Hele Bir Başlasın

Hele bir başlasın ılık yaz yağmurları, içimdeki çocuk!
Hele bir kanatlansın ufuklar,
Hele bir içini çeksin orman,
Hele bir kere güneşler yansın,
Kertenkeleler üşümesin,
Hele bir kere toprak kansın,
Mevsim demlensin,
Hele bir ballansın böğürtlen dikenleri!
Gelincikler bedava,
Gökler sahipsiz
Bahçeler zilzurna..
Hele bir başlasın ılık yaz yağmurları, içimdeki çocuk!
Dudaklarında kalın kabuklu bir portakal kokusu,
Tabanlarında, kınalı keklikleri bol dağların rüzgarı karıncalansın..
Hele bir kere dallarda sallansın
İri kalçaları şeftalilerin;
Hele bir duyulsun uzaktan
Yaylı çıngırakları
Yıldızlar seslensin,
Hele bir armut ağacı temmuzu yüklensin,
Hele bir kerrecik daha yalınayak yere değsin içimdeki çocuk. . .

Bedri Rahmi Eyüboğlu

hele_bir_baslasin Hele Bir Başlasın

Çocuklara Dilekçedir…

Sevgilim çocuklar
bencilliğin kuyusuna düşmeden
düş gömüsü masallarınızın
sevgiyi öğretmelisiniz
fotoğrafını çekmelisiniz yanıp kül olmadan
son kırıntısı.

Böyle değildi büyükler çocukken
hangi kıyımda kalmıştır bilinmez
solgunlaştı yeşil saçlı peri kızları
zamanı tomurcuklandırırken evren
unuttuk ebruliyi
bahçesinde kara üzüm, dut
pırtlatan bal masalı bir de.

Hep böyle gülemezsiniz
ağaçlara tırmanmanın çağı da geçer
önce pembe bir bulut geçer sevdanızın üstünden
her zaman dirimi ansıtmaz yağmur
yağmurla gelen günler.

Günlerin sabahını anımsayın sevgilim çocuklar
sevmeyi anımsatın bize.

Bilgin Adalı
-Eskimeyen Yüreğim-

bilgin-adali-cocuklara-dilekcedir Çocuklara Dilekçedir…

https://zeynepnazan.wordpress.com/

Fol

Hangi kapıdan girsek
bir üçgen kuruyoruz seninle
ikimiz sığamıyoruz bu odaya,
bir fol düşlemek gerekiyor
kesintisiz ötekine. Uzaktaki
bir dost, yakındaki bir eşya,
içimdeki kangren yaklaştırıyor
kafandaki duvarı kafamdaki
duvara: Ne yapsak toplanıyor,
benden çıkartıyoruz bağrımızdaki
seni.

Le Rouge et le Noir: Aradaki romans
farkı bu. Üşenmesek yakmaya sobayı,
bir çay demleyebilsek uzun kıvrak
geceye, huysuz uykusuz sevinebilsek
ikimizde azalan kırbaçsı yalnızlığa…

Şimdi kar yağsa, üşüyorum desem,
eldivenim atkım olur musun?

Enis Batur

usuyorum_desem_eldivenim_atkim_olurmusun Fol

Requiem

I

Sokağa çıkacağız,
sorumsuz güz çırpınırken
bir kepenkte.

Büyüsek de
yeni olduğunu savunacağız
evrimin.
Uzadığını düşleyeceğiz, sokağın,
çoğaldığını, dar, bir geçenek
gelişimi içinde karıştığını
sarmaşığa. Sıçradığını çamurla,
bulaştığını kararsız bir adıma,
girdiğini içeri,
ürkütücü, yıpratarak, içeri.

Sokağa çıkacağız,
tam
lâmbaların yandığı an:

Susacağız,
susarsak.

II

Gece bir dolama gibi düşecek,
ilkyaz sıyrılırken maviden.

Toprağa çıkacağız,
sürgün.
Yırtılan güllerin arasında,
çoğu kez,
tutamayacağız kendimizi,
yürüyeceğiz.
Boynueğik yivlerine alışacağız
sağanağın.

Çoşku
hafif tüyünden işleyecek içimize.

III

Güneşe gideceğiz.

“Sev bizi” diyeceğiz:
“Kirli, yasak, boşyereyiz”.

“Kazan bizi” diyeceğiz:
“Yokluğuz”.

“Tut bizi elimizden,
uçurumun kenarındayız;
it bizi” diyeceğiz.

Bezelerimiz acıyla
salgılayacak.
Güneşe giderken.

IV

Ateşe gideceğiz.
“İnsana güvenme” diyeceğiz.
“İnsan geçersizdir”.
“Kendine güvenme”.

Ateşe gideceğiz
usumuzda eylül
bir malûl.

“Yak bizi” diyeceğiz.
“Gerekliyiz”.

V

Dışarıda, renk
uzanacak dağa doğru.

Ağaca gideceğiz.
“Öldük biz” diyeceğiz,
“Kıyı çocuktur ve
ayaklarını toplayan çakıldır,
bak” diyeceğiz. ” adanın toprağa
umarsız sınırına,
biz öldük” diyeceğiz.

Acımız dilimize sürçecek,
sevginin tetiğini çekerken
parmaklarımız.

VI

Denize gideceğiz,
aramayı, bulamamayı bilerek.

Ölüme davranacağız; gizli,
dirençsiz.
Sevmeğe yükümlü olacağız:
Korkakça.

Yaşamın kurgusunun
çözüldüğü yerde yiteceğiz,
o anda,
bomboş bir sesle.

VII

Denize gideceğiz. Yağmur
patlarken yüzümüzde.

Gece bir çekiç gibi düşecek.

