Güle sevdalanan, dikenin sataşmasından korkmaz,
Sevgilinin yüzüne hayran kalan, başkalarından korkmaz.
Kendi başından geçmiş, cesaretli delikanlı,
Kan döken hançerden, darağacından korkmaz.
Mansûr gibi “Ene’l-Hak” diye haykıran,
Sırlardan habersizlerin kınamasından korkmaz.
Ey hazine ve mücevher arayan, düşünme yılanı;
Hazineyi ve cevheri götürecek olan yılandan korkmaz.
Sevgilinin yüzünün ışığına aşığım, korkum yok ateşten,
Gönlü yanık kelebek, ateşten korkmaz.
Şub 23
Gönlü yanık kelebek, ateşten korkmaz
Şub 23
İntiha
Sen de bilirsin hüznün incelmişliğini,
Fırınında değil, mezecilerinde bulunur kalbimizin,
Oysa keder, kara ekmek gibi zorunlu nerdeyse…
Senin verdiğin hüzün kedere dönüşüyor gitgide.
Sabah güneşi vuran doruklardan,
Pembe rengi sildim şimdiki halde…
Tipiyi çağırdım, göz gözü görmesin yine.
Gözlerime ilgisizlik bulutları ardından,
Kış güneşi gibi soluk, serin bak.
Her zamanki bakışınla muhakkak,
Özlem bulutu çözünür, taşkın olur.
Sabah güneşi vuran doruklardan,
Pembe rengi sildim bugünlerde;
Dağdan kereste kesemem bunu bekleme,
Kafeste kuş beslemek de değil bana göre
Son nefesine yetişmeyi düşler miyim,
-Tanrı beni korusun-
İlgisizlik bulutları ardından,
Kış güneşi gibi soluk bak gözlerime.
Tipiyi çağırdım göz gözü görmesin yine;
O güzelim bakışın kesinlikle
Eritir buzulları taşkın olur.
Ömür vâdisinin sona erdiği uçurumda,
Duygu nehri çavşanlaşır ve korkunç coşkun olur.
Hüsrev Hatemi
Şub 23
Orman
Kendine esen rüzgarla derinleşen
yüzü bir adamın durur
ve ormana bakar, bu benim.
Damarların ugultusunu duyar bir sarnıçtan
gizli bir kente döşenmiş su yollarının
Ağaçların sararmış yaprak uçları
dalarken gökyüzünün karanlık denizine
kökler büyülü bir ışıkla aydınlanır ve toprak
yabancı bir mimariye açılır, bana ait olan.
Yalnızlık, doğunun bildik çarşısı
kendi alışverişiyle canlanır, yeni bir ırkın
kölesi masmavi bir adam haber bekler, benden
yabancı bir tapınağın tanrıçasına.
Ötmeyen soyu tükenmiş kuşun saati
alacakaranlığı gösterir, gündüze mi geceye mi
gideceği belirsiz bir yolcu gibi. Ben.
Anılar biter ve bir cumhuriyetin
sınırları silinir.
Çekilirken bir çınarın burcuna
yüzünün gölgesi olan güneş bayrağı,
bir adam çam iğnelerinden bir çelenk koyar
kayanın dibine, bir gençlik anıtı olan kayanın.
Sonra ağır ağır ağaca dönüşür
Geleceğe ve sonsuzluğa uzatır yapraklarını
sürgünde bir kıral gibi, ülkesi olmayan
Bırakır kılıcını toprağa
rüzgar ve büyüyle gelen adam
Geriye uzak bir uğultu kalır ve kimsenin yak basmadığı bir orman.
Onat Kutlar
Şub 23
İstasyon
Yalnızım bir kompartımanda
Bir hızar testerisinin yaz ışığı ufuk hattından
Ağır ağır gözlerime geliyor köşede rüzgar
Tozla yıkıyor söğüt dalını çocuk
Onaltı bağımsız devlet büstünün
Sarkan bıyıklarını düzeltiyor zaman
Düşündükçe koyu bir renk alıyor
Buraya uzun bir yol boyunca
Kurulu bir kumpanya çadırlarından
Tuğla harmanlarından geldim her ateşin
Çemberinde yanarak ve darağacında
Kurutarak dikişsiz gömleklerimi
Her sabah zekeriya sofralarında herkesle
Kalın kitapların yufkasını yeniden ıslatıp
Yedik açlık
Düşündükçe daha da artıyor hangi geçmişin
Kaynağına eğilsem acı bir su
Gelecek günlerin yorgun treni yıllardır
Telaki bekliyor
Bekle bekle bekle gençliğin karanlık yıldızı
Yıllardır takım değiştiriyor ve cephe
İsimsiz bir tortuyla kapanmış
Bilemedim nasıl bir mangal yüreğimiz
Kömür gözlü çocuklarla yanıyor ve bedenim
Ateş içinde
Eylül.
