Ceviz Ağacı

                          H. Fethi Gözler’e

Bir ceviz ağacı tanıyorum çok eskilerden
Onunla biliyorum çocukluğumu.
Daha, kuru kabuk bir kozken
Toprağa ellerimle atmıştım
İçinde dallar saklayan tohumu.

İlkten uzun bir unutuş,
Sonra kar, tipi, yağmur, rüzgâr..
Sonra da pencerelerde gülen aydınlık
İlkbahar.
Derken kabaran toprak, sıcacık bir yaz günü,
İki yeşil yaprak selâmladı

Mavi tablo gökyüzünü..
Ve güneş ve ay ve yıldızlar
Ne kadar güzeldi ne kadar.
Yaprakçıkları taşıyan dallar
Hevesle, aşkla uzadı, boy verdi..
Sevdi yanıbaşındaki fındık ağacını,
O garibe önce kokusunu iletti, nereden gelmişse,
Sonra yapraklarını dokundurarak belli etti
Komşuluk sevincini..

Bu hal içinde çok yazlar, baharlar geçti,
Dost çocukla, dost ceviz
Birlikte büyüdü, gelişti,
Birbirine karıştı düşleri, dilekleri..

Ağırdı havası ceviz ağacının,
Gölgesi koyuydu.
Kokusu bayıltıcı, yeşili acı,
Dalları güçlü, diri,
Ulu ulu sallanırdı boşlukta geceleri..

Kendi üzerine kendisi gerilen bir kanattı sanki
Onu kozken avuçlarında tutan çocuk gibi..
Ama ne görsün ki bir gün
Yol göründü çaresiz can dostuna!
O gün bugündür
Ceviz ağacı hasret ona,
O, hasret ceviz ağacına…

Coşkun Ertepınar

Yunus’tan Bugüne Türk Şiiri / H.Fethi Gözler / İnkılâp Yay. 1981 s.575

ceviz+agaci Ceviz Ağacı

Sevgiliyi Paylaşmak

Remzi ağabey…

Özürle başlayayım. Yıllar oldu. Yazamadım. Arayamadım. Demek sana ulaşabilmek acı olayların yaşanmasını bekliyormuş.

Acı! Çok acı. Önce, geçen yıl eşimi yitirdim. Trafik kazası. Bir ayağım koptu benim de. Ben, o “yanağından kan damlayan, aslan gibi adam”, sakat, ezik, bitkin, bıkkın, huysuz bir haline geldim. “Öleyim ulan” dedim, kendi kendime. Hayattaki tek varlığımı yitirmişim. (Karımı, bacağımı değil! Bacağım umrumda değil!) Çocuk yok, çoluk yok. Dost yok. Aylarca hastanede kaldım. Çalmadı kimse kapımı. “Rüştü, sağ mısın?” demediler. İnsan sevgisiyle dolu, can sevgisiyle yanan yüreğiyle Rüştü’yü yapayalnız koydular. Allahtan birikmiş param vardı. Dükkanı ortağım çalıştırdı. Namuslu adam, hakkımı yemedi ama sevmedi beni, başımı bir gün olsun okşamadı. (Neden kimse başımı okşamıyor, abi? Sevgisizlikten eriyorum. Neden kimse dokunmuyor bana? Bir şeye ihtiyacın var mı diye sormuyor. Kainata ihtiyacım var benim. Cümle mahlukata. Taşa toprağa, güneş ışığına, deniz kokusuna. Senin anlayacağın sevgiye. Sevgiye ağabeyciğim, beni sever, başımı okşar mısın?) Diyeceksin ki eşek kadar adamın saçını okşamak da ne oluyor? İyi oluyor, be ağabeyciğim. Şu zalim dünyayı anlamak mümkün mü?

Bana hayatın gerçeklerinden söz etme. Hepsini iyi bilirim. Küçücük yaşta başladım, oto tamirciliğine. Yıllarca çıraklık yaptım. Bu arada okudum da. Para kazandım. Kendine dükkan açtım.

