Kayıp Çocuk

Birden işitilmez olsun ayak seslerim;
Gölgem bir başka sokağa sapıversin;
Unutayım bir anda her şeyi,
Nerde oturduğumu,
Bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
Aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi,
Ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma;
Gönlüm öylesine geniş, öyle ferah,
İlk defa görmüş gibi dünyayı,
Bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;
Hatırlamam artık değil mi, dostlar,
Hatırlamam artık garipliğimi?

Can Yücel

kayip+cocuk Kayıp Çocuk

Borçlu Öleceğim Herkese

Nerde okumuştum, bilmiyorum
kim söylemişti: ‘kimseye borcum
kimseden alacağım yok’ diye.
Tumturaklı bir cümleydi; tuhaftı da,
ekonomik terimlerle
dillendiriliyordu özgüven.
Gerçekten hayaletlerinden
kurtulmuş biri miydi bu?
Ne teşekkür, ne şükran;
alçakgönüllülük ve bağışlama;
yoksanmıştı hepsi. Sadece ürkütücü
bir kendini beğenmişlik.

Birebir alırsak sözcükleri
bilge Lao-Tzu’nun deyişi
uygun düşüyor bu övünmeye:
‘Önemli olan duvarları değil
odanın. Kapladığı boşluk.’
Yaşadım ve gördüm: aynasıyla
konuşanlar, yitip
gittiler aynalarıyla.

Kulüp 12’nin Amerikan-bar’ında
‘caz müziği dinliyorum’. Keşke
yanımda olsaydı Kâmuran Yüce de
diye geçirirken gözlerimi kapatıyor
biri. Usulca dönüyorum: Çirkin Kral;
kravatsız, beyaz ceketli. Kaç yılındayız
ne zaman geldik Ar Sineması’nın fuayesine?
Özlemle sarılırken, kolumda
hissediyorum kabzayı.

‘Sana’ diyorum ‘on lira borcum var,
Pasaj’da almıştım. Karlı
bir geceydi hiç unutmam’.
‘Boş ver’ diyor, yağmurun dindiği
göğe benzeyen bir gülümsemeyle.
Şaşmışımdır hep, niye öyle az
güldüğüne filmlerinde.
Seçtiği sürgünde öldü Yılmaz
hâlâ bir onluk borçluyum ona.

Sevgiyi iki kez ziyaret edebildim
Mamak Askeri Cezaevi’nde.
Bahardı ikincisinde, bahçedeydik;
görüşmeciler ürkek ve kederli,
ortalıkta yığınla inzibat.
‘Göğsüm acıyor ara sıra’
demişti. ‘Şuramda bir çiçek
büyüyor sanki.’ Hiç yazmadım
sürgündeyken Adana’ya.

Sığındım Ellilerin, Altmışların
kansız anılarına. Özdemir’le evliydi;
Sıhhiye’deki evde hazırlıyorduk
yeni sayısını Mavi’nin;
yazmaya başlamamıştı daha.
Ya da Kızılay’da Büyük Sinema’nın
önündeki kalabalığın arasındaydık.
Yayılıyordu sesi Aybar’ın
dalga dalga bulvara. Sanki birazdan
Kışlık Saray’a yürüyecektik.
Nasıl borçlanmamış olurum
O’nun erken açan kanserine?

Çok şükür borçlu öleceğim herkese.
Sürülecekse bu yüzden sürülecek
izim. Birkaç alacağım da
-bir fikir, bir dize, bir imge-
kalacak elbet birilerinde
ve belki onların peşine düşecek
başka birileri de.

Ahmet Oktay

borclu+olecegim+herkese Borçlu Öleceğim Herkese

Vazgeçmenin Rengi

Vazgeçmenin rengi kahverengi
Giyinirken beni unut
Soyunurken unutma

Üzerine tuz atılmış kar rengi
Seni beklediğim
Kendiyle genleşen
Noksanlığın tamamlanmaz geceleri
Mahrumu olduğum hayat
Nice kayıplarla aşk bilgeliği
Binlerce neden dururken
Vazgeçmenin rengiyle sevdim seni

Tılsımı tekrarlayan bir tesadüf gibi
Birdenbire anımsadım
Gerçekliğinden süzülüp giden
Bu şiiri yazarken
Tanıştığımız gün üstündeki o takım
Elbiseyi

