Şiirleme

Öksüz bir yüreğin çözülüşüdür şiir.
Yalnızlığına kapanan anın kör ışığı değil.

Çekili perdelerden süzülen gün ışığıdır ki,
Yürek tayfından geçmeden vermez alını yeşilini.

Seslerin delip geçtiği kulaklara küpedir
Sözlerin köpüğünü süzen.

Suların çıplak elidir dar gelir de bulvarlar
Kendi patikalarında yürür.

Dağıtır da düzyazının çarkını zembereğini
Yaşamı değil salt izdüşümünü verir.

Ali Rıza Çamur

Ali+R%C4%B1za+camur Şiirleme

Dilin Masumiyeti

Kum içine çekiyor beni
Deniz diliyle itiyor
Ada olayım istiyorum
Susmayı öğrenmelisin diyor.

Sessizlik nasıl deneyimlenir
İsmiyle çağrılır olan şeyler
Olağan şeylere dönüşürler
Utangaç bir rehavet alır onları.
Söylenemezlerin tortusu
Hapsolmuş bir gürültü mataramda
Serinlik istiyor okunaksız alnım
Noksanlığımı susku tamamlasın.
Ben vazgeçersem dil de geçer,
Paramparça olur.
Yazgımı yaralarımla çözeriz.
Kadim bilgi
Gülün kendisi değil fikri.
Kaderini sev, diyor bana.
Kim çocukluğuma döndürebilir beni?
Yalnız, dilin masumiyeti…
Asuman Susam
kim+cocukluguma+dondurebilir+beni Dilin Masumiyeti

ah!

ah tutmaz, bu rüzgarlı çatılar
odalardan dilsiz uğultular yükselir
örtünme telaşında utangaç kızdır kasabalar
düşünü kurarlar bedenlerinde gezinen nefesin.

sonra akşamüstleri gelir
huzursuz eşiklerde bekleşir
kime ihanet etmemiştir ki zaman…
tedirgin ve tekinsiz… anlar
karanlık kuyulara birikir.

korkudandır bütün koruganlar
çatlağından endişe sızar
bir gül, yakasını yırtar kan revan
içimizi oyar aşktaki tereddüt.

tedirgin ve tekinsiz… hayat
eşiğinden gözü kapalı atlamak isteriz
bilmek istemeyiz; ama aldanmak…

Asuman Susam
asuman+susam ah!

Ölümde Hiç Risk Yok

ne zaman bir resme baksam;
orman koca bir yalnızlıktır
karanlık bir ışık gibi sızar aşklara

ne zaman sana baksam;
yakalanırım kalabalık evlerin
can sıkıcı telaşına
gece hep tersten düşer kasıklarıma

yanıldım! hiçbir şey yok aramızda
tenha bir masadan başka

kısa saçlı bir sürtüğün
tek başına çiftleşmesidir zaman
bıçağın kendini bileylemesidir, hiçbir şeydir.

kırık bir aynayı taşıyoruz hep
beraber dalıyoruz sokaklara
kanayan yerlerimizi ovuyoruz
ayakta, kırmızı kapının tam ortasında

her insan kendinin katilidir aslında.

Deniz Durukan
%C3%96l%C3%BCmde+Hic+Risk+Yok Ölümde Hiç Risk Yok

Kız Kurusu

hayatıma giren bütün harun’ları saydım
kırmızı suratlı, hafif kambur, hatta babadan aksak
bir tek harun çıkmadı

isterdim elbet, yakası açık
vişne çürüğü yalanları olan izdivaç
kuyruğu çok uzun gelinlik…

akşam saat beşi gösterince, sıcak çorba yanında
fazla sirkeden kabarmış puf börekleri, nur topu bebekler…

tamda şurada, kurt sineklerini izleyerek geçirdim sabahı
tüy kadar hafif, arı kadar hızlı
geçti zaman dizlerimin dibinde

bir ara öper gibi bakmıştık birbirimize
yarım dakikadan az, zehre batırılmış ok
beyaz bir örtüye sıçrayan mürekkep gibiydi