Allah’ım görüyor. Ben nasıl temiz bir adamım. Veriyor. Güzel bir kız. Karıcığım. Zavallı karıcığım. On yılını verdi bana. Okumuş bir kızdı. Beni eğitti. Ondan çok şey öğrendim. Senin öğrencinmiş. Tanıştırdı seni benimle. Evimize geldin. Seni sevdim. İçki içtik, türküler söyledik. Harbi adamdın. Hoş adamdın. Hep konuştun. Söylediklerinin bir kısmını anladım, çoğunu anlayamadım. Karım anlıyordu. Onunla geceler boyu konuştunuz. Ben uyuyup kalıyordum, masada.

Sonra, sen yittin gittin. Bir kart yollamışsın Rusya’dan. Orada hocalığa başlamışsın. O zaman, “ne matrak hoca” dedim içimden, Rusya’ya gitmiş. Komünist midir nedir, gül gibi vatanı dururken. Her neyse gittin işte. Karım çok üzüldü. Günlerce ağladı. Şaştım kaldım. “Karıdaki hoca aşkına bak!” dedim.

Sonra tutturdu mu, rahmetli, illa çocuğumuz olsun diyerek. Olmuyor ne yapayım. Gittik, baktırdık, kusur bende. Dev gibi adam, kısır.

Karım, sabahlara kadar okuyor, yazıyor, düşünüyor. “Yahu” dedim, “Galiba üşütüyor, bizimki.” Doktora götürdüm. “Ağır bir depresyon geçiriyor” dedi. Çiçeğe bakar gibi baktım ona, ağabeyciğim.

Sonra… Bir gece hadi gezelim dedi. Olmaz, molmaz dedimse de dinletemedim. “İlle de ben süreceğim” dedi. “Sen kemerini bağla.” Bağladım. Baktım yüzüne hafifçe. Sapsarı. Göz çukurları morarmış. Sanki bu dünyanın insanı değil. “Aman, Süheyla dikkatli sür” diyecek oldum. Zehir gibi gülümsedi. Sustu. Sonra… Girdi bir TIR’ın altına. Bitti her şey.

Uzatmayayım, uzun süre hastanede yattıktan sonra çıktım. Kimi kimsesi yoktu rahmetlinin. Eşyalarını toplayıp, bir fakire vereyim dedim. Benim okuyamadığım bir yığın kitabı vardı. Birinin içinden dört beş mektup düştü. Yırtıp atacaktım ki merak ettim. Açtım.

Senin el yazın. Uzun uzun yazmışsın. Önce, benim anlamadığım tartışmalar. Sandım. Değil. Bir aşk mektubu. Karıma yazmışsın. Ne güzel sözler öyle be Remzi abi! Karımı ne güzel anlatmışsın. Ağladım hüngür hüngür. Çok duygulu bir adammışsın, ince biri. Karımla da yatmışsın. Önce kızdım, ama geçti sonra. Seni kıskanmadım. Zaten masada hep dikkat ederdim, birbirinizle sevişir gibi konuşurdunuz. İnsan nasıl karısını doktorundan kıskanmazsa, senden de hiç kıskanmadım. Yatmanız yanlış. Ama olmuş bir kere. Güzel olmuştur, sanıyorum.

Öteki zarfları da açtım tek tek. Biri kopya kağıdıyla yazılmış mektuptu. Karım size yazmıştı. Sizi çok sevdiğini, sizsiz yapamayacağını söylüyordu. Tarihine baktım. O tarihten bir süre sonra siz Rusya’ya gitmişsiniz (kaçmıştınız!). Bir şeyi anlayamadım. Mektubun son satırıydı, şöyle diyordu: “Sizi de seviyorum.” Şimdi soruyorum, ağabeyciğim, burada “de” ne demek oluyor? Daha kaç kişiyi seviyordu Süheyla? Yoksa bir sizi, bir de beni mi? Galiba ikincisi doğru. Bu sözü öyle anladım. Bir sevindim, bir sevindim ki sorma. Süheyla beni seviyordu, demek. Söylerdi de rahmetli sağlığında, “Ey, koca adam, seni seviyorum” derdi. Doğruydu. Severdi. Ben hiç sevilmez miyim be ağabeyciğim?

