Yalnızım

Heyhat doğu batı güneşinden ayrı ve yalnızım
O ay yüzlüden sonra tarümar olmuş mülküm,karanlıkta kalmışım

İçmem kevser suyunu onun dudaklarından sonra istemem
Dünya yarısını o gümüş gögüslüden sonra

Şayet mahşerde görmeyeceğimi bilsem dilberi
Cenneti ne yapayım başına yağdırırım külleri

Yazık,yüzlerce kez ela gözlü terk edip gitti
Ahlar,figanlarım geleğin çarkıyla eşleşip gitti

Serzenişlerimden melekler ve insanlar oldular aciz
Burmalı zülüfler sonrası gamların girdabındayım haciz

Şayet mahşerde görmeyeceğimi bilsem dilberi
Cenneti ne yapayım başına yağdırırım külleri

Hicranla yanan ışıklı mumun fitiliyim
Hasretle harlanmış nar közün ateşiyim

Vücutsuz bir vücudum,o yaktı küle döndüm ben
Dünya yarısı hiç etmez yakıcı gözlerden sonra hem

Şayet mahşerde görmeyeceğimi bilsem dilberi
Cenneti ne yapayım başına yağdırırım külleri

Öleceğim anda üzerime gelse Azrail
Aynı anda cenneti müjdelese Cebrail

Benim için Hıdır ve İlyas olsalar delil
Hem derim ki cenneti,kevseri isteyen olsun sefil

Şayet mahşerde görmeyeceğimi bilsem dilberi
Cenneti ne yapayım başına yağdırırım külleri

Felek çarkı ibresi,vaveylanın geçişi beni talan etti
Dönen başlı idim daha başı dönen etti

Gönülsüz ,akılsız,hevessiz tümden idraksız etti
Bu mürüvvetsiz olay beni böylesine yağma etti

Şayet mahşerde görmeyeceğimi bilsem dilberi
Cenneti ne yapayım başına yağdırırım külleri

Sakın ey dostlar!hicret anımda
Bu iki dize bulunsun dilekçe yazımda

Huzura çıktığımda bir belge olsun elimde
Vuslat tarihinde halim nağmelensin dilinde

Şayet mahşerde görmeyeceğimi bilsem dilberi
Cenneti ne yapayım başına yağdırırım külleri

Ey Xani!bu soru ve yanıtların hesabı nasıl olur bilsene
O’nun hükmüdür ey perdesiz kendine gelsene

Öleceğim anda üzerime gelse Azrail
Aynı anda cenneti müjdelese Cebrail

Ey ocağı yıkık! O ilahın kazasıdır kabul et
Seni ateşe götürebilir konuşmalarından bir buket

Ehmedê Xanî

ahmede+xani Yalnızım

Acının Hafızası Yoktur

………………………………………………….’beni unut’ diyen herkese..

ben seni unutalı
küflenmiş pencerelerden sarkan
pembe alaşımlı kaç kadın bileği geçti dudağımdan
ve kaç kangren hafta sonuna indim
ki uğultulu karanlıklarında medeni hüzünler vardı
çiçek desenli etekler
ve efsunlu morluğu ruj lekesine kurban edilmiş dudakların gölgesi
teslim olmuş şehirlerin izbe damarlarımdaki kılıçlarla dansıydı zaman

aldım başımı gittim
bir yanımda metropol
öbür yanımda şehirlere özgürlüğü içiren yurtsuz dağlar vardı
ne kadar dirensem de kuyulardan geçen kervanlar
mintanımdaki kuşun cıvıltısını boğdu
ve soluğum terkedilmiş peygamberlerin üşümelerine sarktı

ben seni unutalı kedilerin mırıltılarını öptüm en kederli halimle
oysa bilsen ki kaç kadın öptü ve asıldı beyaz ceketimden
ve esmer denizime memelerini emzirdi
ben seni unutalı sesim kaç kuş ölüsü taşıdı
kaç tenha kadın teni…
kaç yenik kadının kırıklarını onardım yakamozlarla
ki elleri onların
içinde bebekler ve dalgalarla ölünen bir zamana batarken
yorgun sesim puslanarak döllendi aynalarında
onlar ki aptal bir karanlığı bulvarlardan alıp yataklarına yığarlar

