Şairin Açmazı

aynur
diyelim ki onbeşinde bir oğlan
aşık oldu sana
bir ilkyaz ırmağı gibi
deli dolu
         gözü kara
deniz sandı seni
ne yanıt verirsin
der misin “git oğlan işine
on mayısta otuzuma girdim
onbeşimde doğursaydım
anan olurdum”
dersin belki de
“olgun kadın” diliyle
ne de olsa “makul yaş”

peki ya onyedisinde bir kız
bana aşıksa
ben ne derim
ben bir şairim
nasıl derim “git işine
karım var kahve fincanı
bir de oğlum gül fidanı
yaşım ‘yolun yarısı’nda
hadi bas git
çağım geçti
asıldığın bir mapus eskisi
              kocamış bir it…”
kırar boynunu
gider belki de
ama
incinmez mi
jilet vurulmuş gibi
             yanaklarına
üşümez mi
yeni açmış goncaları
ve memeden kesilmiş
bir çocuk gibi
bütün dünyaya
         küsmez mi
en kötüsü de kalbi
elimde
sıkılmış nar suyu dolu
bir sırça bardak gibi
düşüp parçalanmaz mı
ve bana
çıplak bir düşle
mantıklı bir yürüyüşle
cam kkırıklarına
basıp geçmek kalmaz mı

hem
karacaoğlan’a
         nazım’a
bilcümle şair erenlere
kim hesap verir
         benim yerime
haydi de bana
     nedir çözüm
              siyah üzüm
                       iki güzüm
                                aynur…

Ali Biçer

ali_bicer Şairin Açmazı

Birgün

Vaktinize hazır olun,
Ecel varır gelir Birgün
Emanettir kuşa canın
Sahib vardır alır birgün

Nice bin kerre kaçarsın
yedi deryalar geçersin
pervaz vuruban kaçarsın
Ecel seni bulur birgün

iş bu meclie gelmeyen
anıp nasihat almayan
eliften bayı bilmeyen
okur kişi olur birgün

tutmaz olur tutan eller
çürür şu söyleyen diller
sevip kazandıgın mallar
varislere kalır birgün

Yunus sözün bunu söyler
aşkın Deryasını boylar
Şu yüce köşkler saraylar
Viran olur kalır Birgün

Yunus Emre

ecel-gelir-bulur-birgun Birgün

Şiir-fotograf ilişkisi(zliği)

Geçenlerde Bodrum’da İlhan Berk’le yapılan bir söyleşide, mimarlığın şiir ile olan ilişkisi sorgulanıyordu. Söyleşiyi dinlerken ben de fotografın şiir ile olan (ya da olmayan) ilişkisi üzerine bir şeyler yazılabilir mi diye düşünüyordum. Yazıya başladığıma göre olduğuna karar vermiş olduğumu varsayıyorum. Kurmaya çalıştığım ilişkiyi (ya da ilişkisizliği) ekte göreceğiniz dört adet fotograf ile anlatmaya çalışacağım, inşallah uygun örnekler seçmişimdir.

Niye fotograf çekiyoruz, fotograf nedir gibi cevabı çok önem taşıyan sorular var ve bu soruların varlığı fotograf üzerine genelleme yapmayı anlamsız kılıyor tabii. Ama gene de, affınıza sığınarak, arada genel ifadelerde bulunacağım.

Şiirden başlayalım. Sırf kafiye olsun diye yazılmış şiirler vardır ya hani; burada anlatılmak istenen ön planda değildir, kafiye ile arzulanan fonetik uyum, biraz da zorlamayla, içeriğin önüne geçer. Kelimelerin birbirleri ile tutması kelimelerin ne ifade etmek istediklerinden daha çok önem taşır, diğer bir deyişle. Pek çok kişi de bu anlamda şiirler yazmış olduğu için, kafiye üretiminde ne kadar yaratıcı olursanız olun bir şakadan öteye gitmeyecektir artık yazdığınız. Bu tür bir yaklaşımı fotografa taşırsak, sümüklü çocuk resmi ya da benzerlerini çekmek (şayet yaşamı konu edinen bir arşiv için değilse) benzer bir nitelik taşıyor benim için. Yani, daha önce pek çok kişinin söylediği sözlere benzer bir söz söylemiş olmaktan ve kabak tadı veren klişe ifadelerde bulunmaktan hiç bir farkı yok bu tür fotograf çekmenin.

Şiirin, yavan bir eser söz konusu olsa da, önemli bir farkı her daim bir çok dizeden oluşması. Fotograf ise, aktarım açısından, bazen rahatlıkla tek dizelik bir ifade içerebiliyor. Yanda görülen, Yemen’de çektiğim fotograf buna bir örnek oluşturuyor. Fotografın güzel olup olmaması konusu bir yana, burada bir an yakalanmıtır ve insana “Ne tatlı değil mi?” den öte bir his vermez aslında fotograf. Çocuğu orada yakalamak her zaman mümkün değildir ve, aceleden, fotografçı kompozisyon konusunda genelde izlemeye çalıştığı yolları burada uygulamaya vakit bulamadan tam istediği gibi bir fotograf çekemeyebilir. Bu fotograf izleyiciye özdeşleştirme yapma fırsatı pek tanımaz, çocuk vardır, zaten “çocuklar tatlıdır,” pencere vardır, duvar vardır ve o kadar… Yakalanmış bir andan öte bir anlam ifade etmez. Biraz istiklal marşının şiir yapısı gibi; anlam ve amaç öngörülebilir, sürprize yer yoktur ve hep “öyle söylenir.”

Kelimeleri bölerek yapılan, bölünme sonrası başka kelimelerin ve anlamların yakalandığı, biraz da kazai nitelik taşıyan diğer bir şiir türünde ise kafiye şiirinden çok daha özgün eserler yakalamak ve insanlara başka tatlar vermek çok daha kolaydır. Özel bir adı varsa da ben bilmiyorum ama, tanımlamakta yardımcı olması açısından “Oruç Aruoba” şiiri demeyi tercih edeceğim. Burada farklı bir tat almak olası hale gelir, ama, kelime oyunu ön planda olduğu için özdeşleştirmede gene sonuna kadar serbest değildir okuyucu. Yanda yer alan iki fotograf da yaklaşık olarak benzer tatta çalışmalar. Çamaşırların olduğu resmi Beyoğlu-Tünel civarında, gemi-halat kompozisyonunu ise Kuruçeşme’de çektim. Her iki fotografta da konunun kendi başına ilginç olmayacağı kaygısından yola çıkılarak üstüste çekim yöntemi ile denemeler yapıldı. Yani, bir konuya karar verip o konu hakkında malzeme üretmekten çok, dolaşırken karşıma çıkan bir konudan “Ne yapsam etsem de şundan bir fotograf çıkarsam” gibi bir motivasyon söz konusu burada. Bunun sonucu olarak da, bu fotograflar herhangi bir seriye bağlı olmayan, tekil nitelikte resimler olmak durumunda kalıyorlar. Tabii bu resimleri “altalta-üstüste” ya da “parşömen” falan gibi zorlama temalar halinde bir araya getirmek mümkün ama bunun ne gibi sonuçlar vereceği malumunuz. Bu tür fotograflar olmalı, çekilmeli, çekilecek; sümüklü çocuk fotograflarından daha ilginç oldukları için çoğu zaman.

Şiirde en üst nokta belki de, şairin aktarmaya/paylaşmaya çalıştığı kendine ait dünyanın, farklı şekillerde yakınlaşma sağlayan değişik okuyucular tarafından değişik olarak yorumlanması. Bu aşamada şiir tekil bir varlık olmaktan çıkıp binbir anlama kavuşabilen devingen bir varlık haline geliyor. Fotografta bu özelliği yakalamış örnekler vermek kolay değil, size örnek olarak verdiğim fotograf ise ille de bunu tümüyle yakalamış bir fotograf değil. Tucson, Arizona’da çektiğim bu fotografta beni diğerlerine göre daha çok heyecanlandıran bağlamsız olması. Gök, telefon telleri, çekme elektrik teli, karavan ve bulutlar her zaman bir araya gelen ve bize belli bir “şey” hatırlatan ögeler değil. Bu yüzden, bu fotografa ilk baktığınızda ilk olarak akla gelen bariz bir şey yok; her bakışta farklı bir şey anımsatabilir bu resim. Bu resim bazıları için belki hiç bir şey, bazıları için de belki bir çok şey ifade edebilirse amacıma ulaşmış olurum; yani, önyargısız bir paylaşım…

Ağustos 2000
Murat Germen

siir_ve_FOTOGRAF Şiir-fotograf ilişkisi(zliği)

Bir Mektup

bir mektup
“…
İki fotoğraf gönderiyorum sana.
Birini bir dergiden kestim,
1919’da Amerika’da çekilmiş, Nebraska’da
Bir zenciyi linç edenlerin, yakanların yüzlerini göreceksin,
Ama seni bilirim dostum,
O yüzlerin arkasında gizlenen filigranlı hışırtıyı hemen duyarsın
ve geceye nefretin beyaz karıncalarını dağıtan
kutsal alevi hemen hatırlarsın.
Bizim kelimemiz sevgidir,
ama sözlükte nefret daha önce gelir;
elinde çiçeklerle fotoğrafçıya poz verenlerden
bu eşsiz fırsatı kaçırmamak için başını uzatanlardan,
plajda resim çektirir gibi kasılanlardan nefret et,
bunlar zavallı kuklalardır diye düşünme,
zavallılar bir zenciyi yakabilir belki,
ama tarihin sayfalarına et kokularıyla burun buruna geçmez.
Bu alçakların köpekliği yüreklendiriyor ustalarını,
nefretimiz onların arasından süzülüp sevgiye dönüşecek.

ulku_tamer Bir Mektup

İkinci fotoğraftaki katillerle biraz daha acıyarak bakabilirsin.
Vietnam. 1965. Bir Amerikan müzikalini seyreden askerler.
Akıtılmış kanları su diye kullanan pirinçlerin üstünde çektirmişler bu fotoğrafı
Kim bilir, belki başka bir müzikali seyrediyorlardır bugün Kamboçya’da
yarın bir başka ülkeye taşıyacaklardır;
milyarlarını çoğaltmak uğruna Bob Hope
ulusal kıyafetler giyerek güldürmek için onları
arkalarından o ülkeye taşınacaktır.
Kulakları çığlıkları duymayacaktır artık,
kolları bağlı beş yaşındaki çocukların şakaklarına namlu dayarken
“Amerikan hayat tarzı”nı yansıtan espriler patlatacaklardır.
Asya ormanlarının yeşil yapraklarından dolar süzülmesine yardımcı
olacaklardır.

siire_eslik_eden_fotograf Bir Mektup

Sevgili dostum,
benim mektubum değil, bu fotoğraflar birer hançer olsun sana,
dünyanın acısından renk kapan birer hançer.
Tükür bu fotoğraflara, duvarlarını kazımaya başla,
taşa sürünen bıçağın sesi bir dinamit gürültüsüne dönecek,
göreceksin,
içindeki inilti bir haykırış olarak yükselecek dudaklarından.”

Ülkü Tamer

Şiire Eşlik Eden Fotoğraf

Bu dizeleri burada ilk kez okuyan bir okur, şiirde sözü geçen fotoğrafları görmediği halde, onları zihninde kurmayı kolaylıkla başarır sanıyorum. Bu açıdan değerlendirdiğimizde, fotoğraflar şiire bir fazlalık yaratacaklardır. Kesin bir ölçüm yapabilir miyiz? Fotoğrafları hiç görmemiş olanların düşünceleri, onları görmüş olanlarınkinden ayrılabilir. Şüphesiz buluşanlar, düşünceleri çakışanlar çıkacaktır aralarından, gelgelelim ayrı düşünenler olacağını kestirmek de güç olmasa gerek.

Birinci varsayım: Fotoğrafların şiire eşlik etmesi, şiirden eksiltiyor, eksiltebilir. Şiir, kendi imge düzeni içinde, fotoğraflara gereksinme duyulmayacak biçimde düşünülmüş, yazılmış olmalıydı.

İkinci varsayım: Fotoğrafların şiire eşlik etmesi, şiirin etki gücünü arttırabilir. Şair, dilediği ölçüde fotoğrafların içeriğini şiire aktarmak için çalışsın, fotoğrafların gücüyle başedemeyecektir. Düz gerçeğin, şiirin dolaylama yanı ağırbasan gerçekliğine katkısını iğdiş etmemek gerekir.

Bana öyle geliyor ki, kılı kırk yaran şiir okuru, bu varsayımlardan birini seçmeyecektir. Bu yargıların birbirlerini altetmesini sağlamak, şiirin toplam gerçekliğini indirmemek anlamına gelecektir. Şiirin iki “versiyon”U olduğunu kabullenmek bana daha yapıcı bir yorum olarak görünüyor. Çünkü, gerçekten de, iki versiyonu var bu şiirin. Ülkü Tamer, gerçek iki fotoğraftan yola çıkan, ama onların eşlik etmesini aklından hiç geçirmediği bir şiir yazmış, yayımlamış olsaydı, o fotoğrafları şiire katmayı düşünmez, düşünemezdik.

Enis Batur / Smokinli Berduş
Granada Yayınları / İstanbul 2013 sayfa: 334-335

siire_eslik_eden_fotograf%2B(2) Şiire Eşlik Eden Fotoğraf

Gözün Süzdüğü Şiir, Şiirde Görsellik ve Görsel Şiir

Şiirde görselliği araştırmak; şiiri kuran görsel imajları, şiirin resim, fotoğraf, film gibi görsel yapıtlarla ilişkisini ve görsel şiiri kapsayan geniş bir uğraş. Edebiyatın her türünde olduğu gibi şiirde de imajlarla karşılaşıyoruz. Görsel, işitsel, koku, dokunma, psikolojik… imajlar okurun şiiri anlamasında etkendir. Bunların okura en kolay ulaşanı ve belki en güçlü olanı görsel imajlardır. Aynı ya da benzer görsel imajları göz önüne getiren dizeler olduğu gibi okurun kişisel deneyimlerine göre değişik biçimlerde canlandırılacak imajlarla kurulmuş dizeler olabilir. “Özgürlük heykelinin dibinde vurulan halk” gibi bir dize her okurda aşağı yukarı aynı görüntüyü canlandırır çünkü özgürlük heykelini bir kez görmüş olan onu zihninde kugulamayacak olduğu gibi aklına getirecektir. “ne peki / yere dökülen bir un sessizliği mi / göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi” (Edip Cansever, “Ben Ruhi Bey Nasılım”) dizelerinde okurun gözünde canlanan imajlar farklılaşmaya başlar, çünkü her okur daha önce deneyimlediği “unun yere dökülüşü” ve “balonun göğe yükselişi” görüntülerinin katkısıyla algılar dizeleri. Görmek ve hatırlamak kilit sözcüklerdir. Kuantum teorisi hakkında izleyiciyi bilgilendirmek iddiasıyla yapılan What the Bleep Do We Know adlı belgeselde beynin görmekle hatırlamak arasındaki ayrımı bilmediği söyleniyor. Bir imajı gördüğünde beynin hangi bölgeleri aydınlanıyorsa, o imaj göz önünde olmaksızın sadece hatırlandığında da aynı bölgelerin aydınlandığı belirtiliyor. İşin bilimsel geçerliliği bir yana okurun şiirle ya da herhangi bir edebiyat ürünüyle buluşması böyle bir noktada gerçekleşmiyor mu? Şairin görerek ya da hayal ederek şiirine kattığı bir görsel imajla okurun okurken canlandırdığı aynı değil elbette. Aynı olmadığı ölçüde okur yapıtı kendi deneyimleri ölçüsünde yeniden yaratarak algılıyor. İmajların, özellikle de görsel imajların şiire katkısı anlatılan duygulara nesnel karşılık oluşturmaları, şiiri gerçekçi ve ikna edici kılmalarıdır. Sevmek, ihanet, korku, tuhaflık, gizem gibi soyut anlamların şiire yine bu sözcüklerle girmesi okura fazla bir şey vermediği gibi şiirin etkisini de yok ederek onu bir klişeye döndürebilir. Oysa sevgi anlamını yaratan görsel imajlarla örülmüş bir şiirin yenilik bağlamında şansının daha yüksek olduğu rahatlıkla söylenebilir. “Gizemli bir gece” gibi bir dize gizem konusunda imaj sunmadığından son derece soyutken, “paltolarının yakası kalkık kara gözlüklü adamların toplaştığı gece” gibi bir dize “gizemli” sözcüğünü kullanmadığı halde gizemliliği anlatan imajlar vermekte, okur için “gizemli” sözcüğünün anlam evrenine dahil somut örnekler sunmaktadır. “Yakası kalkık palto” ve “kara gözlük” okurun zihninde “gizem” sözcüğüyle bağlantılı olarak kodlanmış imajlardır. Soyut anlamları somut imajlarla yazmak için insanların belli bir uzlaşım içinde oldukları imajları seçmek, şiire somut bir değer ve yeni buluşlara açık taze bir söylem kazandırır. Türk şiirinde özellikle Garip şiirinde ve İkinci Yeni olarak anılan şairlerin şiirlerinde imajların yoğunluğuna dikkat çekmek gerekir. Bu, diğer şairlerde imajlar yoktur anlamına gelmez. İmajsız şiir sözkonusu olamaz, ancak Garip ve İkinci Yeni, imajları şiirin bütününü kuran, söz sanatlarının yerine geçebilen unsurlar olarak bilinçli bir biçimde kullanmaya başlarlar. Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiiri baştan sona işitsel, duygusal, koku, dokunma imajlarıyla örülüdür. Şairin gözleri kapalıdır ama yaprakların usulca sallanışını, yükseklerden sürü sürü kuşların geçişini işitsel imajlarla verir ve onların okurun zihninde görsel imajlar olarak canlanmasını da sağlar. İlhan Berk, şiirlerinin tamamına imajlar bağlamında bakılması gerektiğini düşündüğüm şairlerin başında gelir. Belki ressamlığının da etkisiyle şiirlerinde sürekli resimler çizer şair. Benzetmeleri bile çoğunlukla görsel imajların dile dökülmesiyle oluşur. “Eylül bir çocuğun elinden tutmak gibi Fener’de / (ki bir ortodoks kilisesine devam ediyordur / lacivert elbiseler giyer ve sarı düğmeleri sallanır rüzgarda” (“Haliç”). “Eylül” ile “bir çocuğun elinden tutmanın” anlam kümeleri yapıldığında ortak hiçbir elemanları olmadığı görülür. Yani “gibi” edatıyla yapılan benzetme bir benzetme işlevi taşımaz, belki Fener’de görülmüş bir resimle (çocuğunun elinden tutmuş giden biri) Fener semtinin eşleştirilmesidir. İlhan Berk’in şiirlerinden bu tür sayısız örnek bulunabilir. Türk şiirinin ustalarını imajlar bağlamında okumanın onları anlamlandırmak konusunda yepyeni boyutlar kazandıracağı ortadadır.