7 mart 2001 gecesiydi
ve ben o gece birdenbire kamaşarak
sevdim seni
üstünde bir daha görmediğim o elbise
şimdi bu şiiri yazarken
gözlerimin önünde
vazgeçmenin rengi gibi

peki ne oldu şimdi

Murathan Mungan
vazgecmenin+rengi Vazgeçmenin Rengi

Hat ve Had

bir çiçek açarken neyi beklerse
onu umuyorum kendime kapanırken

denî dünya kafamı kopartıp
yerine bir mim koyuyor kelle niyetine
pusula kırıp haritamı parçalıyor denî dünya
sana bana ait olan biz kelimesini
sözlüğümüzden alıp kaçıyor

bir çiçek solarken neye sahipse
ona dairdir bütün yaşadıklarım
bir çiçek ne zaman solsa
içimde tohumu çimlenir hayatın

sınırlar çizilirken ben siliniyorum
yabancı aynalara bakarken
yaban oluyorum kendime
gölgem tekin olmayan bir gölgeye dönüşüyor
hat ve had karışıyor birbirine
kalp ve kalb

bir çiçek açarken neyi getirirse dünyaya
yanımda onu götürmek istiyorum
sevap niyetine

Suavi Kemal Yazgıç

suavi+kemal+yazgic Hat ve Had

Ey âşık

ey âşık! Kendine bak da, insanların işine karışma;
şu şunu söylüyor, bu bunu söylüyor, deyip durma!
filan bana diken diyor,
filan yasemin diye çağırıyor, düşüncesine kapılma!
her söze, herkese aldırma; gül gibi kokmaya bak sen.
filan sana kâfir diyor,
bir başkası da sana din adamı diyor…
vazgeç bunlardan vazgeç; gözünü aç!
Allah, sana basiret gözü, gönül gözü vermiş!
öyle bir göz vermiş ki,
senin mahmur bakışlarına karşı Cebrail”in kanadı bile secdeye kapanır.
şekil ve surete bakma!
ey Hak âşığı, neşelen!
seni yükseklere uçuracak kanatların olduktan sonra,
insanlardan sana ne gam var?
ey kendi kusurlarını görmeyip de,
başka insanların iyisine kötüsüne bakıp kalan zavallı!
Allah, senin yardımcın olsun.

Mevlânâ Celâleddîn

Külliyât-ı Dîvân-ı Şems, I, 1972

mevlana Ey âşık

Mısır Ağıtları

Ey içimizdeki yöneticiler, aramızdaki sevgi ve dostluğu unuttunuz mu?
Askeri azaltın ve huzurlu bir şekilde uyuyun, avınızın peşine düşün ve bütün ülkeyi dolaşın.
Tepeler arasında boynu halkalı güvercinler az gelirse insanları da avlayın.
Boyunlarında gerdanlık gibi olan boyundurukları ile bizler ve güvercinler zaten aynıdır.
Engizisyon mahkemeleri yeniden mi kuruldu? Yoksa Neron devri geri döndü bir bilebilsem

Hâfız İbrâhîm

misir+agidi Mısır Ağıtları

Akşamın Ahengi

İşte her çiçeğin sapında ürperti çağlar.
Her çiçeğin bir buhurdan gibi uçtuğu lahza!
Sesler ve kokular dönüyor akşam havasında,
Hazin bir vals, bir baş dönmesidir bu rüzgâr.

Her çiçeğin bir buhurdan gibi uçtuğu lahza!
Keman sesinde üzgün bir kalbin titreyişi var;
Hazin bir vals, bir baş dönmesidir bu rüzgâr.
Bir büyük mabet gibi melül ve güzeldir sema.

Keman sesinde üzgün bir kalbin titreyişi var,
Nefret o kalpten bu geniş ve karanlık boşluğa.
Bir büyük mabet gibi melül ve güzeldir sema;
Pıhtılaşan kanında güneştir boğuldu tekrar.

Nefret o kalpten bu geniş ve karanlık boşluğa,
Bir kalp ki aydınlık maziden ne bulursa toplar
Pıhtılaşan kanında güneştir bozuldu tekrar.
O mukaddes nurdur içime senden bir hatıra!

Charles Baudelaire

aksamin+ahengi Akşamın Ahengi

El Kızı

Islığımı kesmeden sokaklarda o poyraz
Karanlığın kapanan kapısına bakmıştım
Kış günü evlerini içine çeken baba
Ben onu yalnızlığa resim sanmıştım

Dışarı çıkmak yasak cam tozlarından şehir
Düş olsa çatlayacak el kızının teninde
Sanki bana bakıyor kahırlar yutan nehir
Durmadan doğar gibi yokluğun günlerinde

Burası daha hızlı sonsuzluk denen attan
Kim bilir kim kaybolmuş cennet kabristanında
Bir çift göz nasıl susmuş saklandığı hayattan
Bez bebekler büyürken ecel arastasında