ben seni unutalı sel baskınına dönüşen sesim
bir ölümün kıyısında gözbebeği kurumuş bir kadını ıslatır
alır götürür renklerin şarkısını aşkın dikenli nakaratına
ki bin yıldır durmadan akar tarihin sokaklarında
ben seni unutalı
sakalı tarihin tüylerine uzayan bir adamım
kısa pantolonlu bir çocukluğun tam ortasında

artık gözlerimde yaşamın hararetli devinimi
yanımda aşık bir kadının hamarat sıcaklığı
oysa ki ben eskiden kuzeyine
belki de izbe metropol otellerine sığınan pusatsız ve ağlamaklı
soluğumun gülen kıyısına dokunuyorum şimdi
çünkü seni unutalı, varoş çarşılarında harac-ı mezat eyledim bilgeliğimi
yanımda tütün
bir kaç kitap
biraz intifada
esmer çocuklar ve ıssız bir halk kuşattı sesimi
direndim ve bir baharı emzirdim son umutlarımda

ve ben seni unutalı
devam ediyordu ölüsünü arayanların göçü
bilsen ki senden sonra kaç eylülün ipi örüldü
kaç asker vuruldu pusularda
dağlarda kaç gerilla
ve bilsen kaç kez üşüdü içimde tanrılar
çocuklar ülkemde vurulduğunda

şimdi arasıra aşk;
muştulu azizelerin yatak sefasından yükselen serin bir inilti gibi
kemirse de içimdeki her pusatı
ve piç bulutlar emzirsem de sesimde
ve içimde günahkar bir şölene dönüşse de yaşamak
seni unuttum!
ve seni unuttuğum andı tanrının doğum günü
çünkü galiptim ve halaylar kurulmuştu dört yanda
ve sürgün kalmamıştı yaşanacak…

Hasan Tan

acinin+hafizasi+yoktur Acının Hafızası Yoktur

Şiir Sanatı

uzun burnunu her şeye sokuyor 
ve sinek kanatlı hayal gücüyle 
her engeli aşabileceğini, 
her kılığa girebileceğini; 
dokunaklı sesiyle de 
her gönlün kapısını açabileceğini 
ve her akla sığabileceğini sanıyor, şiir.

herkesin gençliğinde 
yaşanmamış bir çocukluğun, 
yaşlılığında da yaşanmamış bir gençliğin 
gömülü olduğunu biliyor 
ve işte bunlarla geri döndüğüne 
inandırmaya çalışıyor bizi.   

düpedüz el koymak istiyor böylece 
içimize gömülü hazinelere, 
acılara da, erinçlere de 
utançlara da, övünçlere de… 
peki, kim bunu istiyor ondan 
ve hakkı var mı bu kadar ileri gitmeye!   

pek de sinameki, kahramanımız, 
pek de alıngan! 
insanda gördüğü, duyduğu her şey, 
ama her şey dokunuyor ona. 
ve değdiği, dokunduğu her şey de 
yakıyor, yaralıyor onu.   

bakınca, dosdoğru içinize bakıyor, sözgelimi. 
ve kaçırıyorsunuz siz de, çaresiz, gözlerinizi; 
ama işte oyuna geldiniz yine! 
onun istediği de bu çünkü: 
kaçırtmak sizi ruhunuzun ta diplerine, 
kendi şiirinizin sizi beklediği yere!   

böyle böyle yüzgöz olma pahasına da olsa, 
bazen insanlarla, bazen fikirlerle, 
bazen de sözcüklerle denemek istiyor   
                                              daha şimdiden, 
mezarda kurtlarla, böceklerle,  
                                              mezarlık fareleriyle 
‘kavim kardeş’ 
şenlikli yaşamanın, 
hiçliği unutturan oyunlar oynamanın  
                                              değişik yollarını.   

ve toza toprağa karışıp doğaya dönmeye  
                                              sıra gelince de, 
kurt değil, solucan değil, 
mezarlık faresi değil, değil de, 
boz renkli, aful toful 
ve alt dudağı yarık mavi bir tavşancığa 
dönüşmeyi hayal ediyor, filozofumuz.   

ama her yanından uç veren 
siğillere, dikenlere bakılacak olursa, 
cennette sümüklü böceklerle, 
salyangozlarla didişe didişe 
ebedi yalnızlığı tebaasız bir krallığa çeviren 
bir kirpi olacağa benziyor, daha şimdiden.   