Enis Batur

reguiem Requiem

Türkiye Kadar Bir Çiçek

Soğuk suda çarpa çarpa yıkadım
Yüzümün niyeti bir aşk şiiri

Ayçiçeği
Gümüş çiçeği, Kavun Karpuz Mevsimi
Çiğdem: yağmur sonu çiçeği
İlk cemreden sonra bulduğumuz çiçekler

Gül güldür, Gül de güldür
Ben bu kadar anlarım bu işten

Ekinler sarardı biçtik güz geldi
Eskiden sevdiğim kızlar çiçeği
Öpemedik birbirimizi işte bunun çiçeği
Tay gibi dururdu tay gibi bir kız çiçeği

                   Benim poliste kaydım varmış, hohho
                   Poliste kaydı olmanın çiçeği

Bir dâvet olan çiçek
Süslerler eteklerini kikirdeyerek
Kaymakam evlerinde yastık çiçeği
Diz çiçeği. Türkçenin en ayıp kelimeleri
Dul, Baldız, Bizim Güveyi
Bacanak çiçeği, ayıp çiçekler

Yüzünün ve taranmanın çiçekleri
Entarin düzelirken açan çiçek
Bir dâvettir çiçek ve çok kere gidilemez
İnsanın dairede işi vardır çünkü

                  Amerikan polisinde bile fotoğrafım var, hah
                  Hangi hırsızın polisi, hani ev sahibi

İyisin sevgilim, aceleci ve sabırlı
Belki de barışa bir savaşla varılır
Çünkü işleten sevgiyi
Öfkenin kurucu meclisidir
Tarihi hızlandırmanın çiçeği

Senin saçlarında bir Macar kırmızı var
El yazması Kur’anlar
ve Benim yanaklardaki Çerkeslik
Daha bir sürü çiçekler

                Senin de bir kaydın bulunmalı loy
                İyisin, demek ki iyisin, sabırlı ve aceleci

Kadınlar Mevlûdu, şerbet çiçeği
Geldibirakkuşkanadıylarevân ve benim uykum
Ki güzel çiçektir her zaman
Hâfız kadınların fingirdekleri
Tüccar, telsizciler, terlikçiler
Aklımda bir kasabanın çiçeğini tamamlar
Hamamı hergün turşu kokar

Demek, düğünlerde böyle oynarlar
Gözleri duvarlara, tavana bakar
Köylerin solgun aşk çiçeği
Düğün ne kadar uzundur, Sağdıç çiçekleri
Güveyi pencereden bir silâh atar
Kızevi utanarak tarar sakalını
Göğe bir duman çiçeği salınır

                Kaydımız olsa da olmasa da sevgilim, ohho
                Kaç kere yıkadık birbirimizi

Ayçiçeği
İş becermişlerin yüzündeki çiçek
Kurtuluş Savaşının kaşındaki çiçek
Asyada kabaran ekmek çiçeği
Beş bin yaşından bir komutan

Sen bu kadar yüreklisin
İnce çekingenlik çiçeği
Ha dediklerinde dağda olursun
Ha diyeceklerin ağzındaki çiçek
Umudun çiçeği
Türkiye kadar bir çiçek

               Yüzünün niyeti bir aşk çiçeği
               Bir kalkışma yüreğindeki çiçek

Eray Canberk
turkiye_kadar_bir_cicek Türkiye Kadar Bir Çiçek

Cümle

Cümleyi nereye kuralım, sokaklar hayli eski,
yenisi fazla evlerin odalarından geçtim, cümle
kapıları bile yok! Balkonu kursak da önce
yükseğe çıkarsak cümleyi, temiz bir dize
çıkmaz ya kirli bir cümleden:Balkon, evlerin yeni
hayvanı güneşe çıkaralım onu, cümleyi de
sokağa salalım ki sıyrılsın bütün imalardan
cümlemize sayıklayan o hayvan! Güneşe,
yağmura çıkmayışımızın sebebi o da,bulutlu
oluşumuz cümlenin tabiatından, göğe erken mi
bakmışız gönlümüzde bir ima battı, bir ima
doğdu bundan: İki kelimeyi olsun kavuşturamadık
birbirine, toplasan toplasan bir kasaba bile
etmeyen bu sıkıntıda cümle nasıl kurulsun
şemsin kamere gölgesi sayılan şu ikindiye!
“Cemil cümle bir sofrada” diyemedik ki daha,
kim ki aşk çarpıştırır biz kırılırız diyemeden
daha cümlemiz evlerde kırıldı da kurtuldu dilden
hayvan, balkon kurtuldu imadan, şu kibirli evleri de
haydin aşka kuralım da biz çekelim cümle derdini

Aşk olsun sana Tanrım, aşka kur cümlemizi.

Haydar Ergülen
haydar_ergulen Cümle

Kuzguncuk Oteli

evimi bir sokakla aldattım, üstümde
ay var bu gümüş semtinde bir sokağın
üçüncü katıyım, deniz bana bakıyor,
ben artık yalnızca denize karşıyım

üstüme gelme ay hanım, Kuzguncuk otelinde
iyilik katına çık, senin konukların ağır,
ben bir anıyı ağırlamakla geçen hayatlardanım

ruhumun bir otelde ilk kalışı bu
aynı, oda, aynı yatak, aynı aynada
birbirimizi ilk görüşümüz, başka veda yok,
üstümdeki yabancıyla uyumalıyım

ruh semtinden kayık açma ay
hanım! sana hazır değilim, senden yanayım
kim taşınsa çıkamıyorum içimdeki evden

Kuzguncuk otelinde iyiliğin katı çok
yıldızlar gibi çık çık bitmiyor ay hanım,
sen bu çocuğu bir yerden hatırlıyorsun
ben bu çocuğu bir yerden unutmalıyım

Haydar Ergülen

kuzguncuk_oteli Kuzguncuk Oteli

Aylak Göz

Erkenden aşındırır aşkını
Odaların köşelerine zamansız oturur
Duyarsa bir çocuğun
Oyundan çağrıldığını

Başının her seferinde döndüğü kumarı
Gönlünü bir tarzla kurularken kazanır
Anlarsa yenilen bir kadının
Darda kaldığını

Kendi kendine ardaşak kaçağı
Arada bir bakınır ne yaptığına
Süresiz kapılır tablolara yangelir
Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin

Bu adam kitapların uçlarına
Çizilmiş itilmiş resim
Korkmadan yaşar tebessüm gösterir
Ağır başıyla nöbet alır
Dağdan kaçar şehri çevirir
Ve bırakır gönlünü bir tazı sıçramasına

Erkenden aşındırır aşkını
Anlamaz bir kadının
Süresiz kapılıp yangeldiği tablolara
Severek tebessüm attığını
Ağır başıyla kopar dağdan
Nöbet alır şehri devirir.