Sahibinden satılık yürekler kadar eski
El kadar sevgilerin çok üşüyen yerleri
Birazdan savrulacak göğün tüm gemileri
Ağıt gibi tutarken vazgeçişleri

Süleyman Unutmaz
suleyman+unutmaz+el+kizi El Kızı

Mekik

Sanırım bende bir şeyler kırıldı

Nedamet getirmiş yurtsuz bulutlarla ben
Sokağı uykuya bölüyorum
Sağlığım yerinde değil ve zarardayım
Salınger’ın kahramanları gibi yaşamak geçiyor benden
Geçiyor günlerim öyle kalpsiz ki
Anlatamadan

Şuh kahkaha kadınları dizleri günah kokan
Başım bin yıllık uykusunu arıyor onlarda
Örtündükçe daha mı çok üşüyoruz Metin?
Kanına girdiğim sözcükleri saymazsam
Masum sayılırım hesap defterlerinde
Ama yoruldu bekleyişim bu sonsuz güzellikten

Sanırım orada da bir şeyler kırıldı

İki ayrı boşluğun arasında dokunduklarım
Kendimi neye benzettiğimi bulabilir mi?
Yaşamaya çıkmıştık bir yerlere
Kapanan kapı seslerini arkada bırakarak
Anlattıkça azalıyor muyuz Metin?
Düşüşün hızına uydurduklarımız
Bizi özlüyor mu takvimlere bakarak?