Her yanımdan geçen öpüşlerinin
Islak serçelerini duymasam
Kör testereyi bile göremeyeceğim.
Onat Kutlar
Şub 23
Ruhi Bey Anlatıyor: Bir Düğün Günü Ve Sonrası
Kısacık bir gündü, bir iki dakikalık bir gündü
Çocukların günü gibi bir gündü
Kahverengi fotoğrafları vardı, bulanıktı
Hiçbir şey açık seçik görünmüyordu
Kocaman bir bahçe olmalıydı, orda burda
Tavuskuşları olmalıydı, herbiri
Öyle bir başına hiç kımıldamadan duruyordu
Saniyeler sümbüller gibiydi
Saniyeler sümbüller gibiydi dokunsam iki parmağım arasında akıyordu
Kısacık bir gündü.
Bir kişi bile yoktu
Hayrünnisa ile ben vardım
Seylan taşları ile işlenmiş bir iğne vardı
Yansıyan kırmızılık taranıyordu güneşte
Kan gibi parlıyordu
Şöyle böyle hatırlıyorum
Beni ölüme uğurlayan bir düğün günü
Babamı hatırlıyorum
Babamın ölümünü
Kırbacıyla birlikte bir çam ağacına gömülü
Annemsa odasında babamın
Hasta yatağında
Kımıldamadan yatıyor
Pencerede sapsarı bir limon görüntüsü
Duvarda rengarenk bir kırbaç koleksiyonu
Hatırlıyorum
Dişleri vardı Hayrünnisa’nın
Hatırlıyorum
Bir şeyler vardı, ortasından kesilir gibiydi
Dişleri bembeyazdı
Kesilen her şey bembeyazdı
O dişleriyle vardı, ben yoktum
Seylan taşlı iğnenin altındaydım, ben yoktum
Hayrünnisa vardı, ben yoktum
Üç gün üç gece geçti, ben yoktum
On gün daha geçti,sonra ben günleri unuttum
Bir kuşluk vaktini iyi hatırlıyorum
İçerenköy’deki tozlu bir yolu
Postacıyı
Terziyi
Oyanmış limonluğu
Çiçek satan adamı
Bir otobüs durağını iyice hatırlıyorum
O yoktu.
Ve bir sabah ben vardım
Koskoca bir konağı bir başıma soydum
Yer halılarını çıkardım, kalın kadife perdeleri
Maun konsolu, Çin porselenlerini, gümüş takımlarını
Hatırlıyorum
Mineli pandantifleri çıkardım, altın zincirleri, pırlanta yüzükleri
Büyük kristal avizeleri, sedefli koltukları
Bursa çatmalarını, Beykoz koleksiyonlarını, minyatürleri
Hepsini, hepsini bir bir çıkardım
Tutkuyla çıkardım, şehvetle çıkardım
Öfkeyle
Kanını akıtaraktan konağın
Hatırlıyorum
Konakta o gece konakla kaldım.