İlhan Berk örneğiyle şiir ve görsellik konusunun başka bir yönüne geçilebilir. Berk, resimle olan ilgisini şiirlerinde işleyen bir şairdir. “taşbaskıları”nda Şeker Ahmet Paşa, Eşref Üren, Selmin Başak, Turan Erol gibi ressam ve sanatçıların yapıtlarından yola çıkarak yazdığı şiirleri paylaşır okuruyla. “Etlik Sırtlarından Ankara” adlı şiir “Peyzaj / Eşref Üren” alt başlığıyla yer alır ve şöyledir:

Bir sırt, bir eğriyle kesilen, bir karşıtlık simgesi gibi, bir doruk ta

Kırlar, keçiyolları, evler.
Gök?
Bir öğle sonu göğü. Bir izdüşüm. Şöyle ki yeryüzünün yukarı

yakasına düşüyordur.
Aşağılarda bir hünnap ağacı. Dikenli. Göğü vurguluyor. Nereye?

der gibi.
Karıncalar, yusufçuklar ve hotozlu bir kuş.

Hepsi hepsi bir peyzaj için:
ETLİK SIRTLARINDAN ANKARA, adlı.

Şiir peyzajın bir kez de sözcüklerle yapılması gibidir ve peyzajın bir okumasını da içerir. Hünnap ağacının göğü vurgulaması, peyzajdaki hareketin yönünü saptamasıdır bu okuma. Şiiri örneklememizdeki amaç resim, fotoğraf, film gibi görsel malzemeler kullanılarak yazılmış şiirlerin görsellik bağlamında ne ifade ettiğine, bu tür şiirler için yapılacak okumaların nasıl olması gerektiğine bakmaktır. Rönesans resmini, modern Batı resmini, Osmanlı minyatürlerini ve modern Türk resmini şiire kaynak olarak gören pekçok şair vardır. Bu fotoğraf ve sinema için de geçerlidir. Görsel bir yapıtın yarattığı etkiyi yazmak son derce doğal ve yazılan şiirden görsel bir yoğunluk beklemek de öyle. Melih Cevdet Anday’ın “Güneşte” adlı şiiri seçilebilecek örneklerden yalnızca bir tanesi. “Güneşte”de şair, Brughel’in birkaç resminden yola çıkar. Ama baskın olanı Children’s Games’dir.

Duvarda bir resim, resimde kalabalık Köy alanı, çocuklar, çember ve zaman. Breughel nasıl da toplamış bunca Ortaklığı ve uyumu biraraya,

Çünkü saatler dardır, sığdırılmaz.
Güneşte her şey çözülür gider bir yana. (“Güneşte”)

Resimle şiir arasındaki bu ilişki Batı literatüründe uzun boylu tartışılan bir konu. Bulduğum sayısız makaleden biri “Picture into Poem: The Genesis of Cummings’ ‘I Am a Little Church’”. Bu, Cummings’in “I Am a Little Church” adlı şiiri ile, bu şiirin yazılmasına kaynaklık eden L’Eglise Saint-Germain-de-Charonne isimli bir fotoğrafın okuması olması dolayısıyla ilginç bir makale. Yazar Rushworth Kidder, sanatlararası karşılaştırmanın metodolojisi üzerine yazıyor ve bir şiirle bir fotoğraf arasındaki ilişkiyi çözümlemeye çalışıyor. Sonuç iki ürün arasında sözdizimsel paralellikler olduğu, kilise fotoğrafı ile şairin otoportresinin benzerliği, zıtlıklar, benzerlikler, “ve”, “ya da” bağlaçlarının işlevleri yoluyla şairin kendi otoportresini bu kilise fotoğrafında gördüğü. Bu tür okumalar şiirin edasının, yapısal özelliklerinin nereden kaynaklandığını saptamak için özellikle önemli. Cummings, şehrin pisliğinden gürültüsünden uzak bu küçük kiliseyi anlatırken kendi kaçışını da anlatıyor.

Şiir ve görsellik bağlamında değinilmeden geçilemeyecek bir başka kavram görsel şiir2. Somut şiir ya da deneysel şiir olarak da karşımıza çıkan kavramın geçmişi Türk şiiri için çok eskilere dayanmıyor. R.P. Draper’in “Concrete Poetry” adlı makalesi görsel şiirin tanımı ve estetiği bağlamında ilgiye değer. Dörtlük biçiminden ve klasik şiirin sentaks düzeninden yoksun olan somut şiir uzamsal bir düzenlenişi amaçlıyor. Bu düzenlenişte sadece grafik değil sözcüklerin birbirleriyle kurduğu anlam ilişkileri de önemli. Bu ilişki gerektiği ölçüde güçlü değilse ortaya çıkan şiir değil sadece bir grafik oluyor. Sözcüklerin düzenlenişinde sözcük oyunları, işitsel ve görsel etki öne çıkıyor. Sürekli tekrarlayan ve yer değiştiren sözcükler, işitsel bağlantılar bir biçim öneriyor. Somut şiiri bir çeşit oyun olarak alıyor Draper. Bu, sayfa üzerinde bir desen yaratmak, bir düzenleniş ortaya koymak, sözcük tekrarları, ses yankılarıyla rastlantısal bir anlam oluşturmaktır. Draper’ın cümleleri somut şiirle açık yapıtın çok yakın olduğunu da düşündürüyor. Çünkü somut şiir okur için farklı yorum olanakları, kendince anlamlandırmaya bir davet taşıyor. Başarılı bir somut şiirde vurgunun görsel olduğunu söyleyen yazar, bu tür çalışmaların (resim ve heykelden üç boyutlu öğrenme) bir sözcük ile onun edebî bileşenlerine farkındalığımızı yoğunlaştıracağını, bizim için harflerin bilinmeyen, tahmin edilmeyen çocukluk tecrübelerini geri alacağını vurguluyor. Yazara göre “Çocuksu tecrübeler ilkeldir ve mağara resmine dayanan somut şiire iter”.

Somut şiirin okurla teması görseldir, okur önce bir desen görür ve bu deseni oluşturan düzenlenişi anlamlandırmaya çalışır. Düzenlenişi kuran ögeleri seçer ve dizeler, sayfalar dolusu yazılabilecek bir konunun anlam üreten bir grafik olarak yoğunluğuyla ilgilenir. Oluşturması da algılanması da bir oyun mantığı taşıyan görsel/somut şiirin eğlenceli ve politik olmak konusunda özel bir yeteneği olduğu da söylenebilir.

Nilay Özer
 Gözün Süzdüğü Şiir, Şiirde Görsellik ve Görsel Şiir

gozun_suzdugu_siir Gözün Süzdüğü Şiir, Şiirde Görsellik ve Görsel Şiir

Münâcât

I

Ne yana geçsem öbür yanda yanar ateşin
Zamanı ve gücümü soğurur azgın bir ırmak
Bütün kaybettiklerim sensin ve bilmediklerim
Gittim mi dikine giderim bu yüzden
Düştüm mü başüstü düşerim

Sınamayı seversin, bu senin eski oyunun
Bense yanılmaya tutkunum
Hem sana tutkunum
Hem ortadayım
Nöbet davulları çalarım rüsvay oldukça
Kapıma karışık notlar koyarlar
En muzip yanımla dönerim sabaha
Ve senden uzağa
Ve sana,

Sen, sen, sen ki ne belalar gördüm senin yüzünden
Beni “BELA” ile yıkadığın günden beri
Kızgın şerbetler içtiğim senin sofrandı
Damgaladın da ortada koydun köleni.

Gel diyorsun
Bense kaza çukurunda çürüyen atlar gördüm
Kanatları yanmış anka kuşlarını yol boylarında
Yol boylarında yosun tutmuş gemiler gördüm
Usta kılavuzlar gördüm şaşkınlık batağında.

Dön diyorsun
Nasıl yüzyüze geliriz, yüzsüzler şahıyım ben
Hadd-i müntehadayım, bir kıyl ü kal içindeyim
Hiç bir yerde tarifim yok sanki muhal içindeyim
Büzüldükçe üzerime kurar çadırını korku
Söyle neyim
Yakup muyum
Yusuf muyum
Kuyu mu?

II

Bu gam viranesinin baykuşuyum ben
Kendi canı üzre tüneyen
Leyla’ya namertlik talim ederim
Bu gönül şarında
Ne bana göre iş, ne başka urba
Bir deli sarkaç olurum kulpuna tutunur da
O yana giderim ordasın
Bu yana gelirim burda
Korkudan öldürme beni
Leyla
Bırakma ellerimi
Merdoğlu mertler aşkına!

Mekteplerin bir garip ladeniyim ben
“Lâ”de kaldı tedrisim bu yüzden
Bu yüzden gözlerimi bağladılar
Şimdi hangi yana gitsem yeridir
Şimdi bütün zamanlar leylidir
Bana “Len terani” deme, ben bilmem
Beni ara yerde mahzun bırakma
Leyla!

III

Kem sualler giyindim serkeşlik meydanında
Göğe taşlar savurdum dönen olmadı
Hiç adını sormadım adımı çağıranın
En yüksek kuşlardan yüksek uçtum gönül kanmadı
Ne korkular taşladım ardı arkası gelmeyen
Tuttuğunu koparan ne vehimler gördüm ben
Aklın sultanlarından seni bilen olmadı
Seni şanına uygun bilgiyle bilen olmadı.

Kulluğa soyunmuşum sultanlar sultanına
Her şeyin tamlığı sensin oysa
Bütün armağanları vareden sen
Ey güzeller güzeli
Ben huysuzum
Töresizim
Tut ipimi
Eşiğine kelp yerine bağla beni
Velvele gününde dost meclisinin.

İşte ortasındayım bu konuşan “Sin”in
Sen nazar kılmazsan canlı olamam
Topal vezinlere uyarım söz öğretmezsen
Kelamın sahibi sensin
Ve başlatan
Ve bitiren.

And bozmama ses etmeyen sahibim
İşime karışmazsan aklım karışır
Sensin geceye ve güne kefilim
Ekmeğe ve suya
Ve gölgeden çıkan serin uykuya
Seni reddeden hürriyeti reddederim!

IV

Mucize söyleyen tutiler tutuşup gitti
Dürüldü sancak ve gitti gam askerleri
Gönül kanı sunan gülgûn kaseler çoktan kırıldı
Tecelligah vasfeyleyen bir tecellüdüm ben
Yazık, yazık ki nasibim yok bu bahisten.

Şimdi bu kalp inci Leyla’ya nasıl sunulur
Bu sedef denizine yağmaz o eski yağmur
Lütuf ve kerem sahibi Leyla
Göğün ve yerin sahibi Leyla
Ne söyleyim -ki- sözüm muhtaç sana
Burdasın
Uyanıksın
Varsın ya!

Şükrü Karaca

munacaat Münâcât

yeni yıl hediyesi: buruk bir aşk şeysi

Not: Akademik hayat, diğer mesleki hayatlar gibi, kendine özgü bir hayat. Bu (geçtiğimiz) sene “Up in the air” beni yerden yere vururken belki de farkında olmadan orada sunulan hayatla akademik hayatın ne kadar da örtüşüyor olduğunu bilinç altımda kavrıyor ve bu nedenle empati overdose’una uğruyordum (ben uydurdum büyük ihtimalle).

Aşağıda, sıcağı sıcağına yazıp, ikinci bir kere okumadan, düzenlemeye girişmeden, en “çiğ” haliyle gönderdiğim taslağı görmektesiniz. Çok vaktiniz varsa, ya da yarın işe giderken otobüste/trende okuyacak bir şey arıyorsanız vs.. o zaman tamam ama aksi takdirde, babanızın oğlu olmadığımdan kelli, beklemenizi salık veririm, iyice düzenleyip ilgili yere koyarım. Bir aydır çok fena bir şekilde yazılması gerekiyordu, bugün ilgili zamanı buldum, hikaye de sağolsun aktı gitti, sonunda bitti, o heyecanla göndereyim dedim (zaten baştan sona Guben Blogger’ın editöründe yazdım, öyle copy/paste durumları olmadı ve bir de ne kadar çok konuşuyorum ben, niçin niçin..)

Buruk bir aşk şeysi

– M., S. ve E. için –

İtalya’daki misafir araştırmacı olarak çalışmamın 3. senesinde, bölüm başkanı beni artık bir misafir olarak değil de, daimi olarak ağırlamayı istediklerini söylediğinde, bana sunulan pozisyonu sevinçle kabul ettim. Yalnız İtalya bürokrasisi ve akademik sıkıntılar bir arada düşünüldüğünde, onların teklifi ve benim akabindeki kabulumden sonra, işe resmi olarak başlamam için 2 sene geçmesi gerekecekti. İstersem bu iki seneyi misafir araştırmacı olarak çalışmaya devam ederek geçirebilirdim ama ben Türkiye’ye dönüp, orada işlerimi toparlama taraftarıydım.

Böylelikle eski üniversiteme döndüm, durumumdan ötürü sözleşmeli olarak işe alındım, ben gittikten sonra benim konumla ilgilenmesi beklenen eski asistanım, yeni yardımcı doçentim Erkan’a püf noktaları göstermeye başladım. Bu arada, İtalya’ya gitmemden önce verdiğim ileri fizik derslerinden tanıdığım öğrencim Hasan lisansı bitirmiş, yüksek lisansa başlamış, kendine danışman arıyordu, benden rica etti, ben de iki sene burada kalacağımı bildiğimden, memnuniyetle kabul ettim, durumumu da ona açık açık belirttim.

Hasan, zeki bir çocuktu ama zekası fazla geldiğinden olsa gerek, gözü hep dışarıdaydı, “köşeyi dönmek” istiyordu hep. Bir şey öğrendiğinde bunu nasıl pazarlayabileceğini düşünürdü; ona göre teorik fizik “tatsız” bir şeydi, “uygulanabilir olmayan şeyler, anlama zahmetine değmez”di. İyi çocuktu ama hep daha fazlasını istiyordu.

İlk senenin sonuna gelmiştik ki, tezi üzerinde çalışırken bir gün “Hocam,” dedi, “ben doktoramı yurt dışında yapmak istiyorum, acaba sizin İtalya’daki üniversiteden bana bir doktora projesi ayarlayabilir misiniz?”. Şimdi ne yalan söyleyeyim, şaşırdım diyemem, doğrusu böyle bir öneriyi beklemiyor değildim. Hasan’a İtalya’daki bölümle bu konuyu konuşacağımı söyledim, birkaç hafta sonra da oradaki pozisyonunun hazır olduğunu.

Böylelikle, aylar geçti, Hasan tezini, ben de hazırlıkları bitirdim, mobilyayı eşyayı dostlara, evi de kiraya verdim, veda ziyaretlerini gerçekleştirdim, İtalya’ya gitmeme bir ay kalmıştı, o bir ayda da şöyle güneye geçip, güzel bir tatil hediyesi vermek istiyordum kendime. Hasan benden 3 hafta evvel İtalya’ya gidecekti, ders programı onu gerektiriyordu, gitmesinden evvelki görüşmemizde bana bir sürpriz, daha doğrusu bir emrivaki yaptı: ofisime yanında bir kızla çıkageldi, kız arkadaşıymış, adı Ayşegül. Niyetleri ciddiymiş, Ayşegül de bu hafta tezini savunup, bitiriyormuş yüksek lisansı, aman ne olur ona da İtalya’da bir doktora programında yer bulabilir miymişim?

Bu noktada, bir parantez açıp, konuyu analiz etmek, sizleri de sandığınız kadar safdil biri olmadığıma inandırmak istiyorum: Tamam, Hasan emrivaki yapmasına yapmıştı, ama kötü bir şey miydi istediği? Belki normal şartlar altında Ayşegül için İtalya’daki üniversite ile bağlantı kurmazdım, ne de olsa hem bizim alanda pek kullanılmayan bir deney metodu üzerine ihtisas yapmıştı, hem de doğrusu not ortalaması öyle pek yüksek değildi. Ama bütün bunlar çok mu önemliydi iki gencin taptaze, saf aşkı karşısında? Sonuçta, Ayşegül’e çaktırmadan, Hasan’a o pek iyi bildiği bakışlarımdan birini atıp onun sonradan söylediği üzere “kanını dondurduktan” sonra, “bir bakalım, bakalım” dedim.

İtalya’dakiler bu sefer benden gelen bu emrivakiyi doğal olarak pek de neşeyle karşılamasalar da, sağolsunlar ellerinden geleni yapıp, bir burs daha temin ettiler. Pek söylemekten hoşnut olmasam da, konsolosluktan arkadaşım Marcello’nun da yardımlarıyla, Ayşegül’ün işlemleri hızla tamamlandı. Güneyde tatil planımı iptal edip, kalan sürede Ayşegül’e bizim konuda yoğunlaştırılmış bir kurs verdim.

Ters kutupların birbirini çektiğine hep inanırım: Hasan ne kadar girişkense, Ayşegül de o kadar çekingendi. Sakin bir kızdı, her şeyi içine atar, ağzından kerpetenle laf alırdınız. Hasan tembeldi ama zekiydi, şöyle bir kulak kabartması konuyu kavramasına yetiyordu. Ayşegül onun kadar keskin bir zekaya sahip olmasa da, sebatla çalışmasının karşılığını alıyordu.

Bir ay sonra, Ayşegül’le, İtalya’ya giden uçağımızda oturmaktaydık. Bizi havaalanında Hasan karşıladı. Orada geçirdiği süre zarfında bölümdekilerle kaynaşmış, İtalyanca’sını ilerletmiş, epey iyi koşullarda bir ev bile tutmuştu. Bizi almaya bölümden bir arkadaşından ödünç aldığı arabayla geldi, beni üniversitenin misafirhanesine bıraktıktan sonra, yeni evlerine yollandılar.

Ertesi gün iki yıldır görmediğim “yeni” bölümüme yerleştim. Eski dostlarla merhabalaştıktan sonra, bölüm başkanı olan Rudolfo’dan can sıkıcı haber geldi: dahil olduğum grup üç yeni kişi için oldukça kalabalıktı, bu yüzden öğrencilerden birini yan gruba kaydıracaktım.

Bu noktada işte ikinci parantezi de açıyorum – şimdi, her ne kadar beni yeni üniversitede tanıyor olsalar da, yine de pozisyonumdaki değişiklikten ötürü soru işaretleri barındırıyor olabilirlerdi, bu yüzden çok dikkatli olmalı, bu konuda doğru kararı vermeliydim. Ayşegül’ün yetenekleri hakkında tam bir öngörüye sahip değildim. Ayrıca, Hasan’ın yeni konulara kolay adapte olabileceğini biliyordum ama doğrusu Ayşegül şu bir aylık çalışmamızın başlarında biraz bocalamıştı, şimdi ondan hem de tamamıyla yabancı bir ortamda bütün bunlara benzer yeni bir süreçten geçmesini istemek pek de sağlıklı olmayacaktı. Hal böyle olunca, asıl öğrencimin Hasan olmasına karşın, Ayşegül’ü bizim grupta tutmaya karar verdim, ertesi gün de gençlere bu konuyu açtım, onlar da durumu bir müddet aralarında görüştükten sonra bana hak verdiler. Böylelikle Hasan simülasyoncuların yanına gitti, Ayşegül de benimle kalıp, teorik uygulama ve metod geliştirme konusunda çalıştı.