Cahit Koytak

siir+sanati Şiir Sanatı


Köşe Şairi

Bunca çimen, bunca çiçek, bunca ezgi, 
                                                                 bunca ahenk 
Ve oyun ve sanat ve rüya ve gerçek… 
Bin bir yüz, bin bir maske ve mizansen karşısında 
Kaya gibi yerinden oynatılmaz şairler, 
‘Sarsılmaz’
 şaireler –farkındayım, farkında- 
            ııh! deyip dudak kıvırıyorlar bana.   

Eleştirmenler kem küm edip susuyor. 
İsimsiz ve çehresiz okursa, daha güzeline, daha 
                          görkemlisine zaten alışık gibisine 
Okuyup geçiyor, okuyup geçiyor 
                                  benim ‘şen’ terennümlerimi. 
Ve tüketerek, böylece, gizliyor faniliğin 
–sanatmış, bilgelikmiş, falan, feşmekân… 
her şeyi bir avuç toza çeviren- gündelik elemini.   

Bense, inanır mısınız, onlar, şöyle derinden 
                               bir oh çekip rahatlasınlar diye, 
Diyorum ki kendime, artık açıklayayım, 
Bu, halatları yılanlara çevirme sanatının sırrını, 
Bu, bütün zamanların, bütün sanatlar için 
                                 bilinen en eski ‘numara’sını!   

Dinleyin, siz ey yaratıcı şairler, 
                siz ey aklın güzellik uykuları, 
                                    siz ey akıl hocaları yüreğin, 
Kiminiz legolarla, kiminiz sözcüklerle 
Pek şirin, pek yüksekçe, 
Ama yine de akla ve yüreğe sığan, 
Kolay yenilir yutulur kulecikler 
                                 dikerken dergi sayfalarında, 
Ben, bu gazete köşesinde, ateş yiyen, ateş içen, 
                                 ateş soluyan 
Ve solungaçlarından, burun deliklerinden, 
Gül, yasemin, karanfil vesaire vesaire püskürten 
             mekanik bir semender icat ettim kendime, 
Bir ‘geri dönüşüm’ makinesi, sizin anlayacağınız… 
(Şiir makinesi de diyebilirsiniz ona.) 
Olay
 bu, ve ‘numara’ ortada! 
Var mı yazdıklarım üstüne başka merak edilen!   

Burada, sorulmadan, ben vurayım açığa 
                                            daha büyüğünü sırların: 
Hayatta herkesin bir hüneri, 
                         bir marifeti var, öyle değil mi ama. 
Herkes, kendi cirmine göre, kimi buğday, 
                         kimi mısır, kimi soya fasulyesi, 
Kimi de cam çakıl öğüten bir değirmenin mucidi. 
Benimki de aslında o kadar farklı değil bundan, 
Görünüşte basbayağı o değirmenlerden biri. 
Yani buğdayı, mısırı, camı, çakılı 
      altına, elmasa yahut yakuta çevirmiyor, hayır, 
Farkı yok bu bakımdan diğer makinelerden; 

Farkı şu: başka değirmenlere tane koyuyorsunuz, 
Değirmen una dönüştürüyor onu; 
Ama benim sarhoş makinem, 
            haznesine un ya da kepek ya da kül 
                           ya da duman koyuyorsunuz, misal, 
Kanatlarının altından buğday, mısır ya da darı, 
Ya da kum çakıl ya da yıldız ya da dediğim gibi 
Ağzından gül, burnundan begonya, kulaklarından 
           karanfil vesaire, vesaire çıkarıveriyor size.   


Cahit Koytak

kose+sairi+cahit+koytak Köşe Şairi


Şiir Dediğin


şiir dediğin, ruhun sığdığı her yere sığar, 
suyun aktığı her yöne akar…   

tüylerinizi okşar, derinizi yakar; 
beyazsanız zenciyi, 
zenciyseniz beyaz adamı dener 
yüzünüzde ya da ruhunuzda.   

geçmiş, şimdi ve gelecek arasında 
çerçi gibi dolaşır, 
gezgin otacı gibi…   

tazı gibi koşar, arı gibi sızlanır, 
tavşan gibi bazen dağa yokuşa koşar.   

takarsa kafasına 
savunur kanının son damlasına kadar 
                        haremi ve hilafeti 
ve ayakta tutar hüzün imparatorluğunu, 
ayakta alkışlatır kendini ölülere;   

günü gelince de yorulur her ölümlü gibi 
pıhtılaşır ve donar; 
o zaman da buzdan bir şehir olur 
ve felsefeyi de dondurur 
                                  karnında sözcüklerin.   

ve o baktığında gözünüzün içine 
siz, “ben şiirden anlamam, 
ben şiirden anlamam!” 
diyerek gözlerinizi kaçırsanız bile   

o, hiçbir şey bulamasa sizin için yapacak, 
kar olur yağar bir gün 
                                    kabrinizin üstüne.   

