çünkü sürüyor hayat
değişiyor herşey, aşk
aşk bizim en eski kederimiz
nehir yataklarından
deltalardan
biriktirdiğimiz
gün gelir, sorulur;
bir ağuyu çiğnemekten geliyoruz
ve aşktan
neredeydiniz?
Salih Bolat
Şub 23
Şub 23
O bildik hikâye. Âşık olmuş, gönlünü kaptırıvermiş birine. Hayat “o” olmuş artık. Varsa da yoksa “o”. Sabah akşam “o”. Hakkında konuşmak istediği tek konu “o”.
“Nasıl oldu?” diye soracağım tutuyor. Sorunun önemine kendim de inanmadan, aslında cevabını en çok bildiğim bir şeyi soruyorum, bile bile. Sanki âşık olmanın “nasılı” varmış gibi.
Ellerini iki yana açarak, “Oldu işte,” diyor. “Ben de bilmiyorum. Göz göre göre âşık oldum.” Bir kibrit çakar gibi aniden, birden def’i bir şekilde gelişmiş her şey. Bir an gelmiş, artık sadece onu düşünür bulmuş kendini. Cevabında öyle gizemli, sıra dışı bir yan yok. Tahmin ettiğim şeyi söyledi. Ya ilk görüşte âşık olur insan; ya da adım adım, göre göre ama nihayetinde yine ani ve def’i bir şekilde.
Yok, sıradan bir cevap gibi göründüğüne aldanmayın. Ben de aldandım gerçi ilk anda. Öyle bir şey söyledi ki, vakti gelip de idrak ettiğimde, zihnimde bir şimşek çaktıracak, karanlık bir noktayı aydınlatacaktı sözündeki bir ayrıntı.
Bir kutu mendilin neredeyse yarısını bitirdi. “Hepsini kullanma, başkalarını da düşün,” diyorum. Hem ağlıyor hem gülümsüyor. “Güzel işte âşık olmuşsun. Birini seviyorsun. Gönlünü kaptırdın ona. Bunda ağlayacak ne var ki?” diye yarı takılarak soruyorum. Yok, sen beni hiç anlamıyorsun, der gibi bakıyor yüzüme.
“O beni sevmiyor ama.”
“Sevmesin, ne olacak ki, sen onu seviyorsun ya, yetmez mi?” diyorum üzerine giderek. Gıcık bir cümle olduğunun farkındayım. Ortamı biraz germek istiyorum nedense?
“İnsan sevilmek istiyor ama. Benim de sevilmeye ihtiyacım var.”
Doğru söze ne denir? İnsanın sevilmeye ihtiyacı var. İşin aslına bakılırsa canlı cansız her varlık sevilmek istiyor ama insanınki bir başka.
“Çok kızgınım,” derken sesinde kızgınlığın titreşimi hissediliyor. Kime kızgın acaba, ona mı kendine mi? Kendine niye kızgın olsun ki, elbette ona kızgın olacak. O beni sevmiyor, dedi ya. Yine de soruyorum.
“Kime çok kızgınsın?”
“Kendime tabii ki.”
“Tabii ki”yi öyle bir tonda söylüyor ki, bu soruyu sorarak ayıp etmişim sanki. Bu soru da sorulur mu şimdi dercesine. Oysa iyi ki sormuşum. Yoksa ben ona kızgın olacağını sanıp yaşadığı karmaşanın esasını kaçırmış olacaktım.
“Kendine kızgınsın, çünkü…” Çok sevdiğim bir teknik bu. Cümle tamamlama testi gibi. Cümlenin sonunu karşıdaki tamamladığında kendiyle ilgili çok önemli bir bilgi vermiş olacak.
“Kendime niye kızgın olmayayım ki, siz olsaydınız kendinize kızıp suçlamaz mıydınız? Onu kendime bir türlü âşık edemedim.”
Soru okkalı. Biraz düşünüyorum ama uygun bir cevap gelmiyor aklıma. Madem öyle ben de soruya soruyla karşılık veririm. “Onu kendine âşık edememek kendinle ilgili ne hissettiriyor sana?”
Şimdi de düşünme sırası onda. “Çok yetersiz olduğumu hissettiriyor. Kendimi sevdirmeyi beceremedim bir türlü. Bu yüzden kendimi çok suçluyorum. Bazı arkadaşlarım başarıyor bunu ama. Âşık olduklarını etkileyip sevdiriyorlar kendilerini.”