Her ne kadar dağınık bir insan olsam da, iş tez öğrencilerime gelince işi sıkı tutarım. Şimdiye kadar bir tek öğrencimin bile, bırakın tezi tamamlamamayı, bitirmek için tanınan normal süreyi bir ay olsun geçirdiği olmadı. Bu açıdan sık sık önce eğitmen, sonra bilim adamı olduğumu düşünürüm. Herkes böyle olmak zorunda mıdır peki, tabii ki değildir. Hasan’ın yeni grubundaki danışmanı mesela, bu kafada değildi. Disiplinli olmadığından ötürü, Hasan da kendisini sıkıştıran birinin yokluğunda tezini serdikçe serdi, en sonunda aklı yine “köşeyi dönmeye” kaydı, o sırada onun grubundaki hocalardan biri de bir yazılım şirketi açmaya karar verince iyice akademik hayattan koptu. Her zamanki işbitiriciliğiyle başlarda ne zaman onu uyarmaya kalkışsam bana merak etmememi, biraz süresi uzasa da tezini eninde sonunda bitireceğini söylüyordu, ama tabii ki akıbeti ikimiz de biliyorduk, o kabule yanaşmıyordu pek. Sonuçta üniversiteye gelişi giderek seyrekleşti, o sırada patlayan internet uygulamaları sayesinde iyi de bir dalga yakalayıp şirketlerini epey geliştirdiler.

Bu arada Ayşegül bizim konuyu epey iyi kavradı, epey özgün ve başarılı metodlar geliştirip kendini kanıtladı. Doktora eğitimi sırasında yarı-zamanlı olarak Hasanların şirketinde çalışıyordu, tezini verip mezun olmasıyla birlikte de tam zamanlı olarak çalışmaya başladı (bu noktada Hasan’dan gelen “Hocam, bana tezi bitirmedim diye kızıyorsunuz ama Ayşegül bitirdi, yine aynı işi yapıyoruz işte” salvolarına değinmeyeceğim). İşte Ayşegül tam zamanlı çalışmaya başladı ya, zaten ne olduysa ondan sonra oldu.

Hasanların şirket, işler yoğun olduğu zamanlarda, kendi grupları başta olmak üzere bölümdeki doktora öğrencilerini dışarıdan çalıştırarak yardım alıyordu. İşte bir gün, bu doktora öğrencileri arasından bir kız, Lucia, işi yapmasına ek olarak, Hasan’ın da gönlünü çaldı. Detayları doğal olarak bilmiyorum. Ama bir gün ben Ayşegül’e Hasan’a iletmesi için birtakım notlar verdiğimde, bütün mahcubiyetiyle artık birlikte oturmadıklarını, işte de fazla görüşmediklerini söyledi. Pek bir şey anlamadım ama bir şeylerin ters gittiği barizdi tabii. Ertesi gün Hasan’ı arayıp yanıma çağırdığımda ondan da Lucia ile yeni hayatı üzerine bilgileri edindim.

Bir üçüncü parantez de burada gerekiyor: Aşk, ne kadar evcilleştirdiğinizi düşünürseniz düşünün, aslında her zaman için vahşi bir şeydir. Öyle çılgın bir aşk mazim olmadıysa da, bunu bilecek kadar acı çektiğimi itiraf etmeliyim. Hasan korkunç bir insan mıydı, büyük bir kötülük mü yapmıştı? Hayır. Bir insan diğerine duyduğu tutkuyu bir gün yitirebilir, bunu bildiği halde öyle değilmiş gibi yapması kötülük olurdu ki, o da bunu Ayşegül’e duyduğu saygıdan ötürü yapamamıştı. Lucia “yuva yıkan kötü kadın” mıydı? Tabii ki hayır. Onlar gençtiler ve insan gençken kalbinin sesini dinlemeyecekse ya ne zaman dinler? Ayşegül’e haksızlık yapılmış mıydı? Ayşegül’ün haksızlığa uğradığı söylenebilirdi belki ama bu haksızlık, yapılmış bir şey değildi, ortaya çıkan bir sonuçtu.

Hasan’dan, en kısa süre zarfında Ayşegül’le arasındaki iletişimsizliği gidermesini rica ettim. Öylesi bir birliktelikten sonra belki dost kalmak zordu ama denemeliydiler ve ilk adımı ve ikinci adımı ve başlangıçtaki pek çok adımı atmak, köprüleri onarmak Hasan’a düşüyordu, söz vermeliydi.

Şaşırtıcı olsa da, Hasan bunu yapmayı başardı. Bunda tabii ki Ayşegül’ün anlayışlı ve sakin (ve biraz da kaderci) mizacının büyük katkısı olsa da, Hasan da kendinden beklenmeyecek (en azından benim beklemediğim) bir olgunluk gösterdi.

——————————————————————————————————–

Bu anlattıklarım 5 sene evvel yaşandı, bu sene, üçümüzün de kalıcı olarak İtalya’ya gelişimizin dokuzuncu yılı. Ayşegül, bir kitapçıda tanıştığı, Stefano adında mimar bir oğlanla evlendi, 2 yaşında Damla Maria adında bir kızları var. Hasan hala Lucia ile birlikte, evlendiler mi bilmiyorum ama herhalde öyle bir şey olsa nikahlarına davet ederlerdi.

Bu aralar, bölümde kullandığımız programları parallelleştirmekle uğraşıyoruz, programcılar olarak da “dışarıdan” Hasanların şirketine verdik bu işi. Az evvel onlarla toplantıdaydık da, oradan geldi bütün bunlar aklıma. Ayşegül hala Hasanların şirkette çalışıyor, bana soracak olursanız da hala Hasan’a aşık. Sonuçta aşk vahşi bir şeydir. Eksik oldu, düzeltiyorum: Aşk vahşi ya da buruk bir şeydir.

Emre Sururi,
3 Ocak 2011,
Bilbao.

emre_sururi yeni yıl hediyesi: buruk bir aşk şeysi

Kaynak : http://www.emresururi.com/

Mandan Hoca’dan günümüze OF’Lİ HOCA: İronik Şablonun Ötesi

“Oflu Hoca’lar, Kur’an Kursları gibi faaliyetlerle İslam’ı o bölgede canlı tutmuşlardır”
Prof. Heath W. Lowry

İnsan topluluklarının yaşadığı yeryüzünün her coğrafî karesinde ayrı bir insan ve kültür tipi oluşmasına ve her birinin diğerlerinden farklı yapısına rağmen öne çıkan, ilginç tipoloji oluşturan insan tiplerinden birisi de Of’a mahsustur.

Of’un belki de Trabzon kadar eski tarihi; insan yerleşimlerinin ve kültürünün tarihî süreçte zenginleşen muhtevasından izleri günümüze kadar taşımıştır. İnsanın olduğu her yerde onun hayatla olan ilişkisi coğrafya ve diğer unsurlarla olan etkileşimi sonucu kendine özel yerel bir kültürün ortaya çıkmasını sağlamıştır. En mühimi de bu kültürü yansıtan insan tipinin kendine özgü karakteristiğidir.

Of’un Trabzon’un genel insan karakteristiğinin bir yönünü yansıtan yüzünün belirgin tiplerinden birisi Oflu Hoca’dır. Yani Of’ta yetişen, Of’un yetiştirdiği ve ülkemizin her ilinde, her ilçesinde, birçok köyünde, hatta yurtdışında bile adı ve muhtevası tescillenen Ofli Hoca ne yazık ki bugüne kadar yazılı ve sözlü anlatımlarda ironik alan konusu olmanın ötesinde gerçek muhtevasıyla yazılmamış, konuşulmamış ve üzerinde durulmamıştır. Onun için de Oflu Hocanın adı mizahın/gülmecenin, tebessümün sınırlarıyla kayıtlı kalmıştır. Bugün de aynı anlayış sürmektedir.

Bunun en ilginç derleme örneklerinden birisi Ofli Hocanın Sohbetleri-Şeriatta Ayıp Yoktur [1] isimli kitaba konu olan anlatım biçimleridir. Ayrıca Oflu Hocayı özne alan fıkralar, türküler, filmler, vs. de bu türdendir. Oflu Hoca’yı gerçek muhtevasından, gerçek özelliklerinden saptırıcı bu tür örnekler orijinal kimliğinden uzaklaştırmaktadır.

Amerikalı Antropoloji Profesörü Michael E. Meeker’a göre Oflu Hoca ifadesi ‘Of yöresinde eğitim almış kimse” demektir. Of, medreseleriyle o kadar meşhurdur ki başka yörelerden gelip Of’ta eğitim almak ve Oflu Hoca olarak anılmak prestij ve yetkinlik/mükemmellik göstergesidir.

Peki, niçin Of Hoca’sıyla belirginleşmiştir? Of’ta niçin Oflu Hoca tipi öne çıkmıştır?

Biraz tarihi arka plana gidersek bunun sebeplerine inebiliriz.

Osmanlı belgeleri incelendiğinde Trabzon’un fethinden önce Of’ta yaşayan Müslüman nüfusun olmadığı anlaşılmaktadır.Trabzon’un 1461’te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesiyle Of’un da Osmanlı topraklarına katılmasıyla birlikte, Trabzon Rum İmparatorluğu döneminde dünyanın birçok tarafına manastırlarında hristiyan din adamı yetiştirip ihraç eden Of (ve Çaykara) bölgesi, fetihten sonra bir mütekabiliyet olarak aynı yoğunlukta medreselerle donatılmış, Müslüman âlimlerin, hocaların yetişmesine sebep olmuş ve bunları ülkemizin her tarafına hatta ülke sınırlarının dışına taşımıştır.

Osmanlı belgeleri (Tahrir Defterleri, Şer’iyye Sicilleri, Ahkâm Defterleri, vs.vs.) bu gerçekliği ortaya koymaktadır. Özellikle XV ve XVI. Yüzyıllara ait Trabzon Tahrir Defterleri’nin Of bölümündeki köyler incelendiğinde birçok köyün altında, fetihten önceki köyün statüsüne ilişkin şu tür kayıtlara rastlarız:

“Asılda bunun (bu köyün) on saburu (parasal bir deyim) … manastırının, on saburu …. Manastırının ve beş saburu …. Manastırının vakfı imiş. Ve onbeş saburu …. nam kâfirin imiş. Padişah emri ile timar oldu.”Yani, Of’un köylerindeki ziraî mahsûl gelirlerinin bir kısmı Of manastırlarına vakfedilmiştir.

Of’un muhafaza ettiği, taviz vermediği, varlığını onunla kaim gördüğü “İslamî değer ve ilkeler”i müstakim bir tavır halinde müdafaa eden, onları kendinden emin bir özgüvenle kendine özel diyalektiyle aktarmaktan çekinmeyen Oflu Hoca tipi bugün de varlığını, etkinliğini, cazibesini sürdürmektedir.

“Derin hocalar” deyiminin kendisiyle bütünleştiği Oflu Hocaların hayatı sadece klasik İslâmî ilim geleneğinin doğu karadenizdeki sürdürücülüğüyle de sınırlı değildir. O aynı zamanda yaşanan günlük hayatla bütünleşmiş, her biri bulunduğu yörede geçerli mesleklerde mâhir bir realite adamıdır da. Çok önceleri kalaycılık, odun kömürcülüğü, daha sonra ahşap ve taş ustalığı, balcılık, vs. gibi mesleklerle de mücehhezdir.


I. OFLU HOCA VE İSLÂMÎ GELENEK

Oflu Hoca; geleneksel İslâmi kültürümüzün diri kalmış/yaşayan yerel örneklerinden birisidir aslında. Özellikle de cumhuriyet döneminin ilk 27 yılında, dallarıyla irtibatı kesilmeye çalışılsa bile henüz kökleri muhafaza edilen klâsik İslâm kültürünün yerel bazda temsilcisi ve taşıyıcısı olmuştur. Bu konuda Trabzon’la ilgili en önemli eserlerden birisini yazan (Trabzon Şehrinin İslâmlaşma ve Türkleşmesi 1461-1583) Amerika’lı Osmanlı Tarihi Profesörü Heath W. Lowry’nin, yazımızın başına aldığımız “Oflu Hoca’lar, Kur’an Kursları gibi faaliyetlerle İslam’ı o bölgede canlı tutmuşlardır” sözü önemli bir gerçeğe işaret eder. Özellikle İsmet Paşa devri olarak belirtilen, ezanın Türkçe okunduğu, Kur’an ve medrese öğreniminin yasaklandığı dönemde Oflu Hocalar önemli fonksiyonlar icra etmişlerdir. Bu konuda; halen yaşayan ve hafızlığını 9 yaşında babasının gözetiminde tamamlamış Hafız Osman Düzenli o yıllara ilişkin şunları söylüyor:

“İsmet Paşa zamanina, Kur’an kursinda, çameye okumak yasak idi. Hau altiyana Hacişerifun pi evi var. Eski pi ev idi. Orda okurduk. Pi da nöbetçi koyardiler Mağaraşa. Eğer jandarma körinursa kelur haber verurdiler. Oyle fena zamanlar idi o zamanlar. Allah’un kelâmini oğrenmek pile yasak idi. Rahmetli Mola Salih varidi hoca idi, çecuk okuturdi. Şindi da oyle yapmak işteyiler.”
Bu dönemdeki yoğun baskılara rağmen Oflu hocalar bir misyoner gibi her türlü baskıya rağmen eski İslâmi kültürden kopuşa karşı direnmişler ve nesiller arası köprü görevi görmüşlerdir. Bu dönemde Oflu Hoca’ların çabalarıyla klasik İslâm itikat, ibadet ve kültürünün halka yönelik geleneksel kitapları olan Mızraklı İlmihal, Enesül Abidin, Necat’ül Mü’minin, Hüccetül İslam, tefsirlerden Mevakip, Tibyan ile Muhammediye, Ahmediye ve Sırr-ı Nebi yoğun olarak evlerde muhafaza edilir ve okunurdu.

Bu konuda Hopşera (Akdoğan)’lı E.Müftü Ali Kemal Saran’ın ilginç bir hatırası şöyledir:

“O sıralar Halk Partisi ‘nin son dönemleri olduğundan, her ne kadar Kur’an okutma yasağı biraz gevşese de yine jandarma korkusu hakimdi. Bunun için hocamız cami önüne dâima içimizden bir nöbetçi diker ve Çaykara yolundan jandarmaların gelmekte olduğu haberi geldiğinde, hemen Kur’anlarımızı caminin tavan arasındaki boşluğa gizler ve cami etrafında oynamaya koyulurduk. Her ciddi olaydan bile, bir oyun çıkarmakta mahir olan talebeler, bu nöbet görevini hiç savsaklamazlar, şakaya alıp, sahte alarm vermezlerdi. Hatta, o sıralarda, Holayisa (Baltacılı) köyünde, Bayramlı mahallesinin Hınıs Hoca lakaplı geçici Sıbyan hocası, aynı zamanda boş zamanlarında kaval çalan bir kişiymiş. Jandarmaların geldiğini nöbetçi öğrenciler haber verince, korkudan Kur’an’ ları gizli özel bölmelere gizleyerek, dışarıya çıkmaya fırsat bulamadan taktik olarak hemen kaval çalmaya başlamış. Bunu gören talebeler de cami içinde kaval sesine ayak uydurarak hoplayıp zıplamaya başlamışlar. Hışımla içeriye girerek, bunu gören jandarmalar da “bu ne hal; camide hiç kaval çalınır mı ! “ diyerek hocayı dipçikle iyi bir dövmüşler. Hoca dayaktan sora kendine gelince, “ Bu ne hal, Kuran okutursun suç; kaval çalarsın suç” demiş ve bu da halk arasında acı bir ironi olarak anlatılırmış.”

Gene bu dönemlerde her ailede bir çocuk mutlaka İslâmi eğitime/hafızlığa yönlendirilir, vakfedilirdi. Öyle ki; bugünkü araba yollarının olmadığı zamanlarda her evin üst tarafından (tufasından) geçen yaya yoluyla yürüyerek yaylaya gidenler, gün ağarmadan yola koyulurlar ve köy sınırlarından çıkana kadar her evde okunan Kur’an-ı Kerimi dinleyerek yollarına devam ederlerdi.

Amerikalı Antropolog Prof. Michael E.Meeker’ın Oflu Hocalar ve Of’taki din eğitimiyle ilgili tesbit ve gözlemleri de Prof. Lowry’nin yukarıdaki tesbitini doğruluyor:

“Of’taki yerel dini eğitim geleneği, devlet sisteminin hem içinde hem dışındaydı, bazı açılardan yasal ve uygun, bazı açılardan yasadışı ve uygunsuzdu. Oflu hocaların pek çoğu, resmi imam ve hatip olarak Anadolunun köyleri ve kasabalarında görev yapıyordu. Fakat pek çoğu da resmi ataması ya da lisansı olmaksızın imamlıkla hayatını kazanıyordu. Yasadışı görev yapmayan bu Oflu hocaların çoğu gezici olarak çalışıp ücret karşılığında dini danışmanlık yapıp ilgili hizmetleri sağlıyorlardı.”

Meeker Dini eğitim geleneğinin yeraltına inmesi başlığı altında “bütün medreseler ve din eğitimi faaliyetlerinin yasaklan”masına rağmen ( 1931) Of ilçesindeki din eğitim faaliyetinin son bulmadığını söylüyor ve bunun nedenini şöyle açıklıyor:

“Of ilçesindeki müderrisler, medreseler ve talebeler devlet sisteminin kolaylıkla ulaşamayacağı bir noktada bulunuyordu. Bu durumdan yararlanarak, resmi dini sistemin uzantılarından sistemin içine sızabiliyorlardı. Oflu hocalar, marjinal konumları sayesinde, faaliyetlerini kendilerine ve muhataplarına uygun bir biçimde düzenleyebiliyorlardı …. Türkiye cumhuriyetinin ilanını izleyen ilk yıllarında, Of ilçesinde bu dini eğitim geleneği pek değişmemişti. Müderrisler, medreseler ve talebeler resmi ve yasal statülerini kaybetmişlerdi, fakat Ofun dağlık yörelerindeki yasadışı din eğitimi faaliyetlerine müdahale edilemiyordu. Devlet görevlileri 1930’larda, Kemalist reformlara karşı her türlü meydan okumaya daha etkin bir biçimde karşılık vermeye başlamışlardı; din eğitimiyle ilgili yasakları daha katı bir şekilde uyguluyorlardı. Bu koşullarda, Of ilçesindeki hocalar ve talebeler faaliyetlerine muhtemelen bir süre ara vermek zorunda kalmışlardı. 1940’lara gelindiğinde, geleneksel din eğitimi yeraltına inmiş ve burada yeniden yeşermeye başlamıştı. 1950’lerin sonunda, resmi din akademilerinin tekrar açılmasından birkaç yıl önce, Oftaki medreseler bu alandaki talebi karşılayan başlıca kurumlardan biri haline gelmişti.” “… 1930’larda devlet görevlileri, din piyasasını hocaların türediği eski dini geleneğin eline bırakarak, İslamı devletten ayırdılar. 1940’lardan 1960’lara kadar, Oflu hocalar dini eğitim ve dini hizmet talebini karşılayan neredeyse tek kaynak olarak tekel konumundaydılar.”

