Saçlarda Bir Yarımküre

Bırak da uzun uzun uzun zaman içime çekeyim saçlarının kokusunu
bir kaynağın sularına yüzünü daldıran bir susuz adam gibi
yüzümü daldırayım içlerine kokulu bir mendil gibi elimle sallayayım onları
sallayayım da anılar silkelensin havada

Saçlarında bütün gördüklerimi bütün duyduklarımı
bütün işittiklerimi bir bilseydin
Başka insanların ruhu ezgiler üzerinde nasıl dolaşırsa
benim ruhum da koku üzerinde öyle dolaşır

Yelkenlerle serenlerle dolu bütün bir düş var saçlarında
meltemi beni güzelim iklimlere uzayın daha mavi
daha derin olduğu havanın meyvelerle yapraklarla
insan derisiyle kokulandığı iklimlere götüren büyük denizler var saçlarında

Saçlarının okyanusunda içli türkülerle her ulustan güçlü insanlarla
sonsuz sıcaklığın yangelip yattığı uçsuz bucaksız bir gök üzerinde
ince ve karışık yapıları oymalar gibi beliren
biçim biçim gemilerle kaynaşan bir liman görüyorum

Saçlarının okşamalarında güzel bir geminin kamarasında
bir divan üstünde geçmiş çiçek saksılarıyla serinlik verici testiler arasında
limanın fark edilmez yalpasıyla ığralanmış uzun saatlerin bezginliğini yeniden buluyorum

Saçlarının kızgın ocağında afyonla şekerle karışmış tütün kokusunu çekiyorum içime
saçlarının gecesinde sıcak ülke göklerinin sonsuzluğunu parıldar görüyorum
saçlarının ince ince tüylü kıyılarında katranın miskin
hindistan cevizi yağının birbirine karışmış kokularıyla sarhoş oluyorum

Bırak da uzun uzun ısırayım ağır kara örgülerini. Ele avuca sığmaz
ferman dinlemez saçlarını dişlediğim zaman anıları yer gibi oluyorum

Charles Baudelaire

saclarda+yarimkure Saçlarda Bir Yarımküre

Beşinci Mevsim

Fırtınalı bir günün sonunda
bir dal istedi kadın, tutunmak için
dostane
Bir mum yaktı adamın biri, elini uzattı
beyaz bir gül geldi karşılığında

Böylece bir muhabbet başladı gözlerde
aylarca devam etti bu dostluk
sessizce

Bir mum daha yaktı adam
yüreğini açacaktı kadına
ellerini avuçlarına alıp
korkusuzca bakacaktı
kadının gözlerine ve
birlikte yaslanacaklardı geceye

Gözlerinde aşk koynunda ihtirasla
düşler! Dedi kısaca
Geldim
dedi kadın
ama yer bulamadım kendime

Korkuyla geriledi adam
ya bir daha gelmezse, ya onu hepten kaybedersem
diye geçirdi aklından
bir kez daha erteledi düşlerini
her seferinde olduğu gibi

Dört mevsim yaşadı kadın çelişkiler içinde
son mevsimin son gününde, aklı yenik düştü yüreğine
beyaz bir gül ile misafir oldu adamın düşlerine
sana geldim
götür beni gözlerindeki karanlığın ötesine

Dalgındı, fark etmedi adam
bozulmasını istemediği bir rüyanın içindeyi
kendince

Utandı kadın çok utandı
çırılçıplak hissetti kendini
o an söndürdü mumu beyninde
hoşça kal. Dedi adama

Bütün aynalar bir bir kırılıyordu
adamın bedeninde
Gitme!
sevdiğim, umudum, kavgam
gitme! Diye haykırıyordu tüm varlığıyla

Adamın sesi çınladı kulaklarında
yeniden kıvılcımlandı vazgeçilmiş duygular
onca yıl sonra ilk defa adıyla sesleniyordu kadına

Uzun-uzun baktı kadın
Yoruldum, sessizliği okumaktan
yaşanması gereken bu maratonu
seyretmekten yoruldum

Tüm tatlar acıya çaldı adam ile kadının yüreğinde
Sormak ya da söylemek istediğin bir şey varmı?
diye sordu kadın

Bir yaşam çizdi adam
Bir kulübe yaptı, yemyeşil ormanın ortasına
umutlar ekti gökyüzüne
şelaleden bölünen bir derecik akıyordu kulübenin arka tarafında
güneşin ilk ışıkları süzülüyordu odalarına
her sabah kuş sesleriyle karışan suyun şırıltısına uyanıyorlardı
zamansız yağmurlara tutuluyorlardı
sırılsıklam
bir yandan kahvelerini yudumluyor
biryandan gökkuşağının çıkışını izliyorlardı
donmuştu kadın öğlece bakıyordu