Şub 23
Değişen
sen bana daha az acır
beni daha çok severdin eskiden
yıldız düşerdi
öpüştüğümüz taraçaya
yavru ağzı bir sızı
bırakırdı dişlerin
adını bilmediğim
bir çiçeğe benzerdin
hani sularda açan
uğruna ölünesi
akşam akşam ay tozunda
bulanırdı ellerin
çarpıntı kuşlarıydı
göğsünde biryerlerin
bulutlar ertelese yağmurlarını
safi karanfil kokardı geceler
bir gözün sevinçten ağlardı
bir gözün üzünçten
hüznünde kol kola
mandolinli öğrenciler
şimdi en sevdiğim tablo
duvara dönük
meğer yanarken yürürmüş orman
meğer unutkan bir kıvılcım kalırmış
talan hızıyla geçen günlerden
sen bana daha az acır
beni daha çok severdin eskiden
Hamdi Özyurt
Şub 23
Dağçiçeği Sağanağı
kızım benim
en güzel şiirim
kırık kapımdan içeri
dağçiçeği sağanağı
hoş geldin
kalbim artık
ağzın kadar narin
ve ince dudaklarından
babamı vuranı bile affettim
nolur taşa değmesin
ayağı oğlakların
martılar ah martılar
kırılmadan kanatları
çıkabilse fırtınadan
tarihten eski bir müjdedir
bu caniçi felsefe
bu kısmet bu bereket
bu şaşkın matematik
neye dokunsam beş parmak yeşil
bir artı bir üç ettik
kızım benim
en güzel şiirim
kırık kapımdan içeri
dağçiçeği sağanağı
hoş geldin
Hamdi Özyurt
Şub 23
Saçlarını Sancıma Sür
yine güze, kahrolası yine güz
yapraklar yapraktan çok
sallanan ellere benziyor
merhabasız elvedasız sallanan ellere
yaz gibi uzadıkça bacakları düşlerin
kekeme bir mum fitilinden sarsılıyor
geri gelmez biliyorum, geçti gitti
anılar ırgatı bir hüzün kaldı geride
yıllar göldü ben fildim, içtim bitti
doğrultusu gammazlanmış
bir çocuk eşkıyayım
eti sedef egzeması, saçları lastik kokusu
ve sen, karşı kaldırımda kanayan bir gül
bulut üstünde yarısı, yarısı ölüm korkusu
bir eski zaman ölüsü resimlerden nasıl bakar?
kurutulmuş çiçeklerde bebek unutkanlığı
ne zaman ulaşır özlediği yıldıza
gözlerinden hiç durmadan
yükselen o merdiven?
kelebek düşü sinmiş giysilerime yazdan
kirden kokarsa koksun, yıkama
albümleri kaçır benden, şarkı falan söyleme
baygınlık tadında yanan ışığı söndür
gece sırlarını pul pul döküyor sokaklara
üşüyorum sarıl bana, saçlarını sancıma sür
Hamdi Özyurt
Şub 23
Çıplak Kal
nicedir dokunuşlar çakmaktaşı bu iklimde
gülüşler günahtan gerdanlık
sevişmeler göz yordamı
çıplak kal
bir çift güvercin olsun memelerin
gagasında göç külfeti, aşk kırıntısı
beni işgal etsin, çıplak kal
şimdi susam kavrulu bizim orda
mavi yarpuz şimdi
buğday kırılır bizim orda
akşam alacası şimdi
narin ceylana buz rengi bir dağgölü
benim içim kor kor
kızıl kor
küfürbaz kalkıyorum
ayıp sinmiş her masadan
türünü bilmediğim bir kuş oluyorum
kanatlarım gök yorgunu, tünek arıyorum
deprem korkuyorum
çağlayan düşüyorum
ip kopuyorum…
çıplak kal
pul kadar örtük yeri kalmasın
zarf beyaz etinin
çıplak kal
tenin namusudur kainatın
endamın kavaklarla aynı türküye dursun
tabanca gibi tehditkar memelerin
beni vursun
diriltsin vursun, diriltsin vursun,
Şub 23
Tütün Közü
kuşlar bile sökün etti
viran ikliminize
bağışlayın gelemedim
tel boyu
sınır taşı
koca deniz.. .
Vah çocuklar vah
beni beklemediniz
deprem işte
tuz bile sarsılıyor
ekmek içinde
yel vurmaz
rüzgar almaz
bir akrep yastığımda
düşler hayra yorulmaz
böyle mi morartırmış
ev bildiğiniz tuzak?
yılan bile
terk etti deliğini
aman ne de şirinmiş
canım uykularınız
vah çocuklar vah
kalkıp kaçamadınız
fidan bu
nasıl dayansın taşa, betona?
Kim bilir ne incindiniz
kandan beter kırmızı
gül goncası ağzınız
vah çocuklar vah
çürük yumurta gibi
ezildi başlarınız
artık boynum gamla bükük
tatlı öpüşler acemisiyim
ağzım çiriş çanağı
küfür çiğner
keder yutar oldum
yürek değil çocuklar
içimdeki tütün közü
yakar yakar ısıtmaz