II 
aklıma gelince yepyeni bir düşünce, 
başından yada kuyruğundan, 
artık neresi rast gelirse, 
yakaladığım gibi kapatıyorum hemen 
cam kavanozuma onu. 

daha girer girmez oraya, 
ona aç kurt gibi saldıran 
kartlaşmış fikirlerle, kurtlanmış formüllerle 
baş etmeyi becerir canlı kalabilirse eğer, 
günü gelince çıkarıverip ordan 
ekiyorum güzelce 
ya yerin bir köşeciğine onu, 
ya göğün bir köşeciğine, 
ya da ruhun bir köşeciğine.   

bir tür bahçıvanlık sanatı 
bütün sanatlar gibi 
                               bu benim yaptığım da.   


Cahit Koytak

bahcivan Şiir Dediğin



Ayinler

1. Ayin

bir daha ne zaman böyle bir yolculuk olacak,
bir daha ne zaman ve hangi yolculukta
böyle bir yol, böyle yol arkadaşları,
böyle bir yol hikâyesi,
böyle bir mola,
molada böyle dolu dolu bir gece olacak?
bir daha ne zaman böyle bir gece,
gecede böyle bir dağ ateşi,
ateşin çevresinde
böyle güzel yarenler,
böyle cömert bir sofra,
böyle hayattan tatlı,
ölümden keskin bir şarap olacak?
bir daha ne zaman böyle uyanık,
böyle dalgaların üstünde,
rüyaların üstünde,
gerçeklerin üstünde
aklı gezdiren bir sarhoşluk,
böyle uyanılması zor bir uyku,
inanılması zor bir rüya olacak,
bir daha ne zaman!
bir daha ne zaman!
bir daha ne zaman insanın kalbi,
böyle muhabbet tadında,
böyle, meleklerin, musaların katında,
böyle dut gibi sarhoş olana kadar
yarenlik edecek insanın aklıyla!

3. Ayin

sessiz hıçkırıklarla
sessiz hıçkırıklarla sessiz
çök bu iskemleye
çök bu iskemleye çök ve ağla
ağla ve ağla ve ağla
sebepsiz ağlamayı dene
sebepsiz ağlamayı öğren
ağlamak için ağlamayı
ağlama sanatını
boşalt içini boşalt
ne var ne yok boşalt içini
boşalt ki acılara yer açılsın
acılara kederlere
iç kanamalarına
dip kanamalarına
daha gelmeden onlar
daha gelmeden dalga dalga
daha gelmeden üzerine
gelip doldurmadan
beynini yüreğini
aklını fikrini aşkını ufkunu
ve yıkıp bağını bahçeni
kalelerini kulelerini şehirlerini
taşmadan dudağından
ve aratmadan şiirine
şiir denen o güvercine
cüdi dağının tepesini

Cahit Koytak
cahit+koytak Ayinler

Monogami

Kalın bir sicim bulundururdu yanında
Ne zaman asacağını bilemezdi insan kendini,
Bir şişe viski de vardı çantasında, her an sarhoş olmak gerekebilirdi
İki paket sigara da vardı, her zaman yeniden başlamak mümkün
Diye düşünürdü,
Tek gidiş bir de tren bileti vardı
Gitmeyi düşündüğünden değil, ama kaçmak zorunda kalabilirdi
Bunların dışında normal biriydi
Her sabah işine gider, akşam evine dönerdi
Hiç anahtar taşımamıştı yanında
Mevsimler geçti
Bir gün öldü karısı ve kapıda kaldı.
Otele gitti o gece
Sabah işe telefon etti,
“ Karım vefat etti. Bugün beni beklemeyin.” Dedi, kapattı
işitmeden yanıtı,
sonra çilingir açtı kapıyı,
karısı soğuk yüzüyle koltukta
ölü duruyordu elbette kımıltısız
bir sürahi su ve akşam yemeği sofrada
hareketsiz parlak bıçaklar, iki çanakta toprak ve tabaklar işlemeli
bardaklar coca-coladan, tuzluklar hiltondan aşırılmış
ev düzgün ve ölü kadar sessiz…
Polis geldi, savcı da ardısıra ve morga kaldırıldı ceset
“ Otelde mi kaldınız dün gece?” sorgulandı ayak üstü,
Sonra döndü otele, banyo yaptı. Arkadaşını aradı,
Resepsiyona bir zarf bıraktığını, cenaze işleriyle uğraşabilirse
Minnetkar kalacağını söyledi. Giyindi. Otelden çıktı.
Garda sigara paketini çıkarttı, yaktı
Garda viskiyi çıkarttı, içti
Ve oradan çıktı yola.

