Okuma Sanatı Üzerine Bir Deneme

 Walter Winkelman, “Okuma Sanatı Üzerine” yazısının girişinde Goethe’den şu anekdotu nakleder: “Goethe, Eckermann ile Konuşmalar’ında doğru dürüst okumayı öğrenmek için seksen yıl harcadığını, yine de kendini bu ülküye tam ulaşmış saymadığını söyler. Goethe bu sözle besbelli okullarda öğrenilen okumayı değil, fakat bu melekeyi işlete işlete onu gerçek okuma sanatı hâline getirmeyi kastediyor ve ilerlemiş yaşında bile bu sanata istediği kadar sahip olamadığından dert yanıyor.”(1)

     Okuma sanatı üzerine düşünüyorum… Okuma eylemi, Goethe’nin bile tam anlamıyla yapamadığını itiraf ettiği kadar zor mu? Elbette Goethe’nin “istediği” ile biz fânilerin “istediği” bir olmaz: Onun gayesi, büyük sanatkârlığının gereği olan yüksek beklentiler; fikrî ve rûhî mânâda erişmek istediği son noktalar olabilir. Ne olursa olsun, bu itiraftan şunu anlamalıyız ki; okuma eylemi, ancak sanat düzeyinde olursa kıymet kazanır. Belki Goethe’nin seviyelerine her okur çıkamayacaktır fakat onun bu arzusundan şu ders çıkarılmalıdır: Okurlar olarak bizim hedefimiz, okuma yolunda yetkin ve seçkin adımlar atmak; yâni, okuma sanatını öğrenip, bu doğrultuda ilerlemek olmalı…

OKUMAK, YETENEK İSTER

     Hilmi Yavuz’un, çok sevdiğim ve katıldığım bir sözü var: “Kitap okumak, bir alışkanlık olmaktan çok, bir yetenek işidir bence. Bu yetenek, ilkokulda ortaya çıkar, ortaokulda gelişir, lisede ise yapılacak iş bu yeteneğe yön vermektir. Okuma yeteneği olmayan birini, okumaya yönlendirmek için ne yaparsanız yapınız, bir yararı olmaz. Tıpkı resim yapmak gibidir okumak…”(2). Hakikaten böyledir bu; okumak bir yetenek, -Selim İleri’nin yazılarında ara sıra vurguladığı gibi- bir sanattır. İyi bir kitabı anlayabilecek yeteneğe (yetkinliğe) gelebilmenin tek yolu, çok kitap okumaktır kuşkusuz. Kitaptan kastım, “iyi” yazarların “iyi” eserleridir tabii… Aksi hâlde, isterse bir kamyon dolusu “best-seller” okumuş (yâni ‘çok okumuş’) olsa da insan, bir arpa boyu bile yol almış olamaz… [“İyi kitaplar okumayan bir kimsenin okumuş olmasıyla câhil kalması arasında bir fark yoktur…” demiş Mark Twain.] Böylesine kısır ve sonsuz tekrarlardan mürekkeb bir okuma biçimi, “Benim oğlum bîna okur, döner döner bir daha okur” deyimini tahakkuk ettirmekten başka bir şey değildir…