Düşünüyorum da, Süheyla ölmeseydi, seninle paylaşabilir miydik onu? Evimize gelip, tartışmalarınızı sürdürseydiniz, mesela? Ben anlasaydım, aranızdaki ilişkiyi, anlamıyor gibi yapsaydım. Yapabilir miydim? Sen yapamadın. Kaçtın, gittin.

Güzel ağabeyim, dön gel artık. Oturup, onu hayırla analım. Güzelliğinden söz edelim. Ben ut çalarım sana. Şarkı söylerim. Demleniriz.

Mektubu Dolmabahçe camiinin yanındaki açıklıktan yazıyorum. Arabamı deniz kıyısına park ettim. Sabahın altısında. Yanımda yeni sevgilim var. Güzel, iyi bir kız. Bana baktı, garip, hastanede. Hemşiredir. Sıcak kalpli. Yoksul. Süheyla’ya benzemiyor, ama olsun. Zaten kim ona benzeyebilir ki?

Arabayı park ettim. Sevgilime büfeden sahlep söyledim. Kendime bir çay alıp, kıyıdaki taburelere oturup yazıyorum sana. Adresini, senin de öğrencin olan Süheyla’nın bir arkadaşından (Zehra!) aldım. Umarım, yerine ulaşır.

Oralardan evlen de gel. Bizim gibilere yalnızlık yakışmaz. Sevgilerimizle, yalnız kalmayı biliriz çünkü. Bu laf benim değil, tahmin edersin. Süheyla söylemişti, galiba seninmiş.

Öperim, aslan ağabeyciğim, adresim aşağıdadır.

Can arkadaşın Rüştü Deniz.

(Okura not: Bu yazıyı 17 Kasım 1995 günü, saat 5.30’da yazmaya başladım. Taksim’den Dolmabahçe’ye inen yolda, boğazın karşı tepelerinde güneş doğuyordu. Oracığa çöküp, tuhaftır, hüngür hüngür ağladım. Kıyıya indim. Taburelerden birine oturup, kendime bir çay söyledim. Yazmayı sürdürdüm. Yazı bitince ağladığımı unutmuşum. Boğazdan yüzüme vuran lodosun bir oyunu olsa gerekti, gözlerimdeki ıslaklık…)

Ahmet İnam

sevgiliyi+paylasmak Sevgiliyi Paylaşmak

Son Oyun

“…sana dün çarşıda dolaşırken aldığım o atkıyı kaybetmemeye çalış… belki ilerde bu olanların gerçek olduğunu hatırlamana yardım eder… ben bana aldığın yüzüğü kaybetmemeye çalışacağım… bunların yaşandığını hatırlamak için…
   sanırım ben hayatım boyunca hep olanaksızları istedim… onları benimle isteyecek bir kimsenin varlığına ise inanmadım… şimdi zaman zaman senin varlığına inanmadığım gibi…
   bazen inanıyorum var olduğuna…
   yaşadıklarımızın gerçek olduğuna…
   benim istediklerimi benimle birlikte isteyebileceğine.
   sen kendini bana yakın hissettiğini söylemiştin bir seferinde… bense mecbur hissediyorum… bu hayatımdaki en güzel mecburiyet…
   ev için teşekkür ederim… o hayali de hep saklayacağım.
   şimdi gerçekten yatıyorum.”
   Ben biraz daha oyalandım yatmadan önce.
   Ben hayatımda hiç mutluluk hayali kurmadım, mutluluğu hiç düşünmedim diyebilirim, kitap yazmaktan ve eğlenmekten başka bir  isteğim olmadı. 
   Yalnızlığı hep çok sevdim.
   Mutluluğa ihtiyaç duymadım.
   O gece belki de ilk defa mutluluk denen şeyin nasıl bir duygu olduğunu sezdim, birisiyle birlikte hayal kurabilmek sanırım, böyle bir hayalin gerçek olabileceğine inanmak.
   İnsanların “mutluluk” dedikleri şeyi neden o kadar çok istediklerini o gece anladım.
Son Oyun / Ahmet Altan  / s.319

son+oyun Son Oyun

Benim

Ve büyür gözlerimde güvercin güzelliğin
Sonra bıkıp usanmadan sabahlara dek
Biri durur kapında korkulu ürkek…
O duran benim.

