Lüzumsuz Adam

Ben bir acayip oldum. Gözüm kimseyi görmüyor, kimsenin kapımı çalmasını istemiyorum.
Dünyanın en sevimli insanları olan posta müvezzilerinin bile… Mahallemden pek memnunum. Yedi senedir çıkmadım oradan desem yeri. Hiç bir dostum da nerede oturduğumu bilmiyor. Mahallem dediğim; şu yedi senedir -üç ayda bir Karaköy’e inip
dükkan kirasını almak bir yana- yaşadığım yer, üç dört sokak içindedir.

Mahallem, birbirine müvazi sokaklar, bu sokakları diklemesine kesen bir diğer sokak, bir de bunlardan bütün bütüne bağımsız, -ama sokak sayılmayacak kadar dar, kısa- benim sokağımdan ibarettir. Ben bu sokaklara, önemliliklerine göre, 1, 2, 3, 4 numaralarını taktım. Kendi sokağım numarasızdır. Onu numaralamağa elim varmadı.

Oturduğum apartmanın altında bir süyçü, onun karşısında iki marangoz vardır. Marangozlara hiç işim düşmedi. Nasıl geçindiklerine şaşar kalırım.
Akşamlara dek uğraşırlar. Demek herkes benim gibi değil : Öyle ya, tam kırk sekiz senedir marangoza işim düşmesin.
İstanbul’da marangoza işi düşecek insanlara şaşar kalırım. Hem de şu
İstanbul denilen yerde kimbilir kaç marangoz vardır?

Sabahları kalktım mı, koşarım doğru bir kahveye. Bu kahve tertemiz, yedi, sekiz masadan ibarettir. Sessiz insanlar gelir, gider. Bir köşede bezik, kaptıkaçtı, satranç oynarlar. Sahibi Frenkle Yahudi kırması bir hatundur.
Dünyalar kadar iyi bir kadındır. Kahvesine girer girmez :

“- Bonjur mösyö” der, “komantalevu?”

Lazım gelen cevabı veririm. O, bu cevapla kanmaz. Bana Fransızca herhalde pek hoş lakırdılar eder. Kimini anlar, kimini anlamam. Ne kadar vıy demek lazımsa der, bu vıy’ların arasına bir iki tane de no yerleştiririm. Rahat rahat anlaşırız. Elime Fransızca bir mecmua sıkıştırır. Ben de resimlerine bakar, anlayamadığım kelimeleri bir yere yazar, eve gidip lugata baktıktan
sonra da anlar, ertesi
sabah gelip de mecmuayı yeniden okuduğum zaman, “vay anasına” derim.

Madam :

“- Ön kapuçina?” der.

Ben :

“-Peki” derim önce.

Sonra Fransızca olsun diye, sesa’yı yapıştırırım. Madam, pek sevinir. Başlar kapuçinasını nasıl yaptığını Almanca anlatmaya :

“-…….”

On bire doğru küçük yokuşu çıkar, tramvay yoluna varır, sola
döner, on beş adım atar, bir kütüphanenin önüne düşerim. Oradan Fransızca bir resimli mecmua alırım. Koltuğumun altında mecmua, kütüphaneden çıkar çıkmaz, hemen dalarım bizim sokağa. Oh! ne rahatımdır girer girmez. İnsanları başkadır bizim sokağın; bu tramvay yolu insanına benzemez. Korkarım bu tramvay yolu insanından.

Çoğu gün canım
yemek istemiyor şimdi. Bizim mahallede bir işkembeci vardır. Temiz adam, çorbası da iyidir.
Dükkanı ötedeki pis işkembeci
dükkanlarına benzemez. Kaseleri antika, işkembesi de kar gibi beyazdır.

“- Terbiyeli mi olsun, Mansur bey?” der.

“- Terbiyeli olsun,
Bayram” derim.

İsmi ister
Bayram, ister Muharrem olsun, her işkembeci benim için
Bayram’dır.

“- Sirke, sarımsak koyayım mı, Mansur bey?”

“- Koyma bugün. Evvelsi gün biraz dokandı; gaz yaptı. Bir limon alsın
çocuk, sıkıver.”

“- Sizin geçen günkü limonun
yarısı duruyor.”

“- Yok be?”

Bayağı sevinirim limonumun
yarısının durduğuna.
Bayram da bayağı
çocuk gibi limonu sakladığına, beni sevindirdiğine sevinir.

“- Hepsini sıkayım mı yarım limonun, Mansur bey?”

“- Sık, sık,
Bayram! Ekşi olsun şöyle.”

Ekşi ekşi çorbayı içer, odama çıkarım. Kamusu Fransevi karşımda,
satın aldığımmecmuanın resim altlarını Türkçe edeyim derken uyuyakalırım. Elifi elifine dört buçukta uyanırım. Dört buçuk gezinti saatimdir. Evimden çıkar, sağa sapar, bir numaralı sokağı geçer, tramvay yolunu yürür, hemen soldaki bizim bir numaralı sokağa paralel iki numaralı sokağa sapıveririm.

Bu sokak çamurlu, pis, dar bir sokaktır. Sağ tarafta bir bar,
sonra bir ekmakçi, ekmekçiden
sonra bir lokanta gelir. Bana da öyle gelir ki, bu lokantada memnu meyvelerle
yemekler satılır. Her
akşam aynı melankolik, garip adamlarla kadınlar geliyor. Orayı da geçince bizim sokağın başına sapmış olurum. Sokağı
döner; yemişçi kadına, “Merhaba” derim. “Merhaba bey” der. Gözleri pek
güzeldir. Sağdaki sokağa sapıp sapmamakta tereddüte düşerim… Neden mi?