Cahit Zarifoğlu

beni_aglatan_fotograf Aylak Göz

Şiirimizin zarif oğlu Cahit Zarifoğlu’nun şiirleriyle 1970 yılında tanıştım. Eskişehir’de arkadaşlarıyla ‘Deneme’ dergisini çıkaran, ben de ilk şiir ve hikâyelerimi orada yayımlamıştım, sevgili Nabi Avcı’dan duymuştum adını. Alaaddin Parkı’nda ya da Hamamyolu’ndaki bir pasajın içindeki büroda, Nabi Avcı hem şiiri hem de çayı kutsayan sesiyle hep o şiiri okurdu: “Kendi kendine arkadaş kaçağı/ Arada bir bakınır ne yaptığına/ Süresiz kapılır tablolara yangelir/ Ve oturdu mu bir masaya/ Hakkını verir çay içmenin.”
Nabi hakkını vererek ezberden okuduğu bu şiirin yer aldığı kitabı da armağan etti bana: ‘İşaret Çocukları’, Cahit Zarifoğlu’nun ilk şiir kitabı, o şiirse benim de artık ezberlediğim ‘Aylak Göz’dü. Kitabın şiirleri kavurucuydu, ama sonradan öğrendiğim serüveni de iç yakıcıydı: Zarifoğlu, öğrenci bursunu, bu kitabı taksitle ödemek üzere anlaştığı matbaaya her ay yatırır, bu yüzden çoğu geceler aç kalır, çıktığında ise bir kitapçı yarı fiyatına yalnızca 100 kitabı satın alır, geri kalanıysa bir büroda kış boyunca ısınmak için tomar tomar yakılır. Zarifoğlu’nun Edip Cansever’i dolaşırken ezberinden okuduğu gibi, onun şiirinin de ezbere okunduğunun tanığı oldum, ben de okudum. Demek ki Zarifoğlu’nun şiirindeki yüksek ateş, öteyandan da şiirinin sağlık belirtisiymiş.
‘Mavera’ dergisini yayımladığı yıllarda Ankara’daydım, sonraki iki şiir kitabı, ‘Yedi Güzel Adam’ ve ‘Menziller’ ile hikâye kitabı ‘İns’ de yayımlanmıştı. Onları da büyük bir hayranlıkla okumuş, fakat çekingenliğimden ötürü gidip tanışamamıştım. Zarifoğlu, her ne kadar, benim de inandığım ‘Şiir, şairden önemlidir’ fikrini yıllar önceden beyan etmiş olsa da, okuduklarım, hayat hikâyesi ve sohbetlerde ona dair dinlediklerim, bende jestiyle, tavrıyla tam ve gerçek bir ‘şair’ olduğu duygusunu uyandırmıştı. ‘Yaşamak’ adlı günlüğündeki şu cümleler sözgelimi: “Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gele her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Nerdeyse ‘dokunmayın şiire’ diyeceğim.”

Haydar Ergülen

Şiir ile Ankara

İstanbul’un kapısı hala Haydarpaşa’dır. Bir şehir nereye kapı açar, bir şehrin
neresinde kapı açılır diye aklınıza getiriyorsanız, Haydarpaşa’da akrar
kılmanız kaçınılmaz olacaktır. Trenden inersiniz, gar binasından geçersiniz ve
merdivenlerde bir an durup bakarsınız, işte o an kapıda geçtiğiniz andır, size
uzaktan baka biri, bu şehre kaçıncı kez geldiğinizi, kaçıncı kez o kapının
hayatınızın bir sınırı olarak ardınızdan kapandığını anlayabilir. O kapının
ardında birçok şehir duruyorsa da, onların arasında biri var ki, bu şehre
kaptırdıklarınızı kolay kolay geri alamaz. Fakat kahrından da yıkılmaz, bir
anne gibi kızlarını ve oğullarını gurbete göndererek yaşayacağını bilir,
bağrına taş basar, oturur. Ankara Ankara Güzel Ankara dedikleri o anne
şehridir, şehirlerin annesidir. İstanbul’la yarışı baştan kaybetmiştir demek
ona haksızlık olur. Ankara, yerini bilen şehirlerin başında gelir. Ankara’nın
İstanbul’la bilinen hiçbir mes’elesi yoktur, mes’ele çıkaran her zaman olduğu
gibi İstanbul’dur.

Bir şehrin kapısı her zaman hatıralara açılır, hatıralara kapanır.
Şehirler; hatıralar dükkanıdır ya. Hatıralar uzun zaman o kapının ardında
unutulur, şehirler gibi. Bir dükkanın kapısına kilit vurup açmamak gibi.
Üstümüze kapanan ne varsa biraz da yokluğumuzdur. Yokluğu çoğalta çoğalta
yaşadığınız bir yeni şehir ise, sizin eskiliğinizi gün be gün yüzünüze vurur.
Gün gelir, o yokluğun kapısını bir kez daha açmayı göze alırsınız. Gözünüzün
açtığı kapı, yokluğun kapısıdır, unutma kapısıdır, açılır bakarsınız dükkan
yeni mallarla tepeleme doludur. Kendinize ordan bula bula belki bir mendil
bulursunuz, hani olur a, gözyaşlarınız içinize akmasın diye, aksa ne olur
akmasa ne, bulduğunuz bir kağıt mendildir. Buradan açınız.

Ankara’ya başka türlü giremem, insan ardına bakmdan çıktığı bir şehre
hiçbir şey olmamış gibi, aradan neredeyse 15 yıl geçtikten sonra, bir kez
için bile olsa, yüreği titremeden girebilir mi? Gizlice girebilir ama, şehri
bulabilir mi? Bu yazı güzel olursa belki Ankara beni bağışlar ya da bu yazıyı
yazmamın tek sebebi, Ankara’ya tıpkı eskisi gibi gidebilmek içindir, çok var
ki Ankara için övgüden başka bir şey gelmiyor aklıma, hem Ankara, işime yarar
tek şeyin bir kağıt mendil olduğu o dükkan değildir, Ankara kendine mahsustur,
eskiye mahsustur, eski çocuklara mahsustur. Ankara’da vefa diye bir semt
yoktur, Ankara baştan aşağı bir vefa semtidir, onda vefa vardır, bizde vefa
yoktur. Hem vefa böyle bir şey değil midir, aşk gibi, birimizin aşkı ikimize
de yeter de, gün gelir insan yorulur. Ankara’nın yorulduğunu sanmıyorum. Vefa
aşktan da beterdir, aşkın bile bir sonu varken, vefa’nın hiç sonu yoktur,
vefasızlar oldukça vefanın sonu olmayacak!

