Susamak Özgürlüğe

Artık ayrılmak gerek, sevdiğim; ne yıkıcı,
Ne de acı gelsin bu bize. Eskiden
Pek çok ay ışığı vardı, pek çok kendimize acıma;
Bitirelim bunu burda; çünkü gün
Hiç böyle yiğitçe dolaşmadı gökyüzünde,
Yürekler hiç böyle susamadı özgürlüğe,
Dünyaları yıkmaya, ormanları yakmaya.
Tutamayız bunları, biz şimdi kabuklar gibiyiz
Tohumların büyüdüğünü gören bir başka iyiliğe.

Böyle olmasaydı, diyeceğiz; böyle söylenir hep.
Ama çözülsün daha iyi yaşamlarımız birbirinden,
Kendini rüzgârlara bırakmış, ışıklarla ıslak,
Rotaları çizili iki koca gemi, nasıl kopup
Uzaklaşırlarsa el sallayıp bir limandan,
El sallayıp nasıl kaybolurlarsa gözden.

Philip Larkin

susamak+ozgurluge Susamak Özgürlüğe

Varış

Orda yaklaşmakta bir akşam
Kırların üstünde, kimsenin daha önce görmediği,
Hiçbir lambada ışık yok.

Uzaktan ipekten gibi görünür, ancak
Dizlerin ve göğsün üstüne örtüldüğünde
Huzur getirmiyor hiç.

Nereye gitti o ağaç, kilitleyen
Yeri göğe? Nedir ellerimin altındaki,
Bir türlü duyumsayamadığım?

Nedir ellerimi külçe gibi kılan?

Philip LARKIN

Nedir+ellerimi+k%C3%BClce+gibi+k%C4%B1lan Varış

Bir Deniz Kıyısında

Uzun süre baktım: bir tekdüzelikte
her dalga koşuyordu ardı sıra bir başka dalganın
ıssız ve sonsuz denizde.

Bir kuş gibi tıpkı, hafif kanatlı
belirdi pupa yelken bir tekne
ve ok gibi uzaklaştı.

“Dur! ” fakat köpüklü dümen suyundan
hiçbir iz kalmadı geçince bir an.

Silikleşir silikleşmez o tekne
gözlerimden yakıcı yaşlar fışkırdı
yavaşça kayarak yüzüme.

Dünya bir denizdir.. ve benden
nedir kalacak olan ardımda
burada, yaşamış olduğum şeylerden….

Peyo Yavorov

bir+deniz+kiyisinda Bir Deniz Kıyısında

Sürgünler

Döşer sayısız ateşleri dört bir yana
batan güneşle aydınlanan deniz;
zincirden boşanmış öfkeleri içinde
tükenir gürültücü dalgalar ve dinlenirler…
Kayar sularda hafif gemimiz,
yol alır yumuşak rüzgârlarla,
ve kayıp giderken gemi, siz silinirsiniz
ey, sisli anavatan kıyıları.

Bilmem bir gün dalgalarla çalacak mı
o dönüş saati, o tek umudumuz?
Sonsuz yollarında dalgaların – toprak ve su
kalacaklar herdaim bizim düşümüz.
Ama siz – Vardar, Tuna, Marica,
ve siz – Istranca, Pirin ve sen, Balkan:
Aydınlatacak anılarımızı son saate dek
hiç durmaksızın, sizin ışığınız.

Sarsmak istedik zulmü temelinden,
bir aşağılık hain sattı bizi;
oğula düşen göreve boyun eğiyorduk –
ve işte şimdi her şey yitti gitti…
Ey vatan, sevgili alınyazısı, gene de
biz savaşı sürdürebiliyorduk
coşku içinde, dur durak bilmeden
kutsal tapınağın önünde senin. –

Ne yazık, almış başını gider vapurumuz,
uçar bizimle birlikte uzaklara…
Gece, sönen geniş dünyanın üzerine
serer, enginliği içinde gölgesini.
ve biz görürüz ufukta şimdiden
dağların düşünceli karaltılarını,
mavi gökyüzü altındaki dağların,
o güzelim Athos’un taçlandıran.