Hayat kısa aşk ondan da kısa
Bunu anladım yaşayamadıklarımdan

Süleyman Unutmaz
suleyman+unutmaz Mekik

Nereye Gidersin Sevdiğim

Nereye gidersin sevdiğim…
Hatırlamak için harcadığımızdan çok daha fazla çabayı unutmak için harcıyoruz herhalde.
Unutmak…
Çaresizlerin, fırtınalar arasında, bir gün oraya ulaşmanın düşünü kurdukları o acıklı sığınak.Hayatımıza girenleri ya da girmek için kapılarımızı zorlayanları silmek aklımızdan, onlar yokmuş gibi davranıp onlar yokmuş gibi yaşamak.
Geçmişi, o geçmişi yaşayan parçamızla birlikte çıkartıp atmak içimizden, atılan her parçayla birlikte içimizde bir boşluk kalacağını bilerek yapmak bunu.
Ya da yaşanacak birşeyler vaat edenleri, bir gün onları da unutmak zorunda kalacağımızı düşünerek, daha baştan unutmaya çalışmak, geçmiş gibi gelecekten de parçalar ayıklamak.
Geçmişimiz ve geleceğimizle bir kazı yerine çevirmek hayatımızı.
Nasıl bir öğüt vermeliyiz kendimize?
“Unut “ mu demeliyiz?
Sana zevk vermiş olanları ve zevk vaat edenleri unut.
Hiçbir zaman yekpare bir kıta olamayıp birbirine köprülerle bağlı yüzlerce, binlerce küçük adacıktan oluşan hayatın parçalarını birbirine iliştiren köprüleri yakmalı mıyız?
Hafızamızın en çok dönmek istediği, en çok özlediği adacığı mı, köprülerini yıkıp, hayat haritamızdan silmeliyiz?
Geçmişimizde en çok özlediğimiz mi en çok unutmaya çalıştığımız?
En unutulmaz olan mı en unutulmak istenen?
Ya da geleceğimizde en fazla zevk vaat eden mi, köprüsünün başında en uzun oyalanıp gözlerimizi kapayarak, belki ben gözlerimi açana kadar, ışıklarıyla beni çeken o adacık aklımın haritasından silinir diye beklediğimiz?
Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.
Unutabiliyor musunuz bari?
Hayatınıza kazdığınız o çukurların etrafından dolaşıp geçebiliyor musunuz?
Bir zamanlar bütün dünyayı birbirine katan o şarkıyı dinlediğinizde, sorulan sorunun cevabını verebiliyor musunuz:
“Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken? ”
Nerelere gidiyorsunuz yalnızken yatağınızda? En çok gitmek ve en çok kaçmak isteğiniz yere mi?
Geçmişte en yakınınız olmuş olan”şimdiki yabancıyı” ya da gelecekte en yakınınız olabilecek “şimdilik yabancıyı” hafızanızın derinliklerinden söküp uzak sürgünlere gönderdiğinizde onunla birlikte giden birşeyler olmuyor mu?
Her “unutuş” bir “eksiliş” gibi gelmiyor mu size?
Unuturken eksilmiyor musunuz?
Ve korkmuyor musunuz, sımsıkı kapadığınızı sandığınız o sürgün kapıları bir gün aniden açılıverecek, sürgünleriniz, “nerelere gittiğinizi”hiç söyleyemeyeceğiniz yalnız yataklarınıza gülümseyerek geliverecekler diye?
Ansızın geliveren bir zarftan çıkan Haydar Ergülen’in yanına mavi çarpı atılmış şiirindeki mısralardan haberdar mısınız:
“Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır”
Acıyor mu gözleriniz, göze alamadığınız yakınlıklardan?
Geçmişe ya da geleceğe doğru uzanan kaç köprü yaktınız bugüne dek; hayatınızın haritasını çizerken kendi ellerinizle, sevgiyle, gülümseyişle, sevişmeyle denizlerinize kondurduğunuz kaç adanın, unutuluşun depremleriyle suların derinliğine battığına tanıklık ettiniz?
Kaç adayı batırmak için kaç deprem yarattınız, bir adanın üstünü kapatsın diye depremlerinizle yükselttiğiniz o dalgalar, o adayla birlikte daha başka neler yuttu sizden?
Yıllar sonra bütün bu depremleri yarattığınız için affedebilecek misiniz kendinizi?
“ ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak”
Acıyor mu gözleriniz?
Gözlerinizi bağışlayacak “öbür” gözleri aramıyor musunuz?
Unutulanlar arasında en zor unutulanı olan o gözleri aramıyor musunuz?
Kim bağışlayacak gözlerinizi, kim bağışlayacak?
Kim bağışlayacak bu unutuşları?
“sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim”
Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz
Bize zevk verenleri ya da zevk vaat edenleri unutmak, onları aklımızın haritasından silmek için.
Unutuyoruz, her unutuşta biraz daha eksilerek.En hatırlanacak olanları unutmak derin sürgün yaraları açıyor içimizde.
Ve biri soruyor bize şarkılar söyleyerek: ”
“Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken”
Geçmiş köprüleri yakıyor, geleceğe uzanan köprülerin başında, o gelecek de kaybolsun diye bekliyoruz, geçmişi unuttuğumuz gibi geleceği de unutmaya çalışıyoruz.
Zevk veren ve zevk vaat eden her şeyi unutmak için çabalayıp duruyoruz.
Gözlerimiz unutmaktan ve ayrılıktan acıyor.
“biri hepimizle göz göze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık
bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde.”
Bu sessizliği kim bıraktı size?
Gözleriniz birbirine değmiyorsa gecenin iki şehrinde bunun suçu kimde, neden değmiyor gözleriniz?
Neden tek sözcük bile yok o konuşkan gözlerde?
Geçmiş… Olan her şeyi biliyor ve unutmak için kıvranarak unutuyorsunuz.
Gelecek… Olacak her şeyi tahmin ediyor ve kıvranarak unutmaya uğraşıyorsunuz.
İki ucunu birden yıkıyorsunuz köprünüzün.Nereye gider bu köprüler, kendi eksilmişliklerinizden başka?
Ve sen nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken?
“İki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste, bana bu uykusuz
şehri niye bıraktın, göze alamadığım
bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin.”
Belki de hatırladıklarımızdan ziyade unuttuklarımızı taşıyoruz şehirlerden şehirlere, ”göze alamadığımız bir şehir” yerine her şehirde, yalnız yatağımıza yattığımızda unuttuklarımıza gidiyoruz.
Hatırlamak için harcadığımızdan daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.
Ve bir şehirde unuttuklarımızı her şehirde hatırlıyoruz.
Yekpare bir kıta değil çünkü hayat, adacıklardan oluşmuş dantelli bir harita ve unutmayla hatırlamanın med cezirlerinde, silindiğini sandığımız bir ada birden çıkıveriyor ortaya.Her şehirde çıkıyor.
Unutmaya çalıştıklarınız zevk verdi çünkü, unutmaya çalıştıklarınız zevk vaat etti çünkü size.
Unutmak, yaşanmış ve yaşanacak olanları yok etmek, silmek, haritanızı derin boşluklara koyu lacivert noktalara boyamak ve eksilmek istiyorsunuz.
Unuttukça eksiliyorsunuz.
Eksiliyorsunuz, ama unutabiliyor musunuz?
Gözleriniz acımıyor mu gerçekten?
Gözlerinizi bağışlayabildiniz mi?
Peki şu şarkıyı dinliyor musunuz?
“Nerelere gidersin sevdiğim, yalnızken yatağında? ”

Ahmet Altan

nereye+gidersin+sevdigim Nereye Gidersin Sevdiğim