İzmir. İzmir için yazabilir miyim bilmiyorum ama, İzmirliler için
mutlaka yazmalıyım. İzmirli olmak bilinmeyen bir şeydir benim için, hala.
Ankaralıların ortak özellikleri var mıdır, bunu da bilmiyorum, ama İzmirliler
için ortak özellikten bol bir şey yoktur. Fakat en ortak ve mühim özellikleri,
İstanbul’a yerleşen İzmirliler’in İstanbul’a yerleşen Ankaralılar’a “taşralı”
gözüyle bakmasıdır. Bu inanılmaz gelebilir ama, İzmirliler’de inanılmaz önemli
bir özelliktir. Çünkü İzmir sadece bir şehir değil, sanki Ege’nin başkenti
gibidir ve Ege’nin başka şehirlerinde oturanlar da İstanbul’a geldiklerinde
İzmir’i temsil ederler, Ankara’ya karşı İstanbul’un yanında saf tutarlar.
Fakat takdir etmek gerekir ki “kentlilik bilinci” İzmirlilerde pek yüksektir,
İstanbul’un geçmişine sahip çıkarak bize bir İstanbul nostaljisini yaşatanlar
arasında İzmirliler önemli bir yer tutar. Ankara’ya yüz vermemelerini ise
anlamak zor değildir. Çünkü hedef İstanbul’dur. Ankaralılarınsa böyle bir
hedefi olduğu söylenemez, onlar çoğunlukla “gelmiş bulunmuş”lardır. Anlaşılan
bu sözleri açmak ve açıklamak için bir İzmir yazısı şart oluyor, burda keselim
ve Ankara’ya dönelim.

İstanbul, Ankaralılar için bir buluşma yeri değildir. ankara,
İstanbul’a gönderdiği herkesi ayrı semtlere, ayrı kaderlere yerleştirmekle
vazifelidir sanki. Aynı trene bindirse de, yolculuk beraber geçse de, tren
Haydarpaşa’ya geldiğinde sanki herkes başka Ankara’dan geliyormuş gibi kendi
İstanbul’una doğru tek başına yürür. Onları Ankara’da buluşturan, birleştiren,
bir arada tutan şey neyse, tıpkı sudan çıkmış bir balık gibi, o şey İstanbul’a
kadar dayanır ve İstanbul’da alçı dağılır, Ankara paydos, burası İstanbul
olur.

Bu bir şehir yazısı değil, beni İstanbul’a gönderen benim Ankara’mın
yazısı. Ben öyle yazıyorum, Ankaralılar nasıl okur, İstanbullular ne der,
İzmirliler ne düşünür, bilemem. Hem bilinecek ne var anlatıyorum işte,
anlatabilme ümidiyle. Söylemiştim, Ankaralılar anlata/bilmeyi isterler,
anlamayı/bilmek üzre. Yoksa çok kırılarlar! Yok, o kadar da değil, Ankaralılar
da Ankara gibi yaralarını sarmayı, karanlıklarını saklmayı, onarmayı bilirler.
Ankara duyarlıdır, duygucu değil! Ne de olsa her şeyin bir mesaisi vardır,
şimdi yazı vakti, İstanbul’da da olunsa yazı vaktidir. Öyleyse bir pazar öğle
sonunu Ankara’da yazıya ayırır gibi yazma vaktidir. Ankara görünüşte ihmal
edilebilir, Ankara hakkında uzun süre susabilirsiniz, Ankara yok gibi
davranabilirsiniz, ama Ankara’yı gönlünüzün haritasından çıkaramazsınız.
“İnsan Yüreğinin Haritası” filmindeki eskimolu çocuk gibi, kurtulmak üzre
kaçarsanız, gider düşlerinizi gerçekleştirirsiniz, oysa en güzel düş
kurtulduğunuzu sandığınız yerdedir ve ir gün veya sonunda sakinliğin orada
olduğunu anlar, dönersiniz. Bu bir keşif değildir, olağan bir şeydir, sadece
kendinizi ihmal eder gibi orayı da ihmal etmişsinizdir, bir gün önünüzde bütün
kapıların açıldığını, başka kapı kalmadığını gördüğünüz anda, eski bir
anahtarın kilitte döndüğünü işitirsiniz, işte o unuttuğunuz kapı kendiliğinden
açılmak üzeredir size. Daha bekleyebilir misiniz? Daha ne duruyorum? Hayır,
Ankara’ya filan döndüğüm yok, daha erken, daha Ankara’nın beni beklediğini
hissetmiyorum, kilitte dönen anahtarın sesini duymadım henüz, beklemedeyiz.
Bekle beni Ankara diyerek çıkmadım ki o şehirden. Sadece unutulmamak için, ben
de senden geldim, ben de senin eski çocuklarından biriyim diyebilmek için,
İstanbul çekil aradan, Ankara ile konuşuyorum.

Orda benim neyim var? Bir lise, bir üniversite, birkaç ev, birkaç
eskiden sevgili, ki şimdi hiçbiri oralı bile değil, fakat orda benim şairlerim
var en çok; Metin Altıok ile Behçet Aysan var, onlar Sivas’a gittiler
biliyorsunuz, İstanbul’a gelenleri saymıyorum, Ankara’ya gelenleri de
saymıyorum, Ankara’da kalanlarım var, dönerse ıslık çalmasını istediklerim
var, Ergin Günçe var ya, “Güzel suçlar işledin bir tarih oldun artık” diyor,
Ankara’ya değil, gidip de dönmeyenlere, dönemeyenlere söylüyor olmalı bunu,
sevgili ‘Gezgin’im Metin Altıok’a söylüyor olmalı, şimdi akşam kimdedir,

“Gün bitti lambayı hazırla;
Işık kalmadı girecek odamıza.
çek perdeleri sevdiceğim;
Kanadı kırık bir akşam
Zonkluyor durmadan dışarda.”

