek istiyorum:
Hakkı Arık’ın tercüme ettiği ve Ahmet Hâlit Kitabevi’nin 1944 senesinde neşrettiği “Okumak Sanatı” kitabının yazarı, Paul Nyssens. Adını daha önce hiç işitmediğim bu yazarı internette aradım ve Wikipedia’nın Fransızca sayfasında buldum. Yer darlığı nedeniyle tanıtamayıp, sayfanın linkini vermekle iktifâ etmek zorundayım: http://fr.wikipedia.org/wiki/Paul_Nyssens
Tercümede, ne yazar, ne de kitap hakkında bilgi verilmiş; palas pandıras konuya girilmiş. Yine internetten bulduğum bilgiye göre söylersem, “Okumak Sanatı”nın, 1936’da yayımlanan “Comment lire et étudier avec profit” kitabının çevirisi olduğunu söyleyebilirim.
Çok hoş bir alıntıyla (“İyi seçilmiş kitap kolleksiyonu, hakîki bir üniversite tahsîli değerindedir.” Carlyle) açılan kitap, dokuz bölümden oluşuyor. Bunlar, sırasıyla; “Şahsî Gelişim”, “Tam Gelişim ve Başarı”, “Terbiye Edilecek Umûmî Meziyetler”, “Sağlık Koruması”, “Vakit Meselesi”, “Okunacak Kitapların Seçilmesi”, “Edebî Terbiye”, “Nasıl Okumalı” ve son olarak “Fişlerle Tasnif”
“İyi okumak, okunacak şeyi iyi seçmek ve; zamandan, gayretten ve paradan tasarruf etmek demek olduğundan, şu kitapçıkta biz bunları göstereceğiz.” iddiâsındaki yazarın, kitabın tümüne yaydığı iyi/verimli okumak hususundaki (derlemeye ve özünü vermeye çalıştığım) tavsiyelerine kulak verelim:
*Çabuk ve hızlı okuyunca aklınızda bir şey kalmıyorsa, yavaş ve dikkatli okuyun.
*Düzenli çalışın ve her şeyi zamanında inceleyin.
*Gramer kaidelerine dikkat edin, imlâ hatâsı yapmayın.
*Güzel ve okunaklı yazmaya bakın.
*Bir konuyu anlamak güç geliyorsa, o konuyu bölümlere ayırın. Bir meseleyi, bir noktayı ele alıp, onu öğrenin.
*Akıl sağlığınızı ve hâfızanızı, edebî ve ilmî eserleri okumayı bırakmayarak korursunuz.
*Mevkî ve ihtiras sâhibiyseniz, bu özelliğinizi ilim yolunda kullanın. Kalıcı mevkî, ilmî olandır.
*Yalnızca kendi alanınızın uzmanı olmakla kalmayıp, ilgili konuları da öğrenin. İş yerinden örnek vermek gerekirse; bir iş yerinde makine mühendisiysen, o iş yerinin muhâsebesiyle de ilgili ol.
*[“Terbiye Edilecek Umûmî Meziyetler” bölümünden]: Azimli olun, sebatlı olun (başladığınız işi sona eriştirin), devamlı olun, intizamlı olun (belli saatlerde okuyun; zihin, mutat saatlerde uyanıktır), zihninizi bir noktaya toplayın, şevk ve ilgiyi elden bırakmayın, mâkûl derecede haris olun (bir maksada ulaşmak için, içinizdeki hırs beslenmeli ve terbiye edilmelidir).
*[“Sağlık Koruması” bölümünden. –Her ne kadar, bu bölüme “Doğru fikir sağlam vücutta bulunur” gibi saçma bir cümleyle girilmişse de, öneriler, okurların işine yarayacaktır]: Erken kalkın (“Dünya, çok erken kalkmasını bilen adamındır” demiş Avrupalı bir devlet adamı), zihin açıklığına dikkat edin (dikkat duygusunun zayıflamasının birkaç nedeni; hazım faaliyeti güçlüğü, kabızlık ve iktidarsızlıktır), okuyup yazarken dik oturun (hattâ mümkünse ayakta okuyun), göz sağlığınız (ve gece uykusunu ihmâl etmemek) için gündüz okuyun; araba, tren ve tramvay gibi vâsıtalarda okumayın.
*İyi eserleri seçin: Bunlar çok defa edebiyatın ve felsefenin temel kitapları ve klâsikleridirler.
