Sezai Karakoç Şiirinin İrfani Kökleri

“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır”

Altın şairler çağı kapandı gerçi, Heidegger’in ellilerde dediği gibi ‘dünyanın nuru çekildi’, semavi sofra kalktı, bizler o irfani şölenden arta kalanlarla yetiniyoruz.
Bunlar kırıntı da olsa, dünyayı anlamlandırmak ve ruhlarımızı yıkamak için yeterli oluyor, zira Allah’ın Nur ism-i şerifinden bir parıltı, bütün dünyayı ışıtmaya yeter.
Nitekim Karakoç, ‘sofra’nın kendisinden de söz eder :

sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla’

Bu şarap, İbn Farıd’ın, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ dediği şarap olsa gerektir.
Onu Hayyam da içmiştir Hz. Mevlana da.
Hz. Pir, bu sarhoşluğu, ‘üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/benim sarhoşluğumun sonu yok’ diye niteler. Şarap, kendisi bizatihi nurullah olan nur-ı Muhammedi’nin mazmunudur. ‘Adem su ile balçık arasındayken ben Peygamberdim’ sözünde ifadesini bulan nur…Sezai Karakoç’un bu dizelerinden az önce bir mısraında kullandığı Venüs kelimesi bize söze girişmek için bir kapı açabilir. Zaten Üstad da, modern zamanlarda irfani geleneğe açılan bir kapı’dır. Venüs’te Yusuf peygamber oturur ve büyük şairler şiiri oradan alırlar, der İbn Arabi. İbn Arabi, Karakoç’un en değerli kaynaklarındandır. Hızır’la Kırk Saat’ten başlamak üzere, Karakoç şiirinin irfan haritası araştırıldığında Mağripli bilgenin her an karşımıza çıkması muhtemeldir. Venüs’ten şairin kalbine inen hakiki şiirin zihinsel, entelektüel bir şiir olmadığı kesin. Zira ‘gönül’ beytullahtır, arşı istiva eden Yaratıcı yere göğe sığmamış, kamil insanın kalbine sığmıştır. ‘Bunda kalp sahibi olanlar için öğüt vardır’ ayetini yorumlarken İbn Arabi, ‘burada akıl değil kalp denmesi, aklın sınırlama özelliğindendir’ der, ‘akıl, kelime anlamı itibariyle de bağ demektir, düğüm…Kalp ise sınırsızdır, hakikat gibi, hakikat inhisar kabul etmez.’
Şair, ‘dağların yıkılışını Venüs bardağında’n görür. Bu görüş, gönül gözüyledir ve şiirin Venüs’ten alındığına yönelik bir ima taşımaktadır. Son dizedeki ‘Sırların Sırrı’ Allah’tır ve şair şöyle der :

‘Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır’
Bediüzzaman, bu ‘anahtar’ın, ‘benlik’ olduğunu söyler. Suyuti tefsirinden öğreniyoruz ki, ‘dağların yüklenmekten çekindiği emanet’, benliktir. Bir gün Rabiatül Adeviyye, büyük günahlardan söz eden Hasan-ı Basri’ye, ‘senin varlığından daha büyük günah yoktur’ demiştir. Buradaki varlık, insanın ‘benlik iddiası’dır. Anahtar benliktir ve insan kişisel algısını terk etmeden ilahi hakikat’e açık ve hazır hale gelemez. Ümm kavramı da bunu ima eder. Ümmilik, hakikatin algılanmasında şahsi idraki ve nazarı terk etmek demektir. O halde Sırların Sırrına ulaşmaktan söz eden bir şiir karşısındayız. İnsan ilk söylediğiyle son söyleyeceğini de haber vermiş demektir. Sezai Karakoç’un ilk kitabı Hızır’la buluşmaların meyvesidir. Sonraki şiir ve yazılarında, hep Hızır’ın kendisine fısıldadıklarını anlatıp duracaktır. Öyle derler, herkes dünyaya bir sırrı fısıldamak üzere gelirmiş. Hızırla Kırk Saat’e ilişkin anılarından öğreniyoruz ki, Karakoç, bu magnum opus’undaki şiirlerin her birini ayrı bir Hızır buluşmasında kaleme almıştır. Bir yazısında belirttiği üzere, ‘yazı kendisini yazmış’tır. Eğer Karakoç yazmasaydı, bu yazılar, kendilerini başka bir yazara mutlaka yazdıracaklardı. Derrida’nın dediği gibi, Karakoç’un şiirlerini sanki ‘başka bir el yazıyor, yazdırıyor’ gibidir. Diriliş şairinin irfani gelenekle ilişkisini bu kitap, hatta oradaki tek bir şiir üzerinden konuşmak mümkündür. Üstelik özel bir seçim yapmaksızın, tefeül yoluyla kitap açıldığında karşımıza çıkan herhangi bir şiir, onun birkaç dizesi, bu soruna ilişkin bize yeterli veriyi sunabilir. O halde, Şam’a gitmenin vaktidir :

Şamdayız
Mevlana ve Mesnevi
Muhyiddin ve Yasin
Şems ve Füsus
Şems nasıl değiştirdi
Bengisu sarnıçlarından geçirerek
Mevlana Celaleddini
Ve Yasin bir delikanlı biçiminde
Ağır ölüm hastalığında
Nasıl iyileştirdi İbn Arabiyi
Mekke çatısında Füsusun ve Fütuhatın yapraklarını ayıklayan
Güneşin yağmurun ve rüzgarın yardımcısı kimdi
?’

Şairin ‘alıntı’ ve göndermesi, doğrudan irfani geleneğin iki büyük kaynağıdır : Hz. Mevlana ve İbn Arabi. Bu iki büyük denizin bir zaman kavuştuğuna ilişkin kaynaklarda bilgiler bulmaktayız. Karakoç buna gönderme yapar. Mekke’deki bir vakıasında Hz. Peygamber’in vermiş olduğu Füsusu’l-Hikem’in son Fassında, Şeyh-i Ekber Muhammed kelimesindeki Ferdi Hikmetin Özü’nde, Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’inden bir alıntı yapar.
Hz. Mevlana Hz. Şems’i tanıdığında yetkin bir alimdir. Fakat, Hz. Peygamber’in manevi kemal yöntemi olan nefsle mücahade ve riyazet yoluna, hakikatin Batıni sırlarına onunla erecektir. Ona, zahiri bilgilerini tersyüz edecek ve zihinsel algı kalıplarını sarsacak bir soru sorar. Adeta bir yıldırım gibi çarpar, içine aşk ateşini düşürür. Hz. Mevlana böylece şairin ‘bengisu sarnıcı’ irfani berzaha girer. Şems, Mevlana’nın muhabbetinin kendi şahsında kitlendiğini görünce ortadan kaybolur. Böylece bu büyük aşk muallimi, öğrencisini manevi yolculuğu ile baş başa bırakır. Bu aşk yoludur.
Yasin’in bir delikanlı biçiminde görünmesi, İbn Arabi hazretlerinin vakıalarından biridir.
İlk şeyhlerinden el-Müsenna’da da böylesi bir keramete rastlarız. Onun hizmetine de insan suretine giren Fatiha suresi verilmiştir.
Güneş, ilahi hakikat’in sembolüdür, yağmur rahmettir ve rüzgar haber taşıyan elçidir.
Şiirin devamında Hz. Şems’le Hz. Mevlana’nın karşılaşması aktarılır.

‘Şems bir soruydu
Bir cevaptı Mevlana
Benziyorlardı bir arada
Kişinin kendisiyle yaptığı bir konuşmaya
Muhyiddin’in İbnürrüşd’e dediği gibi
Bir evet bir hayır demedi Mevlana
Hep evet dedi Şems’e bu konuşmada…’