Metin Altıok söyledi diyedir elbette bunu ve söylememiş bile olsaydı, Ankara o
küçük “Tragedyalar” başkenti. Benim ‘Behçet’im var, onun Sivas’ta bir işi yok,
bir suçu yok, fakat bilmediler, bilmiyorlar, hem bilseler bundan böyle neye
yarar?

“Kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
(…)
sessiz akan bir ırmağım geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım.”

Kal deseydim kalır mıydın Ankara’da tabibim? Ankara’nın Almanya’ya ödünç
verdiği bir şair Gültekin Emre var,

“Öldükten kaç gün sonra kırılır sesin
Kaç gün daha uzar sakallarım, siyaha elvada
etin kemiğe sarılmasına kim engel olabilir
Ruhum uçan balonlarda çocukları sevindirir”

diyesiymiş Gültekin’in, bir de İzmir’e armağanı var Ankara’nın, Sina Akyol,

“Elmanın
nara değdiği gün
Kış
(…)
Nakşı derin bir kadın
Uyur ve işler
Dağ: Çömelir.
Geyik: Düşer.
Avcı: Vurur
Kurşun: Kaçar
(…)
Gölde maral
sesi büyür.”

Sina’nın Ankara’da “Lokman’la Geçen Şen Günleri” var. İyi ki Ankara’nın
kimselere vermediği, ölümlere kaptırmadığı, armağan etmediği, gurbete
göndermediği şairler var, onlar olmadan ben Ankara’yı nasıl özlerim, nasıl
severim? “Bir Denizin Çekildiği Bütün Kıyılar”da ve “Arka Oda”da Mehmet Taner
var, onun “mis!” gibi bir şiiri var:

“mis gibi şeftalinin sırasıdır şimdi
Haziran maziran derken o da çıkacak
(…)
aldatılmış ruhum çıkacak
(…)
Adım deliye çıkacak”

Ali var, “Ankara Ankara Güzel Ankara”nın şiirini yazdı, şairlerin alisi ki
Ankara delisi olmalı diye düşünüyorum onu ya da vefa delisi: Ali Cengizkan.
“Ankara Ankara Güzel Ankara” kitabının başına aldığı küçük yazıyı, benim
yazımın yerine de okuyabilirsiniz, ondan izin isteyerek yazıyı buraya
alıyorum:

“Ankara bir düşler kentidir, kentin kendisi insanları düşler dünyasına
taşıdığından değil: İnsan Ankara’da düş kurmadan yaşayamaz da ondan. Ya
yönetimle ilgili bir düşünüz olmalı, ya mutlulukla ilgili, ya iyi insanlıkla
ilgili bir düşünüz olmalı, ya da iyi sanatçılıkla ilgili. Düşlersiz yaşanmaz
Ankara’da: Çünkü ufuklar sınırlıdır dağlarla, geniş bir ufuk düşünüz yoksa.
Çünkü dereler sığdır ve ‘denetim altındadır’ göğsümüzde yüreğimiz bir
çağlayana bir kaynak oluşturmuyorsa. Çünkü kale terk edilmiş gözükür uzaktan,
içimizde taht kuran/hüküm süren, astığı astık/kestiği kestik ama sırasında
kendini de kesen bir yönetim yoksa. Çünkü ilişkiler köhnemiş, ‘memurin’ ve
hesaplıdır, yaptığınız her şeyi karşılıksız yapmıyorsanız. Onun için de Ankara
bir düşler yatağıdır. Onun çorak bir ülke, tozlu bir kent, kısır bir yaşam ve
çeşnisiz bir toprak olduğu bir yana bırakılırsa /…/ işte bu şiir bu düşleri
anlatır. Ve aşk delileri, mal delileri, göz delileri, yorgan yüzlüler,
melekler, körler, sağırlar, dilsizler, sıkmabaşlar, açık bacaklar, şaşılar,
uygun adımlar, beyin sevenler, yarım pabuçlar, zenneler, kırık boyunlular,
boksör köpekleri, telli bardaklar, yaylı sazlar, dost ölüleri ve diğerleri
adına ve onlar için yazılmıştır,”

dedikten sonra “Solfasol Otobüsü”ne bindirir şiiri:

“Hadi gel, bir kere daha deneyelim,
Mutluluk hakkını kaptırma başkasına.
Solfasol otobüsüne binelim sıkışıktır,
Yakın olmanı istiyorum bana.
Asu gel, bir kere daha deneyelim.”

Adana’yı Ankara’ya tercih eden, şimdi orada bir Ankaralı gibi davranan Hüseyin
Ferhad var, “Geceyarısı Sularında” Ankara’yı ve arkadaşlarını anlatıyor:

“Hamamönü paslanıyor, Yenişehir, Tandoğan
Şakaklarıma kar yağıyor usuldan
gençliğim ve gençlik arkadaşlarım ivmeyle yaşlanıyor:
Duran Er, Ahmet Erhan, Adnan Azar, Yaşar Miraç,
Neşe Yaşın, Haydar Ergülen, Ali Cengizkan
Ağzımda yanık çayır kokusu,
Saçlarım yüzüme dökülüyor,
gözlerimi çırmalıyor ‘gaflet’ uykusu;
ben iyi bir kaptan değildim zaten, teknem battı, kayboldum
geceyarısı sularında.”

Biz kara ahalisi değil miydik, aramızdan iyi bir kaptan çıkmazdı nasılsa! Olsa
olsa ‘tayfa’ olur bizden, o da olmazsa ne gam, belki bir gün doluşuruz kürkçü
dükkanı olan Ankara’ya Ahmet Telli’yi unutmamalı, ki o da ‘vahim Ankaralı’lar
arasında birinciye gelir. Ona tesadüf bile edemezsiniz İstanbul’da. Bunları
okusa eminim içinden “Çocuksun sen” der, ama kibarlığından söylemezdi bana:

“Bir de belleğim başıma bela hazin ve komik üstelik
Hatırla eskiyen meydan saatini, çocukluğundur
Tayyare pulları getirdim sana evden kaçışlarım
İstersen yok say bunları tesbih de yapabilirsin.”