Leon Felipe

monagami Monogami

Sözcükler Acımızı Doldurmayacak.

Siyah örtüyle kapatılmış, ölme hazırlanan bir gelin gibi duran
masada, konuştum onlarla.
Yanımızdan bir şair hırsız gibi geçti. Sözün uçurduğu gövdesiyle.
Şairlere baktım. Hepsi bir gölgeyi dolaştırıyor.
Bir köpeği dolaştırır gibi.

Sözcükler acımızı doldurmayacak.

Bejan Matur

sairlere+baktim Sözcükler Acımızı Doldurmayacak.

Aziz’in Kararan Gülleri

i.
yıldızların
yıldız olmak hakikatinden
kurtulamadıkları o yerde
beklenen sabah değildir artık
beklenen korkudur yüreklerde
ayaklarını soy ve çık tepelere
tepelerin acısını duy
duy varlığını
neden yaratıldığını ve öylece kaldığını.
ay tanrısı güneşe bakıyor
ve bir tanrı daha oluyor
derken zaman yaşlanıp
akmıyor.
gece yol alan atalarından söz ediyor biri
gece için gittiği haccı bilmeyen atalarından
onlar hep gece yol aldılar
bu yüzden insan oldular diyor
miraçları mutlaktı
kalpteydi.

ii.
bir taşın işlediği yakınlık
geçmişten bugüne
taşınan bekleyiş
tapınma ve ışığın ölümü söylediği
ve insanların ceylanlar kadar kardeş olduğu
ve çölün açlığı bilmediği

iii.
bir kadın göğsünde kavuşturduğunda ellerini
ne istemektedir.
ne söylemektedir bir kadın.
en fazla yılanlardan istenen aşk
en çok ondan korkulur çünkü.
eski bir dilin gizlediğini
açıklayacak olan kalptir yine de
taşta yer eden
birleşmesidir ruhla yaradılışın
birleşmesidir insanın tanrıyla o sadelikte.
herkesin bir miracı var.
benimki o tepelere yürüdüğümde
bana fısıldanan sözdeydi.
yükselişim kanatlarımı gösterdi bana
ve olmayan isteği hatırlattı.
ne istiyordum?
ne istiyordum taşlarda ilerleyen yaradılıştan.
bir işaret binlerce yıldan
bir işaret aşk olan.
aşk,
insanın
geldim
buradayım
demesinin bilinci
ve siyah güller
sonra azizin gülleri göründü bana
azizin kararan gülleri
kelimeler
gülleri unuttursa da rüzgar
bir yansıma hep var sularda.
güzelliğin odağı olan istek
hep var
o istek açıldığında
yalnızlık hiç olmadığı kadar yakındır insana
ve gövde hiç durmadan açlığı işler

Bejan Matur

azizin+kararan+gulleri Aziz'in Kararan Gülleri

İstersen Al Götür Beni

Ölümsüz gülüşünle başlıyorum
Her güzelliğe her sevince
Bir yağmur ince ince
Sürerken beni başka zamanlara

Zamanla yorgun hanlara
Dönüyor işte gördün her şeyim
Kuru topraklar gibi dağılıyor belleğim
Sınırsız bir boşluğu süre süre
Yorgunum çok uzaklardan geldim
Kaygılar sıkıntılar yaşadım uzun uzun
Korkuyu yakından tanıdım
Ölümsüz düşmanı oldum korkunun

Şimdi bakışınla bağlanıyorum
Kocaman bir dünyaya umutla
Bir akşam aşılmaz kaygılar
Çağırıken beni sozsuzluğuma

Sıcaklığın beni alıştırıyor
Soğuk ve yağmurlu akşamlara
Üşümüş bir kedi gibi sığınıyorum
Ellerine ayaklarına saçlarına

Afşar Timuçin

istersen+al+gotur+beni İstersen Al Götür Beni