Evet-hayır meselesi, İbn Arabi’nin henüz genç bir bilge iken Mağribin büyük düşünürü İbnürrüşd’le görüşmesini ima eder.
“(…)Bu hal bu melalde bir süre kaldılar. Gezgin, derin derin soluklandı ve sessizliği bozarak, ‘evet’ dedi. Filozof’un göğsüne sıkışmış olan soluğu da boşandı ve rahatlamış hissederek kendisini, yüreğindeki sevincin de ateşlemesiyle, ‘evet’ diye karşılık verdi. Gezgin tekrar suskunluğa gömüldü. Filozof, yıllardır onu beklemişti, bu cevabın umuduyla onu, evinde beklemişti. Şimdi dileğine erişmiş olmanın mutluluğu içindeydi. Rahatlamıştı artık. Üzerindeki dünya kadar yük inmiş, kuş gibi hafiflemişti. Gezgin’in dilinden dökülen bu ‘evet’, hem kendini hem de, şimdiye değin yazdıklarını ve söylediklerini onaylamasıydı. Böyle yorumlamıştı ‘evet’i. Dünyanın en güzel kelimesiydi bu. Kelimenin kalbine baktı Filozof, bunları gördü. Gezgin, sonunda, onu, düşüncelerinden dolayı kutluyordu. Düşünme katındayken kendisine verilen bu onay, Filozof’u tarifi güç bir sevince boğmuştu. Gezgin’de durum farklıydı oysa. O, tekrar gömüldüğü suskuda bir zaman kaldıktan sonra, ilkinden daha kararlı ve giz dolu bir sesle, ‘hayır’ dedi. Filozof, bu sözcüğü duyar duymaz, kaskatı kesildi, beti benzi attı ve düşüncelerinden kuşkuya düşmüş, çaresiz bir kimsenin çırpınışıyla, ‘İlahi esin ve aydınlanmayla ulaştığın sonuç nedir, daha açık konuşur musun?’ diye sordu. Gezgin, sesindeki gizemi yitirmeksizin, aynı kararlı ve sır dolu sesle, ‘evet ile hayır’ dedi, ‘bugüne değin yaşadıklarımdan öğrendiğim şey bu iki kelimedir.’ Filozof sancıyormuş gibi kıvranıyor, sözün devamını bekliyordu. Gezgin sürdürdü konuşmasını; ‘ilahi esinle bana bildirilen bu iki kelimedir, evet ile hayırla başlar boyunlarından ayrılır, ruhlar, bedenlerinden uçurulur.’ Filozofun çehresi sararmış, bedeni titremeye başlamıştı, belli belirsiz bir sesle, ‘Allah’tan başka güç sahibi yoktur’ diye fısıldadı. Gezgin izin isteyip sessizce ayrıldı yanından. Kapıya dek uğurladı Filozof, sokakta yitişine baktı uzun uzun. Onu son kez görüyordu. Sonradan defalarca görüşme dileğini iletmiş ama bir türlü cevap alamamıştı. Oysa Gezgin bir kez gördü O’nu. Yine onunla konuşma isteğiyle dolduğunda, geldi evine. İlahi bağış, onunla arasında hafif bir perde olduğu halde, bir kendinden geçiş anında gösterdi Filozof’u kendisine. Gezgin, o rahmet perdesinin ardından görüyordu O’nu. Oysa O, Gezgin’in orada olduğunu bilmiyordu. Onu fark edemeyecek denli düşünceye dalmıştı. Gezgin, kıpırtısız bir bakışla bakarak, kendi kendine, ‘düşüncen ve dikkatin, seni benim bulunduğum yere getiremiyor (…)’

Şam çarşılarında Şems’i arayıp duran Hz. Mevlana’nın öyküsüyle sürer şiir.
Şam, kutlu bir şehirdir.
‘Şam’da sakin olun, o, mübarek beldelerdendir’ hadisi buna işaret eder.
Şems, Mevlana’ya bir bengisudur, bir yitirir bir bulur onu.
Bu hicran günlerine ilişkin bir hikaye anlatılır. Hz. Pir, kendisine ‘Şems’i gördüm’ diyenlere kese kese altınlar verirmiş. Bunun üzerine dostlarından biri, ‘efendim yalan söylediklerini siz de biliyorsunuz, neden böyle yapıyorsunuz?’ deyince şöyle cevaplarmış : ‘Evet ben de biliyorum yalan söylediklerini, bu yüzden onlara altın veriyorum. Eğer doğru söyleseler canımı verirdim.

Karakoç, şiirinde Hz. Mevlana ile Muhyiddin İbnül Arabi’yi Şam’da buluşturur ve Şems’i sordurur.

‘Muhyiddin kabrini açarak
Sabır kitabından bir yaprak çevirerek
Şemsin kendisini gösterdi
Sonra yorgun bir Şam öğlesinde
Sıcakta çekirgeler kavrulurken
Çömeldi bir su kıyısında
Hızırı gördü alı yeşili gördü suda
Şemsi gördü ve buldu kendini’

Sabır kitabından bir yaprak çevirmenin zorluğunu en iyi Karakoç bilir.
Wıttgenstein, ‘kelimeler eylemlerdir’ der
Karakoç’un şiiri, Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi, ‘kendi derdin söyleyen/gayrı hikayet etmeyen’ bir şiirdir
Madem şiir en kişisel dildir, o halde şair, irfani gelenekteki gibi, halini şikayet edecektir, onunkisi, Hz. Mevlana’nın beyanı üzre, bir hikayettir lakin bir halin şikayetidir.
Şems, Hızır’dır. Tıpkı Karakoç’a göründüğü gibi, Mevlana’ya da görünmüştür ve kırmızı ile yeşili göstermiştir.
Kırmızı marifetin, yeşil, Muhammedi Nur’un rengidir.
Tıpkı fani sevgilinin alınıp kendisine Mona Rosa’nın, Taha’nın Kitabı’nın verilişi gibi, Şems alınmış, Mesnevi verilmiştir Mevlana’ya.
Şimdi Hz. Mevlana için, gökten bir kartal geçse/ve yere düşse gölgesi/bu acaba Şems’in gölgesi midir/Yerin altından gelirse bir su şırıltısı sesi/Bu ses Şemsin mi sesi/Çöllerde kumda varsa/Kızgın bir ayak izi/Bu iz Şemsin mi izi’
Mesnevi’yi böyle böyle kurar Mevlana.

Sezai Karakoç şiirinin coğrafyası, semavi kökenli medeniyetlerin haritasıdır. Şam’dan sonraki uğrağımız kamil veliler, bilgi ve düşünürler şehri Bağdat’tır.
Bağdat’a girince bizi, ilkin ilahi aşk şarabıyla sermest olanların en üstünü olan Hallac-ı Mansur karşılar :

‘Bağdattayız
Dönüp duruyoruz yırtıcı kuşlar gibi
Çevresinde bir darağacının
Koparabilir miyiz acaba
Etinden çileli etinden
Döğmeli ciğerinden bir parça
Hallac-ı Mansur’un’

Karakoç, ‘illa dostun gülü yaralar beni’nin hikayesine gönderme yapar. Cüneyd-i Bağdadi, Hallac taşlanırken gül atmıştır. Şair bunu şöyle taçlandırır :

‘Bir bakış geçer mi içimizden
Bir taş atarak
Bir gül alabilir miyiz
Elinde biten’

Silku’s-süluk’ta Nahşebi şöyle der :

Bilmek gerekir ki Hallac-ı Mansur, ilim ormanının arslanı ve kavgasının korkusuz kahramanı idi. Onu bir pamuk ambarına parmağıyla işaret etmesiyle pamuklarla taneleri ayırması nedeniyle Hallac diye adlandırmışlardı. Şibli şöyle anlatır: Benimle Hallac arasında bir fark yok. Ancak bana deli gözüyle baktıkları için kurtuldum, o ise akıllı sayıldığı için başına bu geldi.’ Bir gün Cüneyd ona, ‘ölümün yaklaştı’ deyince, ‘benim öldüğüm gün, sen sufilik hırkasını giyme’ dedi. Rivayete göre imamlar Hallac’ın katline fetva verdiklerinde, Cüneyd, sufi giysisi giyinmişti. Bunun üzerine, hemen medreseye gitti, cübbe giydi, sarık sardı ve, ‘biz zahire göre hüküm veririz’ diye bir not yazdı. Bir gün Hallac’a, ’sabır nedir?’ diye sordular, şöyle yanıtladı: ‘Bir insanın el ve ayaklarının kesilerek darağacına asılması durumunda bile kendini yitirmemesidir.’ Son günleri yaklaştığında bir kezinde Şibli’ye, ‘bana dikkat et.’ Dedi, ‘önemli bir ödevle yükümlüyüm. ‘Enel Hakk’ ‘ben Hakkım’ dediğim için beni halifeye şikayet ettiler. İmamlar ölümüme hükmettiler. Bana, ‘hüve’l-Hakk’ (O Hakk’tır) de kurtul, niçin ‘ene’l-Hakk’ diyorsun dediler. Ben de, onlara, ben, ene’l-Hakk derken, aslında hüve’l-Hakk diyorum. Ama siz O’nun gaib olduğunu söylüyorsunuz’ dedim.
Şöyle anlatırlar: Zindana koyulduğu günün gecesi, onu aradılar bulamadılar. İkinci gece aradılar ne onu ne de zindancıları buldular. Üçüncü gece aradılar hem onu hem de zindancıları buldular. ‘Bu durum neydi?’ diye sordular. Hallac, ‘birinci gece ben dostun yanına gitmiştim, beni göremediler; ikinci gece dost buradaydı, bu yüzden ne beni ne de zindancıları gördüler, bugün buradayım, şeriatın hükmü neyse yerine getirin’ dedi.
Anlatıldığına göre zindanda üçyüz mahkum bulunuyordu. Onlara, ’sizi özgür bıraktım, gidin’ dedi. ‘Eğer buna gücün yetiyorsa sen niçin gitmiyorsun?’ diye sordular. ‘Biz, Tanrı’nın tutuklusuyuz, O’nun yasasına saygımız ve bağlılığımız sonsuz, gidemeyiz’ dedi. Sonra zindan duvarına işaret parmağını doğrulttu, bir yarık belirdi, mahkumlar çıktı. Sabah ne olup bittiği sorulduğunda gerçeği söyledi. ‘Peki sen niçin kaçmadın?’ diye sordular, ‘Tanrı’yla aramızda bir mesele var’ dedi, ‘bu nedenle kaldım.’
Hallac’ın öldürüleceği gün, birisi, ‘aşk nedir?’ diye sordu. ‘Bugün, yarın ve öteki gün aşkın sırrını göreceksin’ dedi. O gün Hallac’ı öldürdüler. İkinci gün yaktılar ve üçüncü gün küllerini savurdular. Onu dibine getirdiklerinde darağacının ayaklarını öptü ve, ‘işte yiğitlerin miracı budur’ dedi. Elleri kesildiğinde, ‘bir insanı bağlayıp elini kesmek kolay iş’ dedi, ‘ben asıl arş’ın karanlığından külah aşıran kişinin temiz elini kesecek kimseyi yiğit sayarım’ Ayakları kesildiğinde gülümsedi ve, ‘bu ayak güçsüzdür, benim her iki alemde de yolculuk yapabileceğim ayağım var’ dedi. (Molla Cami ve Mevlana’nın dizelerini hatırlayalım: ‘Bu yolda başsız ayaksız ol’) Sonra kanlı kolunu yüzüne sürdü. ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorduklarında şöyle cevapladı: ‘Aşk yolunda, abdesti sahibinin kanıyla alacak iki rekat namaz farzdır : ‘Rivayete göre, tüm organlarını kestiler. Sadece sırtı ve boynu darağacında asılı kaldı. Ancak o sırt ve boyundan da, ‘ene’l-Hakk’ sözü yükseliyordu. Halife, ‘bu adamın ölümü daha çok kargaşa çıkaracak’ dedi. Ertesi gün tüm uzuvlarını toplayıp yaktılar. Yanmış, kül olmuş cesetten yine, ‘ene’l-Hakk’ diye ses geliyordu. Üçüncü gün, küllerini suya döktüler, yüzen kül zerrelerinden yine o ses geliyordu.’