Adnan Azar, ilk şiir kitaplarımız birlikte çıkmıştı, çok sevinmiştik, nerdeyse
koşarak İstanbul’dan Ankara’ya gidebilirdik, o gitti, ben kaldım, bakın eğer
hala bilmiyorsanız, size Adnan Azar’dan çok güzel bir şiir armağan ediyorum,
adı “Okuntu”,

“Mevsimlerden denizi, inceliklerden en çok geçmişi
özlediniz. Sevgiyi kavramanın ağırlığı başlayınca
bizim gibi kaçmadınız. Belki biraz ağladınız; bir
gözyaşı izi boyunca kanadınız. Akşamlar ve parklar
arasında dünyaya en çok siz yaraştınız
(…)
Şimdi sizi çok özlemişiz. Bir akşam bize gelirse
niz, geniş koltuklarda otururuz, susarız.”

“Öteki Şiirler” adlı kitabının arka kapağına şunları yazmış Ahmet Erhan:

“Sanki söylenecek her şey söylenmiştir. Meyhanede arkadaşlarla bir veda
partisi. Eski bir sevgili aranmış, çocuklardan ve eğitim düzeninin
çarpıklığından konuşulmuştur. Eski fotoğraflara bakılmıştır. Sonunda orta yaşa
gelinmiştir. Şarlatanlar ve düzenbazlar kazanmıştır. Ve şiir, artık gülünç bir
şeydir onlarca; sence, bütün yenilgilerin toplamı olmuştur.”

Öyle olmuştur sevgili Ahmet Erhan, gülünç olmak pahasına yazan şairlerse iyi
ki kalmıştır. Hem sen de öyle ya da böyle, buna benzer bir şey demiyor musun?

“Reis, bu şiir böyle bitmez
Aç bir daha oku uyak sözlüğünü!”

Ankara’da kim kaldı, kim kaldı, Akif Kurtuluş kaldı, hak’katen şairdir,
bilirsiniz, yazmadığı kadar çok şiiri vardır, ki buna yazdıkları dahil
değildir, Ankara’da da şairlerin var olduğu bilinsin diye kalmış gibidir:

“tren ayrıldı, unutulan bir takvimin son yaprağında
kum saatinde bir ‘yitik çocuk’ olarak kaldım
zaman’ın dışında yer verilmişti, ne kadar sevsen de
sevgilimin gözlerine bir leke gibi bıraktım sessizliği
(…)
yazdıklarımdan o’nun kumral hayatına sızmayacak kadar usluydum
(…)
tren ayrıldı, tuttum koyu bir karanlıkta yırttım kendimi
resim oldum, ürkek bir anı oldum, artık kim olsa kırar beni”

Ve Ankara’yı uzun uzun kimsesiz bırakan, şimdi Ankara’da onun varlığını
bilmekten sevinç duyduğum ‘büyük bir adam’ var, hem şair, hem adam, şimdi zor
bulunur, Ankara’da bulunur: Orhan Tekelioğlu, “Sonra beni bana bırak sevgilin
ol sevgilim” dediydi, bir de “bir adam zor bulunur yalnızlığa” dediydi, kime,
‘son dostlara’. İşte böyle Ankara, işte Ankara’da çok adam var, çok şair var,
Ankara’dan çok adam, çok şair geçtiği de unutulmamalıdır, derim.

Adamlardan biri Tanpınar’dır. Onun Ankara’sı

“Bazen geniş sağrısını rüzgara vermiş bir harp gemisi gibi zaman ve
hadiselerin denizinde çevik ve kudretli yüzer, bazen bir içkale, bütüm
ümitlerin kendisinde toplandığı son sığınak olur, bazen bir kartal yuvası gibi
erişilmesi imkansız yükselir.”
(Beş Şehir, s.3)

Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre bir ‘zıtlar mecmuası’dır Ankara. Tanpınar, “Beş
Şehir”in Ankara’sını şu sözlerle bitirir:

“Ankara Kalesi bu akşam saatinde bana bir milletin tarihin ne kadar uzun
olursa olsun, birkaç ana vak’anın etrafında dönüp dolaştığı, birkaç büyük ve
mübarek rüyaya, yaratıcı hamlenin ta kendisi olan bir imanın devamına bağlı
olduğunu bir kere daha öğretti.” (a.g.e., s.20)

Bana da şiire beraber başladığım ve şimdi pek azı orda kalan Ankaralı
arkadaşlarım öğretti desem, Tanpınar’ın bu tespitine halel mi getirmiş olurum?
Olmam zahir!

Şair Ahmet Erhan’om, keşke bulup da okuyabilseniz, “Ankara-İstanbul Karatreni”
(Edebiyat ve Eleştiri, MAyıs-Haziran 1993; sayı:8, s.46-51) adlı bir yazısı
var. Aynı Ankara’yı terennüm ediyoruz, o Ankara’dan İstanbul’a göçü anlatıyor,
ben de şimdi buradan Ankara’ya bakmaya çalışıyorum. Demek ki yanyolda,
Eskişehir’de buluşabiliriz. Ahmet’in yazısında, bir kez daha anmıştım, ilginç
saptamalar ve samimi itirazlar var, örneğin

“Türkiye edebiyatının en önemli atılımları önce Ankara’da başlamış, daha sonra
İstanbul’a tedbil-i mekan ederek ve ferahlar gibi görünerek ölmüştür. İşin
ilginç yanı, göç edenlerin hepsi de sonradan kanlı bıçaklı İstanbullu
kesilmişlerdir.” (agy, s.48)

Ben önce Eskişehirli, sonra Ankaralı ve sonradan İstanbullu olduğum için,
galiba bir de şimdi bu yazıyı yazmakta olduğum için, alınganlık
gösteremiyorum. Fakat şu yazdıklarında derin bir haklılık payı buluyorum,
kendi adıma da:

“…varolma nedenleri belli bir edebiyat türünde bir şeyler yaratmak olan
insanların İstanbul’da yokedici bir çelişkiyi yaşamamaları mümkün değil. Bu
anlamda yazar-şair takımının beyin göçü aslında aldatıcı, kendi alanlarıyla
varolamadıkları, ya da çarpıtılmış alanlarda kaydıkları bir göç türü.” (agy,
s.50)

