Hayatın Kırıntısı

Sana geri dönmedi kadınların
“Hüznün Şehri” koydular adını
Gözlerimin suyuyla kim uzaklaştı gemi gibi -kutsal kitabın zamanıyla- kim girdi,
Benim ve çığlığımın arasına..
Sana ölümümü sunuyorum… şiirin rengiyle…
Nasıl da şarkı söylediğimi sanırsın hala?

Nizar Kabbani
Metin Fındıkçı

ahmet+koyuturk Hayatın Kırıntısı

Melek

Dün gece düşüme bir çocuk girdi..
Nurdan zırh giymişti..gülümsüyordu..
Adını sordum;
“Yaser” dedi..
Nerelisin dedim?
“Filistinli “ dedi..
Yüzü ekşidi..dudağı büküldü..ağlamaklı oldu..

“Nerden geliyorsun?” dedim..
“Cennet-i Ala’dan” dedi..
“Hüseyin,Hasan,Kasım,Abdullah..
kanat çırpıyoruz sabah akşam peygambere doğru..
O Sevgilinin bahçesindeyiz,
seviyor okşuyor bizi..
kucağına alıyor..yuvarlıyor,
oyunlar oynuyor bizimle..” dedi..

bizi sordu mu dedim?
Gözleri doldu cevap verirken..

“sordu” dedi..

“Ne sordu” dedim..

“ümmetim..?” dedi..

“sen ne dedin?”dedim..

“bir şey diyemedim..” dedi.

“O da anladı..başını eğdi önüne daldı gitti” dedi.

Dün gece düşüme bir çocuk girdi..
Nurdan zırh giymişti..gülümsüyordu..
Adını sordum;
“Yaser” dedi..
Nerelisin dedim?
“Filistinli “ dedi..

“Ben bir şey sorabilir miyim?” dedim
“sor” dedi..
“ikimizin de Rabbi olan Allah..”dedim.

“bizi en güzel melekleriyle karşıladı..”dedi.
“cennete, en güzel meleklerden biri yaptı bizi..
ruhundan her gün üflüyor bize…
Ne ben anlata bilirim bunu..ne de siz anlaya bilirsiniz” dedi..

Dün gece düşüme bir çocuk girdi..
Nurdan zırh giymişti..gülümsüyordu..
Adını sordum;
“Yaser” dedi..
Nerelisin dedim?
“Filistinli “ dedi..

“bir şey sorabilir miyim?” dedi

“Sor..!” dedim..

“babam nasıl?.. O’na sarılmayı çok özledim” dedi..

Gözlerim doldu.. dudaklarım büküldü.
Parmaklarımı ısırdım.. ağlamamak için..

“çok iyi dedim..”

yüzüm kızardı..
daha fazla konuşamadım..

“yakında kavuşursunuz..” der gibi oldum..
Anladı..

“çok özledim ama, kardeşlerimi yalnız bırakmasın..” dedi ağlayarak..
“ben sabrederim gelmesin, onları korusun namertlere (olmert’lere) karşı..
Kardeşlerimi öpsün benim yerime, annem de çok ağlamasın” dedi..

Dün gece düşüme bir çocuk girdi..
Nurdan zırh giymişti.. gülümsüyordu..
Adını sordum;
“Yaser” dedi..
Nerelisin dedim?
“Filistinli “ dedi..

Gözleri ışıl ışıldı..
Vücudundaki Şarapnel yaraları kapanmıştı..
Tertemizdi..
Yaralarının üzerinde
Hep aynı el izi vardı..
Sineme çektim kokladım..
Buram buram “Gül” kokuyordu..

 
Galip Sevindir

 

babama-sarilmayi-ccok-ozledim Melek

Virtüöz Ölüm

Ben ki şairim, yüzünüze bakarken
En çok içinizi görmekten korkuyorum;
Bu yüzden yüzünüze bakarken
Ensenizi yalayan denizi görüyorum,
Denizi cesedinize teyelleyen
Yunus sürülerini,
Fenikeli tüccar gemilerini,
Mağripli korsanları

Ya da mavi beyaz çizgili
Şiir transatlantiklerini…

Ben ki şairim, dediğim gibi,
Siz konuşurken, bakın, ben
Bir yandan denizi dinliyorum,
Ölümün üflediği boruları, sirenleri…

Ölüm ki,yalnızlıkların en yağız köpüreni,
En büyük köpüreni,
En sessiz köpüreni.

Ölüm ki, şiirlerin en şiire benzeyeni.
Ölüm ki, kusursuz örtüşeni,
Sözle sükutun.