Karakoç, Bağdat’taki irfan ehlinden söz eder sonra ve karşımıza bir bilgeler sofrası açar. Bu nurani mecliste kimler yoktur ki! Ekberi bir şair olan Molla Cami, Hayyam, Geylani, herkes oradadır. İrfani geleneğin gözkamaştıran yıldızlarının tümü…O pamuktan, hafif insanı çekemeyen darağacına yardımcı kim varsa…Gene de der, hepimizden ağır geldi, Hallac-ı Mansur’un vücudu…
Sonrasında, Fütuhat’ta söz edilen bir vakıayı aktarır. İbn Arabi, kendisinden önce yaşamış bilgelerle görüşmelerini anlatırken Hallac-ı Mansur’dan da bahseder. Karakoç, bu manevi görüşmeye gönderme yapar :
Muhyiddin’in kabri açılır, ‘ürkme Mansur, benim’ der. Bir deniz kabarmaktadır sanki.
Deniz, kozmik bir imgedir. Vahdet deryasıdır burası, birlik denizi…Deniz, İlahi Hakikat’in kaynağıdır. Kıyısı yoktur, burası sahilsiz bir ummandır.
Hızırla Kırk Saat’in en coşkulu bölümüne geliriz. Şiirin ritminden hissederiz ki, bilgelik kervanı yürümektedir.

‘Mursiyede Tunusta Mısırda
Kudüste Mekkede Konyada
Malatyada Şamdayız’

Hölderlin bir kez daha doğrulanmaktadır. 1799 yılında annesine yazdığı mektuptaki “şiir yazmak uğraşların en masumu” olduğunu söylerken, 1800 yılında yazmaya başlayıp, yarım kalan taslak yazısında dili mülklerin en tehlikelisi olarak belirttiği “Mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insana kendisinin ne olduğunâ tanıklık edebilsin diye..”) satırlarını yazmıştır.
Karakoç, kamil insanın varlığına tanıklık eden bir şiir diliyle konuşmaktadır.
Heidegger’in, ‘varlığın evi’ dediği dille…bu dilin içinden, binlerce yıllık mazmunlarla, kamil insanın şairane oturduğu makanlarda dolaşarak.
Yukardaki dizelerde dile gelen mekanlar, büyük bilge İbn Arabi’nin gezisinde izlediği güzergahtır.
Nasıl bir yürüyüştür bu?

‘Yolları bir urgan gibi
Ayağına sarmış Muhyiddiniz
Güneş hep arkada biz öndeyiz’

Mansur olup asılan Muhyiddinin Hızır olup suda, Anadolu’da, bir ses duyup dönüp duran, Hızırı görüp Şems diyen, Mevlana olan bir dervişin izi boyunca yürür Karakoç şiiri.

Doğu ankası’nın sesidir bu, Batı ankasının.
Ş harfiyle uzlaşan S sesi’dir.
Burada Yavuz Sultan Selim’in Şam’a girişi de ima edilmektedir, Şems de…
Füsus okuyan Mevlana da…
Bize, kendi ifadesiyle, ‘Muhyiddinin ak kara dünyasından birkaç görünüş’ sunduktan sonra, şair ehramlar ülkesine girer.
Sağda Musa’nın bayrağı dikilidir, solda Firavun’un ve büyü vaktidir.
Musa aleyhisselam kıssasının şiirini modern zamanların trajik görünümleri izler.
İki bölüm sonra, şair bu kez Şakku’l-Kamer’in öyküsünü anlatır.
Efendimiz’in bir adı da Kamer’dir. Ay, O’nun mazmunudur. Ayın bölünmesi, Nübüvvet ve Velayet sırlarının göze inmesidir. Hilal, Allah’ın sevgilisinin Hakk’a ayan, halka gaib olduğu anı simgeler, dolunayda ise halka bakan vechi belirir. ‘Ay yayılır/doğumumuzun doğusuna’ diyen büyük şair, bizi Elhamra’ya, Kurtuba ve Mısır’a götürür. Şiirin ay gibi bölündüğü bir dilin içinden konuşur :

‘Ayı
Bu dünyanın yeşili
İkiye böler
Öte dünyanın akı’

Mekke sokaklarına ineriz sonra.
Trajik bir epigraf karşılar bizi :

‘Yaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Uzaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Yaklaştır sesi sesi
Burada bir kadın ölmektedir
Can vermektedir galata kulesi
Burada bir kadın ölmektedir’

Karakoç’un irfani geleneğin içinden bakarak modern yaşamı gördüğünün en canlı tanığıdır bu dizeler. En canlı ve en ahenkli. Karakoç şiirinin iç sesi, onda yetkin bir insanın, kamil ve kadim insanın, ebedi çocukluk haline dönmüş bir müsumun konuştuğunun da delilidir. Mutlu Arabistan toprağındayız artık…Birer deniz avcısı olan peygamberlerin arasında..Onların izinde ve gölgesinde. Deniz ilahi hakikatin imgesi olarak tekrar belirir. Ve bir Nebiler geçidi : İsa, Musa, İbrahim, Yusuf, Bünyamin, Süleyman, Davut, Eyyüb, Lut, Salih, Zülküfül peygamberler…Ve tümünün imamı, Allah’ın Sevgilisi…Önünde arkasında gümüş defterli gümüş kalemli melekler…O’nun imametinde kılınır namaz. Bu, cem makamında bulunan, başla sonu birleştiren, hadis olanı kadim olana bağlayan kamil insanın miracıdır. Bu, huzur-ı ilahide kılınan büyük namazdır. Kul ile Allah arasında ortak bir ibadet olan namaz…Kul üzerinden Allah’ın Kendi Kendini salat etmesinin şiiridir. Sonra her şey çekilir yerli yerine ve Peygamber bir çöl önünde yalnız kalır.
Bu kez diğer Peygamberler anılır :
İsmail, Şit, Zekeriya… Miracın birinci aşaması olan kavs-ı uruc başlamıştır…Burak alır ve gider Allah’ın Habibini. Yıldırım çeken bir paratoner gibi. Bu yürüyüş, Cebrail’i titretir. Ürperir ve kelimeleri erir. Töreni tek başına sabır yönetmektedir. Ve sidreye varılır. Sidre varlığın sınırıdır. Burası berzahtır. Karakoç, ‘Burak’ın, yağdan çekilen kıl gibi çekildiğini’ söyler. Sonra Refref de durur, geriler. Ve Peygamber geçer, ileri atılır…
Burası sütunlarndan, taş heykellerden, kelimelerden, gün doğuşundan ve doğusundan, kalpten, düşünceden ileridir. Burada hiçbir Rububiyet vehmi kalmaz insanda. Saf ve katışıksız ubudiyet hakikati de biter. Allah’tan başka bir şey kalmaz. ‘Başlangıçta sadece Allah vardı ve O’ndan başka bir şey yoktu’ kavli gerçekleşir. Bu hala böyledir çünkü.
Habibullahın pelerini sadece sevgidir, aşktır. Aşk, kuşun kanadı kırılırcasına uçmasıdır. Burası şevk makamıdır, şevk, kuşun kanadı kırıldıktan sonra da uçmaya çalışmasıdır. Bütün köprüler atılır ve o ‘Tek deniz tadılır’
Deniz imgesi bir kez daha karşımıza çıkar.
Hızır’ın yeni bir randevusunda bi kez Meryem çarşafları açacaktır.
Odaya gelen, araftaki çiçeklerden bir akşamdır.
Şehrin sesi hurmadandır.
Karakoç şöyle der : ‘Suya bırakılmış çocuğu
Kurtaran kadın Asiye
Savıyordu al kadınlarını dışarı’

Mu, su, sa ise ağaç demektir.
Suya bırakılan tahta sandığın şiiridir bu.
İstanbul’da bir balıkçı, Haliç’te bir hayal görür, eve gider yorganlara saldırır, Bizans sarayında kristal bir kadeh kırılır ve güneş saati Kudüs’te bozulur durur.
Bu coğrafi bilinç, şiirin kozmik niteliğinden ve bu şiirin kalbine indiği şairin şuurundan gelir.
Şiirle şuur akrabadır. Şuur, bulanıklık alanıdır, bu sırdandır ki, ‘Biz sana şiir öğretmedik’ buyrulmuştur.
Lakin Sezai Karakoç şiiri, vahyin her okunduğunda kalbe yeniden sefer eden taze soluğuyla yıkanır, O’nun mazmunları Kuran’ın hazinelerinden alınmıştır.