Ve yazının o güzel, dokunaklı finalini bir kez daha alıyorum buraya, bana da
çok dokunduğu için:

“Ankara garından İstanbul’a günde beş tren kalkıyor: Mavi Tren iki kez,
Anadolu-Boğaziçi iki kez, Fatih Ekspresi bir kez… Karatren yok, diyorlar.
Arkadaşlarımı götüren trenin adı tarifelerde geçmiyor.” (agy, s.51)

Ben seyyah değilim, şairim. Ankara’dan geçmedim, bizzat durdum orda, bakındım,
bekledim. Seyyah olsam işim kolaydı, beğenirdim, beğenmezdim, överdim, yergide
bulunurdum, anlaşılmazdı gelip konduğum, gidip durduğu. Seyyah olsam yerini
bilirdim, şimdi burası neresidir, şimdi orda kim var, şimdi ben hangi
şehirdeyim ve hangi şehir bende, benim kurulduğum şehir nerde, o yüzden benim
atmosferimde bir şehir değil, bir şiir öne çıkar, nerdeyse. Ankara o şiirle
kurulmuştu benim gönlümde, İstanbul dergilerinde yayımlanan ilk şiirlerimi
Ankara’da yazıp oradan postaya vermiştim, İstanbl’a şiirlerimi göndermiştim
önce. Haydarpaşa kapısından şehre girebilecekler mi bakalım endişesiyle değil,
adet olduğu üzre. Ankara şiir için iyi bir başkenttir, ama yayımlamak için
değil. Türk Dili, Yusufçuk, Tan, Yarın, Uçurum gibi, şiir yayımladığım için
onları anıyorum sadece, diğerlerini ve değerlerini bilmez değilim, güzel
dergileri oldu. Şimdi yayımlananları görüyorum, ama o eski hava yok gibi,
biraz taşra kokusu sinmiş gibi şimdiklerin üstüne, çünkü o eski, güzel
dergiler, Yazı’dan Oluşum’a, Yeni İnsan’dan Morköpük’e, Sözcükler’den
Doğu-Batı’ya, Türkiye Yazıları’na, Edebiyat Dostları’na ve unuttuklarım dahil,
Ankara’nın bir şiir başkenti olduğunu bilir ve gözlerini İstanbul’a
dikmezlerdi. İstanbul’a kavga etmek için çıkmazlardı, Ankara’da bir şiir
vardı, birçok şair vardı, onlar için çıkarlardı, şimdi üzülüyorum bu sinik,
tozlu taşralı tutuma, şimdi o dergilerde Ankara yok, Ankara’nın şiiri yok. Bu
sözlerime kızanlar olacak biliyorum ama, eskiden Ankara’da yayımlanan
dergilerin İstanbul’da da okur, yazar, şair müşterileri olurdu, üzerine
konuşulurdu, şimdi hangisi ve niye çıkıyor, bilmiyorum, bilinmiyor. Eski
Ankara ısrar bilmezdi, ısrar etmeyi sevmezdi, şimdilerde tuhaf bir inat var
gibi, Ankara’nın İstanbul’dan başka derdi yokmuş gibi davranıyorlar. Vahim
değilse de kadim bir Ankaralı olarak bu duruma üzülmemi de çok görmezler
herhalde. Şimdi Ankara’ya bu yazıyla kavuşmak üzereyken veda etmek gerekiyor.
Şairleri şiirin hallerine bırakmak gerekiyor, orda duran bir kaç ahbaba,
birkaç şaire, tren, mektup, şiir gibi eski moda haberleşme vasıtalarıyla,
belki bir yazıyla selam göndermek, gönülçelen olmamak gerekiyor, belki selamın
biri de Bursa’ya, Bursa’dan Ankaralı olmayı unutmayan Ramis Dara’ya gider,
gider mi gider, belki bu yazıyı da bir şehri şiirinden, ama daha çok
şairlerinden doğru özleyen, belki İstanbul’da, klasik deyimle Bizansların
çoğlamasından sıkıntı duyarak, Ankara’yı daha daha daha da özleyen birinin
sılasına yazmak ve gurbetidir diye okumak gerekiyor, belki bu yazının kusuru
olarak İzmirleri, İstanbulluları işin içine karıştırdığımızı, Ankara’nın buna
ihtiyacı olmadığı halde, demek ki Ankara’dan oldukça ve çok uzun zamandır uzak
kalmamızın bir göstergesi bu, onu bu yazıya alet ettiğimizi görmek gerekiyor,
öyleyse bu yazı için pulun sabırsızlandığını, zarfın açıldığını anlayıp demek
ki veda etmek gerekiyor artık. İki şartla veda ederim. İlki, o şiir
başkentinden uzak düşmüş biri olarak, o şehirde sevgili Funda Aras için
yazdığım şiiri yolu yok okuyacaksınız:

“haylaz bir serçenin sesinden ısındım bu ilkyaz göğüne
eskimeyen bir güneşin ışıklarıyla tutuştu gövdem
kadınım o çocuk yüreğin nasıl yoksul komadıysa hayatımı
ela gözlerin de birer yıldızdır bu lacivert geceye düşen”
(Funda İçin, 1 Nisan 1981)

İkincisi ise, Cemal Süreya’nın “Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir”inin
tamamını bulacaksınız, ben oradan kısa bir bölüm sunabilirim ancak:

“Biliyor msun başkentim nedense
Birbirimizden çekiniyoruz ikimiz de.
Sen yasların hiç yaslanmaz oldun
Ben acılarıma yeterince.
Tek boynuzlu yapılar arasında
iki katlı ve gözlüklü bir hayır evi
Dayandım ak bedenine öptüm öptüm
Aşkım değilsen haber ver benzerimi!”