Anlatayım : Bu her
akşamki gezintilerimden birinde… İnsan gezinirken etrafına bakacak, ağır ağır yürüyecektir elbette. Bütün bunları yapamam işte. Bu sokağa girince
hızlanır, önüme bakarak yürür; kızgınmışım, bu sokaktan da geçmeye mecburmuşum gibi yaparım. Neden mi? Ben de onu anlatacaktım:

Efendim, buradaki evlerin birinde, ağzı burnu yerinde, -bir gözünde tavuk karası vardır ama, zararı yok!- eski kadınların dediği gibi, ellerinin üstüne fındık oturtulacak kadar yumuk yumuk elli, büyük memeli, entarisinin göğse açılan yerinde
hafifçe kirli esmer bir ayrılıp, birleşme, hoppa mı hoppa bir Yahudi kızcağızı vardı. Çift kanatlı bir pencerenin önünde oturur, bir şeyler dikerdi. Bazan kapının önüne çıkar, saatlerce sağa sola bakar, adam bulursa çene çalardı. Bir de kalın kalın, yere
sağlam basan bacakları vardı. Yahudinin esmeri de başka türlü güzel oluyor… Ne öpmek isterdim bacaklarından şu kızı bir defacık ömrümde.

Bir gün mahut sokağı aşağıya doğru inmeye başlamıştım. Yahudi kızı kapının önündeydi. Karşısındaki marangoz da kapısının önünde. Tam hizalarına gelince marangoz karşıma dikildi :

“- Bana baksana” dedi. “Lop incir! Bir daha buradan geçersen gözünü patlatırım.”

O günden sonra da bu sokaktan geçmek dileği benim için dayanılmaz bir şey olmaya başladı. Ama ilk günleri akşam gezintilerimde oradan geçmek arzusuna dayanmak için ne çarpıntılar geçirdim! Ha şimdi patlatacak gözümü marangoz, ha şimdi!.. Ne günlerdi o günler!.. Senelerden beriş bu nevi çarpıntılara yüreğimi kapamıştım. Nabzım günlerce bir tek vuruş fazla atmazdı. Onu da sayardım. Hep altmış üç, hep altmış üç. Altmış ikiye indiği de olurdu. “Yürürken normalini bulur” derdi doktor arkadaşım. Durup da sokakta nabzımı sayamam a!.. Ama şöyle bir dinlenip; bir kapuçina çektim, sağda solda bana bakan insan görmeyince, gizlice saatimi çıkardım mı, tamam : Altmış üç. Ne bir kadın yüzüme bakar, ne bir portakalın beş kuruştan yirmi beş kuruşa fırlaması beni ilgilendirirdi. Beş kuruşsa yerdim. Yirmi beş kuruşsa, portakala da elveda! Üç numaralı sokağa da. İstanbul’a olduğu gibi, darıldıktan sonra akşam gezintilerim bir zaman tadını kaybetti. İki sokak içinde mahpus gibi oldum. Ama sıkılmadım. Mahallem gerçi sakindir, sakindir ama civcivlidir de. Oturanların yarısı levantenle Yahudi olan bir mahallede civciv olmaz olur mu? Hele Yahudiler!.. Ne iyi, ne tatlı, ne civcivli, ne hayatı seven insanlar!.. Mahallemin Yahudileri öyle pek zengin takımı değil, daha doğrusu benim zenginlerle alış verişim yok. Portakalcım benden kırk para fazla kopardığı gün, dünyanın en sevimli insanıdır. İsmi de Salamon’dur. Pahalı bulup da bir şey almadığım zaman, arkamdan ne fena fena bakar, ne de olmayacak bir fiyat verdiğim zaman homurdanır. Aksine bana hak verir.

Akşam olur. Akşamın olduğunu bizim madamın pastahanesinin pencerelerine dallı bir perde çekilince anlarım. İçerinin tatlı sarı ışığı yanar. İlkin madam yakar elektriğini. Sonra Salamon diker mumunu portakal sandığına. Sonra lakerdacı üç yüz mumluk ampulünün fişini takar prizine. Sıklamen renkli kırmızı soğan kesilince dudak boyası, tırnak cilası güzelliği ile parlar. Lakerda, şişman, esmer bir Rum kadınının kaba ve oyluk etleri gibidir!..

Meyhaneden çıkınca yanıma, bırakılmak istenen metresler talihsizliğiyle mahallem sokulur. Zavallı sokağım!

Bir numaralı sokakta iki tane sazlı meyhane vardır. Onların önünde taksiler bekler. Taksilerin önündeki hep yıldırım düşmesin diye takılmış paratönerdir sandığım, anten olduğunu öğrendiğim halde gene ilk görüşte aldandığım, o beyaz parlak maden sopa, yağmurda bir şimşek gibi parlar.

Kocaman hayvan, otomobilin bu küçük kuyruğunu; onun isterik, tehditkar sallanışı pek severim. İşkembecinin karşısında yağmurun altında durur, şapkamı kulaklarıma geçirir, sanki uzak kadınsız bir memleketten buralara düşmüşüm de, beraber geceyi geçirecek, derdimi paylaşacak bir kadın arıyormuşum gibi kocamanlaştığını tahmin ettiğim fena gözlerimle, gelen geçene bakar dururum…

On dakika sonra benden çok yaşlı bir adam geçer. Bu adam iri yarı bir adamdır. Kır bıyıklıdır. Saçları hiç dökülmemiştir ama, beyazdır. Şoförler onu görünce :

“- Vay beybaba, merhaba” derler.

O :

“- Merhaba, evlatlar” der.

Sonra Fuzuli’den beyitler okur. Şoförler, adam gittikten sonra :

“- Okumuş adamdır” derler. “Ama huyu kötü : Küçük kızlara düşkün. Hem küçük, hem de en adisinden olmazsa alıp gitmez, enayi!”