İşte bu kötü oldu, başka arkadaşlarının bunu başardığını sanması yani. Öyle bir şey söylemeliyim ki, bu onu ikna etmeli. Başım çatlayacak neredeyse zihnimin kıvrımlarında ona söyleyeceğim şeyi aramaktan.. İşte tam o anda masada kimin koyduğunu bilemediğim kibrit kutusu çarpıyor gözüme. Konuşmasının başında, “Kibrit çakar gibi bağlandım ona,” dememiş miydi o da?
“Şu kalemi kibrit kutusunun kavına sürterek yakar mısın?”
“Kalem yanmaz ki,” diyor, bir yandan da ne ne yaptığımı anlamaya çalışıyor yüzümü inceleyerek.
“Bir kalemi yakamadın ne kadar beceriksizsin diye kendine kızıp suçlamazsın yani?” Başını oynatmadan gözleriyle evet diyor. Kutudan bir kibrit çöpü çıkarıp yakmasını istiyorum. İsteksizce uzanıyor kibrit kutusuna. “Lütfen, gerçekten yapmanı istiyorum,” diyorum. Kibrit çöpü kolayca alev alıyor.
“Muhteşem bir iş başardım, bravo bana, der misin kendine şimdi?” diye soruyorum.
“Bunun neresi muhteşem yahu, kibrit çöpünü kutunun zımparalı kenarına sürttüm, o kadar, herkes yapabilir bunu.”
“O zaman ne demek istediğimi anladın.”
Evet anlamında başını sallayarak konuşmaya katılıyor. “Yani âşık olduğum çocuk demir metal gibi, ne yaparsam yapayım ateş almayacak, öyle mi?”
“Evet öyle. Ne yaparsak yapalım birini kendimize âşık etme gücümüz, kudretimiz yok. İşte bu yüzden, birisini niye kendime bağlayamadım demek haddi aşan bir ifade.”
“Ama arkadaşlarımdan yapan var.”
“Hayır, yok. Onların yaptık dedikleriyle senin kibriti yakman arasında fark yok. Kendini düşünsene, âşık olmak için ne yaptın, koca bir hiç. Kendin dedin ya kibrit çakar gibi oldu diye. Birisinin kalbi kibrit çöpünün o kavlı ucu gibi yanma yani âşık olma kıvamına gelmişse, ki bu Mutlak Varlığın iradesiyledir, insan sadece bu sevginin ortaya çıkmasına vesile olabilir. Birisi sana âşık olup sevdiyse bu senin başarın olmadığı gibi âşık olmaması da başarısızlığın değildir.”
“Kalpleri evirip çeviren O’dur yani?”
Evet, bütün mesele budur.
Mustafa Ulusoy
Şub 23
Çok zaman oldu. İki sevgili arasında geçen muhabbetti okumuştum. Aklıma geldi birden.
Kadın, sevgilisine soruyor:
“Bana olan aşkın neye benziyor?”
Erkek, sevgilisinin gözlerinin içine bakarak cevap veriyor:
“İpteki düğüme…”
Cevabı alan sevgili şaşırdı mı bilmem? Ya daha iyi anlamak için ya da o ânı uzatmak için soruyor:
“Bu nasıl bir sevgidir?”
Cevabı okuduğumda gözlerim dolmuştu.
Erkeğin, sevgilisine verdiği cevap kayıtlara şöyle geçmiş:
“Daima aynı…”
***
Erkek, sevgilisini hâlâ ilk günkü gibi seviyor. Kadın da erkeğini aynı şekilde seviyor olmalı.
İpi elime alıp şöyle sıkıca bir düğüm atsam. Gemici düğümü olmasa da olur. Sıkı bir düğüm… Bu düğüme on gün, on ay, on yıl sonra tekrar baksam hep aynı düğümü görürüm. İlk günkü sıkılığında. –Kaybetmemişsem on yıl içinde bu ipi -. (:
Bir insan diğerine âşık olduğunda yaşadıkları, hissettiği çoşku, sevgi nasıldır?… Bu aşka, aralarındaki bu sevgiye on gün sonra, on ay sonra, on yıl sonra tekrar baksam ne görürüm?…
Yaşadığım her yeni günü ilk günüm olarak yaşamak. Biricik olarak düşünerek yaşamak beni mutlu, çoşkulu, anlayışlı ve sevgi dolu biri yapacaktır diye düşünüyorum.