Kuran, Cebrail, Kutlu Çocuk, onu doğuran anne, Fetih suresinin gerçekleştirimi ordular, mevlüt yazan şairler, toz koparan veliler, alnında ter birikmiş, ekmeğini kendi elinden devşirmiş işçiler, Tevrat’ı aslından okuyanlar, İncil’in öz sesini duyanlar, Bedirde, Yermukta, Hendekte, Uhutta, Yemende, Kafkaslarda şehit olanlar ve tekbirlerden bir cennet kenti yükseltenlerin şiiridir bu…
Hızırla Kırk Saat bir modern zamanlar mevlidi, miraciyesi, tevhidi, naatı ve meselidir.
Nihayet şair kendi yurduna, Diyarbekir’e uğrar.
Kentin kemerleri sıcaktan kırılmıştır. Bu, modern çağın ateşidir. Gündüzleri bile bir toz vardır yaz yarasalarından.
Şair, şehrin ruhuna doğru sızar ansızın. Ve bizi de uygarlıkların içinden geçirir.
Kaynağı cennet olan üç büyük nehirden birinin köpüklü sularına çeker, Dicle’nin saralarından yürüyerek, yükselen bir duman zamanına gireriz.
Mezopotamya’nın tarihçesi yine Hira’ya uğrar.
Şair, ‘nuru evvel ba’sı sonra olan Efendimiz’in diriltici soluğuna yönelir :

‘Kalk ey
Örtülere bürünmüş peygamber
Bu sıtmayla iyi edeceksin
Tifoları vebaları
İnsanlığı kağıt kağıt
Buruşturan cüzamı
Çan sarasını
Havra harmanını
Göğüyle görünen haranı
Çile çömleği iskenderiyeyi
Sen dirilteceksin…’

Hölderlin’in, ‘insanın kendi varlığına tanıklık etsin diye verilmiştir’ dediği şiirin tanıklığının niteliğine ilişkin Heidegger şöyle der :
‘Demek ki, bu tanıklık insanın varolmasının imkanıdır, varoluşun açığa- açıklığa- kavuşmasının imkanıdır. İnsan tanıklık etme kararını sadece özgür olarak, kendi seçimi olarak verebilir. O; bütün varolanlara ait olmaya tanıklığını tarih olarak gerçekleştirir. Demek ki, tarihin mümkün olabilmesi, insanın kendi olabilmesi, mülklerinden biri olan dille mümkündür.’
Sezai Karakoç şiiri, varolandan varlığa geçişin ve tanıklığını tarih olarak gerçekleştirmenin şiiridir.

Sen yayınlayacaksın
Sen kuracaksın
Seher çocuklarının
Tek kentini
Sen bildireceksin
Dünya geldi geleli
En önemli haberi’
dizeleri, Nil, Fırat ve Dicle’nin çağıltısı gibi dilin içinde çınlar durur.
Bedir, Hendek, Hud ve Huneyn’den Birinci Cihan savaşında Rusya’da esir ‘baba’sına geçebilen bir şiirdir bu.
Yüzyılın üç büyük bilgesinden şair olanıdır Karakoç.
Dili sembol ve sükut olan hikmeti dile getirebilmiş, Guenon tasnif etmiş, şiirini ise Karakoç yazmıştır.
Selçuk ve Osmanlı tecrübelerinin, ‘evrenin memesinden sevgi sağan’ ruhunu anlatmak ona nasib olmuştur.

Sözlerime, Üstad’ın, içindeki sonsuz hikmetlerin yanı sıra aynı zamanda bir ses, bir ahenk harikası olan şiirinden bir bölümle son vermek istiyorum :

‘sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla
Susuz topraksız ve göksüz büyümüş bir buğdaydan
Yapılmış ekmekle donanmış bir sofra
Kansız ve etsiz bir sofra
Ne kedi ne köpek sofra der buna
Ne Hintli ne rum sofra der buna
Hızır avına çıkmış bengisuya
Bengisu kabusuna kanmış insan sofra der buna
Sen de günlük sofrayı birkaç kere
En çok da çocuklukta
O güz oruçlarının
İftar durumlarında sandın böyle bir sofra
Doğudan gelen davullarla sahurda
Bir sofrayı böyle bir sofra sandın
Evin saati gösterdi hep böyle bir sofrayı
İkindi Kuranından sonraki sofralara
Battı zamanından bir zaman belki
Kana dönüşen bir şarap değil
Duaya çevrilen bir şarap içildi o sofrada.’

Sadık Yalsızuçanlar

tumblr_mhx96ufrXi1qzwh14o1_r1_500 Sezai Karakoç Şiirinin İrfani Kökleri

Farkında Olmalı İnsan

Farkında olmalı insan,
Kendisinin, hayatın olayların, gidişatın farkında olmalı. Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen…Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.
Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.
Henüz bebekken ‘Dünya benim!’ dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların ‘her şeyi bırakıp gidiyorum işte!’ dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.
Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.
Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan
Hayvanların yolda, kaldırımda, çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
Yaratılmışların en güzeli olduğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.
Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.
Evinde kedi, köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.
Eşine ‘seni çok seviyorum!’ demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.
Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.
Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark etmeli, fark etmeliyiz çok geç olmadan…..
Ömür dediğin üç gündür, dün geldi geçti yarın meçhuldür…
O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür….

?

farkinda_olmali_insan Farkında Olmalı İnsan

Fakirliğim

Bu sabah az da olsa mutluyum,
Bir fincan kahve ile bir paket dolusu sigara,
İçki sonrası, yenilen yemeğe rağmen, cepte kalan otobüs parası.

Bu sabah az da olsa huzunluyum,
Küçük bozukluklarım olsa da
Kaygılıyım yarın için.

Fakirlik benim mesleğim,
Parlayan güneşe karşı göğsüm dik
Çünkü günesin de banka hesabı yok

Geçmiş ve geleceğim
Sevgili oğullarım ve kızlarım!
Ara sıra mezarımın kenarındaki gür otlağa uğrayıp
Burada yatıyor deyin
Kendi sıkıntısıyla gelip geçmiş bir yaşam.
Taze bir rüzgâr essin…

Chon Sang Beong
Çeviri: Nana Lee / Fahrettin Arslan

chon_sang_beong Fakirliğim

Vaha

Bir adam bilirim;
Ağlıyordu.
Ve dingin maviliklerinde bir rüzgar,
Fırtınalar yaratıyordu.
Bir adam bilirim;
Aşıktı, düpedüz aşık.
Farkında değildi hem,
Bir sevi masalının,
Esrik kahramanı olduğunun…

Bir de kadın bilirim;
Yoktur acıması.
Ve kavruk, ölüm kokan çöllerinde,
Bir vahaya ulaşmaktı, amacı.
Bir kadın bilirim;
Aptaldı, oldukça aptal.
Farkında değildi, yanıbaşında olduğumun…

Ah sevdiğim kaktüs!
Bir kendimi biliyorum; mecnun misali,
Bir de düşlediğim seni.

Fikret Özdal

f%C4%B1kret_ozdal Vaha

mesela işte…

bazen şöyle hayaller de kurmuyor değilim…
sakıncası yoksa…
mesela…
fatih camiinin avlusuna kedileri ziyarete gidiyoruz ali ve ömerle.
bir tas su ve bir tas yemek elimizde.
kuşları da unutmuyoruz, güvercinlerin en çok sevdiklerinden
avuçlarımıza ceplerimize dolduruyoruz.
önce kedilerin yanına gidiyoruz,
ali ve ömer elleriyle bir yavru kediyi besliyor.
mesela işte…
o yavru kedi de bizimle birlikte güvercinlere yem vermek istiyor.
demir parmaklıkların çevrelediği güvercin besleme alanları var ya camilerde.
ali, o alanı reddediyor.
ali ömer ben ve kedi yavrusu,
hepimiz gidip, avucumuzdaki ve ceplerimizdeki yemleri şadırvan avlusuna serpiyoruz,
tam da cemaatin dağılma vaktinde.
şadırvan avlusunun içi güvercinlerle doluyor.
cemaat, bize hiç kızmıyor ve namaz ertesi dualarını güvercinlere ve bize okuyor.
mesela işte…
güvercinlerden biri ömerin omuzuna konuyor ve bizimle gelmek istiyor.
ali ömer ben yavru kedi ve güvercin, hepimiz birlikte eve dönüyoruz.
yavru kediye ve güvercine birer yatak ve birer isim veriyoruz.
aliye ‘ebu hureyre’ diyoruz ömere ‘ebu umeyr’…
bir gün ‘umeyr’ hastalanıyor,
ne ilaç verirsek verelim onu kurtaramıyoruz.
‘umeyr’i yolcu ediyoruz
ali ben yavru kedi ve en çok da ömer, ağlarken
birden kapı çalıyor.
mesela işte…
ali kapıyı açıyor ve içeri sesleniyor:
anneee
peygamber efendimiz taziye ziyaretine gelmiş…
sonra..
sonra mı…
sonrasını hayal etmek bile imkansız.
işte bazen böyle hayaller kuruyorum
sakıncası yoksa…

Zehra Betül
zehra_betul mesela işte…

‘inna lillahi ve inna ileyhi raciun’