Adam, karşıki gazinoya yollanır. Az sonra ben de oraya giderim. O, tam saz takımının karşısına geçer oturur. Üstü başı gayet temizdir. Elleri, saçları, bıyıkları itinalıdır. Gözüküşü elliden fazla değildir. Küçük şanoda bir, iki, üç, dört, beş kadın vardır. Beybaba en gençlerine diker gözlerini. O kadın beybabaya kokteyl ısmarlatır. İçine dört beş damla tuvalet ispirtosu damlatılmış nar şerbeti getirirler. Bir daha getirirler. Adam ortada hizmet eden yusyuvarlak, gözleri tatlı, sıcak kızı çağırır, kulağına bir şeyler söyler, sonra artık bu adam uyumaya başlar. Masaya dirseğini yaslar, uyur. Yalnız, gözlerine siyah gözlük takmış, kısık kadın seslerinin arasına, arasıra çatlak, fakat usule uygun bir ses fırlatan kemancı, taksime giriştiği zaman gözünü açar. “Allah, Allah!” diye haykırır. Garson Bekir anlatırdı : Beraber gittiği kadınların göğsüne başını kor, ağlar, uyur, şarkı söyler, şiir okurmuş. Bu beş fiilden bir altıncısı -mesala gülmek- hiç olmazmış. Adam sonra gene uyur. Artık meyhaneye yıldırım gibi giren bir bilmem ne mahallesinin meşhur hergelesinin bilmem kim için attığı naraya bile kulak asmaz; meyhanenin birbirine girdiği, Laz meyhane sahibinin bir iki külhanbeyini yakalayıp sokağa attığı, meyhanenin camının kırıldığı akşamlar, o uyur. Hatta bazı geceler, içeriye yağmurla karla birlikte giren genç irisi, pek şişman, yanakları, boynu, saçı, bıyıkları, paltosunun yakası yağ içinde zurnacının pantalonunun düğmelerini ilikleyerek ihtiyar, bitkin hanendelerden birinin boş bıraktığı, yahut onu görünce nezaketen, belki de meslektaşlık gayretiyle kalktığı iskemleye kurulup da zurnasını korkunç bir sesle üflediği zamanlarda bile uyanmaz. Bu zurnacı saz yerinin son numarasıdır. Saat on bire doğru gelir. İki kalın, kısa şişman bacağın üzerindevücudunu tarta tarta yürür, yakası kadife paltosunu çıkarır; salonun bir köşesine kor, kör kemancıya selam durur. Dümbelekçi, zurnacının selam durduğunu kemancıya fısıldar. Yüzü, hanendelerin arkasında pek seyrek görülen kanuncunun biraz evvel tıraş olup şap sürdüğü gergin yüzü birdenbire bir milyon yerinden buruşur… Zurnacımız da sandalyesine oturmuştur. Pantolonunun ön düğmeleri yok mudur? Yoksa şişmanlıktan her zaman mı kopar? Orasından yeşil kaşkolunun püskülleri çıkar. Görenler güler. Gazino sahibi başıyle, gözüyle işaret eder. Zurnacı mahçup ayağa kalkar. Dakikalarca arkası müşterilere dönük, pantolonunu toplar, gene oturur, bir zaman etrafına bakar. Sonra cebinden bir tabaka çıkarır. Sigara saracak sanırsınız, hayır, zurnasının kamış düdüklerinden birisini alır, onu yerine kor, ötekini alır, en münasip olanını, yahut da en iyisini bu akşam için çıkaracakmış gibi yapar. Ben hep bu sırada kalkarım.

Yedi senedir bu sokaktan gayri İstanbul şehrinde bir yere gitmedim. Ürküyorum. Sanki döğeceklermiş, linç edeceklermiş, paramı çalacaklarmış -ne bileyim, bir şeyler işte- gibime geliyor da şaşırıyorum. Başka yelerde bana bir gariplik basıyor. Her insandan korkuyorum. Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı adamlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?

Mahalle gene ne olsa mahalledir. Benim dükkan yanabilir, aç da kalabilirim. Ama bana öyle gelir ki, şu öğleleri limonlu, terbiyeli işkembe çorbasını içtiğim işkembeci beni ölünceye kadar besleyecek. Portakalcı Salamon, çürük portakallarını çıplak Yahudi çocuklarına nasıl dağıtıyorsa, ben geçerken de avucuma iki tane koyacak. O günler belki elbiselerim çok eski olur da, içeriye almaz ama; pastahanenin madamı, kapısının önünde bana bir kapuçina içirir.

Bunlar hayal ama, mahallemi ben böyle seviyorum işte! Hele eski tanıdıkları hiç görmek istemiyorum. Arasıra mahallede onlardan birine rastlıyorum :

“- Vay! Sen buralarda, ha?”

Boynumu büküp, “Ne yapayım?” der gibi bakıyorum.

“- Kim bilir ne dalgan vardır” diyorlar.

Sonra :

“- Ulan! Serserilikten vazgeçmedin gitti.”

Serserilikten değil, kendimden geçtim ama, dert anlatamıyorum. Kimi :

“- Bilirim seni, hınzır, gene kimin peşindesin kimbilir?” diyor.

Kendi peşimi bile bıraktım. Ama o marangozun dostu, bir gözüne karatavuk oturmuş, elleri çukur çukur, esmer Yahudi kızına bayılıyorum. Kim bilir ne tatlı yerleri, ne kokulu tarafları vardır, kalın bacaklarından gayrı.