Her günümü ‘ilk defa’ yaşamak. İlk defa uyanıyorum gibi uyanmak. Sabah kahvaltıya hayatımda ilk defa öyle bir kahvaltı sofrasına oturuyorum gibi oturmak. Arkadaşıma ilk günkü çoşkuyla selam vermek. Gözlerinin içine bakmak ve gülümsemek. Annemin elini hep ilk defa öpüyorum gibi öpmek. Her zaman yürüdüğüm sokakta hep ilk defa yürüyorum gibi, sokağın farkında olarak yürümek. İlk defa uyuyorum gibi uyumak…
Yaşadıklarımın hakkını vererek yaşamak…
Şu anı yaşamak gerek diyorum vesselam.
20 Mayıs 2009 Çarşamba / Öğle üzeri, güneş sol yanımı ısıtırken.
Emine Okumuş
Şub 23
sarayburnu aile çaybahçesindeki bir güz öğlesi
sen ben ve adını bile bilmediğimiz bir istanbul
oturmuş konuşuyoruz her şeyden
senin ellerin masanın üstünde
uzun bir koşuya hazırlanıyor
ben geçip giden gemileri kovalamaktan
soluk soluğa kalmışım
istanbul uykusuz gözlerini oğuşturuyor
bir martı beyazlığını düşürüyor masamıza
bir polis kimliğimizi soruyor
zaman geriliyor geriliyor geriliyor
wilhelm tel in eli titriyor ve kalbime saplanıyor ok
hemen ölüyorum orada ama duyuyorum sizi
cesedimin soğumaması için
istanbul güneşini açıyor üstüme
ölümüm dünyanın dengesini bozuyor
başucundaki sarsıntıdan anlıyorsun bunu
ağzındaki öpücüğün düşmesinden
sarayburnu aile çaybahçesii’nde bir güz öğlesi
sen be n ve adını bile bilmediğimiz bir istanbul
oturmuş konuşuyoruz her şeyden
ömrüm diyorum
– bir rüzgar düşüyor gömleğimin yakasına
saramış eskimiş bir rüzgar
usulca uzanıp alıyorsun onu
saatlerce oynayıp duruyorsun elinde
avucundaki terden ıslanıyor yırtılıyor
eriyip gidiyor sonunda
yalnızca bir serinlik kalıyor
ellerinden bana doğru yayılan –
işte böyle başlıyoruz her şeye
masallarına ihanet eden iki masal kahramanı gibi
iki gerçek oluyoruz seninle
yerküreyi masamızın üstüne koyuyoruz debelenip duruyor
gemiler rıhtımlara ayrılık boşaltıyor bugünlerde
istanbul bir yerlerde yaprak döküyor
bu güz gününde herkese yepyeni bir tanrı düşerken
bizim payımıza çok kullanılmış bir tanrı düşüyor
şimdi bu tanrıyı alsak götürsek
sisli bir kent ikindisinde
yedirsek içirsek elini yüzünü yıkasak
ikametgah ilmuhaberi istesek mahalle muhtarından
yalnızlığımızı yasallaştırsak
sonra tanrımızı götürüp bağışlasak
tanrı sevenler vakfına
bütün geliri size aittir desek
biz yalnızız yaralıyız henüz çocuğuz
kendi sularımızda çırpınıyoruz
bu tanrı bize fazla desek
hayatta herkesin mutlaka
bir sarayburnu aile çaybahçesi varsa
hayatta herkesin mutlaka bir istanbulu varsa
hayatta herkesin mutlaka bir tanrısı varsa
ve biz tanrısız kaldığımıza göre
sen benimle mi gelirsin
ben sen de mi kalırım
bunu bırakalım şu geçip giden bulutlar düşünsün
Salih Bolat
Şub 23
herkes işinde gücünde
tohumu alınıp bostanda bırakılmış bir salatalık
gibi sararmış kurumuş elleriyle yün eğiren
şu nine işinde gücünde
arsa alım-satımıyla uğraşan profesör
ve öğrenmediği şeylerle sürekli sınanan
öğrenci işinde gücünde
saymakla bitiremediği paralarla
ellerinin ilişkisini araştıran veznedar
ve büyük kızını dün evlendiren
banka müdürü işinde gücünde
yeni bir sefere hazırlanan pilot
ve onun bir çok ülke dolaşmış olan çantası
kazasız belasız bir gün geçiren itfaiyeci
ve onun yangınlarla ilgili anıları
gece vardiyasına uyanan işçi
ve uyanmayan öfkesi
işinde gücünde şu çöplükteki tavuk
ki pamuk şekeri gibi civcivler hazırlanıyor
bana da oturup şiir yazmak kalıyor
Salih Bolat
Şub 23
Dağa çizilmiş resimdir
Bir çocuğun babası olmak
Yakından balınca anlaşılmaz
Uzaktan belli eder kendini.