Ankara: Benim şiirim, İstanbul: Herkesin şiiri, İzmir: Bazılarının şiiri.
Ankara için günün birinde bir yazı yazacağımı düşünürken, bunun şiirsiz
olmyacağını da düşünmüştüm, şiir gibi bir yazı olmadı, farkındayım, belki
uzaktan değil, yakından bakmalıyım Ankara’ya, belki baharların birinde, ilk
veya son gidip Ankara’da, Ankara için ya da Ankaralı ya da bir Ankara şiiri
yazmalıyım, kaç kişi kalmışsa Ankara Ankara’nın güzel şairleri, kendimi
onlarla eskisi gibi hissetmeliyim, belki orda yazdığım şiiri yine ordan bir
İstanbul dergisine postalamalıyım. Belki o şiir bana iyi gelir, Ankara için
yeniden bir yazı yazmayı deneyebilirim. Yazı şart değil, mektup da olur.
Ankara’nın yalnızca şiirleri değil, mektupları da meşhurdur. Elbette zarfsız
oldukları ve puldan başka bir şey taşımadıkları için. Şimdi işim zor: Hem o
şehri bul, hem o şairleri bul, hem o şiiri bul, mektubu bul, pulu bul, pul bul
pul bul pul bu, ve anla Ankara ben sana göreyim, gitme başımdan.

Haydar Ergülen
ankara_haydar_ergulen Şiir ile Ankara

Elde Var Sıfır

   22 yıl reklam yazarı olarak çalıştım, bir yıl üniversitede araştırma görevlisi olarak bulundum, bir-iki başka işle birlikte, toplam 27-28 yıllık bir çalışma hayatım oldu. Son bir yıldır da ‘evdeki adam’ durumunda oturuyorum, Türkçesi işsizliğe çalışıyorum. Doğru bir Türkçe oldu mu emin değilim ama, işsizliğin Türkçesi böyle cümleler kurduruyor insana.
   Ordan burdan, hayattan, insanlardan, anılardan, şiirden, memleket ahvalinden dem vurarak bu köşeyi doldurmaya çalışıyorum. Bu her günü birbirinin tıpatıp aynı işsizlik zamanlarının ‘keyfi’ sürerken, bunu daha ne kadar yapabilirim bilmiyorum. Başta üstadımız İlhan Berk olmak üzere pek çok şair ve yazar, yazının bir cehennem olduğunu belirtir, fakat bir yandan da bundan aldıkları keyfi saklamazlar.
   Doğrusu ben de geçen yıla kadar bu cehennemdeki ateşin kelimeleri ısıttığını düşünüyordum. Ne var ki son aylarda cehennemin de soğuduğunu, yazıyı ve hayatı yeterince ısıtamadığını fark ediyorum. Evsizlerin soğuk kış günlerinde hapisaneyi özlemesi gibi, ben de işsiz bir yazıcı olarak yazının o cehennem ateşini özlüyorum.
   Biraz yüzümün yumuşaklığından, biraz da hayli makul olan ihtiyaçlarımı karşılamanın ötesinde paraya gereksinim duymayışımdan, fazla para kazanamadım. ‘Memur’ ruhlu oluşumdan ötürü de çok çalıştım, ama bunun maddi karşılığını pek umursamadım. Galiba biraz da ‘Yetinmek sevindirir’ şiarıyla yetindim. Bundan pek şikâyetim yok. ‘Hakkı yenmiş’lik duygusu bana hep uzak oldu, öyle bir kıskançlığım da olmadı. Sonunda da, çalıştığım ajans geçen eylülde kapandığında, bir anlamda başa dönmüş oldum, yani ‘elde var sıfır’ gerçeğiyle yüz yüze kaldım: “Gerçek olan tek şey gerçek/ para eden tek şey para”ymış meğer! Parayı fazla sevmedim, nasıl kullanıldığını da pek bilemedim, fakat ne gam, çalışıyordum, kazanıyordum, bu yeterliydi. Belki de artık biraz yazarak kazanabilirdim, öyle bir imkân doğmuştu işte. Bir yıl önce doğan bu imkân artık batmaya başladı. Bildiğim en iyi iş olan yazıdan biraz para kazanma hayallerim suya düştü. Yazı ve para. Bu iki sözcük şu kısacık cümlede bile yan yana gelmiş olmaktan ne kadar rahatsız, farkında mısınız? Bilmiyor muydun diyebilirsiniz pek haklı olarak, biliyordum da, durumun bu kadar vahim olduğunu anlamam için işsiz kalmam gerekiyormuş.
   Bu yazıyı ‘hal-i pür melal’ diye de okuyabilirsiniz, bir yazıcının dertleşmesi diye de. Belki para ve terbiye ilişkisine bakılabilir bu noktada. Dedim ya, parayı fazla sevmedim ama, onunla şımarıp terbiyesizlik de etmedim. Belirli bir saygı çerçevesinde süren ‘zorunlu’ ilişkiler vardır, birbirlerinin sınırlarını zorlamadan, edep ve terbiye dairesinde kalarak sürüp giden ilişkilerdir bunlar. Parayla böyle bir ilişkim oldu, o da, iş bitince, haklı olarak aynı edep ve terbiye dairesinde beni terk etti.
   Orta yaş aşkları vardır, 20-25 yıl önceki sevgilinizle yeniden karşılaşırsınız, eski zamanları hatırlarsınız, belki de orta yaş ‘cehennem’iyle içinizde bir heves uyanır, eksik mi kalmıştır, kötü mü yaşanmıştır, her ne halse artık, bir daha denemeye kalkışırsınız. Çoğu kere bir hayal kırıklığıyla sonuçlanır bu, onu yeniden kazanmanın imkânsızlığı bir yana, sonsuza dek yitirirsiniz. Benim de son bir yıldır yazıyla ve onun parayla ilişkisinde yaşadığım buna benzer bir durum.
   Yazı mı tura mı der gibi, yazı mı para mı ikilemine düşeli beri pek keyfim yok. Ne yazı tek başına yetiyor ne de para gelip yazıyı buluyor. Ekmek bedava değil ama, yazı bedava işte, hürriyet gibi. Kayıtsız şartsız hürsünüz. O zaman böyle yazıları kaleme almak da hürriyetin bir ifadesi oluyor. Bu kadar hürriyet de işsiz birine doğrusu biraz fazla geliyor.
   Hani bir uyarayım dedim, bu özgürlük ortamında günler geçmiyor!

Haydar Ergülen

elde_var_sifir Elde Var Sıfır