Eski Of Medreselerinde okumuş, icazet almış, ülkemizin değişik yerlerinde müftülük yaptıktan sonra emekli olmuş Çaykara’nın Akdoğan (Hopşera) köyünden Ali Kemal Saran anlatıyor:

“1959 senesiydi. Cihanbeyli’de müftüydüm. Bir akşam Bediüzzaman’ ın talebesi olan bir arkadaşım bana, ertesi sabah Bediüzzaman Said Nursi’nin Konya’ya gitmek üzere Cihanbeyli ‘den geçeceğini haber verdi. Ertesi gün onunla birlikte üç arkadaş, kendisiyle görüşmek için, ilçenin Ankara tarafındaki Konya-Ankara yola ayrımında beklemeye koyulduk. Duyduğumuza göre Rahmetli, Cihanbeyli merkezine uğramadan direkt olarak Konya’ya geçecekti. Bir süre bekledikten sonra rahmetlinin içinde bulunduğu otomobilin gelmekte olduğunu gördük. İşaret ederek aracı durdurduktan sonra Bediüzzaman hazretleri bizi görünce araçtan indi Avukatı Bekir Berk ve meşhur talebesi Hüsrev Altınbaşak yanında idi. Selamlaştıktan sonra ellerini öpmek istedik. Buna müsaade etmedi. Ellerini omuzlarımıza atarak bizimle samimi bir şekilde konuştu. Arkadaşlarım beni müftü olarak takdim edince, nereli olduğumu sordu. Of (Çaykara)’lu olduğumu söyleyince “Çaykaralılardan ve Oflulardan Allah razı olsun; onlar Kur’an‘a çok büyük hizmetlerde bulundular. Onlar sayesinde İslâmiyet neşv-vü nema buldu” diyerek bize iltifatlarda bulundu. Başında elle örülmüş bir bere bulunuyordu. O meşhur yün sargısını da boynun dolamıştı. Rahmetlinin, zayıflığı yüzünden adeta şeffaf bir şekle bürünen vücudu çok nahif bir halde idi. Diğer arkadaşlarıma da hal hatır soran rahmetli, o sıralarda hasta olduğunda ayakta zor durabiliyordu. Arkadaşları, onun bu durumunu bize bildirerek, kollarına girip kendisini taksinin arka tarafına bindirdiler. Merhumun ayrılırken son sözü şu olmuştu: “ Biz hizmete devam edelim; Allah en hayırlısını nasip eder.”

Oflu Hocaların belki de yakın tarihimizde en belirgin özellikleri, Bediüzzaman Said Nursi’nin, ve Prof. Heath Lowry’nin ifade ettiği “İslâmın önüne rezervler konulduğu dönemlerde” İslâmı gelecek nesillere aktarmaları olmuştur.

Aslında bu mizaçta ülkemizin her yerinde insanlar, hocalar, ilim adamları bulunur. Her biri ayrı birer örnek vak’adır. Her birinin kendi değerlendirilme bağlamları çizilebilir. Oflu Hoca’nın öne çıkmasının, sembolize olmasının, bugüne ulaşmasının sebebi bu insanların çokluğundandır. ‘Oflu Hoca genellemesi’ne rağmen ‘her insanın küçük bir âlem’ olduğu gerçeğinden hareketle Oflu Hocayı (Mandan Hoca örneğinde görüleceği gibi) kavî, ciddi ve sert bir duruş sahibi olarak tanımlarken O’nun var olan hayatla, dille ve kültürle olan ilişkisini de göz ardı etmemek gerekiyor. Oflu Hocanın öne çıkarılan ve bir yanılsama olarak bütünüyle ondan ibaret sanılan espri gücü ve yönü onu bir bütün olarak ifade etmekten uzaktır. Bir espri veya ince mizah meselesini en başa taşıyıp bütün bir muhtevayı sadece bundan ibaret göstermenin, ifrat ve tefritin en ileri derecesi olduğunu, bu tip çerçevelerin genel bütünlüğü anlamada ve aktarmada büyük zaaflarla hatta kasıtlarla dolu olduğunu düşünüyorum.

Of Medreseleri ve Bazı Âlimler / Hocalar

Oflu hocaların okuduğu, tahsil gördüğü Of medreseleri meşhurdur. Hemen hemen Of’un her köyünde medrese vardır. Bu medreselerde hafızlık, arapça ve fıkıh (İslam Hukuku) eğitimi ehil hocaların gözetiminde öğretilir ve sonunda icazet merasimiyle (törenle) icazetnameler (yeterlilik diplomaları) verilir. Günümüzde de aynı gelenek (zayıflasa da) devam etmektedir. Her yıl yaz döneminde Of ve Çaykara’nın tüm köylerinde büyük katılımlarla icazet merasimleri düzenlenir ve mezun olanlara yeterlilik belgeleri verilir.

Sadık Albayrak’ın Sultan Abdülhamit döneminin sonlarından başlayıp ikinci meşrutiyetle devam edip, Cumhuriyetle son bulan ilmiye ricalinin sicil evrakları üzerinde yaptığı araştırmalarda belgelerde adı geçen bazı meşhur Oflu Hoca’ların isimleri ve mensup oldukları köyler şöyledir:

Mehmet Bahaeddin Efendi / Mimilos, Mustafa Tevfik Efendi / Kondu, Hüseyin Sabri Efendi / Şinek, Hafız Fehmi Efendi / Paçan, Süleyman Sırrı Efendi/Mimilos, Hasan Efendi / Hopşera-yı Ulya, Mehmet Kamil Efendi / Holaisa, Hüseyin Hüsnü Efendi / Hopşera-yı Ulya, İsmail Hakkı Efendi / Paçan-Mimilos, Numan Vehbi Efendi / Zeleka, Mehmet Şerif Efendi / Hopşera-yı Ulya, Mustafa Zühtü Efendi / Hopşera-yı Süfla, Mahmut Kamil Efendi / Paçan.

Of’un bu “sembol hoca”larından başka ilk anda hatırladığımız şu isimleri de kaydetmekte yarar var:
Kakoşim Efendi / Paçan, Mustafa Sıtkı Efendi, Cansızoğlu / Kondu, Hacı Osman Efendi, Veliefendizâde / Hopşera, Hacı Dursun Efendi / Çalek, Yusuf Şevki Efendi / Kondu, Süleyman Efendi / Fotinos, Mahmut Efendi / Miço, Ahmet Ziyaeddin Efendi (Hacı Ferşat Ef. Torunu) / Holaisa, Yusuf Efendi ve kardeşi Hasan Efendi, Hanecizade / Hopşera, Mehmet Şerif Efendi / Hopşera, Bekir Efendi / Şerah, Abdurrahman Efendi / Zeno, Gargar Müslim Efendi / Kadahor, Sırım Muhammet Efendi / Holaisa, İlyas Efendi / Paçan, Müslim Efendi / Şur, Kabro Hasan Efendi / Holo, Cafer Zihni Efendi / Hopşera, Süleyman Efendi, Çıkrıkzâde / Kondu, İdris Efendi / Paçan, Fetin Efendi / Şur.

Gene 1330 (1914) senesinde Of kazasında bulunan medreseler ve öğrencilere ait bir belgeye baktığımızda Of’un 69 köyünde medresenin bulunduğunu ve bu medreselerde 1482 öğrencinin potansiyel Oflu Hoca olmak için öğrenim gördüğüne şahit oluyoruz: Aşağıdaki Of Medreseleri listesi yoğunluk hakkında yeterince bilgi vermektedir:

Eskipazar Medresesi (5 öğrenci), Hundez Medresesi (19 öğrenci), Kono Medresesi (20 öğrenci), Çalek Medresesi (12 öğrenci), Haksa Medresesi (15 öğrenci), Samri Medresesi (11 öğrenci), Ukşul Medresesi (6 öğrenci), Savan Medresesi (9 öğrenci), Rehot Medresesi (5 öğrenci), Çivaloz Medresesi (10 öğrenci), Kumanit Medresesi (7 öğrenci), Harvel Medresesi (14 öğrenci), Keler Medresesi (3 öğrenci), Tervel Medresesi (6 öğrenci), Ancibranoz Medresesi (9 öğrenci), Yalavas Medresesi (20 öğrenci), Foletli Medresesi (8 öğrenci), Hastikoz Medresesi (19 öğrenci), Yarakar Medresesi (8 öğrenci), Yavan Medresesi (16 öğrenci), Yaranoz Medresesi (27 öğrenci), Miço Medresesi (23 öğrenci), Balaban Medresesi (7 öğrenci), Çufaruksa Medresesi (57 öğrenci), Hamlan Medresesi (13 öğrenci), Mapsino Medresesi (37 öğrenci), Visir Medresesi (7 öğrenci), Çoruk Medresesi (12 öğrenci), Mavrand-ı Ulya Medresesi (29 öğrenci), Mavrand-ı Süfla Medresesi (14 öğrenci), Melinoz Medresesi (19 öğrenci), İşkenaz Medresesi (8 öğrenci), Ebuban? Medresesi (28 öğrenci), Zaryos Medresesi (5 öğrenci), Ogene-i Ulya Medresesi (22 öğrenci), Ogene-i Süfla Medresesi (22 öğrenci), Alisinos Medresesi (34 öğrenci), Şinek Medresesi (112 öğrenci), Şur Medresesi (23 öğrenci), Bababoros ? Medresesi (41 öğrenci), Zihono Medresesi (8 öğrenci), Hopşera-i Ulya Medresesi (31 öğrenci), Hopşera-i Süfla Medresesi (17 öğrenci), Makidanos Medresesi (16 öğrenci), Fot Medresesi (31 öğrenci), Kalanas Medresesi (19 öğrenci), Zenozeno Medresesi (9 öğrenci), Arşela Medresesi (3 öğrenci), Kalis Medresesi (3 öğrenci), Arhançelo Medresesi (12 öğrenci), Mezire Medresesi (22 öğrenci), Kondu-i Ulya Medresesi (23 öğrenci), Kondu-i Süfla Medresesi (10 öğrenci), Okşoho Medresesi (18 öğrenci), Zisino’da Süleyman Medresesi (51 öğrenci), Zisino’da Erşeme Medresesi (34 öğrenci), Zisino’da Filas Medresesi (15 öğrenci), Zeno Medresesi (18 öğrenci), Zeno Medresesi (14 öğrenci), Fotinos Medresesi (7 öğrenci), Holaisa Medresesi (61 öğrenci), Zeleka Medresesi (36 öğrenci), Ğorğoras Medresesi (36 öğrenci), Paçan Medresesi (5 öğrenci), Anoso Medresesi (58 öğrenci), Anoso-i Süfla Medresesi (7 öğrenci), Çoroş Medresesi (81 öğrenci), Şerah Medresesi (51 öğrenci), Şerah Medresesi (37 öğrenci).

Şüphesiz Of’un medreseleri ve Hocaları sadece bunlarla sınırlı değildir. Bu konuda Gülen (Visir) köyünden Hafız Osman Düzenli şunları anlatıyor:

“Of’un peyuk alimleri varidi . Her tarafa fetva verurdiler. Paçan’li İtris Efendi, Şur’li Fetin Efendi, Çalek’li Haci Tursun Efendi varidi, Mahmut Efendi’nun hocasi. Çufaruksa’li Mehmet Ruşti Efendi, Eski Çaykara Vaizi Hopşera’li Hasan Efendi, Çaykara’li Muslim Efendi varidi, peyuk alim. Pizum köyden (Visir’den) da çok varidi Molla’lar. Tabi Holaisa’li Haci Ferşat Efendi da varidi. Pular peyuk hocalar, alimler idi.”

Oflu Hocalar’ın sadece klâsik fıkıh ilmiyle uğraşmadıkları, bu derin ilimleriyle/birikimleriyle birlikte bazılarının Veliyullah derecesinde kâmil mürşit oldukları da bilinir. Bu konuda gene Osman Düzenli Holaisa’lı Hacı Ferşat Efendi ile ilgili şu hadiseyi anlatıyor:

“Of’a pi mufti varidi. Çarşamba’li. Eyi pi alim idi. Of’a pi mezarluktan pi yol keçecek. O mezarlukta da pi mubarek adamun kabri var. Pitün Of alimlerine sordiler, tediler ki alimler: ‘purdan yol keçmez’. Musaade vermediler. Punun uzerine o zamanki Hukumet da tedi ki: ‘Yahu resmi adam muftidur, oğa soralum, o ne tersa o olur.’ Muftiya sordiler. Mufti tedi ki: ‘Mazeret sebebilan olapilur, keçsun pudran yol.’ Yol ketçi ordan. Mufti o kice rüyasina köreyi ki: Pi mahkeme heyeti kurilmiş. Ama ne içun kuruldi da pilmeyi oni. Pakti ki kene ruya tevam edeyi. Pi da pakayi ki kendisini mahkeme edecekler. Pitün mahkeme heyeti toplandi. Veliler, alimler.. Haci Ferşat Efendi da o heyetun içine. Mahkeme reisinun kelmesini pekleyiler. Pi da Mahkeme Reisi keldi, herkes ayağa kalkti. Paktiler ki Hazreti Resulüllah (sellellahu aleyhi vesellem) keldi. Oturdiler. Peyğamber Efendumuz sordi mahkeme heyetine: ‘Ne çeza verelum habuna?’ Hepisi ‘idam verelum’ tediler.İdam temek ebedi çehenneme kalsun temek. Peyğamber Efendimuz tedi ‘yoook, olmaz. (ummetini çok sever mubarek).Yanildi pu. Puna sürkun çezasi verelum.’ Nasi? ‘Yarun Of’i terketsun’. Tediler ‘eyi’. Ruyasina adam her şeyi körur. Uçar da adam. Ya uçsun pakalum? Mufti uyandi. Sabah nemazini kıldi, kalkti furuna kitti etmek aldi da eve kideyi. Pi da pakti Haci Ferşat Efendi oyandan keluyi. Tedi oğa (Müftüye) ki : ‘Sen hala puraya turuyi misun? Sen etmek aldun da kideyisun yeyecesun. Sağa sürkun çezasi verdiler. Niye kitmeyisun?’ Mufti pakti ki, iş paşka. Haman Of’i terk edu toğri memleketi Çarşamba’ya kitti. Hem da dayin teyil, muftiluktan istifa. Taha sora Ladik’ten pirisi keldi Çarşamba’ya pakti pirisi karip karip oturuyi da ağlayi. Tedi oğa: ‘Niçun poyle tuşunceli oturuyisun? Sen da penum kibi musafir misun?’ Tedi mufti: ‘Penum çok terdum var.’” Anlatti paşindan keçenleri. ‘Onun içun tuşunuyirum, Allah peni affeder mi’ tedi. Mufti eyi adam idi.”

Halen yaşayan, 9 yaşında hafızlığını ikmal etmiş ve hayatının 40 yılını Amasya’da geçirip tekrar köyüne (Dernekpazarı/Gülen-Visir) yerleşen bir zâtın asla kaybetmediği yerel Of diyalektiyle, ayrıntılarına kadar anlatmış olduğu bu kıssa (olay)nın derinliğinden Oflu Hocaların iç dünyasını yakalamak da mümkün olmaktadır.

Gene Oflu Hocalar’ın duyarlılıklarına ilişkin Osman Düzenli’nin anlattığı şu olay da bu derinliklerdendir:

“Kelibolili Ahmet ve Muhammet Efendiler, Haci Payram-i Veli’nun muridi idiler. Muhammet peyuği, Ahmet da kuçuği. İkisi da alim, hoca. Talebe okuturler. O ufak kardaş Ahmet talebe okuturkan ağabeyi Muhammet kitti pakti da küldi kardaşina. O da ağlaya ağlaya anasina koşti. Tedi ki: Ana! Pen talebe okutuyidum, ağabeyum peni peğenmedi da küldi pağa. Anasi da çağirdi peyuk oğlini. Oğlum tedi, kel puraya Muhammet. Sen tedi kardaşuna paktun da peğenmedun okutmasini he mi, o da ağlayi. Tedi Muhammet: Yok ana, pen oğa külmeyirum. O okuttuği talebelerun her pirinun paşina pir melaike var. O körmedi olari, pen köreyirum olari, onun içun küldum. Tedi Ahmet’e ki anasi: Oyle isa kabahet sende. Tedi: Oğlum Ahmet, sen kuçuğikân çok ağladun. Sağa pi defa aptessuz meme verdum tedi. Sen onun içun o melaikeleri köremeyisun. (Bu sırada Hafız Osman Düzenli duygulanarak ağlamaya başlar) . İşte olar oyle idi. Nereye olar da, nerede şindikiler?”

Yaşayan Oflu bir Hocanın anlattığı bu kıssadaki duyarlılık ve derinlik kendisini de anlatırken duygulandırarak ağlatacak derecede bir iç safiyetine/duruluğuna sahip bir kişiliktir aynı zamanda Oflu Hoca.

Oflu hocalar için önemli olan mesajları ve mesajlarının muhtevasıdır. Şekil şartları, dil, diyalektin o kadar önemi yoktur. Önem sadece İslâmı ve İslâmî muhtevayı doğru aktarabilmededir. Rumca’nın Of’ta yaygın olduğu dönemlerde 1877 yılında (129 yıl önce) yayınlanan ilk Türkçe şehir tarihi olan Trabzon Tarihi’nin Of Kazası bölümünde yazarı Şakir Şevket;

“..Ma’a-hâzâ burada pek büyük âlimler ve çok ziyade erbâb-ı sanayi’ vardır ki ağaçdan saat bile yapılıp kullanılıyor. Oranın ahalisi hala rum lisaniyle tekellüm eder ve Türkçe bilmeyen talebeye dersleri Rumca takrîr ve ta’rif ederler” şeklinde yazmaktadır.

Yerel Diyalekt ve Oflu Hocalardan Örnekler

Yerel tavır, yerel diyalekt ve yerel örneklerle yüklü bir Oflu Hoca tipolojisine klâsik İslâm kültüründe de referans olarak rastlamaktayız. Örneğin Hz. Mevlâna’nın Mesnevi’sinde, Ahmet Eflâki’nin Menakıb-ül’Arifin’inde, Şems-i Tebrizi’nin Makalât’ında, Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ında ve daha birçok kaynak eserlerde bu tarzın değişik örnekleri bulunmaktadır.

İmanında kavî Oflu Hoca, her ne kadar eleştirsek daha doğrusu öne çok fazla çıkarılmaması gerekir diye düşünsek de espritüel derinliğine parmak basmak ve vurgu yapmak gerekiyor. Oflu Hocanın Sohbetleri gibi yapay ve bağlamından kopartılmış bir kurgu/varsayım olarak yazılan kitapların yerine aşağıdaki gerçek olaylar onun mantık örgüsü, sözünü sakınmaması, her zaman verilecek cevabının olması, espri yeteneği, söz ustalığı ve beden dili bakımından, kendisi de bir yöre insanı olması hasebiyle, yöre insanının yapısına uygun tarzına işaret eder.

Aslen Çaykara’nın Soğanlı (Hopşera) köyünden olan ve Hanecizadeler diye isimlendirilen sülâleden (Eski Çaykara Müftüsü Yusuf Bilgin’in kardeşi) Hasan Efendi’ye alay etmek için sorarlar:
– Hocam biz namaz kılmıyoruz, onun için kâğur mi olduk?
Hasan Efendi cevap verir:
-Yoo, siz kâğur olmadunuz ama kâğurlar nemaz kılmaz!

İşte, karşısındakinin dalga geçme amacını gerçekleştirmesine fırsat vermeyen ve bir İslâmî ölçüyü karşısındakinin anlayabileceği ve donup kalacağı bir diyalektikle ortaya koyan Oflu Hoca tarzı..