Taşrada yalnız yaşamaktır
Bir çocuğun babası olmak
Atlarla çarşıya girince köylüler
Upuzun bir turna katarı
Sonbaharın altını çizer.
Radyoda uygun bir istasyon aramak
Aynanın önünde yılların tortusunu taramak
Hep aynı dalda açmaktan yorulmak
Başka nedir, bir çocugun babası olmak?
Gülün ilkesidir vaktinde solmak.
Salih Bolat
Şub 23
Böyle dedi kaya mezarını temizleyen Rüstem Usta.
Taş da çürür.
İncir kokuşlu dar sokakları aştınsa, görmüşsündür
Kıyıda, küçük bir çocuk taş atıyor suya
Taş da çürür.
Eğil biraz, paslanmış kıyı babasına tutunarak sark
Suyla rıhtımın birleştiği yerlere bak
Taş da çürür.
Kumsalda, çam tahtasını astarlıyor sandalcı baba
Çocuk büyümüş; yüzmeyi biliyor, denizle oynamasını da
Yüreğim çürümez; gözyaşları işlemez, kurşunlarınız da
Taş çürüsün
Ali Cengizkan
Şub 23
Yüzü gamlı
Şiirleri de Canlı
Ve de …
Ünlü mü ünlü
Şairimiz Orhan Veli’ nin
Yaşamını düşündünüz mü?
Rumeli Hisarı’ nda
Neden oturur da
Elleri boştur
Neden tutamaz
Bir sevdicek eli de
Bir türküye tutunur sadece
Neden gariptir ve de fakir
Neden rakı şişesinde balık olmak ister
Neden kovarlar çalıştığı yerden O’ nu ?
Neden konar başına
Talih kuşu değil de martı kuşları
Neden aklında hep
Mezarlıkların mermer taşları
Yeniden dünyaya gelmek varsa eğer
Yaz Orhan Veli’ ye
Güzelinden bir kader !
Olmaz ki
Kader dediğin böyle de yazılmaz ki!
Necati Ünsal
Şub 23
Haydi gel, bir kere daha deniyelim,
Mutluluk hakkını kaptırma başkasına.
Solfasol otobüsüne binelim sıkışıktır,
Yakın olmanı istiyorum bana.
Asu gel, bir kere daha deniyelim.
Bu otobüs en kalabalık, en coşkunu,
Yollarda hemen her gün kaza,
Ama olsun, biz yine ona binelim.
Şöyle geç, hem biraz daha sokul,
Duymak isterim o kızoğlan kokunu.
Senin ellerin ne küçükmüş ki,
Tuttuğun bir ölü gövde olmasın.
Derin nefes al, geleceği düşün.
Bilincini sık, yaşlar dolmasın,
Senin gözlerin ne büyükmüş ki.
Asu gel, bir kere daha deniyelim.
Asu gel, solfasol otobüsüne binelim.
Ali Cengizkan
Şub 23
Tahtadan yapılmış bir uzun kutu;
Baş tarafı geniş, ayak ucu dar.
Çakanlar bilir ki, bu boş tabutu,
Yarın kendileri dolduracaklar.
Her yandan küçülen bir oda gibi,
Duvarlar yanaşmış, tavan alçalmış.
Sanki bir taş bebek kutuda gibi,
Hayalim, içinde uzanmış kalmış.
Cılız vücuduma tam görünse de,
İçim, bu dar yere sığılmaz diyor.
Geride kalanlar hep dövünse de,
İnsan birer birer yine giriyor.
Ölenler yeniden doğarmış; gerçek!
Tabut değildir bu, bir tahta kundak.
Bu ağır hediye kime gidecek,
Çakılır çakılmaz üstüne kapak?
Necip Fazıl Kısakürek