Deniz Durukan
yarim+dakika Kız Kurusu

Aşşşk

aslında hiçbir şey yok ayla!
sadece tecrit ettim kendimi loşluğa
ayaklarımı uzatarak, bazen de gerinerek
kış esmerliğinde şarkı söylüyorum, ayla
senin ruhun uçmuş rutubetli odalarda

üşüyor şimdi tüm eşyalar ama korkma
korkma iyiyim ayla!
koca dolabın içinde asılı tek bir ceket gibiyim
açık yerlerimi kapıyorum, uzayan tüylerimi
güneş nasıl da doğuyor yorulmadan her sabah ayla!
sen her sabah aynı sıcaklıkta kalkabilir misin yataktan?

hatta üç ayrı aşkı taşıyabilir misin?

bu şehir yokuş yukarı uzuyor ayla!
çift camlı pencereleri, parlatılmış kapı tokmaklarıyla
kıvrılıyor evler dar sokaklara

kaldır eteğini ayla!
aşk hiçbir şeydir, beraber uyumaksa tecrübe…

ayla! bazen atlamak istiyorum aşağıya

Deniz Durukan
Deniz+Durukan Aşşşk

Salınacak

                                  “biriyim, cesurum, var mısın ellerime
                                   bir başka sabaha kadar içelim.”
                                                                 Edip Cansever

saçımdaki örgüyü açmakla başlayacağım söze
kasabalar istasyonlarından başlar, her zaman
su kenarına kurulmaz çadır ve benim ayvalarım
güneşte üşür, karıncalarım bir devin avucunda
ne kadar yel diyorsan o kadar sağırım sana
kulak arkalarım çiçeklerin tutunsun diyeydi
toprağım diyorsun ben bir avucum açar mısın meyvene
ellerin diyorum yeni çıkmış bahçeden

içimden geçen çölle dilinden geçen işaretsiz levha
şaşıralım içindi, dilinin tek bir tüyünden
kirli beyaz bir melek doğrulabilirdi ama kanatsız
su çekildi, kum dememi bekliyorsan tanrı da
bu kadar beklemişti, büyük harfle başlamaktan
başka işe yaramıyor şimdi ismi, bağışlamadan
kalkıp yıkadın en çok da boynuma haksızlık eden
nefesini, bundan mıydı kına tutmaması sesinin

bir boğumluk incir rakısıyla devam edeceğim sonra
hangi yanımdaki hangi örgümün kaçıncı boğumu
serçelerinle ördüğünden tutamları aralıklı
kız çocuklarının saçlarına kuşlar konsun diyeydi
bıyıklı babalar, ama serçelerle saç örmeyi
annem bile bilmezdi, babamın bıyık bırakmayı
kuşyemliklerini doldurmayı bilmediği gibi, bu yüzden
hızla havalanan bir salıncaktan inmedi hala çocukluğum

Didem Gülçin Erdem
Didem+G%C3%BClcin+Erdem Salınacak

Bugün Biraz Kustu Gök Beni

Bugün hiçbir söylediğimin anlaşılmadığı gündür:
Yağmurlar yine güzel, ellerin de

Sanki borsaları su basmış, hızla tahvillerini kaçırmak isteyen ağalar,
Çamura paçalarına kadar batmış koşturuyorlar.
Namaz beş vakittir, çünkü insan ahmaktır,
Pavlov’un köpeği gibi ezberletmek gerekir,
Kendiliğinden dönene ya pervane ya Mevlâna denir
Benim sessizliğimin de bir anlamı yok
Çünkü çok çığlık biriktirdim, üç kağıt imzalayıp
Ruhumun sesini kafesleyen puştlar
Gidip gelip nane verdiler, bu boğaz ağrına iyi gelir diye
Sonra paralarını sayıp aptallara nane yeter dediler
Aklım naneyi aldı, kalbimin çığlığına bağladı
Tuhaf mı tuhaf boğulma, incecik kokuyor Kapitalist amcalar
Parfüm, bir pislik icadı, hâlbuki abdest alırız biz, peki ya
Tesbihli ve seccadeli masalarında dağlara “eğil” komutu veren amcalar
Üzerimize üzerimize ölüyorlar, çekilin, bu irin,
Bu çok korktuğumuz gövdelerin dolgusu, çekilin!
Yahut çekin elinizi yârin boğazından, daha bir gün olsun
Benim haneme girmedi ekmeği.