Bir meşale yaktı adam, yüreğini koydu
korkusuzca baktı kadının gözlerine…

Nurcan Uğurlu

besinci+mevsim Beşinci Mevsim

Bir Köprüdeki İnsanlar

Garip bir gezegen, garip insanlarıyla.
Zaman teslim olur, ama tanımazlar.
Protestolarını ifade etmenin yolunu bulur,
Resimler yaparlar, bunun gibi mesela:

İlk bakışta özel bir şey yok.
Su görürsün
Bir sahil görürsün.
Akıntıya karşı zorlukla giden bir tekne görürsün.
Suyun üstünde bir köprü ve üstünde insanlar görürsün.
İnsanlar görünür şekilde adımlarını sıklaştırır,
çünkü demin başlamıştır bir yağmur
kara bir buluttan aşağıya kamçılarcasına.

Mesele şu ki arkasından hiçbir şey olmaz.
Bulut ne biçimini ne rengini değiştirir.
Yağmur ne yoğunlaşır, ne durur.
Tekne hareketsizce süzülür.
Köprüdeki insanlar
biraz önce bulundukları yere koşarlar.
Burada araya sokuşturmadan olmayacak:
bu hiç de öyle masum bir resim değil.
Burada durdurulmuştur zaman.
Yasaları çiğnenmiştir.
Gelişen olaylara etkisi engellenmiştir.
Hakaretle defedilmiştir.

Bir âsinin sayesinde,
belirli birinin, Hiroşige Utagava diye
(nasıl olmuşsa, aslında
uzun zaman önce hayli usulünce
aramızdan göç etmiş bir yaratık)
zaman tökezleyip düştü.

Belki de önemsiz bir kapristi,
birkaç galaksiyi örten uçuğun biriydi,
ama belki şunları da eklemeli:

Buralarda uygun görülür
bu küçük resme büyük itibar göstermek,
hayranlıkla bakıp çağdan çağa heyecanla titremek.

Bazıları için bu yeterli değil.
Boşanan yağmuru bile işitirler,
boyunlara ve omuzlara düşen serin damlaları duyarlar,
köprüye ve insanlara bakarlar,
sanki orada kendilerini görmüşçesine
hep aynı hiç bitirilmeyen koşuda
ebediyen yol alınacak sonsuz bir yol boyunca
ve utanmazlık içinde inanarak
işin aslında böyle olduğuna.

Wislawa Szymborska
Çeviri: Osman Deniztekin

Wislawa-Szymborska-young-poet Bir Köprüdeki İnsanlar

Liman Kırıntıları

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Yalan söyledim
yırtık blucinli tayfalara
Seni sevmediğimi söyledim.

Oysa rıhtımlar
en şarkılı dalgalarla yıkanıyordu
Midye kabuklarında sakladım gözyaşlarımı;
Hastaydım
kırık kötümser bir öksürük yapışmıştı boğazıma
Seni unutmak gerekiyordu…

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
İskele fenerlerinin altında oturup
seni bekledim sevgilim

Ellerim ıslaktı gözlerim ıslaktı.
Gelip caydırabilirdin beni gitmekten
Oturup sigara içer anlaşabilirdik…
Sana tapacağım yalan değildi
benim olursan

Seni seviyordum seni istiyordum…
Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Filler gibi içtim liman meyhanelerinde
seni unutmak için içtim…

Senin sokağında geceler yıldızsızdı
senin sokağında gece yağmur yağıyordu
Ben zayıftım, çabuk ıslanıyordum
Bana sevmek yaramıyordu
ben sevilemiyordum…

Bahamalı martılar beni çağırdı
bir ikinci bahar gecesi.
Sana bırakacağım bu kentin
üç semtinde üç damla gözyaşı döktüm

Birincisi seni ilk gördüğüm yerdi
ikincisi seni ilk öptüğüm yerdi
Üçüncüsü… söylemeye dilim varmıyor

üçüncüsü bana git dediğin yerdi
İşte bu mısraları orda karalıyorum
işte demir aldı şilebimiz
Gidiyor gidiyor gidiyorum…

Edgar Allan Poe

bahamal%C4%B1+martilar Liman Kırıntıları

bir dizenin ilk kelimesi nasıl doğar

Bazılarının sandığı gibi mısralar duyguların değil, yaşanmış deneylerin sonucudur. Tek bir mısra yazmak için birçok şehirleri, insanları ve nesneleri görmüş olmak, hayvanları tanımak, kuşların nasıl uçtuğunu duymak ve sabahları çiçeklerin açılırken nasıl titrediğini öğrenmek gerekir.