Dün mahalleden şöyle bir çıkmaya karar verdim. Unkapanı’ndan vurup Şişhane’ye çıktım. İstanbul bayağı değişmiş. Şaşırdım kaldım. Hoşuma da gitti bir bakıma :

Temiz, asfalt, kocaman yollar… O su kemeri ne güzel şeymiş meğer! Nedir o ta bir kilometreden takızafer görünüşü! Yanında Gazanferağa medresesi şipşirin, bembeyaz. Parklar, ağaçlar gördüm. İnsanlar gördüm. Ürkek ürkek dolaştım. Kıztaşı’na kadar uzandım. Fatih’ten aşağıya yürümeye başladım. Saraçhane’ye vardım. Baktım bir binanın tepesine yıkıcılar çıkmış, yıkıyorlar. Şuralarda bir hamam vardı dedim, kendi kendime. Yıkılan o hamammış. O sıra vücuduma bir hamamda yıkanmak kaşıntısı geldi.

Ne olursa olsun, artık kepazeliği ele aldık, onu da söyleyeyim : Yedi senedir yıkanmamıştım. Yıkanmak aklıma bile gelmemişti. Beni bir kaşıntı aldı, bir kaşıntı!.. Bitlendim gibime geldi. Bir hamama girdim. Bir yıkandım, bir yıkandım. Fitil fitil de kir çıktı. Ama ben de rahat ettim. Aman bir terlemişim, bir terlemişim! Elimi nereye sürsem deri parçası mı, yağ parçası mı, kir parçası mı, ne bileyim, bir şeyler kaldı. Şaştım kaldım insanoğlunun bu kadar çöröpü olmasına… Bayağı kabuk bağlarmışız.

Hamamdan çıkıp tramvaya atladım. Eve uğrayayım da sonra bir de Teşvikiye taraflarına gideyim diyordum. Eve döndüm. Yatağıma şöyle bir uzanmamla uyumam, yirmi dört saat uyumam bir oldu. Uyandığım zaman saat ertesi gün iki idi. Aşağı yukarı tam yirmi saat uyumuşum. Doğru işkembeciye koştum.

Bayram :

“- Maşallah, renginiz pek iyi, Mansur bey” dedi.

Söyleyemezdim a, “hamama gittim” diye. Çorbama sarımsak koydurtmadım. Gezinti yaptım. Hava kararırken Maçka’ya vardım. Oralar da bir başka alem… Dönüşte, yedi sene daha mahalleden dışarıya çıkmamaya karar vereyim dedim, olmadı. Bu başımı döndüren iki günlük hayattan, şaşkına dönmüştüm. Bir ara ne düşündüm, bilir misiniz? Şu bizim dükkanla evi satayım. O sazlı gazino yok mu hani, söz açtığım? Orada, dışarı siparişlerini gören kız vardı ya -hani alnı dar olanı- onu metres tutayım. Bir sene sonra da öleyim.

Bineyim bir Boğaziçi vapuruna, günün birinde. Bebek’le Arnavutköy önlerinde arka taraftaki oturduğum kanapeden kalkayım, etrafıma bakayım; kimseler yoksa, denizin içine bırakıvereyim kendimi.

Sait Faik Abasıyanık

luzumsuz+adam Lüzumsuz Adam

Soğuk Doruktaki Adam’dan

vardım mı bir kez soğuk doruğa
biter bütün dertlerim
kafa karıştıracak şey kalmaz
ve yürek karartacak
huzur içinde
bir şiir kazırım kayalara
koyveririm
dalgalansın bağlanmamış bir
kayık gibi dünya.

***

Başkalarının günahı ile uğraşma
Övünme erdemlerinle
Gerekli olduğu yerde iyidir eylemin
Geri dur gerekli olmadığın yerde
Çok varlık çok sorumluluk ve dert getirir
Derin sözler sığ laflara yol açar

***

Yeni buğday hasat edilemeden daha
Eskisi bitiverdi ambarımda
Bir okkacık ödünç alayım dedim
Durdum çekingen çekingen kapıda
Evin beyi karıma sor dedi
Kocam bilir dedi karısı ise
Fakir düşmüş birine yardım etmekten aciz
Ahmaklaşıyor malı arttıkça insanoğlu

***

Yürekten özledinse bir can yoldaşını
Şuracıktadır o tutarsın elini uzatsan
Kaynağından kopmuş yolcular görürsen
Hepsini konuk et bir Zen muhabbetine
Esrarı anlatın aydınlatıncaya dek ay geceyi
Güneş doğana dek ilkeleri konuşun
Sonra unutun bu binbir neden ve sonucu
O zaman insanı görürsünüz olduğu gibi.

***

Günlerimi geçirdiğim yer
Sözle anlatılmaz gizli-gizemli
Rüzgarı yok yine de fısıldaşır yapraklar
Dumanı yok yine de yiter gözlerden bambu kamışları
Nereden gelir vahşi deredeki su sesi
Nereden fışkırır şu ak bulutlar
Öğle vakti oturunca kulübemin önüne
Birden bire gördüm güneşin parlaklığını

Han Şan

Çeviri: Ömer Tulgan
k%25C4%25B1zkardesimin+turkusu Soğuk Doruktaki Adam'dan

Bir Kızın Babası Olmak

bulutların rengini beyaz olarak, suyun rengini gök
kendimi bir şair olarak, ayıp bir şey olarak
beslenme çantasında bir dilim keki
çok ayıp bir şey olarak öğretmen kubilay ilk
öğretim okulunu
imgeyi müteveffa, simgeyi türban, dengeyi mustafa
kutlu, devrimi marcos olarak
bir kızın babası olarak endişe ediyorum o
yapayaşlı cumhuriyet mirasından
birdenbire boğazıma basıyor politika, birdenbire
bir patron

bir kızın babası olmak yoğun bakımın camında bir
hıçkırık biriktirmektir çünkü
adak kurbanı, yaşlanmak, pazarlık, namaz, boş
bakış, bir düş incecik