Namaz beş vakittir, dua bin.
Namazdan korkup duadan korkmayan Adem!
Gel seninle Musa olmaktan çıkıp Hızır’a dönelim
Ne de olsa dünya da dönüyor bir ateşin etrafında
Adımıza mülhem pervaneler de
Âşık ve günâhkârım ve borsalarına batmış hayâllerim
Düstursuz girdiğim kapılar, Allah’ın izninde çalışmıyordu
Hükümetlerin verdiği yaşama izinleri, bazı koltuklarda
Azaltılıp nefes alma ve beyaz ekmekle yapılan diyetlere dönüştürülüyordu
Bu şiir olmayan ve kime küfrettiğine âşina güzeller devşirdiğiniz sathı
Ben bir yâr, bir dost, Allah ve düşmanla paylaşıyordum
Gittim, zamanınızda bir nişânem kalmadı
Umursamak yahut da bizim kıyıda pek durmadı
İnsan bir saat işte, abartılı bir saat,
İnsan geçip gidiyordur
İlgim yoktur.

yazılış, bir kovulma şiiri; 10 nisan 2012

Temrin-Ekim-2012
Nergihân Yeşilyurt

nergihan+yesilyurt Bugün Biraz Kustu Gök Beni

Babam ‘Trevanian’ Türkiye’de çok sevildiğini biliyordu

İşte muhteşem Rodney William Whitaker’a, yani Trevanian’a dair bilmediğiniz her şey..

Okuyacağınız röportaj, Leaving Sophie Dean adlı romanı yakında bizde de yayımlanacak olan Alexandra Whitaker adlı yazarla yapıldı. Ama benim için bu röportajın önemi başka. Kendisi; Şibumi, Katya’nın Yazı, Kasaba, İnci Sokağı gibi romanların yaratıcısı Trevanian’ın kızıydı. Röportajın konusu da haliyle bu oldu

Gülenay BÖREKÇİ / HT PAZAR

Alexandra Whitaker’ın ilk romanı Leaving Sophie Dean yakında bizde de çıkacak. Fakat onu bizim için önemli kılan şey başka. O, Reagan döneminde Amerika’yı terk ederek İspanya’nın Bask bölgesine yerleşen emekli sinema profesörü Rodney William Whitaker’ın kızı. Bu söylediğim de sizin için bir şey ifade etmediyse, sıkı durun… Alexandra’nın babası aslında sizin bugüne dek Trevanian diye bildiğiniz adam. Yani Şibumi, Katya’nın Yazı, Kasaba, Hesaplaşma gibi “über-başarılı” romanların efsane yazarı. Bunu öğrenince, Alexandra’yla birkaç yıl önce kaybettiği babası hakkında bir röportaj yaptım. İşte muhteşem Rodney William Whitaker’a, yani Trevanian’a dair bilmediğiniz her şey… Üstelik kızının ağzından.

Babanız Türkiye’de çok seviliyor. Okurları ona büyük hayranlık duyuyor ve hakkındaki birçok şeyi merak ediyor. Mesela neden takma isimle yazıyordu? Bu onun için bir oyun muydu yoksa gereklilik mi?

Bu sorunun cevabı çok basit: Babam uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı ve akademik yazılarını, kitaplarını gerçek adıyla yayınladı. Bir karışıklık olmaması için de romanlarında başka isimler kullandı.