Ölüm ki, davetleri geri çevire çevire
Artık toya düğüne
Çağrılmaz olanı, usta çalgıcıların…

 
Cahit Koytak
virtuoz-olum Virtüöz Ölüm

Sakın Şaşırma

Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma.

Orhan Veli
10150130343119802 Sakın Şaşırma

Ne mutlu o güne ki, uçacağım o dosta

Geceleri sözüm bu, düşüncem bu günlerdedir;
Gönlümün cezbesinden gafil oldum nicedir.
Nereden gelmiştim ben ve gelişim ne diye?
Ülkemi göstermezsen bu gidişim nereye?
Niçin yarattın beni; bir derin hayretteyim,
Beni yaratmandaki gayeyi ne bileyim?
Sadece yakînim var en ulvî âlemdenim,
Eşyamı toplayarak oraya gideceğim!…

– Şu toprak âlemine nasıl düşmüşsem öyle-
İki-üç günlük kafes takmışlar bedenime…
Benimle ilgisi yok bu toprak âleminin,
Bülbülüyüm ilâhî, o esrâr bahçesinin!
Ne mutlu o güne ki, uçacağım o dosta,
Ve kanat çırpacağım varmak için yanına…

Zira biri var, biri; söz dinler kulağımda,
Hem söz söylüyor, hem gizlenmiş ağzımda!
Kimdir bu gözlerimden öyle dışarı bakan?
Söyler misin kim, beni gömlek diye giyen can?
Eğer bana yol, konak göstermiyorsan buradan,
Bir nefes dem süremem tende ey ruh-ı revân!
Kavuşma meyini ver, tâ ebed zindanına,
Kırayım her tarafı, sarhoşça, şamatayla…

– Gidemem… İsteğimle gelmedim ben buraya,
Getiren götürecek, o güzel vatanıma…
Kendiliğimden şiir söylediğimi sanma;
Tek kapı bile çalmam uyanık olduğumda!
Eş Şems! Eğer yüzünü gösterirsen sen bana,
Bu murdar teni kırar, atarım bir tarafa…

Mevlânâ Celâleddîn
Çev. Şehrazad Şehzadeoğlu

385275_218358878234251_100828189987321_503478_1176209989_n Ne mutlu o güne ki, uçacağım o dosta

Ağustos Melali

1
Cesâret kalbim, cesâret!
Sustun bütün kış, ürktün kırılmaktan;
Çok gerilerde kaldı derken kar,
Sonra bahar
Ve Temmuz geçti.
Yasımız duruldu, coşkumuz geçti…
Ne ümit var artık ne korku;
Ağustos gecesinde ağulu
Sesleri yalnız böceklerin…
Cisim sarayı yıkılmadan,
Yeni bir sevinçle yıka haydi
Geçmiş günlerin kıştan kalan,
Balçığını sanmam ki arınsın.
Bir devletin inkırazı sanırsın,
Ağustos güze terk eder mülkünü
Ve Zaman’ın Mehter Bölüğü,
İcra-yı âhenk edip sürekli,
Örtüyor gidenlerin çığlığını…
Cesâret ey kalbim, cesâret!
II.
Seni eleme emanet etmeliyim
Çünkü elem,
Sevinçten çok sağlam
Ve kalıcı.
Çocuk! Bu acımasız,
Bu can alıcı
Zaman, üstün gelir hepimize…
Ben seni elemin ellerine,
Emanet edip gidiyorum.
Kıyılar, dağlar
Ve ormanlar,
Senin de ardında kalır Çocuk!
Gün gelir, fakat onlar da
Zaman’a yenilip giderler…
Sonunda yenilenmez yenilgiler;
Zaman, bir başına kalır…
Ve bizim çoktan geçtiğimiz,
Öte âleme geçince Zaman,
Orada hepimiz istisnâsız,
O’ndan daha kıdemli oluruz…
Hiç üzülme seni elemin,
Emin ellerine terk ederek,
Gidiyorum.