Türk şiirini mübarek bir şey olarak, turgut uyar’ı
velayet-i fakih
narın babası olarak haydar abiyi, ereni, sacitin hem oğlu
hem pederi
kızım bana ellerini ver, el ver bana, ellerini sür,
beni doğur her seferinde

bir kızın babası olmak eve geç gelince
hayıflanmaktır çünkü
lactum 1, motilium şurup, 36 derece su, üflenmek
üzere sur

sur üflenmek üzere, kıyamet kopmak, ben olmak
bir kızın babası
kuşanmak bir sonsuzluk hayalini, sanki olabilirmiş
gibi

İsmail Kılıçarslan

kiz+babasi+olmak Bir Kızın Babası Olmak

Sinema Kapıları

“Çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten” Edip Cansever

Başlarken/Hep Aynı (İç) Görüntü

ı.

Güven içinde olduğumu bilmem hiç
Sevildiğimi, önem verildiğimi
Benim başkalarını aradığım gibi
Arandığımı bilmem…

Dünyanın bütün suçlarını işlemiş
Bütün yanlışlarını ben yapmışım gibi
Yaptığım her işten tedirgin oluyorum.
İçimde sürekli bir horlanma korkusu
Bir kekeme tutukluğu ürkek dilimde
En iyi bildiğim konuda bile
Çekine çekine konuşuyorum.

Çekilip sonra kabuğuma küskünlüğün
Kendime düşlerden sığınaklar kuruyorum
Kırık dökük izleriyle hayatın.
Usul sesli içe değen incecik
Bir şarkı büyütüyorum, ömrüme benzeyen…
Sabah kadar uçuk, akşam kadar acı
Rengi dört mevsimin uyumsuz karışımı
Acemi bir şarkı…

Umuda ve gerçeğe böyle katlanıyorum.

ıı.

Bir biletle günün
En güzeli iki saatini satın alıyorum
Neden gitmeyeyim ki?
Baba korkusu yok, usta korkusu yok
Annemin zayıf elleri, ölü gözleri
Kardeşlerimin sıska cılız gövdeleri yok
Yoksulluk yok, acı yok;
Olsa da öyle kısa sürüyor ki
dışardaki kötülükler içinde…

Düşlerimi satın alıyorum, yalnızlığımı
İçimde umudun kırık aynaları
Yüreğim bunalıyor gerçeğin gergefinde;
Bir biletle bırakıp gökyüzünü kapıda
Kırık tahta koltuklarda, hüzünlü
Alacakaranlığımı yaşıyorum.
Neden girmeyeyim ki
Günlerce, günlerce avunuyorum…

Şükrü Erbaş

 
eski-mardin-sinemasi Sinema Kapıları

Aşk Şarkısı

Yurdum nerede olsa gerek?
Benim yurdum küçüktür,
Bir yerden bir yere gider,
Alır yüreğimi götürür,
Acı verir, huzur verir;
Benim yurdum sensin.