ANDRE GİDE’İN TASNİFİ
   
     Okuma sanatı hakkına düşünürken, aklıma, ‘Bunun bir önemi var mı?’ sorusu da geldi. ‘Kitabı açar okuruz. Bunun için, sanata gerek var mı? Okumayı bilmek, neden yeterli olmasın?’ Bu soruların peşini kovalayınca, ‘O kadar da değil’, dedim, ‘her kitabı, öyle çerez köşe yazılarını okur gibi, bir çırpıda okuyup kenara fırlatamazsın. Bazı kitapları okumak için ehliyet gerek. İşte okuma sanatı denilen şey de, bu ehliyet oluyor.’ Bu yargıya varmışken, büyük bir tesadüf eseri, o sıralarda okuduğum  André Gide’in günlüğünden şu cümleler çıktı karşıma: “Hâlâ bir kitaptan neler bekliyorum? Son bir ‘ruh zenginleşmesi’ mi? Boş bir bekleyiş: Benim yaşımda zarlar atılmıştır. Eğlenmek mi istiyorum? Pek o kadar da değil. Daha çok boş bir vakit geçirmek. Evet, okuyarak ‘kendimden geçmek’, kendimi unutmak istiyorum. Düşüncelerimin bu dağılışı beni her gerçek çalışmadan uzaklaştırıyor, içimdeki tembelliği teşvik ediyor…”(3)
     Görüldüğü gibi,  André Gide, kitapları iki kısımda değerlendirmiş: Ruhu zenginleştirenlerle, boş vakit geçirtenler…  Şüphesiz, faydalı okuma, ancak ‘ruhu zenginleştiren’, düşünce dünyamızı genişleten kitapları okumakla olur. Bu türdeki kitaplar, insan aklını kışkırtan ve böyle yapmakla da insana bir şeyler katan; o okumaların sonunda, kişiyi, bir öncekinden daha ileri bir düzeye taşıyanokurluğunda rütbe kazandıran eserlerdir. Böyle eserleri hazmetmek de, okuma sanatını bilmek ve bu sanatın gereklerini yerine getirmekle olur. Tıpkı, iyi kitabı kötü kitaptan ayırabilmenin tek yolunun, bu sanatı bilmekten geçtiği gibi…
     Buna benzer bir ayrımı, Montaigne de yapar: O meşhur ve enfes eseri “Denemeler”in dördüncü cildinde, Tacitus’un “Târih” isimli kitabından söz ederken, bu kitabın, “okunmak için değil, öğrenmek ve incelemek için” olduğunu söyler.(4) Doğrusu, Montaigne’in bu ayrımını biraz yadırgadım. Sonra şu kanıya vardım: Montaigne, bu tür kitapların okunmasının elzem olduğunu; ve ‘okuma’ işinin de, ancak keyif aldığımız ve ‘okumak zorunda da olmadığımız’ kitaplara özgü olduğunu düşünmüş olabilir. Bu tasnife katılalım katılmayalım –ben katılmıyorum-, ortada şu hakikat var: Okuma sanatı, her çeşit okuma biçimi için lûzumludur…

İYİ YAZAR OLMANIN ŞARTI

     Okuma sanatı; başka bir deyişle, ‘sanatlı okuma’, okuma yolunda istekli bir yolcu olan okura, uzun kilometrelerden sonra, yazma ihtiyacını da yükleyecektir. Zaten aksi mümkün değildir: Yazar, ancak okur’sa yazar; ve ondan sonra da dâimâ, okur-yazar olarak kalır. İyi bir yazar olmanın yeri, okuma sanatının tezgâhıdır…
     İnci Aral, “Okumak ve Yazmak” başlıklı yazısında şöyle der:  “Yazma yeteneği; okuma birikimi ve sağlam bir dünya görüşüyle dengelenip gelişir. Okumadan yazamayız. Okuma zevki almamış, kitaplarla arasında şöyle böyle bir sevgi ilişkisi kurulmamış biri, yazmayı aklına bile getirmez. … Yazmaya özenmenin, anlatmayı öğrenmenin ve yazının derinliğini kavramanın öteki ayağı okumaktır.”(5)

RİTÜELLER

     Okuma sanatı, yedeğinde, birtakım ritüelleri de getiriyor. Lûzumludur bu ritüeller: Gereken cümlelerin altını çizmek, sayfaların kenarlarına işaretler koymak ve notlar almak gibi… Evet, anlaşıldı sanırım: Kitap, kalemsiz okunmaz!… Benim için kalem, kitabın en önemli uzvudur. Eğer –hani olmaz ya- yanıma kalem almayı unutup da dışarı çıkmışsam, elimdeki kitabı okurken huzursuz olurum. Bir kırtasiyeye girip kalem alana kadar da, altını çizeceğim ve(yâ) notlar alacağım yerleri aklımda tutarım… Bunun, bana özgü bir takıntı olduğunu zannedip ürktüğüm olmuştur; fakat pek çok iyi okurun ve okur-yazarın da bu biçimde okuduklarını öğrenince, rahatladım. Misal, Nermi Uygur. “Birkaç Okuma Alışkanlığı” başlıklı denemesinde diyor ki:  “Beni okurken gören biri, ne yapıp ettiğimi iyice saptamadan, okuduğum değil, yazdığım sanısına kapılabilir çoğu kez. Azıcık dikkat eder de bir şey yazmadığımı anlayınca, kitaptan bir şeyler aktardığımı düşünebilir. Ne yapıp ettiğime zaman ayıran biriyse, kimi kısa kimi uzun uzun aralıklarla, kitapta bazı sözcüklerin, satırların altını çizdiğimi; sayfa kenarlarını, bâzan yinelenen bâzan birbirine benzemeyen birtakım çentiklerle bezediğimi görür…”(6)
   