*Meslekî bilgilerinizi ilerletebilecek kitaplar da okuyun.
*Edebiyatı katiyyen ihmâl etmeyin; çünkü edebiyat, bütün beşerî bilgilerin esaslarını ihtivâ eder.
*[“Nasıl Okumalı?” bölümünden]: Eleştirel okuyun. Bilgileri kontrol edin. Sözlük okuyun; kelimelerin mânâsını bilmek gerekir. Altını çizerek ve notlar çıkararak okuyun. Aynı mesele hakkında yazılmış kitapları mukayese ederek okuyun.
Kitabın özeti bu. Biz okurlara da bu ‘kurallara’ uymak düşer. Aksi hâlde, şu hakîkat tecellî eder: “Okuduğunuz şeylerin iyi veyâ kötü seçilmesine göre, hayatta muvaffak veyâ bedbaht olacaksınız.”
—–
[Not: Denemelerde dipnot verilmez, biliyorum; fakat bu, dipnotlu denemelerden.]
(1) Tercüme dergisi, Ocak-Mart 1966, sayı 85. Tercüman: Melahat Toygar.
[Bu yazıya şu siteden ulaştım: http://www.ahenkdergisi.com/dergi/index.php?option=com_content&view=article&id=399:okuma-sanat-uezerine&catid=80:nesir-defteri&Itemid=81 ]
(2) Hilmi Yavuz, “Denemeler”, Boyut Kitapları, 2003 -3. baskı-, s.86.
(3) André Gide, “Hâtırâ Defterimden”, Tercüme dergisi, 19 Temmuz 1944, cilt 5, sayı 26, s.144. Çeviren: Erol Güney.
(4) Montaigne, “Denemeler”, cilt 4, Cem Yayınevi, 2008 -2. Basım-, “Tartışma Sanatı Üzerine” başlıklı deneme, s.216. Çeviren: Hüsen Portakal.
(5) İnci Aral, “Yazma Büyüsü”, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011, s.38-39.
(6) Nermi Uygur, “Tadı Damağımda”, YKY, 1995, s.313.
Orçun Üçer

Kaynak: http://orcunucer.blogspot.com.tr
Şub 23
Spleen (Melâl)
Bin seneden ziyâde yaşamışım gibi hatıralarım var.
Hesap pusulaları, şiirler, muhabbetnâmeler, dâvâlar ve şarkılarla,
makbuz kâğıtlarına sarılmış ağır saçlar dolu,
çekmeli bir büyük dolap benim kötü beynimden,
daha az sır saklar.
Bu umumi bir mezardan ziyâde, ölüleri hâvî,
bir ehramdır, cesîm mahzendir.
– Ben ayın menfur bir mezaristânıyım ki
orada vicdan azapları gibi uzun kurtlar sürünür
ve dâimâ benim en aziz ölülerimin üzerine savlet eder.
– Ben solmuş güllerle mâli eski bir kadın salonuyum;
orada bir yığın, mevsimi geçmiş modalar gömülüdür,
orada yalnız melûl pasteller, (buşe)nin soluk tabloları,
ağzı açık bir şişenin kokusunu teneffüs ederler.
Karlı senelerin sık kuş başı karları altında,
mağmum meraksızlığın semeresi, melâl,
ebediyyet nisbetlerini aldığı vakit,
uzunlukta hiçbir şey, kısalan günlere muâdil olmaz.
– Bâdemâ, sen ey madde-î zîhayat!
sisli bir sahrânın umkunda uyuşmuş
müphem bir koku ile muhat bir granit taşından
başka bir şey değilsin;
gamsız dünyanın meşhulü ihtiyar bir ebülhevl ki,
haritada unutulmuştur ve vahşi tabiatı
ancak gurub eden güneşlerin şuââtına şarkı söyler.