Hermann Hesse

hermann-hesse Aşk Şarkısı

Menekşeli Vadi

   Arkadaşım kafasını iri elleri arasına almış düşünüyordu. Önünde yarım kiloluk bir şarap şişesi yarı yarıya boştu. Fasulya piyazı ile tek uskumru artık yenmiyecek bir manzara içinde öyle elemli duruyorlar ki, günlerce aç kalmış birinin arzu içinde yemeğe oturduğu halde, bir lokma aldıktan sonra birdenbire midesine saplanan bir sancıdan yiyememiş de tabaktaki yemekler canlı imiş gibi üzülmüşler hissini veriyordu. Böyle üçüncü sınıf meyhanelere gelen insanların önlerindeki yemekleri silip süpüremeyişleri bana seçmemiş erkekle, seçilmemiş kadının yüzlerindeki içinden çıkılamaz üzüntülü manayı ve hali hatırlatır.
   Arkadaşımın ismi Bayramdı. İri kemikli bir adamdı. Arnavut şivesile konuşuyordu. Bir zamanlar kuru bademi külle, kezzapla yaş badem haline getirir satardı. Sonra piyango bileti sattı. Sonra arabacılık yaptı. Sonra da zengin oldu, diyebiliriz. günde otuz kırk lira kazanıyordu.Bben kendisini bu ara tanımıştım. Eski adetlerini bırakmamıştı: yine külhanbeyi gibi giyinir, kötü meyhanelerde en hoş kızları tanırdı. Onun tanıdığı kızlar içinde bir seher vardı. Sahiden seher gibi kızdı. Bayram, Seherle yaşamağa başlamıştı. Onu upuzun boyu ile arabasında görürdüm.
– Hey be more, derdi. Görürsün a, gündüz külahlı, gece silahlı!.
   Beygirlerin sırtına bir kamçı vururdu. Sırım gibi kısraklar dar sokağı yıldırım gibi geçip giderlerdi. Seherle beraber yaşayan bayram çok kavgalar etti seher yüzünden. Bıçaklar çekti. cürmümeşhurlardan kaça kurtula bir gün yakayı ele verdi. Yedi, sekiz ay yattı. bu sırada da olan oldu. Seher, zaten pek düşkün olduğu bir üniformalının ardına düştü. Asmalımesçitteki meyhaneye uğramaz oldu.
   İşte Bayram ondan sonra çalıŞmadı. Sırtının kemikleri hamudundan kurtulmuş araba okları gibi dışarıya fırladı. sabahtan içmeğe başlıyordu. Seheri aramağa koyuldu. Kocaman bir bıçağı kuşağının arasından çıkarıp Seheri böğründen yaraladı. Ama Seher ölmedi. Kendisini kimin yaraladığını da söylemedi.
   Seher hastaneden çıktıktan sonra meyhaneye geldi ama Bayramla konuşmaz oldular. İşte bu Bayrama büsbütün dokundu. Seherin yaptığı erkeklik de onun elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu. Zaman geçti Seherle barıştılar. Bayramın kısrakları, arabası satıldı. Parasını Seher yedi. Başkasının arabasında on lira gündelikle çalışan bayramı katil etmek için seherin yapmadığı kalmadı. hep onun sinirine dokunanlarla gezip tozdu. Bayram arabayı koşamaz oldu. Yine badem satmağa başladı.
   Şimdi akşamları meyhanede bütün kazancını içkiye verirken ona rastladığım zaman artık onun yüzü, ışıklarını söndürmüş, harp içinde bir avrupa şehri manzarası almıştı. o sinirli, kemikli, duru beyaz yüzündeki ateşli gözlerinin feri kaçmıştı. kuru kuru da öksürüyordu. yalnız içince parlamağa başlayan gözleri Seheri öldürmeğe çıktığı günlerin hırsını ancak böylece alabiliyordu. O akşam onu perişan görünce:
– Bayram be, dedim. ne bu halin be? delilik etme!
– Otur, dedi. barba! bir şişe daha şarap getir. bir aralık bayram yüzüme tuhaf tuhaf baktı. bir şey söyliyecekmiş de vazgeçmiş gibi caydı. ben aldırmayınca:
– Ben seni kardeş gibi severim, dedi. Sen de beni seversin ya?
– Şüphen mi var, Bayram? dedim.
– Öyleyse, dedi, beni evime götürür müsün?
– Sarhoşsan pekala, dedim.
– Yok, odama değil, dedi. Evime. Evime ama asıl evime. Yedi senedir gitmedim.
– Yedi sene mi? dedim.
gülüyordu.
– Yedi sene evvel bir sabah evden çıktım, dedi. Tam yirmi bir yaşında idim. Bir şubat ayı idi. Ama bizim dere içi bir bahar sabahı gibi ılıktı. menekşeler kokuyordu. Çiçekpazarında çiçekleri sattım. On dokuz lira aldım. Hiç içki içmemiştim; içtim. Üç sene evvel evlenmiştim, ama boyalı, kokulu kadın hiç koklamamıştım; kokladım. Ondan sonra eve gitmedim. Sağ mı, ölü mü evdekiler? bilmem. hiç birine hiç bir yerde rastlamadım. bir ihtiyar babam vardı. bir anam, bir karım, iki çocuğum. Çocuğumun biri bir buçuk yaşında, ötekisi dokuz aylıktı. Bildiğin gibi badem sattım, sonrasını bilirsin.
Sonra meyhaneciye seslendi:
– Barba! bir şişe kırmızı şarap, ama ikilikten olsun.
– Bayram vre! sen fazla kaçırdın.
İhtiyar garsona kaçıncı şişe olduğunu sordum.
– Şaşkına döndüm vre, dedi, saloz gibi oldum. Ben çizdim yedi, ama şaşırmadımsa.
bayram munis:
– Sen getir, dedi. ben içmiyeceğim.
Ama yine o içti. Bir şişe de ben getirttim. Sokağa çıktığımız zaman benim de ayakta duracak halim yoktu, onun da. Asmalımesçite uğradık, garson bekire seheri sorduk, tepeye gitmiş. otomobile atladık. Tepeye vardık. Bayram:
– Tepeliyeceğim tepede onu! deyip duruyordu.
   Bereket Seher orada da yoktu. Oradan yaya yollara vurduk. Rüzgar soğuk ve ıslaktı. Gökte parça parça buzdan bulutlar akıp gidiyordu. Arasıra her zamanki ay olduğu şüpheli bir ay gözüküyordu. Bir ara göğsümüze yediğimiz rüzgarı arkamıza aldık. Bir zaman da böyle rüzgar bizi itti. Birden rüzgarsız bir yerde durduk. Önümüzde karanlığın içinde kocaman bir köşk peyda oldu. Onun bahçe duvarı kenarından bir lahana tarlasına düşüverdik. O önde, ben arkada yumuşak bir toprağın üzerinden karanlık bir yere doğru inmeğe başladık. İndikçe rüzgar dindi. bir zaman sonra ıpılık bir havanın içinde idik. Bir su sesi duyuyordum. önümüzdeki üç dört bina parçasından tatlı ışıklar çıkıyordu. Köpekler havlıyordu. Bir kapıyı vurduk. Merdivenlerden bir kız çocuğunun sesi duyuldu:

– Anne! kapı vuruluyor.
– Kapı vuruluyorsa açsana, deden dönmüştür kahveden.
– Ben korkarım.
– Korkacak ne varmış kız?
– Kapıda ik(i) herif duruyor.
– Aptala bak! kim olacak? dedenle Hasan amcadır.
– …
   Kapı açıldı. Sarı saçlı bir kız çocuğu, çil mavi göz­lerini Bayram’ın yüzüne aptalca dikti. Sonra pırıl pı­rıl parlıyan mavi gözler bana döndü, beni de süzdü. Kapı üstümüze örtüldü.
— Hırsız geldi anne… Vallahi hırsız, billahi hır­sız!…
Başörtüsü ağzına bağı, bembeyaz alınlı, siyah si­yah gözlü bir kadın, hayretle büyüyen gözlerle karşı­mızda idi. Evvelâ böyle, uzun uzun bakakaldı. Sonra başörtüsünü ağzından çekti, geri geri çekildi.
— Buyurun efendim, dedi.
İçeriye girdik. Önümüze hemence bir merdiven çıktı. On adım çıktık çıkmadık, bir oda kapısının önünde idik. İçeriye girdik. Şimdi saç sobalı bir oda­da idik. Odanın içinde keskin bir çocuk kokusu ile ıh­lamur çiçeği kokusu vardı. Sedirin üstünde oturduk.
   Ortaya, yerden yapma, tahtadan bir yemek sofrası getirildi. Üstüne kırmızımsı yer yer parlıyan bakır bir sini kondu. Sininin üstünde turşu, peynir, reçel; katı pişmiş altı yumurta vardı. Oturduk, hepsini konuşmadan yedik. Küçük bir erkek çocuk, biz yemek yerken kapıyı açtı, bize baktı; kaçtı. Küçük kız hizmet etti. Saçları arkadan sımsıkı bağlanmış, şimdi anlı da gö-zükmiyen bir genç kadın, yemek bittikten sonra sessizce birkaç defa girip çıkarak herşeyi topladı. Bir yükün kapağını açtı. İki yatak serdi. Çıktı. Kahve getir-düer. Hiç konuşmadan yattık. Sanki birbirimize darıl-mış gibi göz göze gelemiyor, surat ediyorduk.
   Sabahleyin uyandığım zaman, Bayram’ı pencerenin önünde sigara içer buldum. Sedirde yanına oturdum. Dışarıya baktım: Önümde sis içinde bir bahçe uzanıyordu. Kenara, yarısı cam, yarısı hasır örtülü «ser» gibi birşey vardı. Pencereyi açtım. Güzel bir menekşe kokusu burnuma doldu. Hava ılık ılıktı. Sonra sis, ağır ağır açıldı. Gözümün önüne bir bostan serildi: Lahanalar çiçekler, maydanozlar, salatalar şaha kalkmıştı. Ötelerde çiçeklerin arasında başka bahçeler, başka yamrı yumru binalar gözüküyordu. Her taraf ayni nebat, ayni hayvan, ayni çarpık ve birbirinden epey uzak binalarla doluydu. Menekşe, her taraf menekşe kokuyordu. Yolun tam ortasında şırıl şırıl bir doru akıyordu. Akşam eve gelirken, bu derenin içinden mi geçmiştik; Ayaklarım bile ıslanmamıştı.
İhtiyar bir adam yanımıza geldi. Bayram:
— Babam! dedi.
Gececimi beri ilk defa konuşmağa başlamıştık. Adam bana:
— Hoşgeldiniz oğlum! dedi.
Sonra ihtiyar bir kadın süt getirdi. İhtiyar adama:
— Pazara gidecek misin? Arabayı hazırlıyayım mı? dedi.
Adam Bayrama baktı. Bayram ;
— Ben gideceğim pazara anne! dedi.
Yalnız ihtiyar kadm, buruşuk yanağına düşmeğe hazırlanan damlayı yeniyle sildi. Başka hiç kimse bu dönüşten heyecanlanmadı gibi geldi bana.
Arabayı, lahana, pırasa, kırmızı turp; ıspanak yüklemişti. Bindik. Küçük kız çocuğu, koca bir demet menekşe getirip bana verdi. Rengi ayva gibi sapsarı kesilmiş bir kadm, kucağında kerevizlerle koştu. Onları arabaya attı. Bayram’a yüzünü yerden kaldırmayarak baktı. Bayram, oralı bile olmadı. Kırbacını havada, beyaz beygirin üstünde, sonra arkasına dönüp kendisine bakmakta olan kadına doğru şaklattı. Kadının koşa koşa eve kaçtığını görmeğe zaman kalmadan köşeyi dönmüş, evi gözden kaybetmiştik.
Hâlâ menekşe kokuyordu. Kereviz kokusu da, ne keskin ne güzeldi! Nereye ineceğimizi kestiremiyor, sormağa dilim varmıyordu?
Bir pazar yerinde arabadan atladık. Bayram’m etrafını madrabazlar sardı.
— Askerden döndün mü? Seni öldü sandık be Bayram!… diyorlardı.
— Ben gidiyorum Bayram! dedim.
— Uğra bazı! dedi.
Birtakım yollardan geçtim. Yokuş indim, yokuş çıktım, yine indim; kendimi Ortaköy’de buldum.
Menekşeli vadiye bir senedir gidemedim. Birgün arayayım dedim, bulamadım. Geçen sene, birkaç arkadaş, soğuk bir şubat gününde Mecidiyeköyü’nde bir lahana tarlasına düştük. Önümüzde manzarası, derinliği, garipliği bizi kendine çeken bir vadi açılıyordu.
Yumuşak toprağa basınca nerede olduğumu anladım. Yumuşak toprağa koşa koşa indik. Vadi ılık öyle ılıktı ki! Buram buram menekşe kokuyordu. Derenin kena­rından yürüdük. Bayram, bahçede kazma ile salatala­rı çapalıyordu. Karısı eğilmiş, galiba ebegümeci top­luyordu. Bayram, beni tanıyamadı. Ben de kendimi ta­nıtmadım.
Bahçenin kenarından geçerek yukarıya, Arnavut-köyü tepelerine doğru yürürken burnumuza hâlâ menekşe kokusu geliyordu. Altımızda bir mayıs günü­nü bırakarak şubat ayını yukarda, bir kamçı gibi bizi bekler bulduk.