Oflu Hocanın en uç benzetmelerle vaaz ettiği örnek daha:

“Kendisi Çaykara’nın Ataköy (Şinek)li olan Eski Trabzon Müftüsü Raif Hoca çarşı camiinde vaaz ediyor. Cami tamamiyle dolu.
– Aziz Müslümanlar. Bu kadir gecesi öyle bir mübarek gecedir ki, içinde kadir gecesi olmayan bin aydan daha hayırlıdır. Bu geceye ulaşıp tövbe-istiğfar edenler, hak yemişse helalık alanlar, kaza namazı olup da kaza namazını kılanlar, bütün kötülüklerden tövbe edeceğine niyet edenler, af ve mağfirete uğrarlar.
Cemaatten sorarlar:
– Hocaefendi, nasıl olacak habu iş? Bu dediğin doğru mu?
Raif Hoca bu soruyu bir örnek vererek cevaplar: -Bakın aziz Müslümanlar. Bizim fıkıh kitapları der ki, eşek murdar hayvandır. Ama bu eşek tuz gölüne düştüğü zaman bir müddet sonra tuz olur, murdarlığı kalkar, yemeklere bile konulur. İşte bu Kadir gecesine ulaşıp da tövbe-istiğfar edenler, günahlarından pişman olanlar, tıpkı eşeğin tuz gölüne düşüp eşeklikten kurtulması gibidir.”

Raif Hoca’nın vaaz tarzında olduğu gibi “Lâ teşbih velâ temsil” veya “temsilde hata olmaz” ölçüsüyle bakıldığında, karşısındakilerin hafızalarında kalacak, espriyle yüklü bir örnek Oflu Hoca tarzı..

Oflu Hocaların şöhreti o derece yayılmıştır ki, kendileri de bu haklı şöhretin farkındadırlar. Ve Of yöresine en yakın bir ilçeden bile bir din görevlisinin görevli gelmesi onların şöhretine, şanına yakışmaz. Bu konuda gene Raif Hoca’dan canlı bir örnek şöyledir.

Arsin’in Zazana köyünden Mustafa Koç vardı. İlâhiyatı bitirip Hayrat’a müftü olarak geldi. O sıralarda Hayrat’ta icazet merasimi (mezuniyet töreni) yapılacak. Trabzon Müftüsü Raif (Korkmaz ) Hoca da çağrılıyor. Merasimde önce Hayrat Müftüsü Mustafa Koç konuşuyor. En son Trabzon Müftüsü Raif Hoca kürsüye çıkıyor. Kur’an kurslarının önemini, yöreye katkılarını, Of ve Çaykara’nın Kur’ana hizmetini vs. vs. anlatıyor. Sonra konuyu kıyamet alametlerine getiriyor ve diyor ki:

-“Bakın, benden evvel konuşan Mustafa Hoca ne güzel şeyler söyledi. Ağzına sağlık. Kimden okudu ise hocalarından Allah razı olsun. İşte habu Of ve Çaykara havalisine Arsen’den pirinun kelu da muftiluk yapması peyuk kıyamet alâmetidur.”

Oflu Hocaların bazen üslupları yüzünden çektikleri de olurdu. Hatta resmî görevli olan Oflu Müftülerden sırf üslubu, anlatım tarzı yüzünden sürgün edilenlere de rastlanır. Yukarıda bahsettiğimiz Trabzon Müftüsü Raif Hoca da bu tarz yer değiştirmeleri yaşamıştır. Raif Hoca Zonguldak’ta müftü iken bir Cuma namazından önce oruç kimler tutamaz mevzuunda vaaz ediyor. Sayıyor, sayıyor… sonunda eşekler de tutmaz diyor. Hatta Halk Partili Belediye Başkanı Raif Hocayı ‘bize eşek dedi’ diye şikâyet eder.

Oflu Hoca’nın anlatım tarzına bir başka örnek:
Nurani yüzlü emekli bir hocaefendi. Alim fazıl bir insan. Üslubu yerel üslup. Mübarek gecelerden birisinde vaaz ediyor. Değişik konuları anlatıyor, sıra Amerika’nın Irak’ı İşgaline geliyor:
– “Aziz muslimanlar, töğa edun, kuvvetli töğa edun. Köreyisunuz tünyada nereye ev yıkıluyisa muslimanun evi, nerde pi kadun tul kaluyisa muslimanun karisi, nerde bi ufak uşak elüyisa muslimanun uşaği. Haburda şindi purnumuzun tibine Amerika Irak’a vuracak.”
Tüm beden dilini kullanarak vücut ve el-kol hareketleriyle heyecanlı bir şekilde anlatıyor. Eliyle sağ tarafında Amerika’yı işaret ediyor:
– Ula, niye vuracasun oğa? diyor.
– Aziz muslimanlar ! Niye vuracak oğa pilüyimisunuz? Sende kimyasal, piyolojik, pilmem ne ne silahlari varmiş, onun içun. Pak pak pak. Ula kâğur oğli kâğur, sende taha peyuği yok mi?”

Oflu Hocalar bu tarz anlatımlarıyla cemaati öylesine konuya raptederler (katarlar) ki, bugün çağdaş eğitim yöntemlerinde beden dili olarak kavramsallaşan etkileyici iletişim konusunda uzmanlaşmışlardır adeta.

1970-80’li yıllarda büyük âlimlerin yetiştiği Çaykara’nın Soğanlı (Hopşera) köyü camii imamı Kobanoğlu Mustafa Hoca’nın köy camisindeki vaazlarında, cemaatin hemen hepsine tek tek kürsüden hitap ederek, anlattığı olayları cemaat mensuplarında kişiselleştirip interaktif bir üslupla anlatımı da Oflu Hocaların anlatım tarzına önemli bir örnektir.

“Kobanoğlu Mustafa Hoca’nın cemaatte doğrudan göz ve söz teması kurmadığı kimse yoktu. Herkese ismiyle seslenerek; (ahiretten bahisle) “Sen pakma ordan Mehmet Efendi, sen da kidecesun oraya, çare yok. Hazirlukli ol!”. Köyde yakında ölmüş olan birisinden bahisle “Çok sever idi köyini, keçen sene puraya idi. Şimdi nereyedur? Soyle pakalum Osman Efendi?” şeklinde muhatabında anlattığı mevzuyu yaşatan müthiş örnekler sergiliyordu.”

Kullandıkları mecazlarda da yerel dili kullanması kaçınılmazdı. Bir örneği Ataköy (Şinek)’lü Hikmet Yıldırım anlatıyor:

“Bizim köyde Hacı İhsan Efendi (Binler) vardı. 35 yıl bilfiil imamlık yapmıştı. Hadis ilminde önemli müktesebatı vardı. Özellikle Ramazan ve Kurban bayramlarında namazdan önce uzun ve etkili vaazlar ederdi. Vaazı bitince de bizim yörede adet olduğu şekilde, bir problemi olan, problemini, ad ve soyadını belirtmeden bir kâğıda yazar ve İhsan Efendi tarafından cevaplandırılmak üzere kürsüye koyardı. Buna bizim yörede “kürsüye kâğıt koyma” denir.
Kürsüye konulan kâğıtlardan birisinde şöyle bir soru yazılıydı: “Hocam! Acaba mü’minlerin günahkârları önce cehenneme girecek de ondan sonra mı cennete alınacaklar? Yoksa doğrudan cennete mi girecekler?
Hacı İhsan Efendi soruyu okur ve kürsüden cevap verir:
– “Mü’min kardaşlarum! Sizun anlayacağunuz oraya pi çuhnisma var. Çehenneme piraz çuhnis olacakler!”

Oflu Hoca’ların yerel ağızla gerek Kur’an’da geçen ‘kıssa’ları, gerek hadis-i şerif’lerde sözkonusu olan olayları, gerekse de diğer İslâm kaynaklarında kayıtlı bulunan mevzu ve olayları aktarma biçimi o kadar içten ve sanki o anda hadiseyi yaşıyormuşçasınadır ki, kendisiyle birlikte muhataplarını da aynı şekilde olaya katarlar. İnanılanı, yaşayan gerçeklik haline getirebilen bir diyalektik kullanan Oflu Hocalara işte güncel bir örnek:

“Zenkin pi muşrik var Medine’de. Çok zenkin. Ama karisi hasta. Tünyannun toktorlarini çağirdi, keturdi oraya lâkin pir fayde yok. Pizum sahabe-i kiram’dan pirisi da (ismini da pilüyidum onuttum oni) oraya. Onilan o zenkin talka keçmek isteyi. ‘E, siz okursunuz da eyi olur hastalar he mi? E ya oku da penumki eyi osun?’ Sahabe da tedi ki: ‘Okuyayim ama, eker eyi olursa ne verecesun pağa?’. Tedi o zenkin muşrik: ‘Eker eyi olursa, tevelerumun içerisine kirecesun, işteduğun renkte kırk tane teve alacasun.’ Teve mubarek heyvan, eti yenur. ‘Temam mi’? Temam. Okudi oni peş tekke. Karisi haman şifa puldi, eyi oldi. Şifa pulinca, tedi ‘kit peğen al kırk tane teveyi.’ Sahabe tedi ‘yok ! O senun pildüğun kibi teyil. Pizum inanduğumuz pi peygamber var. Sellellahu aleyhi vesellem. Kidu oğa sorayim. Eker al tersa alurum. Alma tersa almam.’ Kitti, tedi peygamber efendumuze ‘alapilür miyum olari, pahsettum onlân?’ Tedi Peygamber Efendimuz: ‘Oooo, teşki taha çok yapsaydun. Kâfir ya. Keldi olari aldi, kedurdi peygamber efendimuz, sellellahu aleyhi veselleme. O da olari peltülmale, hazneye mal etti. Ama tedi o sahabeye ki: ‘Ne okudun da eyi oldi o hasta, oni ya soyle pağa?’. Tedi: ‘Ya Resulellah, yedi tane fatihe okudum, paşka pişe okumadum.’ Tedi Peygamber Efendumuz: ‘Ne pilürsun şifa olduğini?’ Tedi sahabe: ‘Ya resulellah, sen soylemiş idun, o akluma kaldi da okudum, şifa puldi.’ Sora, o kadun var ya, tedi ki kocasina: ‘Temek ki pularun tini haktur. Tünyanun toktorlarini topladun olmadi. Pak peş tekkede pu peni eyi etti. Kel piz da pularun tinine kirelum.’ Ama kirdiler mi kirmediler mi oni eyi pilmeyirum. İnşallah kirmişlerdur. O kadar mucizeyi kördiler da iman etmediler mi?’

II. OF’UN SON DÖNEM SEMBOL HOCALARI’NDAN…


Mehmet Akif ve Mandan Hoca

Yerel ağızla Ofli Hoca olarak kavramsallaşan Ofun Hocası’nın prototipi/başörneği Mehmet Akif’i bile hayran bırakacak, büyüleyecek tarzda Safahat’ta heykelleşmiştir.

Mehmet Akif’in Safahat’ında Mandal Hoca olarak geçen gerçek şahsiyet, bugünkü Çaykara’nın (o zamanlar Of’a bağlı) Holo köyünden İstanbul’a gelmiş bir Dava adamı-İslâm alimidir. İstanbul Yeni Cami’de vaiz olarak görev yapan Mandal Hoca (Aslı Mandan Hoca’dır) döneminin her türlü baskısına ve zorbalığına karşı imanından kaynaklanan bir boyun eğmeyişle karşı duruşunu ortaya koymaktadır.

Dikkatlerden kasıtlı veya fark edilmeyerek kaçırılan Akif’in resmettiği Oflu Mandan Hoca, üzerinde durulmaya değer bir prototiptir.

Mehmet Akif’in Safahat’ta oldukça uzun anlattığı Oflu Mandan Hoca’dan bazı kısımlar:

“Söktü Mandal Hoca’dır gürleyerek…
– Ay, o mu Lâz?
-Yeni Cami’deki vâiz, bileceksin belki?
-Bileceksin ne demek, Mandal’ı kim bilmez ki?
Tacı yok, tahtı da yok, kendine mâlik sultan.
Galiba öldü ki hiç gördüğümüz yok?
-Çoktan !
Ne güzel söyledin oğlum, Hoca sultandı evet.
Yoktu dünyada esîr olduğu hiçbir kuvvet.
Hele sen yoldaşımın hâlini görseydin o gün,
Eskisinden de perîşandı…
-Tabîî, sürgün.

Mehmet Akif Mandan Hoca’daki etkileyici duruşu anlatmaya devam ediyor:

“-Başta bir dalgalı fes, ta tepesinden o ibik,
Cuk oturmuş bakıyor; mavi beş on kat iplik,
Sapı yok, püskülü tutmuş da, dışından ibiğe,
Bağlamış sımsıkı “Artık bu da kopmaz ya!” diye.
Önü çökmüş sarığın, arka taraf vermiş bel;
Çağlıyor püsküle baktım, üzerinden tel tel.
Saçak altında o gözler uzanan kaşlardan;
İki şimşek dolu gök sanki, yanarsın baksan!
Sonra, hendekler açılmış gibi kat kat bir alın;
Hani, bin parça olur, düşmeyegörsün, nazarın!
İri burnundan inip savruluyor çifte duman,
El ayak bağlı, solurken bu kıyılmaz arslan.
…….
Oflu ‘hainlere lanet!’ dağıtırken bol bol,
Kime benzetti ki, bilmem, beni ‘berhudar ol!’
Diyerek okşadı; artık ne kadar hoşlandım,
Bilemezsin… Sıcacık bir aba giydim sandım.
….
-İşte gördün ya, Hocam, millet için lâzım olan,
Hoca Mandal’daki îmân gibi sağlam îmân.
Titretirsin yine dünyayı, emin ol, tir tir;
Hele sen Şark’a o imanda beş on sîne getir.
Zübbe valiye çatan hangi müderrisse, ona,
Sorarım ben ki: Açık gördüğü bir hak yoluna,
Kellesinden geçecek molla yetiştirmiş mi?
Oturup sadece, mektepleri tenkîd iş mi?
Kuru laftan ne çıkar? Tıngır elek, tıngır saç…
Mektebin açsa eğer, medresen ondan daha aç!”

Evet… Mehmet Akif’in deyimiyle Mandan Hoca örneğinde Oflu Hoca “sağlam îman”sahibi, “hak yolunda kellesinden geçecek” tavır sahibi, “kuru laf”tan kaçınan bir vakar sahibidir. Gene Akif’in tanımlamasıyla; “Hendekler açılmış gibi kat kat bir alın” ın altında “baktığınızda etkilenip bin parça olacağınız” “iki şimşek dolu gök” gibi gözler..


Oflu Mehmet Emin Efendi

Mandan Hoca gibi ‘kavi’ bir Oflu Hoca tipi de bir zamanlar her evde bulunan demirbaş İslâmi kitaplardan Osmanlıca “Necat-ül Mü’minin Risalesi” ve 20’den fazla kitabın yazarı, kitaplarındaki künyesi ile “Mehmet Emin Efendi bin Hasan el-Ofî”dir. Oflu Mehmet Emin Efendi’nin risalelerine bakılacak olursa “İslâm’ın katı ve lafzî bir yorumunu yapan… Oflu Mehmet Emin Efendi hakkında bilinenler dikkate değer bir şahsiyet olduğunu göstermeye kâfidir. 1815’te Of’ta doğan Mehmet Emin Efendi, 1838’de İstanbul’a geldi. Ölümüne kadar Fatih camiinde Cuma günleri namazdan sonra vaazda bulundu.” Sefine-i Evliya yazarı Hüseyin Vassaf’ın bildirdiğine göre; İstanbul’da ‘Fatih Sofuları’ diye isimlendirilen cemaatin kurucusu idi. Bu cemaat mensupları ‘fes yerine ince dikişli takke giyerler, beyaz ve gayrimuntazam sarık sararlar; sakallarını uzatır, bıyıklarını kısa keserler; cübbeleri beyaz ve gayet geniştir, şalvar giyerler. Kırmızı veya siyah yemeni ve siyah mest kullanırlar. Kendilerinden bîgâne olanlarla alış-veriş etmezler. Yolda, kendilerinden olmayana selam vermezler. Hele fesli, kravatlı, kolalı gömlekli şahısları gördükleri zaman başlarını aksi istikamete çevirip bakmazlardı. Namazda olanca kuvvetleriyle tâdil-i erkâna riayetle eda-yı salâta son derece düşkün olurlardı. Kendi cemaatleri haricinden kız almazlar, hizmet-i devlete girmezlerdi. İmam-ı Rabbanî’ye nisbettardırlar, İmam-ı Birgivî’nin Tarikat-ı Muhammediye’si onların mürşidiydi. Karşı oldukları en önemli şeylerden biri de tütün içmekti.” Kendisi ömür boyu geçimini süt ve yoğurt satarak geçirdiği için sütçü veya yoğurtçu Emin Efendi derlerdi. Daha önce basmacılık edermiş. Tahsil-i Arabî görmüş, cerbezeli bir pir-i fani idi… Beyaz cübbe giyer, celâli galib bir kimse idi. 1904 yılında vefat etti. Kabri Fatih’tedir. Mezar kitabesinde “Fatih Cami-i Şerifinde –Cuma günleri vaiz- Meclis-i irşadiye- ve Necatü’l-müminîn vesair –risâlelerin müellifi –meşhur ulema-yı kiramdan –faziletli Oflu el-Hacc-Mehmet Emin Efendi’nin kabridir. El-fatiha 1319” yazılıdır. Yazdığı “Duhan (Tütün) Risalesi” meşhurdur. Bu yüzden yapılan tahkikatlarda evinde yazdığı Arapça ve Türkçe “Duhan Risalesi”den nüshalar bulunmuş, zabtiye nezaretince el konulmuş ve kendisine iki sene sürgün cezası verilmiştir. Gene 19. yüzyılın Islahat hareketleri ve Garptan kültür unsurları iktibası karşısındaki tavrını ifade ettiği, teknik karşıtı “Risale-i irşadiye fi beyani’l-fabur ve’l-faburka ve’t-tiligraf” isimli eseri İngilizceye de çevrilmiştir.

Sefine-i Evliya’da anlatılan bu Oflu Hoca ve Prof. Ali Birinci’nin “gerçek Oflu Hoca işte bu” diyerek söz konusu ettiği Mehmet Emin Efendi’nin Duhan Risalesi’nden de anlaşılıyor ki; kendine mahsus fikir ve tavır sahibi, çevre ve dönemin şartları ne olursa olsun bunlara aldırmaz, eğilmez bir Oflu Hoca’dır. İslâmı anlayış ve anlatış biçimi de doğrudan, sert ve keskindir. En dikkat çekici özelliklerinden birisi de hiçbir karşılık beklemeden, rıza-en lillâh-Allah rızası için” tebliğ ve irşat faaliyetini sürdürmesidir. Geçimini ise beslediği ineklerinden süt ve yoğurt satarak sağlaması, hocalığını geçim vasıtası yapmamasıdır.

Oflu Hocalar saymakla bitmez. Ancak faaliyetleriyle, öğrenci yetiştirmeleriyle öne çıkmış, Of’un İslâmî eğitim tarihinde Osmanlı ilim ve medrese geleneğini Cumhuriyet döneminde de sürdürmüş, bu konuda şöhreti yayılmış Oflu âlim/hocalardan 4’ünden özellikle bahsetmemiz gerekiyor. Bunlar Holaisa’lı (Yeşilalan) Hacı Ferşat Efendi, Çalek’li (Sıraağaç) Hacı Dursun Efendi, Çufaruksa’lı (Uğurlu) Mehmet Rüştü Aşıkkutlu ve Hopşera’lı (Akdoğan) Hasan Rami Yavuz’dur.

Holaisa’lı Hacı Ferşat Efendi

Hayatı, ilmi, eğitim faaliyetleri ülkemiz sınırlarının ötesinde de etkili olmuş Hacı Ferşat Efendi Cumhuriyetin ilânından sonra kılık-kıyafet devrimi sırasında ‘şapka’ ile ilgili olarak Mustafa Kemal ile tartışmış bir Oflu Hoca’dır.