”Mustafa amca mahallenin şekerci dedesidir ve aynı zamanda şeker gibidir… Yusyuvarlak yüzü, küçücük gözleri, tombul yanaklarıyla, hep tebessüm eden haliyle Hulusi Kentmenden bile daha şirindir. Elinde şeker dolu poşeti ve yanında yöresinde çoluk çocuk hiç eksik olmaz… Ezan sesini her işittiğimde, camdan bakarım arkasından, sıyırdığı gömleğinin kollarını alelacele iliklerken, kendine has tombul yürüyüşüyle zihnime kazıdığım fotoğrafı, her vakit güncellerim… Ah mustafa dedeciğim, kim der sana, yirmi yıldır yatağa bağlı hanımına bebekler gibi bakıyorsun, diye… Hiç bir gün mü yorgun görünmez insan, hiç mi yüzünde keder olmaz… O tonton ellerini öpsem alnıma koysam, sabrından, tevekkülünden ve vefandan bir parça bulaşır mı bana da… Allah sana sağlık ve kuvvet versin…”

2008-Ayvansaray

‘inna lillahi ve inna ileyhi raciun…

Sela sesine kulak kesiliyorum, odadaki hastaya sus işareti yaparak… Camı açıp iyice dinliyorum selanın son kısmını. Yok, kim olduğunu anlayamadım, makamlı nağmeli selanın arkasına sıralanan cümleden ismi ayıramadı kulağım. Sanki selası okunan her ismi tanıyacakmışım gibi, her seferinde susup dinler,/ bir de ayağa kalkın derdi büyüklerim/, ayaklanırım. ‘Öğle namazını müteakip…’ Sona doğru boğulan ses… Sabahleyin her zamankinden daha sessiz karşıladı beni bu eski mahalle… Sela sonrası daha bir sessizleşiyor sanki…İçimden tekrar ediyorum, ölümü gözümde güzelleştiren ve anlamama yardımcı olan o ahenkli cümleyi… İnna lillahi ve inna ileyhi raciun…

İki kadın giriyor içeri, orta yaşın üstünde, belli ki bizim mahalleden değiller… Elindeki sıra numarasını ve yazdıracağı birkaç ilacın kutusunu masanın üzerine bırakırken biri hemen doğruluyor kendini, ’ Aslında burada oturmuyoruz, cenazemiz var, annemizi kaybettik de…’ Sabahki selada ismi okunan merhumenin kızları. ‘Hemen karşıda oturu…’ diyecekken ’ Mustafa amca’ diyorum ’ Mustafa amcanın kızlarısınız…’

Dışarıdan bakanlar için beklenen ölümler vardır bir de beklenmeyenler… ‘Sıralı ölüm’ diler büyükler küçüklerden sırayı alıp… Sıralı ya da sırasız, her kayıbın acısı geride kalan için aynı değil midir? Mustafa amcada kalıyor aklım bütün gün boyunca…

‘Yarın uğrayacağım Mustafa dedemin yanına…’

Yüzü daha da nurlanmış sanki… Elini öpüyorum, dilim damağım kuruyo… Ne söylesem teselli etmeyecek biliyorum. ‘Nasılsın’ diyebiliyorum sadece…

‘Kızım… O benim bebeğimdi, nasıl alışacağım yokluğuna…’

Yirmi yıl, o güzel tebessümü hiç eksilmeden, yüzünde isyankar bir tek çizgi belirmeden, elleriyle besler, Mustafa dede bebeğini… Üstelik ‘Kıymet bilmez ve huysuz demans’ bir gün bile üff dedirtmez ona… Tek başına sabırdır, vefadır Mustafa dede… Hatta tek başına seksen yıllık bir aşk şiiridir…

Pencerelerimiz karşılıklı, hep gözüm üzerlerindeydi. O sıkılmasın, yattığı yerden geleni geçeni seyretsin diye pembe perdeleri sonuna kadar açtığından, kafamı arada uzatıp davetsiz misafirleri olurdum. Mustafa dede hep bebeğinin başucundaydı, çoğunlukla elinde bir mushafla… Sabrı hatırlattığından, uzaktan defalarca dua edip, o huzurlu resmi karşıma astığı için Allaha şükrederdim…

Şimdilerde o pembe perdeler sıkı sıkı kapalı… Buna alışmak benim için de zor olacak Mustafa dede…’

2009-Ayvansaray

Zehra Betül

inna_lillah_ve_inna_ileyhi_raciun 'inna lillahi ve inna ileyhi raciun'

şiir gibi ya hu!

Tıp-psikiyatri “yas”a ömür biçer. Der ki, ölülerinizin ardından en fazla altı ay üzülebilirsiniz. Altı aydan fazla süren yas, artık hastalığınızdır ve bizim sizi tedavi etmemiz gerekir. Bu matematiği, boşverelim. Zaten, “dünya” denen illetli mekanımız altı ayı doldurmamıza müsade etmiyor. Üstelik toplu ölümlerimizin üzerinde kirli gölgeler geziniyor. Ceset, toprakla toprak olup çürüyene kadar üzüntümüz geçiyor da, o kirli gölgeler ve ” kötülük” hiç bitmiyor. Asıl hastalık da bu!
*
Meğer mum çiçeğim küsmüş. Bugün bir hastamdan öğrendim. Öyle mazlum, sessiz, efendi duruyor ki… Anlamamışım ben.
*
Balkonum güzel güneş alıyor ve bir de aliyle ömerin tertemiz neşeleri var.
*
Bir de, karadut lekesi ellerden çıkmıyor…
*
mübarek yağmur! ismini sevdiğim melek! Bugün ne kadar kararsızsınız…
*
Bir süredir, kavgaya benzer hoş olmayan dialoglara şahit oldum. Çok anlamadım, baktım midemi bulandırıyor bu konuşmalar, ekranımdan siliverdim hemen…
*
Büyük bir sessizliğin başındayım sanki. Bir adım daha atsam, çocukluk rüyalarımdaki apartman boşluğuna uçacağım. İçimden sessizlikten başka birşey gelmiyor. Neden? Yağmurdan mı? Yine mi yorgunluk? Biliyorum yine geçecek. Geçmesini bekleyelim o halde… Mor tesbihim nerede…

Biraz susmaya gidiyorum, döneceğim…
*
Şehir insanına, yıldızlar ve gökyüzü her zaman uzak durur. Çünkü şehir insanı da alıcı gözüyle kafasını kaldırıp gökyüzüne şöyle bir bakmaz. Kendi hafızamı yokluyorum da… Gökyüzünü uzun uzun en son seyredişim, çocukluk yazlarımdan birine denk geliyor.

Büyük marmara depreminin olduğu gece… İşte bir de o gece hiç görmediğim kadar yıldız görmüştüm. Çünkü büyük ve korkunç bir uğultuyla şehrin bütün ışıkları sönmüştü. Arabaların alarmları çıldırmış gibi bağırıyor, herkes gecenin üçünde sokaklarda koşuşuyordu. Evimize yakın bir parkta günlerce sabahlamış ve hiç uyumamıştık. Yıldızlar, saklandıkları yerden çıkmışlardı, çekingen, sönük ve yine uzakta… Ama çok fazlaydılar… Kaydıklarını görmedim… Dilek tutmak aklıma bile gelmedi. Uzun uzun seyrettim sadece…
*
-Bi rahat bırakmıyorsunuz insanı!!!

-Ama anne! sen insan değilsin ki annesin!
*
televizyonun yokluğuna çok alıştık ve televizyon alsak mı acaba sorusu bile bizi ürkütüyor.

Eskiden insanların daha mutlu olmasının sebebi, daha az haberdar olmasıydı diyebilir miyiz? Yoksa dünya, kurulduğu günden bu yana aynı kötülükleri yaşatıyor üzerinde. Özellikle üst üste çocuk ölümleriyle ilgili izlediğim haberlerden sonra, sırtında çocuğunun minik tabutunu taşıyan babanın yüzünü, öfkeli ve acılı insanları gördükten sonra, bir süredir hiçbir suçu ve günahı olmayan çocukların acısı üzerinden siyaset devşirip acının bile bizleri farklı uçurumlara sürüklediğini gördükten sonra, umudumun biraz daha eksildiğini hissettim. Bugün umudumu tamir etmeye uğraşacağım.
*
Yazmak unutkanlığıma iyi geliyor.
*
Sadece bütün gece, soruların ve cevapların arasında Hz. Ebubekir’in bir duası kalbime, bir sağ ventriküle bir sol ventriküke sağlam tokatlar indirip durdu. Bu, sorduğum soruyu da verdiğim cevapları da iyice içinden çıkmaz hale getiren bir dua… Ne kadar doğru hatırlıyorum bilmiyorum, yanlışım varsa düzeltebilirsiniz:

”Allah’ım bedenimi öyle büyüt öyle büyüt ki, cehennemin tamamını kaplayayım ve orada başkası yanmasın!”