Gözlerimiz yaşlı, döner bakarız
arkamıza son kez,
o sınırlara, canımız kadar sevdiğimiz:
Herdaim görmekte onları bulanık bakışlarımız-
Ve zincirlere bağlı kollarımızı uzatırız
gözden ırak cennetimize doğru…
İçer zehirli acılarımızı yudum yudum yüreklerimiz. –
Elveda vatan, elveda kaygılarımızın kaynağı

Peyo Yavorov

surgunler Sürgünler

Ne Sözcüklerden Söz Ediyorum

Ne sözcüklerden söz ediyorum, ne de güllerden
boynuma bağlı saatlerden söz ediyorum.
Sevgili olabilmektir gerçek şiir:
meyveyi soyup çekirdeğini atabilmek,

her gün yüz yüze geldiğimiz o küçük ölümler
arasında, yarı bitkin yarı uyanık,
içimizdeki kuyuları ve çölleri çekip çıkaracak
o son ölüm çığlığını atmasını bilmek.

Bu yüzden sevgilim, sana verebildiğim,
parlak ve canlı bedenindeki o öpülmüş öpücük
daha anlamlıdır bütün o dizelerden,
bağlaçlarla vurgulardan, yinelemelerden.

Her şey ona bağlı, istesek de istemesek de,
Irmak yaratır şiiri, aynanın karşısında
Hayran hayran kendine bakmak değil,
İşte, bütün sözlerin ötesinde, yanı başımdasın sen.

Pedro Tamen

pedro+tamen Ne Sözcüklerden Söz Ediyorum

Bütün Bir Hayat

Gündoğumuna bir saat kala saçlarına düşen mavi gibidir
mahmurluğun güneşleri;

bir kuşun mezarının üstünde, otların hızıyla
biterler.

Onları da baştan çıkarır, zevkin teknelerinde
oynadığımız rüya oyunları.

Zamanın tebeşirden kayalıklarında onları
da hançerler bekler.

Daha mavidir derin uykunun güneşleri: Bir
zamanlar saçının bukleleri gibi.

Bir gece rüzgârı olup, kız kardeşinin parayla
açılan kucağına sığınmıştım;

Üzerimizdeki ağaçtan sarkıyordu saçların,
ama sen yoktun.

Biz dünyaydık sanki, sense büyük kapının
önünde bir çalılık.

Beyazdır ölümün güneşleri, çocuklarımızın
saçları gibi:

O, yükselen sularla gelmişti, sen kumlukta
bir çadır kurduğunda.

Sönmüş gözleriyle, başımızın üzerinde
mutluluğun hançerini kaldırmıştı.

Paul Celan

paul+celan Bütün Bir Hayat

Corona

güz kendi yaprağını yiyor elimden: biz iki dostuz.
zamanı ceviz kabuklarından ayıklayıp yürümeyi öğretiyoruz ona:
zamansa dönüyor kabuğuna.

aynada pazar,
düşte uyunan uyku,
ağızsa gerçeği söylemede.

gözüm bir sevgilinin cinselliğine teşne:
öyle bakışıyoruz,
karanlık sözler ediyoruz birbirimize,
haşhaş ve bellek gibi seviyoruz birbirimizi,
uyuyoruz şarap gibi midye kabuğunda,
bir deniz gibi ayın kanlı ışığında.

penceredeyiz sarmaş dolaş,kendimizi seyrediyoruz sokaktan:
vakt erişti, herkesler bilsin bunu!
artık çiçek açma zamanıdır taşın,
yüreğinse tedirginlik zamanı.
zamanıdır, zamanı gelmenin.

artık zamanıdır.