Hüsrev Hatemi

gidiyorum Ağustos Melali

gül zakkum ya da su boşluğu

İmgeyi antikacıda rehin bırakan usta
ölüm de artık baştan kokar
nerede kalmışsa su zamanı
üç basamak merdiven indiğim
kalbimin şurasında
bugün de ince bugün de kırıldı kırılacak
gülzakkum (?) saçlar. Aşkın,
miras kalan öyküsüyle yaptığın kahve

Masada unutulan kaysı, buzdolabı
Havada dedikodu tadı
Deniz şortunu giyinmiş
Teninde yorumlar gününü güneş, dilimi çağırıyor
Mermerdeki damarlar, tenin soyuluyor terimle
Bir sinek vuruyor cama
Sokağı yok suboşluğuna inen yolun, uzun zamandır
Unuttum sokak adlarını, kedi gözü, memebaşların
Avucumda kokan ot fıskiye

İstanbul’un tozu alınmamış bir köşesinde içtiğimiz
rakı, aşkımızın açıkta kalan kamburuydu komi,
ölü düşler asılı
duvarda, kılıktan kılığa giren su, kimi ölü kimi uzak
kimi adını bilmediğimiz, zakkumu bırakmıştık
vestiyere gülü alıp gidiyoruz,
tozu alınmamış bir köşesine İstanbul’un

güneşin en yorgun saatinde, suskun ben sen ve
herkes kumun ötesinde
anonslar… anonslar
tenimizde pullanır ayetler
aşkımın gülden zakkuma sızdığı
branda da poyraz, sevişme izleri
döşendiği otlar, anonslar
ben sen alışamadığımız bu şehirde

ne varsa yükümüz denizden çıkan gizliden gizliye
öğrendik yalnızlığı
lodos terimizi ve tenimizi okşadı
güneşten gizlediğimiz beyazlık

aynı yerde buluşmalıyız değmeden bıçağın ucu
koynumuza, sakladığımız aşk bir sur içi, bindiğimiz
gece tramvay, aynı yere gitmeli
aradığımız rüzgârın koyunda
su boşluğu, ‘bir savaşın tasviri’nden alıntı bir adrese
sızıyoruz
aşkımız gül kokusu

dalında unutulmuş portakal
bu gecede, baykuş sesine aldandı ay
el çantasında dudak renklerinin iki hali, meçhul
gelişini saptayamıyorum, geceye mi bakıyor
gözlerim gündüze mi? ot kokusu
gözlerim yorgun bakmaktan gülü kuşatan poyraza
karşı pencerenin perdesi çekiliyor
zakkum, zakkum ve zakkum

şimdi
belinden kopmuş karıncayım, başım
kendi merkezi etrafında arıyor dudaklarını, kod adı
bırakıyorum bulamadığım yerde
kasılan zakkumdur terimin birleştiği
ırmakta-gül
gül ve gül

aşkınızla kulaç atıyorum
üç basamak deniz iniyorum
SU BOŞLUĞU

Metin Fındıkçı

gul+zakkum gül zakkum ya da su boşluğu

Karakavak (1)

Kıyıda tahammülfersa çay bahçeleri,
Sıcak ve güneşte parlayan semaverler
Bu olmayacak..böyle gitmeyecek bu
Çoraklaştı bayırlar, çoraklaştı her yer
Ancak hatırlar gibiyim çiçekleri….
Bu uğultudan nasıl ayrılır kederim?
Savrulurken tipi kent üzerinde kışın,
Keder de savrulsaydı ya..Hayır bilirim onu, kalır
Savrulmaz bilirim beni kül eder keder
Uzakta çay bahçeleri yerde çerçöp
Gittiğimin farkında olsaydı eğer,
Yeterdi bana, beklemiyordum özlenmeyi

Ne kanıt istiyorum şimdi ne bir yorum
Derin bir keder şimdi sadece duyduğum
Unutulmuş tren istasyonlarında ağaçlara
Benzemek degildi hiç dileğim…..
Mahzun saksağanların konuk olduğu,
Bir karakavağım şimdi,
Kentte tahammülfersa çay bahçeleri,
Oturmuş denize bakan insanlar…..
Burda Unutulmuş bir Sultan Aziz İstasyonu,
Ben, demiryolu yanında bir karakavak
Nergis ve lale tarlalarına hayli uzak.

Antalya 2001

Hüsrev Hatemi

blogger-image-1691855822 Karakavak (1)

Aradan Çıksın Diye

Yas tutan söyleyin başka ne tutsun
Son kullanma tarihi geçmişken mecalimin
Üstüme, iki beden dar gelir ölülerin elbisesi
Ne zaman kalsam kendime hep
Yanlış kuşlar uçar çocukluğumun üstünden
Eski bir yetimden esinlenen çocukluğumun

Şimdi ne anlatsam size tuhaf kaçar, susayım
Mahrumdu meleklerden geceleri konduğum pencere kenarları
Sapanla çocuk vuruyordu bahçemizdeki kuşlar
Meydana saklanmış adamlar geçmişiyle korkuturdu beni
Aklımı bu yüzden yitirdim
Özenle kırılırken kalbim… kefilim yok
Aradan çıksın dedim bu yüzden yaşıyorum