Tam o sırada rüyama tumblrdan biri girmişti. Geçtiğimiz haziran ”gezi” olayları sonrasında benimle yollarını ayırmayı tercih eden bir arkadaşım diyeyim. Hala kendisi için aklıma geldikçe hayır duası ederim. Niye rüyama girdi bilmiyorum… Acaba çok mu önemsiyorum bu, aslında hayaletten çok farkı olmayan siber alemi dedim kendi kendime… Eğer öyleyse, bu önemseme durumunu azaltmam gerek . Ölçüyorum tartıyorum, hızla akan hayatımın içinde, pazartesiyle cumayı göz açıp kapayıncaya kadar birleştiren hızın içinde, siber alemi de önemli kılan ve ona vakit ayırtan, rüyalarıma kadar sokulabilen şey ne bilmiyorum. Onu da piskoterapistler filan araştırsın. Kafamı çok yoramayacağım…
*
Aynı kır çiçekleri gibi zayıf narin ve dayanıksız bir sevinç… Biraz ümit var içinde… Biraz mutluluk…
*
…fakat ağaçlar çiçeklerini dökmeden bahçeye çıkmam lazım.
*
Hiçbir bahar ve hiçbir çiçek, dışarıda dönen dünyanın kötülüğünü, bu kadar tuhaf ve anlamsız bir çağın içinde ezilip duran kalplerimizi iyi etmiyor.
*
Biraz ölümden bahsedeyim mi? Zannediyorum, tüm olup bitene, öfkelendiğimiz anlayamadığımız hırslandığımız herşeye ceplerimizden birinde ölüm olduğu sürece katlanabiliriz. Bu yüzden sık sık ölümü hatırlamam gerektiğini düşünüyorum. Bir cebimde baharla beraber heyecanlanan yaşamayı ve sevinci, bir cebimde de ölümü sıkı sıkıya tutmaya çalışıyorum. Fakat bazen cepler eskiyip deliniyor… Tamir etmek gerekiyor.
*
”Ben yokum, beni karıştırmayın!” lütfen… Üzülüyorum…
*
İte kaka mutlu olup, ruh sağlığımıza palyaço makyajı yapıp idare etmeye çalışıyoruz… Sabah sevindiysek, akşamına sevindiğimize bizi utandıran kötülük… Bit artık!
*
Pencereyi açmalıyım… Menekşelerin başucunda güneşin doğuşunu beklemeliyim. Hava aydınlanır aydınlanmaz su isteyecekler benden… Kadife saçlı güzel çiçekler…

Akasya kokusu, havanın aydınlanmasıyla rengi siyahtan maviye dönen denizin kokusuna karıştı işte… Penceremin sağından ve solundan erguvanlar sabah selamı veriyor… Kumrular, benimle mi konuşuyor birbirleriyle mi?! Yine olmayacak bir yere kurmuşlar çalı çırpıyı. Uyarıyorum anlamıyorlar sakar kuşlar… Bi ara gizlice o ağaca çıkıp yuvayı düzeltsem mi?!
*
”Esselam Ey! her sözü ferman olan son Nebi!”
*
”Kalbe kaplumbağa kabuğu gerek… Kaplumbağalara kumrudan ödünç kanat… İsterim ki… Kaplumbağalar uçsun, kelebeklerin ömrü uzasın… ”
*
Karşınızda gülen bir insan olduğu zaman mecburen gülümsüyorsunuz. Gülmeyi, güleryüzlü insanlardan öğreniyoruz bence. Tebessümün sadaka olduğunu ve yüzümüzde mükafatı olan bir mimik kası olduğunu düşünürsek eğer, güleryüzlü insanları daha çok sevmeliyiz.
*
Bugün haftanın son günü. Odam dağınık, kafam dağınık, biliyorum ki şu yazdıklarım da epey dağınık. Toplamayacağım…
*
Dört yaşlarında, esmer, tombul yanaklı, zeytin gözlü sevimli bir çocuk. Onu tanıdıktan sonra istasyon caddesine her turlamaya çıkışımda gözüm onu arardı. O kadar çok sevmiştim onu. İnsanın yakasına yapışmaz, ısrar etmez, dört yaşında efendi bir çocuk. Gele gide onunla arkadaş olmuştuk. İlk tanıştığım zamanlarda sohbetlerimizden birinde, çocuklara muhakkak sorulan kutsal sorulardan birini Hasan Basriye de sormuştum. ”Büyüyünce ne olacaksın Hasan Basri?” Doktor, öğretmen, pilot, asker… gibi cevaplar bekliyordum tabii ki… Ben mesela o soruya kendimi bildim bileli ”doktor” demiştim. Hasan Basri, ” Büyüyünce Allah’a hakiki kul olucam” diye cevapladı beni büyük bir ciddiyetle. Şaşırdım, etkilendim, saniyelik bir afallama yaşadım. Kimbilir, belki nabza şerbet hesabı babası ya da annesi mi öğretmişti öyle cevap vermeyi. Politik bir manevra mıydı, bilemem. Ama dört yaşında bir çocuktan o an için hakiki bir hatırlatmaydı. Hem çocuklar yalan söylemezdi…
*
… büyük bir heyecanla önce mum çiçeğime sonra da kırmızışemsiye çiçeğime sordum:Ne olacak bu memleketin hali?! Kırmızışemsiye çiçeğime uzun zamandır dikkatli bakmıyormuşum ki görmemişim. İki tane kırmızı tomurcuk vermiş. Sevindim ve bunu cevap olarak kabul ettim. Sonra mum çiçeğine döndüm, ”pembe çiçeklerini, çocukluğumun kokusunu, çiçek balı tatmayı bekliyorum” dedim. Oralı olmadı. Aliemirin getirdiği krizantemler hala canlı gibiler, belki beni duymuyorlardır ama onlara da ”iyi dayandınız. aferin size!” dedim.
*
Dergilerin ilk önce şiirlerine bakarım hep. Aslında şiir okumanın daha zor olduğunu bilerek…Okurken satır aralarında kalbimi yerleştirecek yer arıyorum. Fakat bulamıyorum. Belki de bir şiir yazmalıyım diyorum, her defasında olduğu gibi. Kendi kendime vuracak ve sadece bana çarpacak bir şiir… Hep söylerim de, yazamam, yazsam da kendime bile çarpamam biliyorum. Biliyorum, ben şair değilim. Şu an cümlelerimi devrik kuruyor oluşum da hep bu şairlik hevesinden olabilir.
*
Ayrıca her sükut ikrardan değildir…
*
sana önemli bir sır vermek istiyorum.

hayallerimiz gökyüzünde ne kadar çok gezinirse bir meleğin kanadına takılma ihtimali o kadar artar.

hayaller ezber edilmiş dualardan daha kuvvetli dualardır.

oysa çoğumuz memur çocuğuyuz ve sloganları narin seslerimize yakıştıramıyoruz

ne söyleyeyim, ben arada bir kaçak sting dinliyorum, şiir yazıyorum filan

ne diyeyim, annemlere yalan söylüyorum ilk defa

ve aslında o kadar iyi biliyorum ki

içimdeki o kafiyesiz uyaksız şiirin yavaş yavaş öldüğünü… (iki ocak ikibinoniki)
*
Allaha sığınarak, dua ederek buraya geliyorum. Zihnim ve kalbim yorgun, bazen üzgün eve döndüğümde beyaz önlüğümü çıkartmam, üzerime yapışan tüm mikroorganizmaları temizlemem ve tüm yorgunluğuma rağmen gülümsemem, hatta biraz fazla neşeli olup çocuklarla oyun oynamam gerekiyor.Burada kadınların, özelde de çalışan kadınların genel olarak yaşadığı tüm zorluklardan, kırıklıklardan, yorgunluklardan bir çırpıda bahsedebilirim ama bu konularda hem şimdiye kadar söylenmedik söz kalmamıştır hem de isyana varan bir ruh halim şimdilik yok. Ne olursa olsun, sağlık ve huzur olduğu müddetçe bedenen biraz fazla yorulabilirim, sorun değil.
*
”Anne işi hiç sevmiyorum. Keşke çalışmasaydın. Keşke biz de buradaki kuşların evinde yaşasaydık!”
*
O eski koltuklarda oturup uzun bir hikaye dinlemek geçiyor içimden. Uzun hikayesi olan evleri seviyorum. Oymalı kadife döşemeli koltukları da… Annesine ”anacığım” diyen insanları da…
*
Hiç yaşlanmayacakmışız ve ya hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. Kendi adıma konuşayım. Öyle yaşıyorum. ”Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, Yarın ölecekmiş gibi ahiret için…” dengesini kurmak ne zor.
*
İstanbul’un eski semti, eski evleri ve eski insanları… Doğduğum sokak hemen caddenin karşısında, hergün okuduğum ilkokulun yanından geçiyorum, elimde elifba cüzüyle yazları kapısını aşındırdığım çocukluğumun camisi de yolumun üzerinde. Herşeye rağmen, tüm hayallerime, hayallerimdeki ıssızlığa rağmen koskoca bir kalabalığa sıkı sıkı bağlanmam bu yüzden. Bu kocaman ve kirli şehir, her kaçmak istediğimde kollarımdan tutup yakalayan bir ebe sanki, sürekli koşuyorum, çok hızlıyım fakat o çok daha hızlı… Oyunum, beni sürekli sobeleyen bu şehirin kollarında bitecek sanırım.
*
Fillerin tepindiği çimenler, evinin yolunu kaybetmiş karıncalar ve minicik mavi mine çiçekleri… Yağmur servisi yapan meleklere şikayet dilekçesi yazıp veriyorlar. Altına imzamızı atalım, dedi.