Bir gölge gibi düştüm ardına yıllardan beri
Sordum seni şehir şehir
Şimdi her gece yarısı rüzgâr değildir
Pencerene vuran benim.

Bir gün bölerse uykunu bir saat çıngırağı
Birdenbire yatağından kalkıp oturma
Öyle korkulu gözlerle etrafına bakınma
Saatleri kuran benim.

Senin bir suçun yok kabahat bende
Bitsin bu kıskançlık gayrı diyerek,
Boy verdiğin aynaları istemeyerek
Tekrar tekrar kıran benim.

Bir ceylan gibi durma artık gecenin ortasında
Ceylan gibi bakma oraya
Seni bir beyaz duvağa, altın halkaya…
Duyuran benim.

Kolay kolay unutulmaz adına yaktığım türküler
Kapanmaz yüreğime açtığın yara.
Her akşam saçlarını karanlıklara…
Savuran benim.

Yavuz Bülent BÂKİLER

benim Benim

Kadın Ve Giz

“..geç kapanırmış güya derin yaralar
zira bizim de kabuklara düşmanlığımız aşikâr..”

daha sessizim şimdi van gogh’un kadınlarından
ve daha da içli.
ihtimâl o ki; okumayacağınız şiirlere yazıyorum hevesle sizi
tanığı olmayacağınız bir aşkla sevdiğim gibi

isminizi fısıldıyorum sürekli geceye ve güllere
sufle veriyor telve ateşe. ateş köze. köz küle.
sanki kül ateşten azade bu minvalde

ey siz!
siz ve o nihavent gözleriniz. güne düşen cemre her hecede.
her nefeste doyumsuz giz.

ve elbet kusursuz müebbet yokluğunuz. sorgusuz
üstelik bunu bir tek siz bilmiyorsunuz

adanabilirdim öykülerce adımlarınıza oysaki
oysaki bütün kadınlarımla ezberleyebilirdim sizi

cümlenizin en sessiz harfi olmaya hazırdım
yaslanırdım usulca dudaklarınıza adımla
ya da bir mum karanlığınıza
nasıl da razıydım vâkıf olmaya sırrınıza
ışığa karşı durduğunuzda
arkanızda kalmaya nasıl da arzulu

mânâ da olabilirdim mesela bu bahar aldanmaya
ya da dönüp dönüp baktığınız o ayna
hani şart değildi nazarınızda leyla olmak
yazılsaydım yeterki alnınıza
siz yeterki dokunsaydınız yaraya parmak uçlarınızda vefa

oysa çalmayacağınız kapıların gerisinde
açmayacağınız kapıların önündeyim
vâveylâ! en yakınınızda
ve fakat en uzak sürgündeyim

Arzu Eşbah
Dilküşa / Kanguru Yayınları

 
IMG-20211029-WA0000-834x1024 Kadın Ve Giz

Yaz Bitti

    Dalgın bir kırlangıçtı annem
    uçmayı öğretmedi bize
    yaz bitti…

yaz bitti…Kendine dönük bir bıçağı
bileyerek bitti yaz…Usulca soldu iskele

üşüyen sulara bıraktım bedenimi
dedim ki aşk, bir kez daha
fırlatıp kıyıya attı dudağımdaki tuzu emerek
sessizce yalvararak içine çekti sonra.

Ah! Bir deniz kızı olsam
bir mercan ada
mavi bir yelkenli

kimseler anlayamıyacak bu ilişkinin
bende çoğalttığı kederi

Her sabah nar ağacından öten bülbülü anlattım ona
sözcüklerimi sorgulayan kül rengi kuşunu akşamüstlerinin
asmanın bu yıl üzüm vermediğini anlattım
dalgaları dinlediğim geceleri, herkesten gizli.