Charles Baudelaire
Tercüme: Âlişanzâde İsmail Hakkı Bey
Latinize eden: Hilmi Yavuz
Şub 23
İnsanlar
İnsanlar
Kokularını da kendileriyle getirir,
Bırakır
Ve giderler
İnsanlar,
Bir gün gelir ve diğer gün giderler
Ama
Rüyalarımızda kalırlar
İnsanlar,
Bir gün gelir ve diğer gün giderler
Ama
Dünlerini kendileriyle götüremezler
İnsanlar
Gelirler
Hatıralarını bırakır
Ve giderler
İnsanlar
Bir gün gelirler
Ve takvimin bütün yaprakları ilkbahar olur
Ve bir gün gittiklerinde
“Dört mevsim sonbaharı”
Kendileriyle götürmezler
Ama geldiklerinde
Kendi şarkılarını mırıldanır
Ama gittiklerinde
Onu götürmezler
İnsanlar
Gelir ve giderler
Ama özlemlerimizde
Şiirlerimizde
Ve gecemizin ıslak rüyalarında
Hep kalırlar…
Bırakmayınız
Bir gün getirdiğiniz bütün her şeyi
Götürünüz
Gittiğinizde
Asla insanın uyku ve hatıralarına geri
Dönmeyiniz…
Herta Müller
Kaynak: lisanifarisi.net/
Şub 23
Düşüncenin Kalbi Kitabevleri
Şehirlerde düşüncenin kalbi kitapevleri bulunmaktadır. Belli pasajlarda veya sokaklarda bulunan kitabevleri, şehre yaşam ve direnç katan unsurların başında gelmektedir. Mağaza vitrinlerinin hoyrat çağrıları, tüketim sarhoşu olmuş insanların boş ve melül bakışları arasında, başıboşluğun had safhaya vardığı şehirlerde kurtuluş limanı gibidir.
1950’li yıllardan itibaren ideolojilerin canlı olduğu dönemde kitabevleri düşünsel hareketliliğin ve etkinliğin merkeziydi. Kitabevleri bir okul vazifesi görüyordu. İdeolojiyi taşımak için kitabevi pratik bir rol üstlenmiş oluyordu. Buraya en son çıkan kitaplar gelir ve okuyucu ile buluşurdu. Ancak belli bir görüşü yansıtan kitaplar geldiği için farklı görüşleri tanımak mümkün olmuyordu. Buralar buluşma merkeziydi. İnsanlar bir araya gelir, gündemi tartışır, fikir alışverişinde bulunurdu. İdeolojik öğretilerin köprüsü işlevini görüyordu. Yasaklı kitaplar, yasaklı düşünceler buradan insanlara ulaşırdı.
12 Eylül süreci önemli bir kırılmayı da beraberinde getirdi. 90’lı yıllara kadar kitabevleri etkinliklerini devam ettirseler de modern çağın alış veriş kültürüne adapte olmaya başladı. Yayıncılıkta tekelleşme, korsan yayın ve okuma ihtiyacının azalması ile birlikte kitabevleri birer birer kapandı. Artık bazı şirketlerin kontrolü altında kitabevi zincirleri oluştu. Bunlarda ise farklı bir tekelcilik oluştuğu için kitapların okuyucu buluşması engellenmiş oldu. Bu zincirlerin sahibi olan holding veya grupların düşüncelerinin kabul etmediği eserlerin pazarlanması ve bulundurulması sorun halini almaktadır.
Son yıllarda kitapçılar düşünce, roman, felsefe gibi türlerden ziyade okul test kitaplarına dönüş yaşanmıştır. Gerçek anlamda Okurlar hızla azalmaktadır. Eve gazete almayan, bulduğu her fırsatta televizyon kumandasına sığınan bir aile içinde birey zaten kitap ve okuma kültürüne yabancı halde yetişir. Okulda ise Test manyağı olmuş, iğdiş edilmiş, atom bombası etkisinde bilinç saldırısına uğramış beyinlerden bundan fazlası beklenemez. İlkokuldan başlayarak öğrencilerin- çocukların kitap okuma alışkanlığı verilmek değil aksine kitap okuma isteği köreltilmekte ve okumasına engel olunmaktadır. Üniversite öğrencileri de ders hocalarının çoğu absürd kitapları dışında bir tercihe yönelmeyi abes görmektedirler. Kütüphaneler ise müzelik kitaplar sergisi olmaktan öteye geçmemektedir. Kitapçılarda bu sürece paralel olarak mecburen ayakta kalabilmek için sınavlara yönelik türlere ağırlık vermeye başlamışlardır. Yaygın olan sınav hazırlık kitapları ve dergileridir.
Kitap ile olan ilintimiz ve ilgimiz git gide düşmektedir. Çeşitli vesilelerle geçmişte yürütülen bazı kampanyalarla kitap okuma oranı ivme kazanmışsa da bu süreklilik kazanmamıştır. Her değişim ters yönlü aksettiği ülkemizde internet ve televizyon alışkanlığının okuma şuuruna olumsuz etkisi görünmektedir. Bunu sadece internet ve televizyona yüklemekte haksızlık olur. İdeolojilerin prangalarından kurtulalım derken hazların köleliğine razı duruma gelinmiştir.