Şair olmak istiyorum, dedi. Kumruların kalbine dokunacak şiirler yazmak… Deniz görmemiş pencere perdeleri ve aynı dalgayla kıyıya vuran ölü balıkların telaşından istiyorum. Şair olmak istiyorum…
*
Burayı, bu bloğu açma nedenim kendime vakit ayırmak, yeterince yorucu ve yoğun günlük hayatımda yazarak soluklanmak, edebiyatla, müzikle, estetik olan herşeyle kendi kendimi terapi etmekti.Açıkçası kimin beni takip edip etmediğiyle, kaç takipçim olduğuyla çok fazla ilgilenmedim. Ama tabii ki, buraya bir şiir bıraktığımda ya da bir hikaye yazdığımda bir şarkı mırıldandığımda birilerinin benimle ortak zevklerinin olduğunu bilmek, ortak zevkler üzerinden uzaktan da olsa ünsiyet kurmak güzeldi. Ortak zevkler, edebiyat ve sanat insanları birbirlerine yakınlaştıran, iyi hissettiren şeyler… Hayatımızda olması gereken şeyler… Şeyler işte…
*
Elbette, susuyor oluşum olan bitene dair fikrimin olmadığı anlamına gelmiyor. Fakat terapi maksatlı kullandığım hayatımın bu odasında fikirlerimi dillendirmemek gibi bir tercihim var…
Yarın öbür gün bir sabah uyandığımızda herşey normale dönmüş olduğunda, meseleler ve problemler bir şekilde (inşallah) çözülmüş olduğunda birbirimizin yüzüne tekrar bakmak istiyor muyuz?
*
Fesleğenlere elimizi sürmeyi sonra da kokusunu içimize çekmeyi unutuyorsak, çok zorsa herşey, herşey gerçekten çok zorsa, dolunaydan, tutulan aydan, aydedenin üzerinde saklı asık suratlı gölgelerden korkuyorsak, içdök(eme)me yazıları yazmak istiyorsak sürekli, fakat yazmıyorsak, cümleler kendiliğinden devriliyorsa, şiir çok uzaktaysa, en önemlisi burnumuzun dibindeki fesleğenleri koklamayı unutuyorsak…
*
Ali’yi ve zaaflarını keşfetmeye ve onu tanımaya başladığımdan beridir de yemek yedirme konusunda olduğu gibi şurup içirme konusunda da yeni yöntemler keşfettim. Şimdilerde:’ bak oğlum, bu şurup var ya! mikropların kafasına pat küt girişiyor, onlarla savaşıyor ve seni hasta eden mikropları yokediyor’ diye başlayan aşırı aksiyonlu birkaç cümleyle devam eden bir hikaye anlatıyorum ve Ali değil bir ölçek, bir şişe şurup içecek kıvama geliyor. Her iki yöntem de şiddet içerikli olduğu ve kelebekli şuruplu masalım hiç işe yaramadığı için üzgünüm.
*
Mesela içinde ali ve ömer geçen yazıları okurken mutlu oluyorum. Eskiyle şimdi arasında kocaman bir fark var ama. Bunları herkesin okuyor olması.
*
Beni uyandıran yağmur hızlı ve ince ince yağıyordu. Yağmurun sesi farklıydı. Asfalta, toprağa, betona ya da çatıdaki kiremitlere çarpma sesi değildi bu. Suyun suya çarpma sesiydi. Önce başımın döndüğünü sandım, midem bulanmaya başladı. Meğer gerçekten sallanıyormuşum. Cesaretimi toparlayıp gözlerimi tekrar açtım. Bembeyaz bir sandalda tek başımaydım. Kimse yoktu, kürek yoktu… Uzaktan cızırtılı bir akordeon sesi geliyordu. Bir de suyun suya çarpma sesi…

Sen Nehri’nin üzerindeymişim. Kimse söylememişti ama biliyordum. Daha önce görmemiştim ama tanıyordum.
*
Soluyorlar. Onlara şiir okudum, müzik dinlettim, çocukluğumdan bahsettim biraz. Sonra aliyle ömeri anlattım. Kahve bile ikram ettim almadılar, su kafiymiş. Aslında vadelerini doldurabilmeleri için toprağa sıkı sıkı sarılmaları gerek biliyorum ama bilmezden geliyorum. Pet şişeyi sevmemiş olabilirler ya da belki hastalardan biri yapraklarına mutsuzluk öksürdü. Yani çabucak soluyorlar. Az önce bi tanesi, gülün sağ tarafındaki nergislerden biri fısıldadı, çiçekçi dükkanlarını, parlak jelatin kağıtlarını sevmiyoruz ve biz zaten ölüydük, dedi. Tabii ki demedi, uyduruyorum fakat yine de soluyorlar.
*
Sakin olmaya çalışıyorum. Sakinleşmeye çalışıyorum. Bir bardak çay, birkaç tane büsküvi, birkaç ‘Lâ havle’… Odamın ışıklarını söndürdüm, nefret ettiğim floresan ışığını… Saat beşte buradan çıkıcam, önce Ali’yi, sonra Ömer’i alıcam. Her gün, her seferinde aynı şiddette beni gördüklerine seviniyorlar. Buna hiç alışmıyorlar yani… Ve sadece oyun oynamak istiyorlar. Muhtemelen onlar uyuyana kadar bin çeşit oyun oynayacağız ve Aliye masalını anlatırken sinirim ve üzüntüm geçecek fakat geçmezse sağlam bir şikayet mektubu yazacağım Allah’a… Allahım diyeceğim… Sana havale ediyorum…
*
Belli etmedim ama, sadece gülümsedim. Aslında hani biraz daha nazlasa beni, oracıkta dizlerine kapanıp ağlayarak herşeyi bir bir anlatabilirdim. Tabii ki tuttum kendimi, ilaçlarını yazdım ve gitti.
*
‘Bu da geçer ya Hu’ diyebilmenin birçok kimyasaldan daha gerçek olduğunu düşünüyorum. Çoğu psikiyatrik ve nörolojik bozukluğun da tedavi edilemez olduğunu öğrendim. Ve ”deli” leri seviyorum.

İnternet, sosyal medya ya da sanal alem, siber alem adına her ne derseniz deyin, insanlar hakkında fikir sahibi olabilmek için doğru yer değil. Mesela benle ilgili yapboz parçalarını burada birleştirmeye kalkarsanız ortaya şahane mükemmel bir tablo çıkabilir. Fakat bu tamamen ilüzyondur çünkü yeni varoluş mekanımız küçük ekranlarımızda, canımız ne göstermek istiyorsa onu gösteriyoruz. Karşılıklı kahve içip sohbet etmeden o yapboz tamamlanmaz.
*
…youtube’un ‘sizin için önerilenler’ diyerek önerdiği şarkılar bunlar… youtube’un bile beni tanıdığını ve gözetlediğini hissetmek, korkutucu. fakat şarkılar güzel… çok güzel…
*
Bir de bugün karda uçabilen bir saka gördüm. Çok güzeldi… Arka bahçedeki cılız ağaçlardan birinin dalına konup selam verdi ve gitti…
*
Kanatları ıslanmış sığırcık sürüsü, ağlayan böcekler, kozasını parçalayamayan kelebekler, göç edemeyen kumrular, keyifsiz İstanbul kedileri… Kimin kalbinde bir saçak altı bulursunuz?
*
Yeri gelmişken anlatayım. Mesela yaşadığım bana göre anlamlı rastlaşmalardan biri de Sylvia Plath ile ilgilidir. Hani içinde Sylvia geçen herşeye dikkat kesilirim de bu başka. Bilgisayarımda ‘müntehir şairler’ adıyla sakladığım bir klasör var. Neden var bilmiyorum. Ama uzun zamandır var. Klasörün içinde de neler neler var. Arada açar bakarım, eklerim, okurum, kopyalar yapıştırırım… Geçen yıl onbir şubat’tı, akşamdı, birden aklıma düştü, yine açtım ‘müntehir şair’ leri ve yine aklıma düştü başladım Sylvia’yı okumaya… Çocuklar uyumuştu ve muhtemelen yine tek başımaydım, evin ışıklarını azaltmış, tüm sesleri kısmıştım. Ve Sylvia’nın biyografisindeki o parantez içi ayrıntı gözüme çarptı. Sylvia, tam da aylardan şubatta, tam da onbir şubatta ölmüştü. Ürperdim…

Bu aralar böyleyim, tam da bir üstte, kaldığım ve çizdiğim satırlar gibiyim. Siz nasılsınız?
*
Tüm cami güvercinlerini kanatlarından öpüyorum…
*
…yolunun üzerindeki sarıklı mezar taşlarına selam vermeyi asla ihmal etmezdi.
*
Çocukların ninnilerden uzaklaşmaları, sonra masallara yaklaşmaları, sonra masallardan da uzaklaşmaları, büyümeleri işte… Hep çok hüzünlü… Bazen zaman dursun istiyorum. Oysa ninniler hep, ‘uyusun da büyüsün’ için…
*
Efendim! Bu hitabı bol ünlemli söyleyebilmek, kalpteki suların yükselmesi, kan akışının kan basıncının aniden değişmesi nasıl da zor…Avuçta kor tutmak gibi aynı… Öyle zor!

Kalp sesini tıp kitapları ‘lup’ ‘dup’ diye tarif eder. Lup dup lup dup ya da güp güp güp güp… ne farkeder… Kalbin çıkarttığı sesin bir anlamı olmalı… Eğer, dilimiz söylediğinde kalbimizin sesinde, renginde, dolup boşalmasında herhangi bir değişiklik olmuyorsa, o söylenenin ne anlamı var ki!