Evet ama Nicholas Sears ve Edouard Morin gibi başka takma isimleri de vardı. Mesela ben Sears’ın Ortaçağ’da geçen alegorik öykülerini okudum.

Babam gerilim, polisiye gibi türlerde Trevanian adını kullandı. Fakat aklında başka türlerde de yazmak fikri hep vardı, çünkü belirli bir türe sıkışıp kalmak ona göre dünyanın en sıkıcı şeyiydi. Yayıncılarıysa başka alanlara el atmasını istemiyordu.

Neden istemiyorlardı?
Sanırım polisiye ve gerilim türlerini ticari açıdan çok daha avantajlı buluyorlardı. Babam içinde gerilim bulunmayan romanlarını, öykülerini Trevanian adıyla bastırmakta güçlük çekeceğini anlayınca kendine yeni isimler seçti. Siz de okumuşsunuz, Nicholas Sears’ın kitapları, içerik ve anlatımları bakımından Trevanian romanlarına hiç benzemiyor. Eduard Morin ise bütünüyle ayrı hikâye… Babam, Kasaba adlı romanını Morin imzasıyla yayınlamaya karar vermişti. Fakat yayıncısı buna bile izin vermedi. Babam da kitabını isimsiz yayınladı. Müthişti. İsmi ve yüzü olmayan bir yazarın kitabının satış rekorları kırabildiğini herkes gördü. Kitap, bu çarpıcı başarı üzerine yeniden, bu kez Trevanian imzasıyla basıldı.

Hakkında sayısız efsane üretilen bir yazarı konuşuyoruz. Bir ara onun aslında Robert Ludlum olduğu söylendi. Bazıları buna karşı çıkarak Trevanian’ın bir grup yazarın ortak adı olduğunu iddia etti. Başka söylentiler de yayılmıştı. Güya babanız bir CIA ajanıymış. Ne diyordu bunları duyunca?

Bu rivayetler genellikle bizi eğlendiriyordu. Ama tabii babam kendinden daha kötü bir yazarın Trevanian olduğunu iddia ettiklerinde öfkelenirdi. Siz Ludlum rivayetlerini duymuşsunuz, biz daha kimleri duyduk, bilseniz…

Ludlum rivayetleri çıkınca, “Bu adamın kim olduğunu bile bilmiyorum. Zaten 20’nci yüzyıl edebiyatçılarının çoğunu tanımam; Proust hariç” diye bir açıklama yapmış.

Onun hakkında bu kadar çok şeyi bilmenize doğrusu şaşırdım. Her neyse, sonuçta şöhret babam için önemli sayılmazdı. Ama satışları önemsiyordu. Türkiye’de ne kadar sevildiğini, okunduğunu da biliyordu.

‘Hiç sıradan biri gibi görünmedi’
Nadir röportajlarından birinde, Marlon Brando, Al Pacino, Robert de Niro gibi aktörlerin yararlandığı “metot oyunculuğu”nu yazarlığa uyarladığını söylemiş babanız. Bir kitabı yazmaya başlamadan önce “Bunu kim yazmalı” diye düşünüyor, sonra da Trevanian, Sears veya Morin gibi alter egolarından birini seçiyormuş…
Yazar olarak kullandığı isimlerin farklı karakterleri, alışkanlıkları vardı. Aslında hayat hikâyeleri, geçmişleri, sesleri, görünüşleri, her şeyleri farklıydı… Babam önce hikâyeyi nasıl birinin yazacağını belirliyor, masa başına sonra geçiyordu.

Siz romanınızda bu yöntemden yararlandınız mı?
Hayır, açıkçası bana uygun bir yöntem değil.

Ne garip durum! Dünya çapında ünlü birinin kızıydınız ama bunu kimse bilmiyor, çevrenizdeki herkes onu sıradan bir adam sanıyordu…

Çocuklar sırlara bayılır. Onun gizli kimlikleri olduğunu bilmek bizim için büyük eğlenceydi. Ama sırrını hiçbir zaman açık etmedik. Komşular, arkadaşlarımızın şüphelenen aileleri tarafından sorguya çekildiğimiz zamanlarda bile. Fakat lütfen sorunuzda bir şeyi düzeltmeme izin verin… Babam hiçbir zaman sıradan bir adam gibi görünmedi.