Hacı Ferşat Efendi’nin hayatından bir özeti alıntılayalım:

“Son devir Osmanlı müderris ve şeyhlerinden olup, Çaykara Yeşilalan köyünde 1886 yılında doğmuştur. Asıl adı İbrahim Hakkı’dır. Halk arasında Hacı Ferşat Efendi diye tanınır. Fakir bir aileye mensup olduğundan bir süre çobanlık yapmıştır. Üstün bir zekaya sahip olduğunu fark eden bazı alimlerin teşviki ile, yörenin müderrislerinden Huşolu Numan Efendi’den İslâmi ilimleri tahsil etmeye başladı. Küçük yaşına rağmen her yıl Ramazan ayında civar illere giderek vaazlar veriyor, heyecanlı konuşmalarıyla kalabalık cemaatlerin ilgisini çekiyordu. Tahsiline devam ederken Trabzon yöresindeki bazı illerde kısa süreli imamlık görevlerinde bulundu. İcazet aldıktan sonra İstanbul’a gitti ve Ramazan ayında Ayasofya Camii’nde vaazlar verdi. Kondu’lu Yusf Şevki Efendi’den tarikat dersi aldı. Memleketine döndükten sonra köyünde bir medrese kurdu ve çeşitli aralıklarla burada müderrislik yaparak üçyüzü aşkın talebeye icazet verdi. Of’ta müftülük, Samsun İdadisi’nde öğretmenlik yaptı. Müderrisliğinin yanında tasavvufla da meşgul oldu. Şeyhi Yusuf Şevki Efendi’nin kızı ile evlendi. Gümüşhanevi Tekkesi’nde İsmail Necati Efendi’nin yanında halvete girerek hilafet mertebesine erişti. İsmail Necati Efendi’den sonra tekkenin postnişinliğine getirilmesine rağmen, ‘şöhret afettir’ diyerek bu görevi benimsemedi ve ömrünün sonuna kadar memleketinde tedrisat, irşad faaliyetlerine devam etti. Torunu Ahmet Ferşad’ın naklettiğine göre Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal Paşa ile iki defa karşılaştı. İlkinde ‘Reis’ül Ulema’ sıfatı ile onunla tartıştı. İkincisinde ise şapka giymenin caiz olmadığına ilişkin fetvasından dolayı Trabzon’a celbedildi ve Atatürk’e şapka giyenin kâfir olacağına dair fetva verdiğini çekinmeden söyledi. Atatürk tarafından medrese eğitimine izin verildiği talebelerinin de askere alınmadığı, bu nedenle yörede eşkıyalık yapan kimselerin de onun talebesi olduğu ve eşkıyalıktan vazgeçerek okuyup imamlık gibi görevlerde bulundukları ifade edilen Hacı Ferşat Efendi’ye, içinde Hasan Rami Efendi’nin de bulunduğu birçok alim müntesib idi. 1929 yılında vefat eden Ferşat Efendi, köyündeki medresenin yanına defnedildi.”

Çalek’li Hacı Dursun Efendi

Of’lu Hocaların (bugünkü deyimle ifade edersek) sivil duruşuna, toplumsal muhalefetine, radikal tutumuna örnek olarak Dursun Efendiyi gösterebiliriz. 1883 yılında Of’un Çalek köyünde doğan, daha sonraki tahsil hayatından sonra İstanbul Süleymaniye Medresesinden Müderris ünvanıyla mezun olup tekrar Trabzon’a dönen ve Trabzon ve havalisinde Medreseler Müfettişliği’ne tayin edilen, yöredeki deyimiyle Çalekli Hacı Dursun Efendi.

Of eşrafı, Osmanlı sonrası toplumsal kargaşanın ve yeni dikte edilmek istenen batı tipi yaşama biçimine karşı tepki ve duyarlılıklarını Hacı Dursun Efendi ile dile getirir.

Hacı Dursun Efendi 25 Ekim 1923 tarihli Sebilürreşat Dergisi’ne Of’tan gönderdiği bir telgraf/mektup/yazı’da şunları söylemektedir:

“… Umumi harbden evvel milliyet ve mevcudiyetlerini kaybetmiş birtakım yabancı şahsiyetler memleketimize sokulmuş ve memleketin birliğini, içtimai esaslarını bozacak cereyanlar meydana getirmeye çalışmışlardı. Büyük bir üzüntü ile görüyoruz ki bu şahsiyetler bugün de faaliyetlerine hız vermektedirler. Bir de epey vakitten beri gazetelerde görülen asrilik, laiklik gibi meselelerden maksat ne olduğu şimdi meydana çıkıverdi. Halkın dini esaslarını ve milli ananelerini oyuncak sayan bu adamlar gürültü ile bütün Türk halkını milliyetsiz, ananesiz, dinsiz beşer gümesi yapmak kolay bir iş midir sanıyorlar? Emin olsunlar ki bütün Müslümanlar bu kabil kimselere yalnız ananelerin amansız hasmı değil, vatanın da en müfrit düşmanı nazarıyla bakmaktadırlar. Milli hukukumuz olan fıkhımızın, milli ahlak ve içtimaiyatımızın yerine Garbın tefessüh etmiş şeylerini getirmek isteyen bu kör mukallidlerin sözlerini gazete sütunlarında gördükçe bunların Türk olduğuna bir türlü inanamıyoruz. Türkler, Müslümanlar nasıl Garbın meftunu olurlar. Nasıl Garbın fuhşa bulaşmış ahlak ve içtimaiyatını kabul eder? Garbın sanayini, iktisadiyatını alacağız, ziraat ve ticaretine rekabed edeceğiz. Fakat hiçbir zaman varlığımızı, içtimai mevcudiyetimizi Garba feda etmeyeceğiz.

…. Bu memlekette yaşamak isterlerse, bu memleket halkının dinine, ahlak ve adetlerine hürmet edeceklerdir. Aksi takdirde yollar açıktır. Türk’ün içtimai birliğini kırmaya kalkışmasınlar. Garbın beğendiği sefahat yerlerinde yaşasınlar. Türkler, Müslümanlar ahlaki perdeleri yırtmak, dini ananeleri yıkmak ile değil, belki bunları takviye ve perçinlemek ile terakki edeceklerdir. Milletin arzusu budur. Herkes bunu böylece bilmelidir. Of Kazası.. 25 Ekim 1923. İmzalar Dursun Feyzî ve eşraftan 17 kişi. Sebilürreşad, c. 23, sayı: 574, sh: 28, 8 Teşrinisani 1339”

Hacı Dursun Efendinin bu mektubu/yazısı/telgrafı yeni rejimin ilanından dört gün önce muhalif duruşu simgeleştirir mahiyettedir. Hacı Dursun Efendi’nin bu tavrı dönemin resmî devlet yöneticilerinin dikkatini çeker ve Dursun Efendi görevinden ayrılır. Of halkının duyarlılıklarını dile getiren Hacı Dursun Efendi bundan sonraki hayatını yetiştireceği talebelerine vakfeder. 27 Şubat 1977’de Çalek köyünde vefat eder.

Çufaruksa’lı Mehmet Rüştü Aşıkkutlu

‘Reis’ül Kurra’ (Kıraat Üstadı) olarak Kıraat İlmi’nde şöhret bulan Mehmet Rüştü Efendi de özellikle yetiştirdiği talebeleriyle ünlü bir Oflu Hoca’dır. Hayatını Kur’ana hizmet’e vakfetmiş olan M.Rüştü Efendi, Kur’an okuma usûlünde “aşere takrib” denilen değişik tarzlarda okuma usulleri konusunda önemli bir zirve idi.

Hayat hikâyesi şöyledir:

“1901 yılında Of’un Çufaruksa (Uğurlu) köyünde doğan Mehmet Rüştü Efendi, ilk tahsilini babası Ahmet Cemalettin Efendi’den alır. Daha sonra köyündeki medreseye devam eder. Medreselerin kapatılmasından sonra gene Oflu meşhur alim Dursun Feyzi Efendi’den Fıkıh, Tefsir ve Akaid dersleri alır. Daha sonra İstanbul’a gider.Daru’l Hilafe medreselerinde eğitim görür. İstanbul’da bazı meşhur alimlerden Aşere, Takrib, Tayyibe derslerini ikmal ettikten sonra tekrar kendi köyü Çifaruksa’ya döner. Buradaki köy camisinde fahri imam olarak görev yapar. Kendi özgeçmişindeki ifadesiyle “Bu öğrendiklerimle 1932 yılından 1974 yılına kadar İmamlık ve vaizlik ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın müsaadesiyle Fahrî Kur’an öğreticiliği” yapar.

Kendisi’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nca Ankara’da daimi görevlendirilmek istenmesini kabul etmeyen, ayrıca Anadolu’nun birçok bölgesinde ders okutması için yüksek ücretli bütün teklifleri de reddeden M.Rüştü Hoca, “ancak köyümde eğitim veririm” ısrarı üzerine hizmetini Çufaruksa’da devam ettirir. Bu konuda Hafız Osman Düzenli (74) şunları söylüyor:

“Çifaruksa’li Mehmet Ruşti Efendi hem aşere takrip okutur, hem da Of’ta vaiz. Pak şindi. Misir’da meşhur pi alim varidi. O zamanun Türkiye Tiyanet İşleri Paşkani iştedi oni, kelsun da aşere takrip okutsun. Tedi o Misir’li alim: Pen kelurum ama, piz keçen sene Mehmet Ruşti Efendilân köriştuk. Penden da eyi aşere takrip okutur. Oni pulun siz, peni ne iştersunuz. Keldiler paktiler. Essehten oyle. Yazdiler oğa mektup. O zaman telefon yoğidi. Ankara’ya kelecesun, Ankara’ya okutacasun. O da mektup yazdi olara: Eğer kendi köyume kurs açilursa okuturum. Ankara’ya kelemem. Olar da meçbur kabul ettiler oni. Her vilayetten pi kişi könderdiler. İçerlerine rahmetli Çaykara muftisi Yusuf Efendi da var. Kittiler oraya okudiler.”


Hopşera’lı Hasan Rami Efendi

Sözkonusu ettiğimiz Oflu Hocalardan bir diğer önemlisi de Hopşera’lı Hasan Rami Efendi’dir.

“Hasan Ramî Efendi 1909 yılında Hopşera’da doğdu. Çocuk yaşta anne ve babası vefat eder. Hayatını İslâmî ilimlerin tedrisine vakfeder. Birinci dünya savaşının zor ve sıkıntılı şartlarında ilk eğitimini almaya başlar. İlk bilgilerini köyündeki cami imamı Hamdi Efendi’den alır. Bir süre Çaykara’da terzi çıraklığı yapar. Sonra mahalle imamı Salih Efendi’den sarf-nahiv (gramer) dersleri okur. 1922 yılında yörede meşhur Tayip Zührü Efendi’den değişik ilimler tahsil eder. Aynı zamanda Mehmet Rüştü Efendi’den kıraat eğitimi alır. 1938 yılında Tayyip Zühtü Efendi’den icazet alarak medrese eğitimini tamamlar. Fahri olarak Of-Çaykara bölgesinde imamlık ve fahri müderrislik yapar. 1948 yılında resmî Çaykara vaizi görevine getirilir. Hafızlığını 27 yaşında, askerden döndükten sonra altı ayda tamamlamıştır. Hasan Rami Efendi’de ilim aşkı o derece yoğundur ki, yaz aylarında medrese eğitimine ara verilmesi onu hüzne boğar. Hatta “herkesin yazı gelir benim ise güzüm. Herkesin güzü gelir benim yazım!” der. Of-Çaykara dışından da birçok talebesi vardır. Edîp bir kişiliğe de sahip olan Hasan Ramî Efendi 1982 yılında vefatına kadar eğitim ve irşad faaliyetlerini sürdürmüştür.”

Yazdığı bir şiirinin bir bölümü şöyledir:
Kârhane-i alemde nem var benimdir deyu,
Malik olduğum cesed cümle Hakkındır kamu,
Şuur ile idrakim onun lütfudur haman,
Kalmadı bana hisse fanidir cümle deyu.
Ramî varlığın Hayal-i Hak’tan geldin bîgümân,
Varlığını teslim et ermeden sana memat.
Ram ol Habl-i Metin’e kazanırsın rızayı,
Rahat olmak istersen at kalbinden sivayı.

Bu Hocalar eğitim faaliyetlerinin yanı sıra yöredeki toplumsal hayatın problemlerine de kalıcı çözümler getirici, sözü dinlenir isabetli kararlarıyla toplumsal barışa da hizmetleriyle ünlüdürler.

İşte bulunduğu ve gittiği her yerde halkı bu dünya ve ötesinde nasıl bir hayat sürmesi ve süreceği konusunda sırf yerel ağızla, yerel diyalektle, yerel örneklerle uyardığı, irşad ettiği/aydınlattığı için gülünen, esprilere konu olan, ironi alanına hapsedilen Oflu Hoca ile ilgili olarak bugüne kadar O’nun ne olduğu değil, NE OLMADIĞI ortaya konulmuş ve konulmaktadır.

Özet olarak diyoruz ki, Of’un öne çıkan bir sembolü olarak OFLU HOCA’yı tanımak, görmek isteyen Mehmet Akif’in Safahat’ındaki MANDAN HOCA’ya, Mehmet Emin Efendi’ye, Hacı Ferşat Efendi’ye, Hasan Efendi’ye, vs. vs. baksın.

III. FARKLI YÖNLERİYLE OFLU HOCA

Remezanluklar

Of’ta yetişen hocalar için remezanluğun ayrı bir yeri ve önemi vardı. Ramazan aylarında Anadolunun birçok şehrine günlük namazlar ve özellikle de teravih namazı için imam olarak kalırlar ve mukabele okurlardı. Ramazan ayı onlar için bir tür ibadet yoğun geçen bir aydır.

1940’lı yıllarda türlü meşakkat ve zorluklara katlanarak remezanluğa giden Of’un Visir (Şimdiki Dernekpazarı’nın Gülen Köyü) köyünden Osman Düzenli 61 yıl önce kendisinin ve babası Hemdi Hoca’nın çektiği meşakkatleri, tabii bir şekilde, müthiş bir hafıza ile gayet normal karşılayarak şöyle anlatıyor:

“Oniki yaşina idum. 45 senesi. Hafusluğumi pitturmiş idum. Pen çecuk olduğum içun, Holo’dan Zikoğli Ahmet varidi. Pobama tedi ki: Pu hafusi ver pağa, alu kideyim Kars’a. O zaman da Kars’a kideceğuk, her akşam pi çameye okuyacağuk, para toplayacakler. O zaman fakirluk varidi. Pen da endum Visir teresine. Telefon yok o zaman. Yakup’un Hani varidi oraya. Yakup tedi: Ey kidi, teşki kelmese idun. Zikoğlu Ahmet haber könderdi, Hemdi’ye selam soyleyun (Pobam içun) çecuği yormasun oraya. Ama pen keldum tedum. Tedi ki Yakup: Teyeyim sağa pişe, pen Kars’a köndereyim seni. Oraya penum ağabeyum var, tedi. Kimdu? Rahmetli Mustafa Yazici. O ki Zikoğlu Ahmet keleceğidi, pobama tedi harçlik da varma oğa, pen vereceğum harçliğini. Pobam da puna rağmen pi yuz kuruş verdi pağa. O zaman elli kuruşa Trabzon’a kidiluyidi. Habu Ulusoylarun eski pi arabasi varidi. Kiderdi peş sahatta Of’tan Trabzon’a. Haboyle yol yok.

Pinduk oğa. Keldi tedi pağa ki şofer: En aşağa. Tedum Trabzon’a kideceğum. Oyle isa ver elli kuruş. Çikardum elli kuruşi verdum oğa. Halbuki Yakup’a tesem pağa harçlik ver, verecek pağa. Ama temedum. Kittum, o zaman meydanda pi karaç var. Şindi oraya pi peyuk pina var. Pi tane çif şofer mahli olan kamyon kideyi Erzurum’a. Austin’lar varidi. Eeeeey. Pir künde Payburt’a kittuk.Sabahtan koptuk akşama kadar Payburt’a. Orda yatuk. Ordan pişeyler verdiler pize yeduk. Kittuk, o elli kuruşi da verdum oğa pi kuruşum kalmadi. Kittuk Erzurum’e yatilacak. Kirdum pi otele, Trabzon oteli. Tedum: Yatak var mi? Var tedi. Ver nufus çüzdanuni, kit yat hağuraya. Temedum oğa param yok. Yattum. Sabah kalktum. Parayi ver tedi otel sahabi. Param yok tedum, pen poyle poyle Kars’a kideyirum Remezanluğa. Tönerkan parayi verurum. Adam da eyi adam idi. Olur, tedi. Verdi pağa nüfus çüzdanumi, kittuk. O zaman Kars’a yolci yok Erzurum’den. İstanbul’dan tireni peklerler da, Erzurum’den Kars’a kider uç künde. Tekavul mi terdiler oğa ne terdiler. Ama otobos pi künde kideyi. Pinduk Otobosa. Adam penden para isteyi. Tedum, şindi param yok, parayi Kars’ta vereceğum. Temam, tedi. Pinduk. Kelduk, karaçtan enduk Kars’ta. Hayde şindi ver parayi. Tedum, pen kideceğum adami tanimak da tanimayirum. Pizum köylidur ama tanimayirum. Kimdu? Mustafa Yazici tedum. Orda pi hamal varidi, arkasina sepet.Tedi Pen pilüyirum evini, ahırini temizlerum her kün tedi. Eyi tedum. Hayde kidelum. Kittuk. Pilmem pi lira mi idi o zaman Kars, ne idi. Az bi para idi ama kıymetli para. Kittuk oraya. Allah Rahmet etsun o Mustafa’ya. Peni tanimaz, pişe pilmez. Kapisina vurduk haboyle, pi temir var kapiya. Oyle zil yok o zaman. Çeryan da yok. Tedum ki: Habuğa ne kadar işteyisa ver para, pen Visir’den keldum tedum. Allah rahmet eylesun. Pilmeyi pen kimum. Çikardi parayi verdi. Kirduk içeri.

Oniki yaşinda idum pen. Kirduk içeri. Yemek yeyiler, sam peynirden. Oturdum pen da yemek yemeğe paşladum. Tedi Soyle pakalum sen kimsun? Nerden keldun? Necisun? Ama Allah rahmet eylesun, her akşam ruhina okurum. Hatta ondan sora on sene kittum keldum Kars’a hep onun evine yatardum.

Tedum pen Visir’liyum. Tedi: Ola pen da Visir’liyum. Kimun oğlisun? Hemdi’nun. Pobam da arkadaşi idi. O eyi. E, niye keldun? Tedum: Mukabele okumağa keldum. Tedi: Okayupilür misun? O zaman tüççar idi, faprikasi var idi oraya ama oralara imamluk yapardi ara sira. Tedi: Ya oku pakayim? Okudum. Eyi, küzel tedi. Sora kittuk Evliya çamesine. Kars’un en peyuk çamesi. Hasan-i Harakani hazretlerinun mezarinun olduği çame. Onun içun Evliya çamesi terler.

Kittuk, rahmetli Paçan’li İtris Efendi da oraya. Vağz edeyi kürside. O Çaykara’ya vağzederdi, pen Kur’an okurdum, taniyi peni. Keçti nemazi kıldurdi.Peni kördi oraya, işaret etti pağa: Oku! Okudum ama sesum küzel, kıraatum eyi. Millet sardi peni nemazdan sora oraya. Pitün millet.