İşte öyle Efendim! demeli, diyebilmeli… Buraya bir amin!
*
Ama ben şair değilim… Ancak boğazıma diziliyor inci bir gerdanlık gibi şiir yapmayı beceremediğim tüm sözlerim..
*
İkibuçuk yaşındaki bir çocuğun yüksek binalar arasından gökyüzünü farketmesi ve dikkat kesilmesi bizlerin beceremediği birşey.
*
Kur’an öyle bir kitap ki defalarca okuyup görmediğiniz Allah’ın bir sözü birden görünür oluyor. Kur’an’ın insana nüzul sırası da değişiyor dolayısıyla. Kalbe inmeden ‘inşirah’ olmuyor mesela. Bu da onun gibi bir şey…
*
Allah da ‘deli’leri bizden daha çok seviyor biliyorum.
*
Şiirin ve şairlerin sonsuz olması ne güzel Allahım. Kelimelerin sonsuz permütasyonu var… henüz yanyana gelmemiş kelimeler var.
*
…bir sonraki aşamada hepimiz kelebek oluyoruz zaten ve dilediğimiz yöne uçuyoruz, tercihlerimizle başbaşa kalıyoruz…
*
‘la tahzen’ ile başlayan o ayet

yağmurla kalbime yeniden insin diye…

kalbe inmeli…

bekliyorum…
*
ondört asırdır değişen bi’şey yok Efendim…

hala çocuklar namazı oyun sanıyorlar. namaz kılanların secdesini kolluyorlar, sırta tırmanmak için…

ali, bu konuda oldukça başarılı, hiç düşmedi şimdiye kadar. ömer ise yavaş yavaş tutunup ayağa kalkabiliyor ama o da yakında öğrenir.

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… ali ve ömerle tanışsanız… akşam namazınızı bizde kılsanız sırtınızda aliyle…

keşke diyorum, akşamleyin bize gelseniz Efendim… doğum gününüzü birlikte kutlasak…
*
istanbulun göğünden yağan kar, apartman dairesinin pimapeninin ardından iki yaşındaki bir çocuğu ne kadar heyecanlandırabilir ki. tam o sırada ali heyecanla, annee baaak dedi. işaret parmağıyla karşı binanın bacasına konmuş güvercini gösterdi. yerinden doğruldu cama biraz daha yaklaştı ve bağırmaya başladı. kuuuuş düşeeeysiiiin! kuuuş düşeeeysiiin!

kuş düşersin!

şiir gibi ya hu!

Zehra Betül (Ali’nin ve Ömer’in Annesi)

zehra_betul şiir gibi ya hu!

Melankoli

halksız şehirler değil kris, şehirsiz halklar
çok halklar, çok şehirsizler, çok moral bozucu
son günlerde çok kelimesini çok kullanıyorum

her yıl yeni modelleri çıkıyor melankolinin
içimden bir ses gelmiyor, hayır bazen geliyor
içimden bir ses, sesin dışarıdan geldiğini söylüyor
-iki saray odası alana bir saray odası bedava
o montu almam iyi oldu, çok iyi oldu, çok evet
kırışıklıkların geçer, beni seviyorsundur, ama böyle çok ölürüz

nihanka kızılderili bir kızın adı değil, çok değil
radikaller duygusal açıdan sağcı oluyorlar nerden aklıma geldiyse
aşk, sivilcce, direniş, kitaplar ve çay ocağı işletmesi:
-yanlış
hormonlar, atkılar, kitap kokusu parfümü ve sütlü neskafe:
-doğru
böyle muhalif şeyler yazıyorum ve bana ödeme yapıyorlar

çok değerli insanlar binalara doluyorlar, çok değerli
her şeyden kolay etkileniyorum, belgeseller çok acıklı
çarpıcı bir şey yazmak istiyorum, aklıma bir şey gelmiyor
ne zaman aklıma bir şey gelmese, içimden bir ses:
start tabancasıyla intihar eden adamı düşün

son günlerde çok kelimesini çok kullanıyorum
ışıklar açılmıştı, mikrofonlar, herkes çok şık
kahramanca evlerinden çıkıyorlar, vampirlerden korkmadan
kırmızı kravatlar takarak ve birbirlerine katılarak
çok değerliler, çok konuşuyorlar, az ölüyorlar
iki ayak, kırk ayakkabı; az ayak, çok ayakkabı
tek madonna kırık kürk, çok manto tek yalnızlık

çok saray, hiç prenses, prensessiz kadınlar ve kuralları
zayıf kadın sahneye çıkmadan opera bitmez
-şişman kadın işten kovuldu-
son günlerde çok kelimesini çok kullanıyorum
hadi ben kalktım, saçınız güzel olmuş, çok evet

kendi yeniden başlatmamı başlattım, bir şeye benzemedi
çok cehennem, üç saray, yedikule ve can yayınları berbat ciltler
bir hemşirenin adının cecile olması çok acıklı,
başka bir arzunuz var mı dememeli garsonlar
böyle şeylerden çok etkileniyorum,
belgeseller çok acıklı
hizmet sektörü, çok hizmetçi, az patron, çok zamirsiz
zamirsizlik kimsesizliktir, şahıslar çok zamir az
katil her zaman uşak, yazarlar çok kötü kalpli

mutfak kapısını açık unutmuşum, kumrular içeri girmiş
ıslak ekmek koymayı unutunca balkona.

Osman Konuk

osman_konuk Melankoli

Kurdela

Kızım ince ve hafif sesini
Gezdiriyor
İçeriye boşalan ayışığında

Baba, diyor, öp beni
Öp beni sesimde bir ağrı var

İpin üstünde cambaz bembeyaz
Çoğaltıyor annemin yüzündeki geceyi
Çocukların gülüşlerine öykünen yaz
Baba, neden her şey sağlam ve böylesine yeni

Kızım saatin en ucunda
Saçlarında mavi bir akış

Baba, diyor, bir melek miyim ben
Avuçlarımda uyuyor tombul dolunay
Eteğimde sarı yıldızlar
Baba, bir kelebek miyim ben
Işık mıyım, neden ağrıyan bir kalbim var

Saksılar çiçeği boğacak biliyorum
Kara kediler emiyor parmakuçlarımdan
Sütçü neden çalıyor kapımızı evde ben yoksam
Baba, neden her şey tuhaf ve böylesine sağlam

Kızım elinde gümüş bir çay
Dudaklarında bakırsı tebessüm

Baba, diyor, saçlarıma düşen kar
Annemi neden üşütüyor
Çocuklar ölse ne yapar sokaklar
Dökülse elimdeki gümüş çay
Biliyorum yağmur işte böyle yağar

Trenler geçiyor düş tünellerimden
Senin göğünde parçalanan nar gibi trenler
Koşuyorum çıkmak üzreyim işte çocukluğumdan
Baba, neden her şey dışımızda ve hızlı bu kadar

Kızım açmış toprağın bütün kapılarını
Kayıp kurdelasını arıyor prensesin

Baba, diyor, çek üzerimden
Çek ve arala geceyi
Bu kadar karanlığa dayanamam ben

Orman bütün ağaçlarını öpüyor tek tek
Prensesin kurdelası bulunmuş besbelli
Açmış gördüm kalbimdeki son çiçek
Baba, neden her şey güzel ve böylesine görkemli

Kızım bütün ruhunu
Yumuşak tenine bağışlıyor ayın

Geceyi yıkanmış güneşe seriyor çocuklar
Uçup dağılıyor ruhuma üflenen nefes
Baba, diyor, ölsem acı çekmem
Ayışığına gömer beni melekler

Baba, neden her şey içli ve böylesine sevecen

Mustafa Aydoğan

zehra_betul Kurdela

Yağmur Iscağı

Ben ne susuyorum, sen ne anlıyorsun…

Bir kılıcın üstünde yazıyordu bütün bunlar
Artık dostlarım bunu bir kenara yazsın, bu uzun soluklu ölümü
Ömrümüz galiba ölülere üzülmekle
İmrenmek arasında geçip gidecek
İnsan tekrara düşen bir canlıdır gerçek
Her ölüm düşülen bir tekrar değilse nedir
Her bungunluğun ardından yağmuru
Her yağmurun ardından güneşi beklememiz.
Bundandır
Sana uzaksa elbet birilerine yakındır
Hangi açıdan bakarsan bak acı değişmez sadece
Bize gelişi böyle bu kaderin
Ölenin önce hep yaşını sorarlar
Hal bu ki yaş ölümün umrunda değildir
Ölüm bazen, geceleyin tüm pencerelerden yükselen bir sessiz harftir
Fısıldanır uykudaki ruhlarına şehrin
Sonra tutmayan aşılar
Ansızın karşımızda beliren bir duvar
Her şey ile hiç bir şey arasında
En sahici olan şey olarak ölüm
Sağ gösterip sağ vurur, hiç aldatmamıştır
Hiç bekletmez, geç kalmaz kavline
Tüm yarım kalan sulardaki aksilik
Ölülerin hafızasındaki yeri bu dünyanın
Yarım kalmış ekmekteki pay nafiledir
Yıldızlara bakamıyorsak o çatılardan
El ele, hep beraber atlamalıdır
Zaten, kimin rezidansı daha büyük ölümden?
Sorulacak bir soru varsa
Kendimizden başlamalıdır
En bilinmezi kendisidir insanın
İstese de atlayamaz, boş bırakamaz
Dünya denen şeyin de özeti
Selahaddin Eyyubi’nin tabutundan sarkan eli
Buradaki rızık buraya kadarmış dendiği vakit
Başlayan asıl filmdir
Adınız bir istatistiğe veri olur
Bir kuşun yükseklik korkusudur ölüm.

Murat Özel

buraya_kadarmis Yağmur Iscağı