Nereye gitsem yakışmadım beni kim aklayacak
Ne büyük bir yanılgıyım bu şehrin ortasında
Kendimi gammazladım yoksa çıldıracaktım

Şimdi, mübaşirler bağırsın diye adımı ortalıkta
Yaraladım, gövdemdeki telaşa uymayan gençliğimi
Son hamle bana düştü
Koltuğunda büyük bir kibirle oturan hakime
Açıkça teklif ettiğim rüşvetten sıyırdım
Verdiğim bahşişi kabul etmezken beni mahşere uyandıran melekler

Bülent Parlak

bulent+parlak Aradan Çıksın Diye

Söylemeyeceğim Adını

1
Geriye kalan zamanını yaşamak için
Derin ışığın kırılmış gecesine indin
Bir ölüye geç kalmış çelengi süsleyen
Karanfil mesafesiydi ruhun

Işıkların sessizliğinde alev almasını bekledim
Yüzünün,
cansız düşen gözlerinin
Kanatlarında aradım gölgeyi,
Gizlemek ürkek gözlerimi

Seni yaşamak için öğrendim ölümü ve
Adını öğrenmek için
Gecenin yaşlanmasını bekledim.

Karanlığın dilini konuşan,
Işığın su yürümesiyle ulaştım sana
Adını öğrendim?
Öğrendim
Ve karanfil mesafesini yürüdüm.

2
İçimi daraltan o büyük boşluktur
Vazonun eskimiş suyunda biriken sinek ölüleri,
Canımı acıtan tenha odadır.
Yenilgidir gece, bulutların doruğunda bocalayan,
Karanlık teranesinde yenilgimdir.
Geç çok geç
Biliyorum!
Kurtaramaz artık hiç bir şeyi;
Çok geç
Çok?

Bu hiçliğin tedirginliğidir
Seni bana sunan.

İşte bekle dediğin sokaktayım
Islak bir külün büyüsünü bozmadan
             Yeşil gözlerinden bakıyorum
             Ve görmüyorum gideceğim yeri

Kendi dilinde söyle- diyorum:
Zaman bir kehribardır elinde- diyorsun:
İki taşın arasını yırtıp tene dokunan akrep- diyorum:
Tanıdık olduğum bu gecelerin devrim acısı- diyorsun:
Görünür değildir bulanık düşlerle geçilen sokaklar
Pıhtılaşmış geceden bir su gibi sızıyoruz odaya

-İyileşmez yara-karanlık yaşamın akıntısından çekemiyorum seni
-Gittiğim yoldan aynı gece- diyorsun. Adsız çamur gibi duran
Yatağa batıyorsun. Aynıdır suyun dibinde duran yüzün
Suretiyle aynadaki.

Ve karanfil mesafesini kat ettim.

Elimdeki kehribara bakıyorum
Su oluyorum zamanla
Islak tenin doruğuna ulaşıyorum
Karanlık teranesinin uyumundan ellerimi
çözüyorsun
Çoğalarak dibine vuruyorum.
Çözülmelerin yitik izlerini bırakıyoruz havluya
Anılar- diyorsun.
“Ah! Bize sonsuz biçimler veren”- diyorum.
Ve karanfil mesafesini kat ettim.

3
Sonunda çıkıp gittin.
Gözlerim peşinden yeni bir mezar taşımı
Okumaya gidiyor.

Birileri soracak biliyorum
Bu saralı günün sonunda
Cesediniz hangi çiçek koksun-anı olmasını
                                            bekleyeceğim-
Bir giz gibi tükenecek kehribar avucumda
Söylemeyeceğim.

Metin Fındıkçı
metin+findikci Söylemeyeceğim Adını
“İnsanın genç yaşta ayağı tökezleyip boşluğa yuvarlanırsa; hüzünlü bir hayat tamamlar zamanını. Aşkın ve sevdalandığım şiirin son durağında inene dek, belki bu tamamlanacak zamanın hüznüne yardımcı olmak düşecek bana. Ben buna çok sevdiğim denizin üstünde gezmek derim: Dirençli, barışçıl ve sessizliğe fısıldayarak. Çünkü, sessizliğe her fısıldadığımda ayrı bir tat alıyorum. Hayat içimde coşuyor. Bu yüzden diyorum:
Aşksız ve şiirsiz asla!”

Metin Fındıkçı’nın Kıssası