Şehirlerde düşüncenin kalbi kitapçılara gidip kitap almayı bırakın; seçen, inceleyen bulunmamakta ve alan ise nadirdir. Kitapçılar okuyucunun ilgisini çekecek ortamlar hazırlarken, diğer yandan ticari eksenli olaya bakıldığı için Kitapsever kitapçı çok azdır. Mağaza tezgahtarları gibi olan çalışanlarda okuyucuya fraklı kitap alternatifleri sunamamaktadır. Teknolojiperestleştiğimiz bu dönemde kitabın gerçek değerini anlayacak bir şuur sahibi olan kişiler azalmaktadır. Belli şehirler dışında dolgun fuarcılık çalışmasıyla okuyucunun kitap ile olan ilintisi kurulmamaktadır.
Sanal kitabevleri kitap satış organizasyonunda farklı bir açılım sağlamıştır. Okuyucu kitabı internette takip etmekte ve 1- 2 gün içinde teslim edilebiliyor. Kitap hakkındaki yorum ve değerlendirmeleri anında bulabilmektedir. İndirimler ile okuyucu lehine yarar sağlanmış da bulunmaktadır.
Kitaptan ve kitapçılardan soyutlanmış bir şehir deprem gecesi yaşanan hasardan çok büyük yıkıma uğramış ve karanlıktan daha büyük bir karanlığa mahkûm olmuş demektir. Bu yıkım ve karanlığa karşı kitab meşalesi ile karanlığı yarmak ve bu şehri aydınlatmak mümkündür. Düşünce tembelliğinin had safhaya ulaştığı bu zamanda kitapsızlaştığımız bir dönemde inadına kitap! diyerek bu algılayışın kırılması sürecini olgunlaştırmak gerekir. Bu şehir kitaptan yayılan bilgi- adalet ve özgürlük ile kendi kimliği bulacaktır. Asıl nedeni bilincimizde olan okumama hastalığına tutulmuş bilincimizi acilen tedavi ettirip bilginin sonsuz aydınlığında uzun bir yolculuğa çıkmaya hazır olmalıyız. Okumaz ve yazmaz bir toplumun geleceğini aramaya gerek yoktur. Çünkü onlar için gelecek yoktur.
Rüstem Budak
Şub 23
Ben Böyle Olmamalıydım
Ben, böyle olmamalıydım
İsmini duyunca, boynum düşmeliydi omzuma.
İçime bir ateş düşmeliydi
Ayaklarımın feri kesilmeliydi.
Kendimden geçmeliydim sonra…
Adını sayıklamalıydım, adımı unuttuğumda
Ama bunu kimse duymamalıydı,
Seni, mahşere kadar saklamalıydım.
Ben böyle olmamalıydım
Nisan akşamlarını ıslatırken yağmur
Bahar, şarkılarını söylerken karanlığa
Çalan her kapıya `sensin` diye koşmalıydım.
Ayak sesleri gelmeliydi uzaktan
Ben hep sana yormalıydım.
Gece yıldızlarını serpince göğe
Seni görmek için uyumalıydım.
Şarkılar kime söylenirse söylensin
Sana diye dinlemeliydim.
Türküler dolmalıydı odama,
Ben bir selvi boylu yârdan ayrıldım deyince bir ses
Selvi boylu yâr sen olmalıydın
Kömür gözlüm ateşine düşeli
Senin için söylenmiş söz olmalıydı.
Bir mey yokluğuna ağlamalıydı delice
Bir keman, incecik çığlık olmalıydı
Ama bunu kimse bilmemeliydi,
Seni mahşere kadar saklamalıydım.
Böyle olmamalıydım,
Kelimeler Taif´i taşıyınca kulaklarıma
Daha yüzüme çarpmadan Taif rüzgarı,
Taşların izi çıkmalıydı yüzümde.
Uhud anılırken, dişlerine sızı düşmeliydi.
Haremde bir ikindi vakti
Kem gözler çevrilince sana
Ve vefasız eller uzanınca yakana
İçim daralmalı, nefesim kesilmeliydi.