Paul Celan

paul+celan Corona

Ölüm Fügü

Akşam vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve öğlenlerle sabahlarda bir de geceleri
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir mezar kazıyoruz havada rahat yatılıyor
Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında Almanya’ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
bunu yazıp evin önüne çıkıyor ve yıldızlar parlıyor
köpeklerini çağırıyor ıslıkla
sonra Yahudilerini çağırıyor ıslıkla toprakta bir mezar kazdırıyor
bize buyruk veriyor haydi bakalım şimdi dansa

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
Bir adam oturuyor evde yılanlarla oynayıp yazı yazan
hava karardığında Almanya’ya senin altın saçlarını yazıyor Margarete
senin kül olmuş saçlarını Sulamith bir mezar kazıyoruz
havada rahat yatılıyor

Adam bağırıyor daha derin kazın toprağı siz ötekiler
şarkılar söyleyip dans edin
tutup palaskasındaki demiri savuruyor havada gözlerinin
rengi mavi
sizler daha derine sokun kürekleri ötekiler devam edin
çalmaya ve dansa

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
ve sabahlarla öğlenlerde bir de akşamları
hiç durmaksızın içmekteyiz
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
senin kül saçların Sulamith adam yılanlarla oynuyor

Sesleniyor daha tatlı çalın ölümü çünkü o Almanya’dan
gelen bir ustadır
sesleniyor daha boğuk çalın kemanları sonra sizler
duman olup yükseliyorsunuz göğe
sonra bir mezarınız oluyor bulutlarda rahat yatılıyor

Gece vakitlerinde içmekteyiz sabahın kapkara sütünü
sonra öğlen vakitlerinde ölüm Almanya’dan gelen bir ustadır
akşamları ve sabahları içmekteyiz hiç durmadan
ölüm bir ustadır Almanya’dan gelen gözleri mavi
bir kurşunla geliyor sana tam göğsünden vurarak
bir adam oturuyor evde senin altın saçların Margarete
köpeklerini salıyor üstümüze havada bir mezar
armağan ediyor
yılanlarla oynuyor ve dalın düşlere ölüm Almanya’dan
gelen bir ustadır

senin altın saçların Margarete
senin kül olmuş saçların Sulamith

Paul Celan

olum+fugu Ölüm Fügü

Bir Mektup Geldi

Bir mektup geldi ihtiyar anamdan
İçinde kargacık burgacık harfler
Hasattan bahsediyordu, yaz hasadından,
Firenk üzümlerinden, kiraz ağaçlarından.

Kelimeler ardardına dizilmişlerdi
Ardında çiçekler ve ekinler
Ve sonra geliyordu her şeye hükmedenin adı
Yıllar yılı boyunca.

Sinmişti, bir Pazar gününün huzurunda
Yazılan bu mektuba
Eve giden küçük yolun kokusu,
Lâvantalar ve akşam duası.

Gece gündüz demeden, yorulmadan bıkmadan
Ulaşmıştı uzakların uzağında yaşayan bana
Bildirerek geldiğini kuşlar misali
Bütün bir sonsuzluğun.

Pär Lagerkvist

bir+mektup+geldi+anamdan Bir Mektup Geldi

İç Sıkıntısı

İç sıkıntısı
iç sıkıntısı mirasımdır benim.
boğazımda yara,
dünyalı yüreğimde çığlıktır
ve gecenin sert elinde
kalınlaşıyor bir köpük bulut
ve dikleşiyor ormanlar ve sarp, çorak
yükseklikler göğün güçsüz
tavanına doğru.
Her şey buruk olduğu için
taş olduğu için
kara ve duyarlığını yitirmiş!

El yordamıyla tur atıyorum bu karanlık odada
Parmaklarımın arasında kayanın
canlı sırtını duyuyorum.
Bulutların buzlu parçalarına doğru
kalkmış ellerimin derisini yüzüyorum.

Parmaklarımdan söktüğüm tırnaklarım,
derisini yüzdüğüm yaralı ellerim,
acılara, dağlara, gölgeli ormanlara,
göğün kara çeliğine ve soğuk toprağa.

İç sıkıntısı,
iç sıkıntısı mirasımdır benim.
Boğazımda yara,
dünyalı yüreğimde çığlıktır.

Pär LAGERKVİST

ic+s%C4%B1k%C4%B1nt%C4%B1s%C4%B1 İç Sıkıntısı