‘Gülümseyişiyle odayı aydınlatan insanlardandı’

Babanız “kurumsallaştırılmış vasatlığından” nefret ettiğini söylediği Amerika’yı ne zaman ve neden terk etti?
Reagan iktidarı sırasında… O yıllarda ABD’nin içeride ve dışarıda yaptıkları onu çok üzüyordu. Keşke Obama’nın başkan seçildiğini görebilseydi. Gerçi Amerika siyasal açıdan onu büyük hayal kırıklığına uğrattı ama o coğrafyaya ve insanlarına sevgisinde bir azalma olmadı.

Biraz daha ayrıntı sorabilir miyim? Nasıl biriydi Trevanian; ne bileyim, nasıl bir hayatı vardı, yazma alışkanlıkları nelerdi?

Sürekli farklı yerlere taşındık, farklı evlerde yaşadık. Ama o evlerin hepsinde babam daima, aralıksız yazdı. Ortalık daktilosundan gelen seslerle çınladı. Gökgürültüsü gibi. Evi adeta sarsarcasına. Belki çocuk olduğumuz için bize öyle geliyordu, kim bilir. Yazarken kendi kendine sürekli bir şeyler mırıldanır, koltuğunda pozisyon değiştirip dururdu. Mimikleriyle, jestleriyle de yazdıklarına eşlik ederdi. Bazen çalışma odasına sessizce girip ona akşam yemeğinin hazır olduğunu söylememiz gerekirdi ama duymamış gibi sürdürürdü.

Peki yazmadığı zamanlar nasıl bir babaydı?

Çok tatlı, oyuncu ruhluydu. Kimi zaman bir öğretmen gibiydi. Çocuklara karşı sonsuz sabrı vardı. Hikâye anlatmayı seven, büyüleyici ve yakışıklı bir adamdı. Ama ruh hali değişken olabiliyordu, çabuk öfkelenirdi mesela. Bilhassa kendini yetersiz hissettiği konularda, özellikle sosyal adaletsizlik gibi meseleler karşısında… Dağcılık ve mağaracılık gibi sporlara düşkündü ve bu konularda çok iyiydi. Deri ceket giyer, motosiklet kullanırdı. Gülümseyişiyle odayı aydınlatan insanlar vardır, babam onlardan biriydi.

‘Önce sesli harfleri yazıyorum!’

Alexandra Whitaker babasının sabırsız ruhunu ve şakalarını şöyle anlatıyor: “Bir yere yemeğe davetliydik. Bir kadın ona ‘Nasıl yazdınız bütün o kitapları’ diye sordu. Böyle sorulara hiç gelemeyen şakacı babam, çaktırmadan bana göz kırparak ‘Önce sesli harfleri yazıyorum, sonra sessizleri uygun yerlere yerleştiriyorum. Bir keresinde bu sırayı tersine çevirip önce seslileri, sonra sessizleri yazmayı denedim ama sanırım pek işe yaramadı’ diye cevap verdi. Gülmemek için kendini zor tutuyordu. En komiği kadının ‘Ah, anladım, o yüzden bu kadar mükemmeller’ diye mırıldanmasıydi.”

‘Son romanlarında ona yardım ettim’

Babanız, Yirminci Mil, otobiyografik romanı İnci Sokağı ve henüz yayınlanmamış Street of the Four Winds’i yazarken ona asistanlık yapmışsınız…

Sağlığı iyice kötüleşmişti. Bu yüzden son birkaç romanını yazarken ona yardım ettim. Onları yine kendi yazdı elbette. Benim rolüm sadece sohbetlerimizde söylediklerini not almak ve sonradan gerekirse ona hatırlatmaktı. Yazmanın bir ekip işi olmadığını ikimiz de biliyorduk. Fakat bu konuda ondan çok şey öğrendim, çünkü harika bir öğretmendi ve “gizemli dahi” pozları takınmazdı. Çalışırken çok eğlendiğimizi hatırlıyorum, kimi zaman gülmekten gözlerimizden yaşlar gelirdi. Sonra “Haydi tatlım, şimdi biraz ciddiyet” derdi.