Yağci Osman varidi rahmetluk. İtris Efendi’yi o aldi keldi purdan, hesap et. O kadar zenkin adam idi, toptan yağ alur satardi. Rusya’ya könderur, sora aşağa yokari peki alur onbin tane inek, çobana verur, tağlara könderur. O yağci Osman da oraya, keldi. Mufti var oraya. Hafuslar da her taraftan kelmiş. Oyle idi o zaman. Remezan’a uç peş kün var. Taksim edilmiş pitün hafuslar çamelere, taha yer yok yane. Pen oraya okuyince millet peni sardi. Mustafa Yazici’nun kollari kabardi. Tedi ki Yağci Osman Pu penum evume kalsun. Ama peyuk evi var oraya, Ruslarun yapmasi, esasli ev. Pi kat ama nasi? Var on tane odasi, oyle. Tedi Mustafa Yazici yok, penum evume kalacak, penum torinumdu. Kaldum oraya. O yağci Osman peni aldi keturdi.

On sene remezanluklara kittum keldum Kars’a.

O zaman altiyuz lira ne temektu pilüyi misun? Şindiki alti milyardan da fazla. Orda pağa elbise yapturdiler da kelurkan Payburt’tan pi takım elbise, çorap, ayakkabi, her şeyi tahil yuzelli kuruşa aldum. Hesap et para ne kadar parayidi?

Keldum eve pobama verdum uçyuz lira. Uçyuz lirayi da praktum kendume. Pobam tedi: Ula nerden aldun pu kadar parayi? On sene kurbet yapsa adam alamazdi o parayi. Tedum okudum da verdiler. Pi sefer de pobam peni okuturkan prakmiştum okamaği. Tedi ki pobam: Kördun mi okumaği.

Neyisa..Pu pirinci sene.. On sene tevam ettum. Sora asker oldum. Pintokuzyuz ellide. Asker oldum, izinumi aldum. Kittum toğru Kars’a. Yuzpaşi tedi pağa: Pen sağa onpeş kün fazla izin veruyirum, yakalanma. Olur tedum. Keldum Kars’a. Pir ay. Asker elbisesilanum. Oyle okuyirum. Oraya peni pi adam kördi. Tedi pağa: Nerde askersun? Tedum: Kirklareli’nde. Hangi? Tedum ki: Yuztokuzinci piyade alayi. Tedi, oranun albayi penum oğlumdu, alay komutani. Yazdi verdi pağa pi mektup oğa. Pen kidene kadar pağa keç kel teyen yuzbaşi teğişti. Oteki yuzbaşi, onpeş kün kitmeduğum içun penum firarumi verdi. Pen da askere ateş idare merkezi çağuşiyum. Pizum tümen komutanumuz da Ragıp Kümişpala. O havanlar da yeni çikmiş. Kimse ne kadar alaylara kittisa ateş edemediler.

Neyisa.. töndum askere. O mektupi verdum Payrak çağuşi var orda, olayun kapisina. Kitti verdi oni Alay komutanina. Peni çağirdi.

O zaman subaylar müsliman idi.Tedi ki: Sen nerden taniyisun penum kayinpederumi? Pen oraya senelerden peri mukabele okurum, ordan taniyirum. Tedi ki: Seni pen inzibat merkezine veruyirum oyle isa. Her kün da penum evume kitu okuyacasun pi çuz, tedi. Oyle musliman subaylar varidi. Kars’ta o zaman pi yüzpaşi muezzinluk yapardi remezanda. Evliya çamesinde. Pazen pi paşkedikli, pazen pi yuzpaşi. Şindi ya yapsun da atmasunler oni askerlukten?

Pi remezanda Kamasor köyi varidi, Kars’a yakın. Şindi pirleşmiştur herhali. Orta temelli kaldi pobam. Seneluk kaldi oraya. Sade remezanda kalurdiler ama seneluk kaldi oraya. Pen oniki yaşina idum. O elli yaşlarina idi. Pi sene kaldi ama tayanamadi. Pi eve yatardi. Tuvalet da yok evlere. Pobam oraya yapturdi çameye tuvalet. Oraya turamadi. Çağirdi peni. Kittum oraya, meçbur kaldum. Kaldum oraya uzun poyli. Orayi pitturdum, kittum keldum.

Çayeli’ndeki remezanluği da anlatayim iştersan. Hafusluği yeni pitturmiştum, tokuz yaşina idum. Pobamla Çayeli’ne kideyiruk. Yalnuz evvela pir sene evel pen kittum, Haci Meksut Ketenci varidi. Torini şindi milletvekilidu. Çok asaletli adam idiler olar, pakma sorakiler perbat oldi. Onun çenazesine pulundum, oraya yasin okudum. Tedi pağa ki onun oğli Osman efendi, kemisi var. Zenkin. Pi taha sene kelecesun penum evume okuyacasun, tedi. Keldum ama onuttum oni. Pobamlan remezanluk içun yer pakayiruk.

Visir’den yaya kittuk Rize’ye. Köyden kaç tefa kittum yaya Rize’ye. İki künde kideyiduk. Pi akşam Aspet’e yatarduk Terepazarina. Neyisa kittuk. Pen Osman Efendinun pağa teduğini onuttum. Olarun köyine, Liman köyine pi kahve var. Orda oturduk piz. Peni tanidiler olar. Sora kalktuk pobamlân yola koyilduk. Sora Osman efendi keldi oraya, tediler o keçen seneki hafuz keldi puraya pobasilan paraber ketçiler. Hava sicaaaak. Su kuyisi var pi yere. Kuyinun suyi da soğuk olur. Orda su içeyiruk. Paktuk arkadan pi motorsiklet keldi, yanumuza turdi. Endi aşağa. Tedi: Yahu hane sen peni kelu pulacağidun? Tedum, pobamlan keluyiduk. Tedi: Yok, sen penum evume kalacasun, mukabele okuyacasun. Çayeli’ne da ey ipi hoca var, pi ayaği topal ama eyi hoca. Tedum eyi. Ama pobam ne olacak? Pobam da temam tedi, pen yer pulurum. Oraya yakın pi Keloz köyi var, pobama oraya yer puldi. Pobam ondan sora çok taha kitti oraya. Remazanluk sade. Pobama o köye pi oğretmen oğretti yeni yaziyi. Pobam oraya kitti, pen kaldum Osman Efendi’nun oraya. Orda okurdum. Eeey kidi, rahmetluk pi karisi varidi. Eeey. Peni ayni çecuği kibi yıkardi. Oğli Ahmet’lan da oynarduk oralara. Motorli kayiklari varidi. O Ahmet kullanurdi oni. Onilan her kün alukider peni Çayeli’ne. Çayeli’nde okurum keluruk akşam oraya. Pen da okurum orda mukabele, karilar toplanur oraya. Osman Efendi da paşka pi odaya tinler peni. Eyi okur o da.

Neyisa.. O sene oraya oyle pitti. Sora, Rize’li pirisi tinleyi peni oraya keluyi. İlla ki tedi pundan sora Rize’ye kel. Kittum Rize’ye Şeyh’un çamesine. Oğleye merkez çamesi varidi orda okurdum, ondan sora şeyhun çamesine.

…Pobam Payburt metreselerine okudi. Onpeş sene. Onun pobasi, emiceleri olar hep orda okurdiler. Onun pobasi, tedem rahmetli (mezarının bulunduğu yeri işaret ederek) habu aşağadaki Payburt’tan onpeş kûn izine keluyidiler. Kelurkân tedem yuvarlandi pi yerden da eldi. Obir kardaşlari da sal etti keturdiler oni. Anam da pobama hemle idi. Onun için pobam pobasini tanimaz.”

İşte yoksulluk başta olmak üzere her türlü sefaletin kol gezdiği ikinci dünya savaşı yıllarında 12 yaşında bir çocuk hâfızın bu cesaret ve azmini ancak bir potansiyel Oflu Hoca gösterebilir.


Oflu Hocaların Müsbet İlim Çabaları

Oflu Hocalar sadece klasik İslam ilimlerinin yanında görev yaptıkları bölgelerde kimi zaman halkı aydınlatmanın da sembolü olmuşlardır. Bu konuda bizzat dinlediğim bir hatıra şöyledir:

“İkinci dünya savaşı sırasında Rus ordusuna subay olarak katılıp bir süre Almanlara karşı savaştıktan sonra batıya iltica eden Kırım asıllı bir zatın oğlu anlatmıştı: Babam, zorlu harp yıllarında cepheden cepheye koşarak çok kötü günler geçirdi. Savaşın ortalarında batıya iltica ettiğinde uzun süre vatansız dolaştı. İltica isteği birçok ülke tarafından geri çevrildi. Güç bela Ürdün tarafından verilen kabul üzerine yaklaşık on yıl kadar bu ülkede yaşadı. Daha sonra 1950’lerde Türkiye tarafından iltica talebi kabul edilerek Eskişehir’e yerleştirildi. Doğduğum bu ildeki çocukluğum esnasında kendisinin Kırım’da geçirdiği çocukluk dönemine ilişkin hatıralarını anlatırken Oflu hocalardan bahsederdi. Babamdan öğrendiğime göre bu hocalar sadece dini bilgiler vermekle kalmayıp matematik, geometri gibi temel derslere ait bilgileri de çocuklara öğretirlermiş. Örneğin babam bir saman balyasında ya da koni biçimindeki bir ot yığınının ne kadar hacme sahip olduğunu bu hocaların öğrettiği hesap yöntemleriyle öğrendiğini ve bu konudaki bilgilerinin hala hafızasında taze olduğunu anlatmıştı. Dolayısıyla bu hocalardan sadece dini bilgiler değil, hayatın zorluklarını aşmada gerekli olan temel bilgileri de edindiğini ve kendilerini hayırla yadettiğini anlatırdı.”

Kars’ın merkeze bağlı Büyükdikme köyünden emekli bir öğretmen anlatıyor:

“Bizim köyümüzde halkın dinî hassasiyetleri oldukça güçlüdür. Köyümüzün hem eğitim hem de kültürel-ekonomik seviyesi diğer köylerden hissedilir derecede farklıdır. Bunda da köyümüzde uzun süre ve istikrarlı bir şekilde görev yapan bir Oflu hocanın insanların ufkunu açma ve onlara olumlu telkinlerde bulunmasının büyük katkısı bulunmaktadır. Köyümüz hem muhafazakâr, değerlerine sahip, hem de dini hassasiyet konusunda oldukça ileri düzeydedir. Nedeni de şudur: Bundan yıllar önce belki elli yıl kadar önce köyümüze yerleşerek adeta içimizden birisi haline gelen Oflu bir hoca.. Kendi çocuklarının hepsine üniversite tahsili yaptırdığı gibi, köyümüzün bütün gençlerini okutmuş, köyün bütün halkını eğitmiş, kendilerine temel dini bilgileri, kuran surelerini ezberletmiştir. Ayrıca köy gençlerinin tahsil görmeleri ve meslek sahibi olmaları konusunda herkesin üzerinde emeği olmuştur.”

Oflu Hocanın Of Kasidesi

Oflu hocaların aynı zamanda şiire yatkınlıkları ve bunları kaleme döktüğü de olmuştur. İşte onlardan bir örnek Of’un Çufaruksa köyünde müderrislik yapan Şinek’li Bakkalzade İsmail Hakkı Efendi’nin Of Kasidesi’dir:
“İsm-i Hüdadır tezkâr-ı daim, her şâm-u seher merdanı Of’un,
İlmi ziyade, Fehmi ziyade, aklı ziyade insanı Of’un,
Takvası gayet, zühdü begayet, bulmaz nihayet irfanı Of’un,
Ekser-i azam dânâsı anın, anka misali nâdânı Of’un,
Aşkın şarabın nûş eyleyince, ebed ayılmaz mestanı Of’un
Şark ile garbda daim okunur, izz-ü şerefle destanı Of’un,
Şeyh-u şebabı ashab-ı iffet, irfana rağıp vildanı Of’un,
Ehl-i ibadet, raki’u-sacid, ehl-i mesacid erkânı Of’un,
Ehl-i haya-u hem ehl-i tevhid, ehl-i hivaptır nisvanı Of’un
Siretleri hep ehl-i salahtır, İslam’a geldi şeytanı Of’un,
Elde şeriat, dilde tarikat, tevhidle meşgul şübbanı Of’un,
Nice telamiz, nice esatiz, tedris iledir devranı Of’un,
Her köşesinde bir şeyh-i kamil, halk eylemiş Rahmanı Of’un,
Fazlında zahir, her fende mahir, havi’l-mefahir büldanı Of’un,
Hakkı bu halkın adatı meşru, hakka mutabık irfanı Of’un,
Müstef’ilatün müstef’ilatün, recez müremmel divanı Of’un.”

Kaside’nin bugünkü dile aktarımı şöyledir:
“Of’un yiğitleri sabah akşam Allah’ın adını zikrederler.
Of’un insanın ilmi de, anlayışı da, aklı da çoktur.
Oflunun dindarlığı da, zahidliği de, irfanı da sınırsızdır.
Of’un büyük ekseriyeti alimdir, cahilleri ise yok denecek kadar azdır.
Of’un (hak şarabıyla) kendinden geçmiş olanları, ilahi aşkın şarabından tadınca bir daha ayılmak bilmezler.
Of’un destanı dünyanın dört bir tarafında her zaman onur ve şerefle okunur.
Of’un yaşlısı da genci de iffetlerine düşkün olup, çocukları da ilim irfana can atarlar.
Of’un ileri gelenleri de ibadet ehli, namazında niyazında kişilerdir.
Of’un hanımları da hem hayalı, hem tesettürlü ve hem de tevhid ehli hatunlardır.
Oflular davranışları açısından doğru v edürüst insanlardır. (Öyle ki) Of’un şeytanı bile Müslüman olmuştur.
İslam hem pratik yönüyle, hem de derunî (kalbi, tasavvufi) boyutuyla gönüllerde yer etmiş olup, Of’un gençleri tevhidle meşgul olurlar.
Pek çok öğrenci ve pek çok üstadın bulunduğu of’un hayat düzeni eğitim-öğretim üzerine oturmuştur.
Allah’ın izniyle Of’un her köşesinde bir hakaki/manevi önder var olagelmiştir.
Her bir beldesiyle Of, fazileti aşikar, her alanda maharetli ve çok sayıda meziyeti bünyesinde barındıran bir yapıyı arzetmektedir.
Hakkı, bu Of halkının adetleri İslamî olup, onların kültürel yapıları da hakka uygundur.
Of’un bu divanı ‘müstef’ilatün’ vezinli, recez ve remilli bir şiirdir.”

Oflu Hocanın Anlatımının Mübalağalandırılması

Önce ironi şablonuna oturtulan, sonra da bu ironi içerisinde olabildiğince mübalâğalandırılan Oflu hocaların anlatım tarzı giderek mecrasından saptırılmaktadır. Oflu Hocaların vaazlarını başkaları anlatırken o derece mübalağalandırırlar ki, onların söylememiş olduklarını söylemişçesine inandırırlar dinleyenleri. Osman Düzenli, babası Hemdi Hoca’nın vaazlarını nakleden bazılarının (babası vaazda söylememesine rağmen) Hamdi Hoca’nın yerel ağız ve kavramlarla “Peşko’ya yanacasunuz, manca kibi kaynayacasunuz!” dediğini de söylüyor.

Oflu hocaya nisbet edilerek mübalâğalandırılıp anlatılan Hz. Yusuf’un kuyuya atılması hadisesinden bir anekdot ise şöyle anlatılıyor:

Hoca anlatıyor: “Pi kûn kardaşlari Hazreti Yusuf’i atiler kuyiya. Yusuf tuşti kuyiya. Hazreti Yakup’un oğli idi Yusuf. O da peyğamber. O kuyiya ikan pi kervan keldi. Kuyinun kenarina konakladi. Su alacakler kuyidan. Kofayi atiler kuyiya. Pi da paktiler kuyidan pi ses keluyi. Kuyidan pağirdi Yusuf: – Olaaaa, tedi, ses verdi yokari. Olar da paktiler aşağa pi adam var. Tediler: Kimsun ola? Oda tedi: Yusuf. Tediler: Yusuf da hangi Yusuf? Ola tedi Hazret-i Yusuf, Hazret-i Yusuf taha, anlamayi misunuz?”

Her ne kadar mübalâğalı da olsa anlatılan bu tür kıssalar, hadiseyi yerel ağızla halka mal etmede etkileyici bir usûldür. Yörede asla yadırganmayan, aksine takdir edilen Oflu Hoca üslubu, cemaate anlayacakları dil ve üslupla hitap etmenin mükemmel örneklerindendir aslında.


Hazır Cevaplığı ve Nüktedanlığı

Oflu Hocaların nasıl ince ve rafine bir zekaya ve muhataplarının maksadını bir anda kavrayıcı bir zihin berraklığına sahip olduklarına örnek iki olayı anlatmak yerinde olur.

Of’un meşhur Hocalarından, Diyanet işleri Müfettişi renkli kişiliğiyle meşhur Kondu’lu Cansız Mustafa Efendi, namazın nasıl bir vazgeçilemez önemli ibadet olduğuna kendisinden bir uç örnek veriyor. Osman Düzenli anlatıyor:

“Kondu’li Çansuz Mustafa Efendi yedi vilayetun da mufettişi idi. Kiderdi çikardi Trabzon meydan çamesine vaiz ederdi. Ederdi da enerdi. Nemazi kilmadan çikar kiderdi. Pi tanesi yakaladi oni. Tedi ki: Hoca sen vaiz edeyisun, pize nemazun ne kadar muhim ibadet olduğini anlatuyisun ama nemaz kılmadan çiku kideyisun. Tedi oğa Çansız Mustafa Efendi: Oyle mi? Pen tedi, pir vakıt nemaz içun seksen pin sene yanmayi kabul edeyirum, sen da kabul edersan kılma! Ama peki da eve kider kilardi!”

Gene Kondu’lu Cansız Mustafa Efendi Kondu’ya gelen bir Hakim’le Visir (Gülen) köyüne keşfe çıkarlar. Osman Düzenli anlatıyor:

“Kondu’ya pi Hakim varidi. Çansuz Mustafa Efendi’lan pizum köye keşfe keluyiler. Keldiler horom tüzine oturdiler. Tarla var oraya. Hakim pakti ki oraya ahpinlar serilmiş. Oraya ekilenler pitecek, peyuyecekler da insanlar yeyecekler olari. Hakim talga keçmek istedi. Tedi ki Mustafa Efendi’ye: Yahu habundan olan şeyler yeyilur mi? Pilmem ne yersunuz, olur mi oyle şey?Çansuz Mustafa Efendi tediğa: ‘Pi kâğet versana pağa.’ Tedi Hakim: ‘Na yapacasun kâğedi?’ Tedi Mustafa Efendi: ‘Hesap edeceğum, yazacağum oraya, kaç senedur purayasun, ne kadar yemişsun ondan, oni hesap edeceğum. Oyla laf ustasi idi da Çansuz Mustafa Efendi.”

Kondu’lu Cansız Mustafa Efendiye bir gün birisi gelip bir soru sorar. -“Hocam, evde otururken anamun ve bobamun mezarina kitmeden okusam onun ruhina kider mi?” Mustafa Efendi’nin sıkıntılı olduğu bir zamanda sorulan bu soruya cevap verir: “Pen senun anana pobana purdan soğsem kider mi?” Soruyu soran adam sinirlenir ve “kitmez” der. Bunun üzerine Mustafa Efendi “Oyle isa o da kitmez” der.