Sen ötelere hazırlanırken,
Öteler senin için süslenirken,
Son kez baktığın pencerede hayal edip seni,
Perdenin son kez kapanması gibi,
Kapanmalıydı gözlerim.
Sonra içime doğru gerilip,
Seni bize lutfedenin ismini haykırıp,
´Allah(C.C.) ´ deyip,
Düşmeliydim yere.
Ama bunu kimse bilmemeliydi.
Seni mahşere kadar saklamıydım.
Ve mahşer günü…
Uzaktan seni seyretsem.
Sana yakın olmak için can atsam.
Beni engelleseler,
´Sen kim yakınlık kim? ´ deseler.
Ben ağlamaktan konuşamasam.
Gözlerini çevirsen bana.
´Benim cennetim bana bakan gözlerindir.´
Ve tebessüm etsen.
Ama bunu kimse görmese,
Seni ebede kadar saklasam. –
Dursun Ali Erzincanlı
Şub 23
Sözün Acıydı
Sözün acıydı, yolun dolambaçlı…
Yedi uzun yıl geçerek
Yedi yıl dolaştın durdun…
İçimden bir his şöyle diyor:
Ayrıl arkadaşlarından istasyonda
Sabahleyin git kente
İliklenmiş ceketinle
Bir dam ara
Ve bir arkadaşın çalarsa kapını
Aç! Haaa…Açma…
Yine de ört hislerini
Rastlarsan ana babana
İstanbul´da ya da başka bir yerde
Yürü git yabancı gibi
Yok ol köşede
Tanıma!
Sana armağanları olan şapkayla gizle yüzünü
Göster! Aaah! Gösterme, gösterme yüzünü
Yine de gizle, ört hislerini
İşte burada ye şu eti, çekinme
Git rastgele bir eve yağmur yağınca
Otur bir sandalyeye
Ama çok kalma
Şapkanı da unutma
Söylüyorum sana
Ört hislerini
Ne söylediysen bir daha söyleme
Düşüncelerini bir başkasında bulursan tanıma
Kimseye imzanı ya da resmini vermemişsen
Kimsenin yanında bulunmamış ve kimseyle konuşmamışsan
Nasıl yakalayabilirler seni
Ört hislerini…
Dikkat! Ölümü düşündüğünde
Mezar taşın olmasın yattığın yeri belirten
Üzerinde bir yazıyla seni ele veren
Ölüm tarihiyle seni açığa çıkaran
Bir kez daha, son bir kez daha
Ört hislerini…
Sevdiğim söylüyor bensiz olamayacağını
Bu yüzden kendime dikkat ediyorum
Yolda yürürken önüme bakıyorum
Ve korkuyorum her yağmur damlasından
Sanki beni ezeceklermiş gibi…
Sen yine de bana bakma
Ne giydiğini yaz bana
Sıcak tutuyor mu?
Uyuduğun yeri yaz bana
Yumuşak mı?
Nasıl göründüğünü yaz bana
Yüzün aynı mı?
Sorulardır sana bütün verebildiğim
Ve gelen yanıtları kabullenmeliyim
Yorgunsan uzatamam elimi
Ya da açsan besleyemem
Sanki bu dünyada hiç yokmuşum
Unutmuşum gibi seni…
Sözün acıydı, yolun dolambaçlı…
Yedi uzun yıl geçerek
Yedi yıl dolaştın durdun…
Dursun Ali Erzincanlı
Şub 23
Düş
Kumda yürürken
karar verdim senden ayrılmaya.
Titreyen karanlık çamura
bastım,
ve battığımda ve sen geldiğinde,
beni terk etmen gerektiğine
karar verdim, batan bir taş gibi
batırırken beni,
ve hazırlandım yitişine
adım adım:
kestim köklerini,
yalnız bıraktım seni rüzgârda.
Ah, bu dakikadaydı,
canım sevgilim, ki bir düş
sakladı seni
korkunç kanatlarıyla.
Sandın ki çamur yutmuş seni,
ve seslendin bana, ve yardım etmedim sana,
battın, kımıltısızca,
dirençsiz,
boğulana dek kumun ağzında.
Sonra
rastladı kararım düşünle,
ve ruhlarımızı ezen
kopmadan sonra,
yeniden çıktık ortaya, çıplak,
ve seviştik birbirimizle
düşsüz, kumsuz,
büsbütün ve ışıltılı,
ateşle mühürlenmiş.
Pablo Neruda