Bilinmez yerlerdeki yolları, beklenilmeyen karşılaşmaları ve uzun zamandır yaklaştığını sezdiğimiz ayrılışları, esrarı daha aydınlatılmamış olan çocukluk günlerini, size anlayamadığınız sevindirici bir haber verdikleri zaman kalplerini kırdığınız ana babaları, derin ve tehlikeli değişmelerle garip bir şekilde başlayan çocukluk hatalarını, kapalı odalarda geçen sessiz günleri,deniz kıyılarındaki sabahlamaları, denizin kendisini, denizleri, yükseklerde çağıldayan ve yıldızlarla uçuşan yolculuk gecelerini yeniden, yeniden yaşamak gerekir. Bunları bile yaşamak yetmez. Biri ötekine benzemeyen sayısız aşk gecelerini, doğum sancılarıyla kıvranan kadınların çığlıklarını, odalarından bir türlü çıkamayan süzülmüş lohusaları hatırlamak gerekir. Ama ayrıca, ölenlerin yanında bulunmak; pencereleri açılmış, içine gürültülerin dalga dalga dolduğu odalarda bir ölünün yanı başında oturmuş olmak gerekir. Anıların olması da yetmez. Pek çoksalar onları unutabilmek ve geri dönmelerini bekleyebilmek için büyük bir sabır gerekir. Çünkü sorun anılarda da değildir… Anılar ancak bizde kan haline geldikleri, bakış ve davranış oldukları, adlarını yitirdikleri, kendimizden ayırt edilmedikleri zaman; işte yalnız o zaman, pek seyrek bir anda, bir dizenin ilk kelimesi onların arasından doğuverir.

Rainer Maria RİLKE
Türkçesi: Suut Kemal Yetkin

Rainer+Maria+Rilke bir dizenin ilk kelimesi nasıl doğar

Aşk Şarkısı

Ruhumu nasıl tutsam da, seninkine
değmese? Nasıl aşırsam üstünden
öbür şeylere ben onu?
Ah, karanlıkta yiten bir nesne
içre barındırmak isterdim onu ben
öyle bir yerde: bilinmedik, sessiz,
derinlerin titrerken titremeyen.

Bir var ki her değen bize, sana, bana, bak
birlikte alır bizi bir yay gibi ancak;
iki telden b i r ses çıkartır bize değen şey.
Biz hangi çalgıya gerilmişiz?
Hangi çalgının elindeyiz biz?
Tatlı şarkı ey …

Rainer Maria Rilke
Çev: A.Turan Oflazoğlu

ask+sarkisi Aşk Şarkısı

Helena

Gök! Benim… Geliyorum ölüm mağaralarından,
Duymaya çarpışını sahile dalgaların,
Görüyorum altın kürekli kadırgaların
Belirişlerini şafakla karanlıklardan.

Ünlüyor kralları şimdi bu yalnız eller,
Tuzlu sakalları parmaklarımı eylerdi;
Ağlıyordum. Onlar utkularını söylerdi
Ardında gemilerin uzaklaşan körfezler.

Duyuyorum boynuzların, süel boruların
Kalkışına tempo tutuşunu kürelerin;
Boğuyor gürültüyü türküsü tayfaların.

Şanlı burnunda gemilerin, coşkun Tanrılar,
O eski gülüşleriyle dövdüğü denizlerin
Yontuk, dost kollarını bana uzatıyorlar.

Paul Valery
Çeviri: İlhan Berk

helena Helena

Rüzgârı Seziş

Açık alanlar ortasında bir bayrak gibiyim.
Sezenim gelişini rüzgârın, savrulmalıyım
döne döne,
Dünyanın derinliklerinde uykularındayken
her şey:
Kapılar usulca kapanıyorken, bacalar
ölüm sessizliğinde,
Henüz titreşmeden pencereler, toz bulutu ağırca
döneniyorken daha.

Tanırım fırtınayı hemen, çalkanırım
denizlerce,
Dört bir yana yayar kendimi, dökülürüm içime,
Fırlarım kendimden bir başıma
O büyük fırtınada.