Şinek’li Raif Korkmaz Hoca’nın Çanakkale Müftülüğü sırasında yaptığı vaazlardan dolayı birisi Hocayı “Hoca şöyle şöyle sözler sarfetti” diye şikayet eder, hakkında dava açılır. Dava günü, Hakim Raif Hoca’ya sorar:
– “Hocam bu sözleri sen mi sarfettin?”
Raif Hoca cevap verir:
– “Bu sozleri ben mi sarfettum, yoksa hau karşımdaki adam mi pağa sarfetturdi oni pilemeyirum”

Diğer taraftan dinin günlük hayattaki baskın rolü yalnızca hocalar eliyle göstermez kendini. Oflu Hoca dışında “Oflu”nun da yaşama çerçevelerinden en önemlisidir o. Aşağıdaki yaşanmış olay bu meseleye güzel bir örnektir: Çaykara’nın Ataköy (Şinek) beldesinde Doksar lâkaplı zâtın İlhan ve Fikret isimli iki oğlu vardır. O yıllarda birisi 15 diğeri 17 yaşlarında. Evde oynarlarken Fikret bir yaramazlık yapar. İlhan da Fikret’e bir tokat atar. Fikret avazı çıktığı kadar bağırır ki babası duysun. Babaları duyar ve onların bulunduğu odanın kapısına doğru gelirken İlhan kaçabilir miyim diye bakar. Birden babasını görür ve kaçamayacağını anlayınca kapıyı kapatıp içeri döner. Hemen seccadeyi serer ve Allahu Ekber deyip tekbir alarak ellerini bağlar, namaza başlar. Babası kapıyı açıp bakar ki İlhan kıbleye dönmüş namaz kılıyor. Bunun üzerine der ki: “-Ola İlhan, aptesun yok bilûyirum. Kıbleyi da tam tutturamadun. Fakat Allaha siğindun, affedeyurum seni”


IV. SON VERİRKEN..

Oflu Hoca’nın istikamet sahibi tavizsiz tavrı, kişilik oluşumunu işaret eden bir yol göstericilik bütün bu aktardıklarımızdan elde edilecek en önemli sonuçtur.

Oflu Hoca, gelenekten kopmadan, kendiliğinden, o geleneği kendine özgü, doğal bir şekilde halk diliyle, diyalektiyle aktaran ve meseleleri, olayları anlatan bir muhteva kuşatıcılığına sahiptir. Şeklin değil muhtevanın kaygısını taşır Oflu Hoca. Onun için de zarfın değil mazrufun kaygısını taşır. Bu bakımdan Oflu Hocayı uzaktan algılayan dar ironi/mizah çemberinden dışarı çıkamayan flu bakış onu anlatmaktan, tanımaktan uzaktır.

Yakın tarihten ve günümüzden vermiş olduğumuz örnekler Ofli Hoca damarının (önemli oranda daralsa da) tıkanmadığını, halen yaşadığını gösteriyor.

Bir Karadeniz türküsündeki;
“Derin hocalar çıkar / Of ile Çaykara’dan,
Allah’um ayirmasun / Pizi muslimanluktan!”a eşlik ederek, her türlü bulaşıcı kötü tesirlere rağmen bu damarın hayatiyeti devam etmeli diye düşünüyorum.

Evet… Mizah malzemesi haline getirilmiş, ironi şablonuna sıkıştırılan Oflu Hocayı bir de yukarıdaki perspektiften tanımanın/okumanın daha doğru olacağını söylesem, ne dersiniz?

Yahya Düzenli

ofli_hocalar Mandan Hoca'dan günümüze OF'Lİ HOCA: İronik Şablonun Ötesi

http://yahyaduzenli.blogspot.com.tr/

Konuşmanın imkânsızlığı üstüne bir diyalog

Konuşmak karşılıklı söylenenlerle ilerler; iki kişi konuşmayı birlikte inşa ederler. Bunun olabilmesi için de karşılıklı olarak birbirlerini anlamaları gerekir.

Ben konuşmanın imkânsız olduğunu söylerken aslında iki insanın bir konuşmayı inşa etmek için gerekli olan karşılıklı anlamayı gerçekleştiremeyeceklerini savunuyorum. Bunun nedeni de sözcüklerin herbirinin o sözcükleri kullananların deneyimlerini yüklenmeleri ve o deneyimlerin anısını taşıdıkları için de hiç bir zaman aynı sözcüklerle konuşamayışımız.

Bir şeye adını koymak, onu adlandırmak, onu çağırmak için sözcük bulmak, aslında o şeyi, belki de o hakikati kendimizden uzaklaştırmak da olur aynı zamanda. Adını koyduğumuzda, aradaki mesafeyi de, dolayısıyla yabancılığı da kesinleştirmiş oluruz.

Doğa gözlemleyebileceğimiz, ama asla anlayamayacağımız, içselleştiremeyeceğimiz bir düzenekte kendi kendisiyle barışık, kendisini sürekli yineleyerek varlığını sürdürür. Bu bize yabancıdır. Biz Doğaya, Doğadakilere, varlığa adlar vererek onu evcilleştirmeye, ona yakınlaşmaya çalıştık. Ama çelişki bu ya, ona adını verdiğimiz o efsunlu ve bilinmedik ilk an bizim Doğadan kopuşumuzun da ilk anı oldu. Kendi bakışımız ve kavrayışımız doğrultusunda, kendimizden bakarak Dünyaya ad verdik.

Bu adlar onların adları değildi, onların zaten bir adı da yoktu ve belki olması da gerekmiyordu, bizim onlara verdiğimiz adlardı. Kutsal kitaplarda “önce söz vardı” denmesi de bence Dünyanın ona ad verilmesiyle bizim için anlama kavuştuğunu gösteriyor. Söz olmasaydı, Dünya elbette yine varolacaktı, ama asla bizim Dünyamız olmayacaktı. Bizim Dünyamız da dediğim gibi gerçek dünya değil, adlandırarak sahip çıktığımız, kurgusal, söze dayalı, sözden fışkıran dünyadır.

Gerçekliği sözcüklerin sıvasıyla sıvıyoruz ve aslında sözcükler gerçekliği görünür kılmaktan çok karanlığa boğuyor.

Böyle söylenebilir ama sözcükler de olmasaydı, yani Varlığa adlar vermeseydik, onları tanıyamazdık da.

Konuşmanın sözcükler aracılığıyla değil, duyarlıkla mümkün olduğunu, ne kadar mümkün olabilirse o kadar mümkün olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki; bir varlığı işaret ettiğini varsaydığımız sözcükler, onu kullananın salt kendisine ait çağrışımlarıyla yüklüdür. O sözcükleri duyan kişi de sözcüklerin gösterdiklerini kendi bulunduğu yerden, demek kendi yaşamından bakarak, kendi duyarlığı içinde algılar. Bir çok insanın karşılıklı bir konuşma inşa edememesinin arkasındaki neden budur. Yani herkesin kendi bulunduğu yerden, kendi Varlığının sınırları içinden Dünyayı ve başkalarını algılamasıdır.

İnsanın Dünyayı kendi bulunduğu yerden görmesi ve gördüklerini kendi yaşamından sızan sözcüklerle dile getirmesi kadar doğal bir şey yoktur. Ve herkes zaten böyle yapar. Ama böyle yaptığını çok az insan farkeder.Bunu farketmeyenler kendi Dillerinin, demek Varlıklarının sınırları içinde mahpus, orada debelenip dururken, bunu bilenler, dillerinin sınırlarını genişletmeye çalışarak o dört duvarın içindeki alanı genişletmeye, demek kendi varlıklarını genişletmeye çalışırlar; Özgürlük budur. Dört duvar içinde bulunulduğunu bilerek, o sınırları hiç değilse genişletme çabası.

Özgürlük uzaklarda bir yerde bizi bekleyen, ulaşılması gereken, mistik ya da ideal bir şey değildir, o buradadır, hemen yanıbaşımızda; gerçekleştirilmeyi, özgür bırakılmayı bekliyordur.

Caudwell “Özgürlük insan ilişkilerinde saklıdır” diyordu. Bu cümle beni özgürleştirdi. Özgür olabilmek için bir başkasının daha bulunması gerekir.

Bir “gösterilen”i “gösteren”dir sözcük. Ama çoğu zaman gösterileni tam olarak göstermez, anlam dil ile örtüşmez, ya da daha doğrusu, Dil anlamı taşıyamaz, anlam Dilden taşar.

Ben sözcüklerle değil, ancak duyarlıkla, yani sözcüklerin bir öncesinde bulunan Dünyada, konuşmanın bir nebze de olsa mümkün olduğuna inanıyorum. Yani anlamak sözcüklerle değil, duyarlıkla mümkündür diyorum.

Bir insanın duyarlığını bir başka insana mümkün olabilecek en eksiksiz biçimde aktarabilecek bir Dil var mıdır? Ki bir duyarlık bir başka duyarlığın nezdinde görünür olsun, şeffaf ve geçirgen olsun! Burada işaretlere geri dönüyoruz. Böylesi bir dil arayışı müzikte en aşırı uçlara gitmiştir, ama o da insanın kabuğuna, demek Varlığına çarpmaktan kurtulamamıştır.

Halbuki başlayan, kendi sonunu bulana değin devam etmeli. Kendiliğindenlik ancak şeffaflık ve samimiyetle kendi yolunu bulabilir. Bu nedenle konuşmanın en önemli gereklerinden biri de sanırım birbirimizden olumlu kuşkulanmamız, birbirimizi konuşmayı inşa etmeye sevk etmemizdir.

Delilik, mantığı yitirmektir, gerçekliği değil (Henry Miller) Çünkü bütün insanlar sustuğunda gerçeği gösteren kanıtlar vardır.

Dünyayla, kendi insani boyutlarımızın elverdiği ölçüde, elimizden geldiğince genişletebildiğimiz “mantık düzeneğimizle” en başından dışında olduğumuz, bize yabancı olan, bizi kendi içine dahil etmeyen Dünyayla konuşma çabamızdır aslında. Ama Dünya bizimle konuşmaz, belki daha doğrusu şu, Dünya bize göre konuşmaz, o kendi şarkısını söyler.

Dünya biz onunla konuşmaya çalışmadığımız sürece bizimle konuşmaz. Çünkü o bize bakmaz, bizimle ilgilenmez. Bizim onunla konuşmaya ihtiyacımız vardır, onun değil.

Sanat mantığı kapsar. Yani sanat mantığı genişletir. İlk bakışta çok sağlam bir zemin gibi görünen mantık aslında Dünyanın sesini duymakta yetersiz kalır. Mantık, aklın ve duyarlığın dört duvarıdır. Tıpkı dil gibi. Bu dört duvarın olabildiğince genişletilmesi gerekir.

Dünyayla konuşurken, mantık kekemedir de sanat su gibi konuşur! Mantık haddini bilmelidir, zira “akıl” onun sınırlarını çizer. Duyarlık ise aklın ve onun kendini beğenmiş cihazı mantığın mümkün değil tanımlayamadıklarını, tanımlama ihtiyacı duymadan dışavurur, görünür kılar. Dünyanın ve onun yüzeyinde yaşayan bizim “gerçeklerimizin” üstündeki kabuğu soyar. Konuşmak işte insanın kendi kabuğunu soymasıdır. Karşılıklı konuşmak ise karşılıklı olarak kendi kabuklarımızı soymamızı gerektirir.

Ne yazık ki, doğamız gereği, fitratımız gereği Dünyayla ve Dünyanın bize sunduklarıyla ancak kendi bulunduğumuz yerden kendi varlığımızın sınırları içinden konuşabiliriz. Sözcükler, bizim kendi yaşantılarımızın yükünü taşır. Demek, kendi bireysel yaşantılarımız biçimler bizim Dilimizi, varlığımızı, duyarlığımızı. Bu, şu demektir: Herkes kendine yazgılıdır. Kendi bulunduğu “yer”e hapistir, kendi konumunda çakılıdır. Bu yazgı sanat tarafından belki yeni bir yatağa akabilir.

Sanat bize bir başkası olabilmeyi öğretir. Bu müthiş bir olanak.

Biz yaşantılarımızı kendi bulunduğumuz konumun kısırlığı içinde yanlış yorumlayabilir, höşgörüden çok kendi içimize kapanmayı seçebiliriz. Halbuki sanat eseri bir başkasının yaşadıklarını anlatarak Dünyaya bulunduğumuz yerden farklı bir noktadan bakmamızı sağlar. Bizi bir başkası yapar.

Anlamak, anladığımıza yenilmektir.Anladığımız insanın daima gerisine düşmektir. Anlamak, karşımızdaki kişinin varlığının gerekçelerini, salt o andaki halini değil, o ana kadarki, anda onu öyle kılan bütün geçmişi de kavramak demektir. İnsan iki boyutlu bir fotoğraf değil, hacmi olan bir varlıktır.

Sanki bütün yaşamımız bu anı var kılmak için yaşanmış gibidir. Şimdi, geçmişimizin en uç noktasıdır, aynı şekilde geleceğimizin de kenarıdır, ucudur.

Konuşma, merkezdeki bir noktadan dışa akıtılan bir ifade değildir. Aksine en az iki merkez noktanın karşılıklı birbirine akmasıdır. Yani “ego” ların kendi kabuklarını çatlatması, o zırhta yarıklar açmasıdır. Konuşmak, bu anlamda insanın kendisini yenmesini de gerektirir aynı zamanda. Tehlikeli bir girişimdir bu, insanın kendi varlığını tehlikeye atmasıdır.

Yalnızlık güvenlidir, ama ne işe yarar ki bu. Özgürlük, yaşam bir arada olmakta saklı olduğuna göre. Cesur olursak, varlığımızda sonsuz sayıda yarıklar açarsak eğer, o ölçüde sonsuz sayıda raslantıya da kapı aralayabiliriz.

Biz kendi şişkin egolarımızı söndürmedikçe, havasını indirmedikçe, birbirimizle değil konuşmak, sadece kendimizi anlatmaya devam edeceğiz. Oysa konuşmak, karşılıklı inşa edilen bir süreçtir. Karşılıklı olarak vücuda getirilir, var kılınır. Bu anlamda konuşmak yoktan varetmektir.

İnsan, her şeye karşın, o darlığına, zayıflığına ve hatta ve hatta aşağılık kompleksine karşın yine de doğa üstü bir varlıktır. Hem doğa üstü, hem de doğa dışı.

Doğada varlıklar arasında bizim anlamamız mümkün olmasa da var olan söyleşinin ve dışında kaldığımız o büyük konuşmadan sürgün edilmişliğiyle insanoğlu, bir sürgündedir. Bu sürgünlük hali, insanın her şeyden önce konuşmayı kendine göre “icad etmesini” zorunlu kılmıştır. İnsan konuşmayı yaratmıştır. Ne müthiş değil mi?

Daha sonra, konuşmayı sürgünlüğüne son vermek için, en azından sürgünlük sızısını dindirmek için icad eden insanoğlu, Doğaya kulak vermek yerine, ondan iyice uzaklaştı. Kendine duyduğu büyük özgüvenle, kibirle kulaklarını Doğaya tıkadı.

Konuşma, sürgün edilmiş olduğu Doğanın söyleşisine özeneceğine, onu reddetti. Kendi yapay dünyasına kapandı. İnsanoğlu Doğaya boyun eğeceğine, ona egemen olmaya yeltendi. Oysa doğa bizi gereksinmez. Bizi görmez bile.

Artık kesindir ki kendi dilimiz içinde sıkışıp kaldık. Önceleri toplumsal bir işlev gören konuşma ve dil, gitgide kendi içine kapandı, bireyselleşti. Bireylerin dili tıpkı büyük bir kayadan kopan kaya parçaları gibi toplumsal dilden koptu, ayrıştı. Herkes kendi diliyle konuşuyor artık.

Kimsenin konuşma balonu kimsenin konuşma balonuna değmiyor bile. Üstelik okunmuyor da; üstelik boş mu dolu mu, o da belli değil.

Egoların inşasında tüketim histerisi yaratmaya odaklanmış tüketim toplumunun yarattığı hayali ihtiyaçlardan uzak durabilecek kadar akıllı olmamız gerekir. Tüketim toplumu “sonsuzmuş vehmini” yaratır, böylece de bir “son duygusundan” bizi uzaklaştırır. Demem o ki ego şiştikçe şişebilir, sınırı yoktur, ihtiyaçlar tükenmezdir ve bunlar ancak üretilen ürünlerle karşılanabilir.

Ben diyorum ki günümüzde egemen olan kültürel gelişim insanların, egolarımızın şişirilmesine yöneliktir. Böylece herbirimiz bir adacık haline geliriz. Demek ki öncelikle egolar söndürülmelidir, yapay ihtiyaçlardan uzak durulmalıdır. Bu da ancak tüketim histerisinin sürüklediği sonsuzluk vehminden kurtulmakla olur.

Sanat bize sonluluk, gelip geçicilik hissini yaşatır. Her şey sonludur. Kendi türümüz bile. kendi gezegenimiz bile.

Kabullenmek, reddetmekten her zaman daha eyleme teşvik edicidir. Bunun aksi doğruymuş gibi gözükse de, “evet”demek, her şey, bütün veçheleriyle içselleştirip, varlığımızın her gözeneğinden süzerek geçirmek, aynı zamanda her şeyi hissetmek de demektir. Ancak bundan sonra “hayır” diyebiliriz.

Aslında konuşma çabası, ki anlamayı öngerektiriyor, insanın kendi kendisiyle ilgili bir çaba. Çünkü ancak anlayarak kendi varlığını genişletebilir. Dünyayla daha anlamlı bir ilişki kurabilir.

Bir insan anlaşılmayı talep ederek, karşılığını bekleyerek anlamaya çalışmamalı. Anlamak karşılığı beklenilmemesi gereken bir haldir. Zaten anlamak, ilk önce anlamayı çalışanı ilgilendirir. Varlığını olgunlaştırma çabasıdır bu, ki bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi? Çünkü ancak anlamaya çalışarak varlığımı zorlayıp olgunlaştırabilirim, ve varlığımın Dünyada doldurduğu yeri bulabilirim.

Diyor ki Mevlâna: “Senin kabın küçükse deryanın bunda suçu ne?” Ben diyorum ki, kimse kimsenin kabının büyüklüğüne küçüklüğüne bakmadan kendi kabının bilincine varabilseydi, onu doldurmaya yeterince çalışmış olsaydı, her şey bambaşka olmaz mıydı? Sükûnet, dinginlik ve dudaklara yerleşen ince bir tebessümle gözlerden yansıyan ironik bir bakış.

İşte ben bunlara ulaşmak istiyorum. Kendi varlığımın sınırlarını farkedip, orada boyun eğmek. Kendi egomu söndürerek diğer varlıklarla hemhal olmak, doğanın ve dünyanın duymamız mümkünsüz sesine, ritmine, müziğine katılmak istiyorum. Konuşmak işte böyle bir söyleşidir.

Zamanın akışını yumuşatmak! Böylece başkalarıyla, tüm varlıklarla konuşmaya çabalamak. Genişlemek.

Konuşmak imkânsızdır, bu kesin.

Ama işte bunun için konuşmak gerekir.

Osman Çakmakçı

osman_cakmakci Konuşmanın imkânsızlığı üstüne bir diyalog