     Hayır hayır; kesinlikle bir takıntı değil bu, okuma sanatının gereklerinden olan bir ritüel: İyi kitapları hakkını vererek okumak, ancak elde kalemle sayfa kenarlarına notlar alarak, satırların altlarını çizerek olur. Onlardaki sanata, öneme işaret koyarak… O işaretler ve notlar, okurun ufkunu açacak, fikir dünyasını zenginleştirecektir şüphesiz…

BİR KİTAP: “OKUMAK SANATI”

     Kötü kitaplar arasında ömür tüketmemek için eleştiri okumak nasıl gerekliyse, okuma sanatından nasibini almış olanların sözlerine kulak vermek de o kerte lûzumludur. Bu denememe vesile olan “Okumak Sanatı” kitabı, bu sanatı öğretmek iddiasında olan bir kitaptır. Bu kitaptan kısaca söz etmek istiyorum:

     Hakkı Arık’ın tercüme ettiği ve Ahmet Hâlit Kitabevi’nin 1944 senesinde neşrettiği “Okumak Sanatı” kitabının yazarı, Paul Nyssens. Adını daha önce hiç işitmediğim bu yazarı internette aradım ve Wikipedia’nın Fransızca sayfasında buldum. Yer darlığı nedeniyle tanıtamayıp, sayfanın linkini vermekle iktifâ etmek zorundayım: http://fr.wikipedia.org/wiki/Paul_Nyssens

     Tercümede, ne yazar, ne de kitap hakkında bilgi verilmiş; palas pandıras konuya girilmiş. Yine internetten bulduğum bilgiye göre söylersem, “Okumak Sanatı”nın, 1936’da yayımlanan “Comment lire et étudier avec profit” kitabının çevirisi olduğunu söyleyebilirim.

     Çok hoş bir alıntıyla (“İyi seçilmiş kitap kolleksiyonu, hakîki bir üniversite tahsîli değerindedir.” Carlyle) açılan kitap, dokuz bölümden oluşuyor. Bunlar, sırasıyla; “Şahsî Gelişim”, “Tam Gelişim ve Başarı”, “Terbiye Edilecek Umûmî Meziyetler”, “Sağlık Koruması”, “Vakit Meselesi”, “Okunacak Kitapların Seçilmesi”, “Edebî Terbiye”, “Nasıl Okumalı” ve son olarak “Fişlerle Tasnif”

     “İyi okumak, okunacak şeyi iyi seçmek ve; zamandan, gayretten ve paradan tasarruf etmek demek olduğundan, şu kitapçıkta biz bunları göstereceğiz.” iddiâsındaki yazarın, kitabın tümüne yaydığı iyi/verimli okumak hususundaki (derlemeye ve özünü vermeye çalıştığım) tavsiyelerine kulak verelim:

*Çabuk ve hızlı okuyunca aklınızda bir şey kalmıyorsa, yavaş ve dikkatli okuyun.
*Düzenli çalışın ve her şeyi zamanında inceleyin.
*Gramer kaidelerine dikkat edin, imlâ hatâsı yapmayın.
*Güzel ve okunaklı yazmaya bakın.
*Bir konuyu anlamak güç geliyorsa, o konuyu bölümlere ayırın. Bir meseleyi, bir noktayı ele alıp, onu öğrenin.
*Akıl sağlığınızı ve hâfızanızı, edebî ve ilmî eserleri okumayı bırakmayarak korursunuz.
*Mevkî ve ihtiras sâhibiyseniz, bu özelliğinizi ilim yolunda kullanın. Kalıcı mevkî, ilmî olandır.
*Yalnızca kendi alanınızın uzmanı olmakla kalmayıp, ilgili konuları da öğrenin. İş yerinden örnek vermek gerekirse; bir iş yerinde makine mühendisiysen, o iş yerinin muhâsebesiyle de ilgili ol.
*[“Terbiye Edilecek Umûmî Meziyetler” bölümünden]: Azimli olun, sebatlı olun (başladığınız işi sona eriştirin), devamlı olun, intizamlı olun (belli saatlerde okuyun; zihin, mutat saatlerde uyanıktır), zihninizi bir noktaya toplayın, şevk ve ilgiyi elden bırakmayın, mâkûl derecede haris olun (bir maksada ulaşmak için, içinizdeki hırs beslenmeli ve terbiye edilmelidir).

*[“Sağlık Koruması” bölümünden. –Her ne kadar, bu bölüme “Doğru fikir sağlam vücutta bulunur” gibi saçma bir cümleyle girilmişse de, öneriler, okurların işine yarayacaktır]: Erken kalkın (“Dünya, çok erken kalkmasını bilen adamındır” demiş Avrupalı bir devlet adamı), zihin açıklığına dikkat edin (dikkat duygusunun zayıflamasının birkaç nedeni; hazım faaliyeti güçlüğü, kabızlık ve iktidarsızlıktır), okuyup yazarken dik oturun (hattâ mümkünse ayakta okuyun), göz sağlığınız (ve gece uykusunu ihmâl etmemek) için gündüz okuyun; araba, tren ve tramvay gibi vâsıtalarda okumayın.
*İyi eserleri seçin: Bunlar çok defa edebiyatın ve felsefenin temel kitapları ve klâsikleridirler.
*Meslekî bilgilerinizi ilerletebilecek kitaplar da okuyun.
*Edebiyatı katiyyen ihmâl etmeyin; çünkü edebiyat, bütün beşerî bilgilerin esaslarını ihtivâ eder.
*[“Nasıl Okumalı?” bölümünden]: Eleştirel okuyun. Bilgileri kontrol edin. Sözlük okuyun; kelimelerin mânâsını bilmek gerekir. Altını çizerek ve notlar çıkararak okuyun. Aynı mesele hakkında yazılmış kitapları mukayese ederek okuyun.

     Kitabın özeti bu. Biz okurlara da bu ‘kurallara’ uymak düşer. Aksi hâlde, şu hakîkat tecellî eder: “Okuduğunuz şeylerin iyi veyâ kötü seçilmesine göre, hayatta muvaffak veyâ bedbaht olacaksınız.”

—–
[Not: Denemelerde dipnot verilmez, biliyorum; fakat bu, dipnotlu denemelerden.]
(1) Tercüme dergisi,  Ocak-Mart 1966, sayı 85. Tercüman: Melahat Toygar.
[Bu yazıya şu siteden ulaştım: http://www.ahenkdergisi.com/dergi/index.php?option=com_content&view=article&id=399:okuma-sanat-uezerine&catid=80:nesir-defteri&Itemid=81 ]
(2) Hilmi Yavuz, “Denemeler”, Boyut Kitapları, 2003 -3. baskı-, s.86.
(3) André Gide, “Hâtırâ Defterimden”, Tercüme dergisi, 19 Temmuz 1944, cilt 5, sayı 26, s.144. Çeviren: Erol Güney.
(4) Montaigne, “Denemeler”, cilt 4, Cem Yayınevi, 2008 -2. Basım-, “Tartışma Sanatı Üzerine” başlıklı deneme, s.216.  Çeviren: Hüsen Portakal.
(5) İnci Aral, “Yazma Büyüsü”, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2011, s.38-39.
(6) Nermi Uygur, “Tadı Damağımda”, YKY, 1995, s.313.

Orçun Üçer

Kaynak: http://orcunucer.blogspot.com.tr

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.