Ondan yazmaya dair aldığınız bir dersi anlatır mısınız?

Leaving Sophie Dean’e başladığım günlerdeydi. Bir gün hiçbir şey yazamadım ve bunu ona anlattım. “Bazı günler daha iyi yazar olunur, bazı günler kötü” dedi. “Ama her durumda iyi okur olmamız gerekir. Dolayısıyla bugün sen dur, içindeki okur çalışsın… Şimdiye kadar yazdıklarını oku ve kendine ‘Şimdi hangi cümle beni mutlu eder’ diye sor. Sonra da oturup yaz.”

İşe yaradı mı? 



Hem de nasıl!

Son olarak ne söylemek istersiniz ona dair?

Babamı çok özlüyorum ve yazarken hâlâ onu yanımda hissedebiliyorum. Hatta bazen sesini bile işitiyorum.

‘TEMEL REİS GİBİYİM’

Trevanian’ın kızı Alexandra Whitaker kendisini şöyle anlattı: “İspanya’da kocam ve kızımızla yaşıyorum. Kendimi Temel Reis’e benzetiyorum, çünkü denize ve ıspanağa bayılıyorum. Benim için hayatta en önemli şey gülmek ve başkalarını güldürebilmek. Kahkahanın sevmenin minik bir şekli olduğuna inanıyorum. Nasıl biri olduğumu sordunuz, işte ipucu olabilecek birkaç kelime… Yerinde duramayan ama melankolik, çalışkan ama tembel, cesur ama korkak, yalnız ama meraklı…”
Alexandra Whitaker’ın Leaving Sophie Dean adlı romanı üçlü bir aşk hikâyesini anlatıyor. Adam Dean, karısı Sophie’yi terk ederek metresi Valerie’yle yaşamaya başlıyor. Çocuklar da Sophie’ye kalıyor. Peki Sophie ne yapıyor? Çocukların bakımını üstlenen anne reddederek bütün yükü kocasına bırakıp tek başına yeni bir hayat kurmaya gidiyor. Sonrasını anlatmayayım, siz okuyun. Şu kadarını söyleyeyim, dünyanın en eski öyküsü denebilecek bir üçlü aşk hikâyesi Whitaker’ın şakacı üslubu ve bir sürü yan karakterin de katkısıyla yepyeni ve çok eğlenceli bir roman haline gelmiş. Beni kitapta en etkileyen şey yazarın karakterlerin hepsine, en kötü şeyleri yaptıkları zaman bile derin bir şefkat ve empatiyle yaklaşması oldu.

trevanian Babam ‘Trevanian’ Türkiye’de çok sevildiğini biliyordu

Dün Gece

Dün gece senin kayıp hatıran kalbime uğradı

Hani bahar usulca beyabanı* ziyaret eder ya
Hani frişka** çölde ayak seslerinin sessizliğini aksisedalar,
Hani huzur birilerinin hastalığı üzerine yavaşça, yumuşakça çöker ya.

*Çöl, sahra
**Meltem, hafif ve tatlı rüzgâr

Faiz Ahmed Faiz
Çeviri: Mustafa Burak Sezer
hatiran+kalbime+ugradi Dün Gece

Rubai

Senin yitik anılarındı önceki gece yüreğimi ürperten

İlkbaharın çorak bahçelere gizlice girmesi gibi 
Çölü usulca yalaması gibi sabahın serin esintisinin 
Kendini iyi hissetmesi gibi bir hastanın, yok başka bir nedeni

Faiz Ahmed Faiz
Çeviri : Tuğrul Asi Balkar