Kumsalı avuçlayıp okyanusu tanıdığımı anlattım
bir denizatıyla yaşadığım düşünsel serüveni
güneşin tenimde nasıl dolaştığını ve unutturduğunu yalnızlığımı
dağların ucuna konup konup kalkan bulutu anlattım

O bana ne ölüm oruçlarında kalan ömrümü sordu, ne kirli savaşı
ne de askere alınan oğluma getirdi sözü
erken inen bir yaz gibisin dedi yalnızca
sıcak saçlarındaki siyahı solduracak
ve tuttuğun yas yakışacak yüzüne…

Yaz bitti, dedi, oturduğu taştan hafifçe doğrularak
günlerdir bize yol gösteren ezgi
göçmen bir kuşun kanadında Kumsal
sensizliği yaşamaya başladı çoktan

Yaz bitti, dedi, incecik dildi domatesleri beyaz tabağa
peynir ve yeşil biber ve mavi bir hüzün
uzakta, çok uzakta ağlarınıatan balıkçılar
ve gözyaşının yalnızlık olduğu dünya.

Yaz bitti, dedi, az önce yaktığı ateşte ısıttı ekmekler
bir çağ kapandı sanki…Ürperen akşam
suskunluk olup kondu dudaklarına
yaz bitti, dedi, kalbim seninle çarparken yaz yaz bitti…

O gece ağlarını onardı balıkçılar
sarı ışığında fenerlerin
teknelerini yıkayıp parlattılar
sandalcılar yakamozlar astı küreklerine

hep birlikte açık denizlere gittiler
silmek için çapalarına dolanan pası.

O gece bir bekleyişti ömrümüz
uzun , sakin, umutla berkitilmiş.
Dağ koyaklarından getirilmiş ,taze
sütleri içtik ve eski ağılların
çıngırak seslerini doldurduk ceplerimize.

Çıkıp geldi Homeros, yorgun
ak bir ihtiyar, dayanmış asasına
aşkı ne yaptınız diye sordu
hangi küle kardınız günlük kokulu aşkı.

Yanıt bile beklemeden yürüyüp gitti.

Baktık ki ayak izlerinde ay
öpüşüp duruyor denizle.

Sen yokken, denizin başladığı yerden doğardı güneş
kumları yıkardı, gümüş oyuncaklar salardı suya.
Dağlara çekilirdi sonra ve rüzgar
susam ve sakız kokularını karıştırırdı birbirine.

Çocuklar uyurdu serin uykularda, lacivert bir dinginlikti akşam
kıyıda ateşler yakmazdım, bir şiir sokulmazdı düşüncelerime
rastgele derdim balıkçılara, sabrınız bol, ağlarınız dolu olsun
yalnızlık kardeşimdi hüzün nehir yatağındaki zakkum.

Şimdi ben, düşlerimde balığa çıkıyorum her gece
her gece bir sardunya sararıp düşüyor, her yolcu
yüreğimi ağrıtıyor biraz. Bir kırlangıç sesimi tırmalıyor durmadan
yaz bitti, diyor, kalbim seninle çarparken bitti yaz…

Günün ilk sesi, gecenin son iç çekişiydi
sevgiden doğmuştu aydınlık, harlı ateşten sıcacık kül.
Dağ gerindi, asfalt anımsadı uzun bir yol olduğunu
usulca sallandı tekneler, gözlerini açtı orman
bir saklı liman usulca çıktı yeryüzüne

Ötede Hadrianus parlak giysilerinden soyunuk
kılıçsız, kalkansız, bir kemerdi herkesin unuttuğu

Yaz bitti, dedi.Tarihte, tanrıların geri çekildiği
insanın tek başına direndiği o benzersiz an’ı yakala
yüreğinle tut zamanın en masum saatini.

Az sonra Roma’ya yerleşecek yoksul İsa
ilk mermi fırlayacak kovanından
ilk kan, bir destan gibi sunulacak
ve okşanacak bir altınla barbarlığımız.

Yaz bitti, dedi, kalbim seninle çarparken bitti yaz…
Ötede Hadrianus, kırallığını aşmış bir bilici
barışın titrek ışıklarına bakarak
gözleri açık gitti ölüme ve yaz bitti…

Anladık ve acıdan kır düştü saçlarımıza
denizin üstünde kalkan tülsü bulutu örtündü köy
korsanların kutsal tapınağına çevirdi yüzünü
yıkılan seralardan, bozulan meyve bahçelerinden
yükselen ağıtı duymadı hiç.