Rainer Maria Rilke
Çev: M. Mahzun DOĞAN

ruzgari+sezis Rüzgârı Seziş

Rainer Maria Rilke

“Rilke ve Lou aşklarının en tutkulu zamanlarından bir gece, şiddetle kavga ederler. Lou öfkesini yenemez ve gecenin karanlığında atlı araba ile uzaklaşmak, kaçmak ister Rilke’den. O kadar hırsla koşturur ki atları. Zaman ve mekan mevhumunu yeniden hatırladığında, o kadar uzaklaşmıştır ki sevdiği adamdan. Sonra hiç bir şeyle bastıramadığı dayanılmaz bir özlemle kendine gelir. Ve göğsünden Rilke’nin çok önceleri ona yazdığı mektubu çıkarır, bir parçasını koparıp yutar. Sonra bir parça, bir parça daha…”

Ölümünden kısa bir zaman sonra Londra’da bir kolejde yaptığı bir konuşmada Stefan Zweig, Rilke ‘yi anlatırken şunları söylüyor :

” …Rilke, açığa vurulan hislerden korku duyar, kişiliğini ve kişisel tutkularını son derece gizli tutardı. Bir hayat boyunca tanıdığım insanları göz önünden geçirince ,dış görünüşü ile göze batmazlığı Rilke gibi uygulamış ve bunu başarmış bir başka kişi daha hatırlamıyorum .. Münih ya da Viyana’da 10- 20 ahbabın bir yerde oturup sohbet ettiğini düşününüz. Zarif ve genç görünüşlü bir adam kapıyı açar, fakat bu hiç kimsenin dikkatini çekmez, çünkü bu onun ilk ayracıdır; sessiz, yavaş ve kısa adımlarla ilerler, sanki birden ortaya çıkıvermiştir, birkaç kişinin elini de sıkar, gidip bir yere oturur ve başını hafifçe önüne eğer; sanırsınız ki olağanüstü bir aydınlık ve canlılıkta olan ve kendisini ele veren tek şeyi, gözlerini çevreden gizlemektedir.Ellerini dizlerinde bağlar ve sessizce dinler, sanırsınız ki salt kulak kesilmiştir.Sonunda iki söz edecek olsa alçak sesle konuşur, sesi ne kadar da güzel ve toktur. Hiçbir zaman kızmaz, kimsenin sözünü kesmez; söylediği sözlerin kendisini ilgi merkezi haline getirdiğini sezinlerse derhal susar ve içine çekilir. Onun gerçek ve yaşam boyu anımsanacak konuşmaları ancak baş başa bulunduğunuz alacakaranlık akşam saatlerinde, ya da yabancı bir kentin sokaklarında birlikte yürürken tanık olabilirdiniz

(Soyut dergisi, 35, mart 1971, sayfa 22 -24, çeviren: Remzi Baykan)

… 18.yüzyılın mektup kültürü çağı, 19.yüzyılda yavaş yavaş sona erer. Hele yazı makinesinin icadı, ruhsuzlaşan mekanik çağın başlangıcı oldu. Rilke’nin o çok düzgün el yazısıyla tomar tomar mektupları. makine devrinde, bile bile çağa ters düşrnek gibidir. Denebilir ki, Rilke, sanki 18.. yüzyılın o kayıplara karışmış toplumsal düzenini, mektuplarında yeniden kurmak, ve hep taahhütlü göndererek, mektuplarını iş güç telaş ve umursamazlıklarından korumak, kurtarmak istemişti.

(Hermann Pong, das kleine Lexikon der Weltliteratur, 1961,s. 255).

rilke Rainer Maria Rilke

Zeytinlik

Kurşunî yapraklar altında çıktı yukarlara
kurşunî hep ve zeytinliklere karışırcasına;
toza belenmiş alnını gömdü sonra
kızgın elinin tozluluğuna.

Hepsinden sonra bu. İşte buydu sonu.
Gözlerim körleşirken gitmeliyim ben;
neden istiyorsun bunu, var olduğunu
neden söyliyeyim, seni artık bulamazken.

Artık bulamıyorum seni bende, hayır.
Başkalarında da. Bu taşta da yoksun sen.
Artık bulamıyorum seni. Yalnızım ben.

Bütün insanlığın acısıyla yalnızım,
onu seninle hafifletmek için omuzlamıştım;
oysa yoksun, adsız utanç, sen …

Sonradan anlatıldı: Bir melek geldi derken …

Ne meleği? Ah geceydi gelen
ağaçlarda yaprakları ilgisizce kımıldatarak.
Havarilerse düşlerinde sıçradılar ancak.
Ne meleği? Ah geceydi gelen.

Görülmemiş bir gece değildi gelen gece;
onun gibi yüzlercesi geçip gider.
Sonra köpekler uyur, taşlar durur öylece.
Ah yaslı bir gece, ah herhangi bir gece
tekrar sabahın olmasını bekleyen.

Melekler böyle yakaranlara gelmez çünkü,
geceler genişlemez bunların çevresinde.
Kendini kaybedenleri her şey bırakır yüzüstü;
babalar onları terkederler,
kapanır onlara analar rahmi de.

Rainer Maria Rilke
Çev: A.Turan Oflazoğlu

zeytinlik Zeytinlik