Sait Faik Abasıyanık

menekseli+vadi Menekşeli Vadi

Hepsi O Kadar

Gidilir gelinir.
Belki sağsalim dönülür, hepsi o kadar.
Günler geceler çabuk geçer.
Çabuk geçmez şaşkın bir çocuğun hüznü
Vapurlar, arabalar, karlar çabuk geçer.
Ayrılık da özlem de herşey…
Herşey çabuk geçer
Ve birden gün ağarır.
Hepsi o kadar.
Gidilir herhalde gelinir.
Bütün gün denize bakmak kadar.
Belki ayvalar çürür.
Birşeyler kurur, atılır.
Nedir ki uzakta olmak
Ardahan´da boş duran bir ev
Hiçbir zaman suyu olmayacak bir kuyu
Unutulur, kalır. Hepsi o kadar.
O kadar anlayabilmek
O kadar acemi
O kadar toy
O kadar ilk
O kadar yeni
Ey uğursuz yolculuklar
Ey yıldızsız samanyolu
Bir daha hiç olmayacaksınız.
Çünkü yarım ve yaralı kalan
Bir akşam, yemin etmiyorum ama
En az günlerce, günlerce kanar.
Gidilir, gelinse de gidildiği gibi değildir.
Hepsi o kadar.

Süreyya Berfe

gitmek+ve+donmek Hepsi O Kadar

Aykırı Sevda Sözleri

1.
Sevdiğim, tabutum, ak kefenim;
Derin ve dar mezar çukurum benim.

2.
Yeni bir kalıba dök, beni arıt bir potada.
Geçmişim saklı ama geleceğim ortada.

3.
Kabahatinden daha büyüktür özümü;
Yüreğimin aşık olmaktan ötürü.

4.
Sen vazgeçilmez kötü bir alışkanlıksın,
Cinnete ve ölüme karsı bir esrarsın.

5.
En büyük yanlış bir kadına bağlanmaktır;
Gerçek aşk bir kadından kadınlara akmaktır.

6.
Seni kuşanıp çıkarım sokaklara.
Tuhaftır, hep ben olurum hazır patlamaya.

7.
Yüreğime benzin döküp kibrit çakan;
Ey usta kundakçım iz bırakmayan!

8.
Söylentiler çıksın, elimi kana bula;
Yeter ki günlerim olsun çırılçıplak koynunda.

9.
Kumar borcum, yani namusumsun;
Masum değil, iflah etmez tutkumsun.

10.
Bütün pislikleri ortaya çıkardığından,
Aşıksam nefret ediyorum yaşamaktan.

11.
Aşk bütün kötülüklerin anasıdır.
Her aşk sonunda bir bozgun anısıdır.

12.
Seninle içimde bir yakın ölüm sevinci;
Sen vaktini şaşmazsın salgınlar gecikmeli.

13.
Aşkın fincanından kayıp gitmiş bir pul sırça
Ve güve yeniği umudun havli kumasında.

14.
Benim soluğum barut kokar ve de kan.
Seninki bir ağıttır kendini yerden yere vuran.

15.
Bu ham dünyada zoraki bir söz gibi sevgim.
Sevsem sana yazık, sevmesem incinirsin.

16.
Sevgimiz bir tastır yarısı gömük toprağa;
Kaldırsan böcekler görürsün altında.

17.
Temiz kalmış ne bulunur bir çöplükte
Aşk da kirlenir elbet insanla birlikte.

18.
Gözlerine derinden ne zaman baksam;
Hep uzaklaşıp giden yalnız bir adam.

Metin Altıok

aykiri+sevda+sozleri Aykırı Sevda Sözleri

Sevmiyorum Seni

Şimdi benim buzdan bir döşekte
Üç büklüm olmuş zavallı sevdam,
Üşüyorsa ölesiye yalnızlıktan;
Bil ki senin hep böyle güvensiz,
Yaşamdan korkar oluşundan

İşte bunun için sevmiyorum seni.

Şimdi benim bir han avlusunda
Hiç bitmeyecek umutsuz kavgam,
Soluyorsa başı önde yorgunluktan;
Bil ki senin hep böyle umarsız,
Yarını göze alamayışından.

İşte bunun için sevmiycem seni.

Metin Altıok

sevmiycem+seni Sevmiyorum Seni

Senden Hala Haber Yok

Bir nesnenin neresinde akşam olur
Sivri bacaklı delikanlılar gülüşerek bara inerler
Yazın bittiği rivayet edilir kasabada
Yani artık tamamen bitmiştir yaz
Tüketilmiştir ya da yok sayılmıştır
Çığlık çığlığa koşarak bir iki at yürür denize
Rakının yayları kopar bir iki adam ağlar
Bir iki kadın güzel kokular içinde geçer uzaydan
Senden hâlâ haber yoktur
Bir nesnenin neresinde akşam olur.

Sessizlik ne berbat bir yolculuktur.
Yağmur, kopan bir inci kolye gibi yağar
Sivri bıçaklı delikanlılar dövüşerek bardan çıkarlar
Kışın başladığı rivayet edilir kasabada
Yani artık tamamen her şeyi kaplamıştır kış
Önemsenmiş ya da kabul görmüştür.
Çığlık çığlığa koşarak bir iki hatıra yürür akıllara
Rakının kadehi kırılır bir iki kadın ağlar
Bir iki adamın tenha cenazesi geçer uzaktan
Senden hâlâ bir haber yoktur
Sessizlik çok berbat bir yolculuktur.

İnsan üzülmeye görsün hayat hep tutuktur
Kar, ölümün üstünü bembeyaz bir örtüyle kapar
Sivri bacaklı delikanlılar birbirine dargın ayrılmışlardır buralardan
Mevsimlerin aşka göre değiştiği rivayet edilir kasabada
Yani artık tamamen sevdayı ele geçirmiştir mevsimler
Özlemek, unutulmak ile hatırlanılmak arasında bir ara istasyondur
Çığlık çığlığa koşarak bir iki teselli yürür ömürlere
Rakının tadı küflenir çürür bir iki âşık ağlar
Bir iki yalnızın ismi okunur topraktan
Senden hâlâ bir haber yoktur
İnsan üzülmeye görsün ona hayat hep suçluluktur

Küçük İskender

senden+hala+haber+yok Senden Hala Haber Yok