Yaz bitti… kendine dönük bir bıçağı
bileyerek bitti yaz…usulca soldu iskele

Kıyıdan el salladık beyaz bir gemiye
gemi gülümsedi. Ne top atışı, ne bir bayrak, ne isim
anladık bir dosta veda ettiğimizi…

Zerrin Taşpınar
Asi Bir İmge / Kanguru Yayınları

yaz+bitti Yaz Bitti

Uyarı Levhası

Günler bir bir dökülüyor hayatımdan
Dedim yaşamak bir ihtimalse
Biraz tuz biraz ekmek
Kullanışlı kelimeler alayım yanıma
Ama izler hiçbir yere çıkmıyor

Yolda kaldım
Yolda kaldım

Sesim kararmış yangınlardan
taşların arasında durmadan
ağladım
arınmak için aşk ölmek için bahane
unutuşa elverişli zamanlardan
Gölgesinde büyüdüğüm ağacın
yaşındayım
Ama yollar hiçbir şehre çıkmıyor
izler hiçbir yere götürmüyor

Yolda kaldım
Yolda kaldım

Şehmus Ay

yolda+kaldim Uyarı Levhası

zamanlar sorular

Annem tuz almaya gönderdi beni
O gün bugündür eve dönmedim
sokakları çocuk adımlarıyla
caddeleri suçlu telaşıyla geçtim
zamana açılıyordu bütün pencerelerim
anıya dönüşebilecek kelimelerle kurdum
şiirlerimi
kaybolduğum bütün dağlarda
bulutlar annemin yüzüne benziyordu

sokağa çıkmanın yasak olduğu günleri bıraktım
uçurumların çekimine kapıldım
dağların çağrısına uydum
başka çağlara açılıyordu okuduğum
kitaplar,
defterlerimde iç çeken ormanlar
şiirler bambaşka bir hayatın sözleriyle
büyüyordu içimde

düşlerimle uykusu kaçtı sabahların

uykusuz bir ormana vardığımda
ağaçlar kardeş saydı beni
dallara takıldı sözlerim
dikenlere anlattım hayatımı
sonra, çok sonra
ateş sınadı beni
su sevdi
hiç bilmediğim cevaplar öğretti
toprak

hiç tatmadığım acılara doğru koştuğumda
anladım:

Bazı zamanların soruları zor olur
Zor olur bazı soruların zamanları.

Şehmus Ay

zamanlar+ve+sorular zamanlar sorular

Kalk Gidelim

Kalk gidelim,
geçmiş bekliyor bizi
gidelim toz tutmuş hatıraların
koyu gölgeli mevsimine
nasılsa yerimiz kalmadı bu şehirde

Bakışlarımızı çalıyor katil şehrin
uğultusu
Gidelim,
kan bulaşmadan
Kelimelerimize
Vakit kalmadı aşka ve hayata

Gidelim kelimelerin anayurduna
Susmayı deneriz belki şiirlerin
koynunda
Yorgun adımlarla geçip gidelim
bizi içlerine almayan şehirlerden
Geçip gidelim sevdiklerimizin
Düşlerinden

Şehmus Ay

kalk+gidelim Kalk Gidelim

O, Gelsin Üstümü Örtsün

Eski bir magirus bulsam girip içine ağlarım
Ne yana dönsem karanlık
bu ne biçim cumartesi
İçimde bir gölge
Bilmiyorum neyin lekesi

Soğuk
Ve yorgunum
Gitmeliyim
Ama yorgunum
Susmalıyım artık
-ki dinleyen de kalmadı!-
Çok yorgunum

Boş bir vagon bulsam girip içine ağlarım
Tersiz ve telaşlıyım
Yolun sonuna doğru
Kopup dört yana dağılan
Tesbih parçaları gibiyim

Ama işte
Umut bu
Bitsin deyince
bitmiyor
Ömür gibi
Bitsin demek
Günah gibi

Kırık bir sandal bulsam girip içine ağlarım
Bütün unutulmuşluklarımı
Tek bir gecede unutup
Kabul eder mi beni
Tahta
Su
Ve karanlık

Uygunsuzum
Ve uykusuz
Kesilsin artık sesim
O, gelsin
Üstümü örtsün..

Ali Lidar

blogger-image--237142041 O, Gelsin Üstümü Örtsün