Meyvesiz Erik Ağacı

Baharda meyve vermedi erik ağacı
        Utandı –
Buruk baktı yapraklarına
        Çıplak dallarına
        Ve ağladı
Ve mahallenin veletleri -meyve hırsızı-
 Hiç taş atmadılar
Küçümseyerek baktılar ağaca
       Ve gittiler
Öylesine yüzüstü ve öylesine yapayalnız
       Erik Ağacı
Artlarından onlara özlemle baktı
      Ve ağladı
Ve mahallenin bayları bayanları
      Ayrımsamadılar
      Zavallı erik ağacını
Ki öylesine yararsız – öylesine suçlu
      Ağladı
Yalnız kara bir kedi -gölge dostu
Güneş gibi sarı gözleriyle
Uzun uzun süzdü erik ağacını
      Ve yer yurt edindi
Dört enik getirdi gölgesine ağacın
      Şimdi erik ağacı
Hazla uzatır serin şemsiyesini
Yavrucuklar azılı güneşinden yazın
      Kavrulmasınlar diye

Zareh Yaldızcıyan
Çeviren Ohannes Şaşkal

meyvesiz+erik+agaci Meyvesiz Erik Ağacı

Suskun Kelimeler Lügati

Dudakları yırtılmış bir şehir duruyor karşımda,
Dili kelepçeli bir şiir…
Susuyorum, içimde ihtilal korkusu,
Konuşuyorum kelimeler intihar ediyor…
Senden kaçıyorum, şehir peltek,
Sana geliyorum, şiir kekeme…
İçimden akan ırmaklardan intihal edilmiş
Mısralarımda ölü soğukluğu,
Noktadan sonra hayat umudu…
Ne umduğuna nail olabilmiş virgül,
Ne de içimdeki çığlığı susturabiliyor nokta.
Hani ellerin dokunsa yarama diyorum
Son bir umut,
Öyle üvey ki, onlar da çok uzakta…
Bir vav’ın karnındayım iki büklüm
Vav kanımda susuyor uzun uzun
Ve bir bulutu ağlatırken bulunacağım
Korkuyorum,
Seni ıslattı diye sataştığım o bulutu…
Ve ölümüme şahit yazılacak
Suskun kelimeler lügati…
Ve ben gideceğim
Şehirlere kar yağmıyor diye
Bulutları yağmalayacak çocuklar
Ve ben gideceğim
Takvimlerden silinecek bütün mevsimler
Yırtılan dudaklarından öpülecek
Önce şehirler
Sonra şehri ıslatmaya korkan
Kara bulutlar, bahtsız şiir.
Ve sabah oluyor,
Şehrin dudaklarından kancalar sökülüyor
Güneşi giyinmeye hazır sokaklar…
Yağmalanan şehre yağan
Bir ezan sesi
Doğruluyorum tırnaklarımda izi gecenin
Doğruluyorum şiirin kalesi düşüyor
Doğruluyorum doğum sancısı gibi bir sabah
Doğruluyorum, aziz Allah…

Bilal Tırnakçı

suskun+kelimeler+lugati Suskun Kelimeler Lügati

Saklı Kristal

İçimde kırıldın kristal
Koptun, parçalandın, dağıldın, yittin bende
Hiçbir ışık bulamaz en küçük emareni
Canıma katıp sakladım seni

Geceler boyu ıssız ve tenha vadilerinde şehrin
Simsiyah uçurum ağızlarında yasakların
Yıldızlara verip ağrıyan yanımı
Erittim içtim seni kristal

Kimse bulamaz artık
Kimse bilemez yüzünü, ellerini, gözlerini
Ve öpüp içtiğim alnındaki aşk iksirini

Duyulsun artık, bilinsin istiyorum
Seni ben yok ettim göz bebeklerimde kristal
Diplerime, köklerime, toprağıma ektim tohumunu
Bereketli yağmurlara karşı tutarak gövdemi
Efsunladım seni

Cadılar, ecinniler, müneccimler ve büyücüler bulamaz
Keşişler, dahiler ve bilgeler asla bilemez
İçimin derin sırlarına kattım seni kristal

Ellerime, gözlerime, dilime, dişlerime sürdüm çıldırtan sesini
Ve zifir gözlerinden ağrılar akmasın diye
Ruhumda yaktım bütün parıltılarını
Ve çocuksu gülmelerini içip içip
Suda eriyen şeker gibi yok ettim seni içimde
Yorgun bedenlerde gizlenen hüzün gibi gizledim seni
Boğum boğum duruyorsun eklemlerimde
Bir papirüs, bir manifesto, bir sancak gibi kristal
Bir paslı bıçak gibi etimde
Bir kül yığınının içindeki kor gibi bedenimde
Akrep gibi damarlarımda
Dolunay gibi yüreğimdesin

Buğusu, buhuru, baharı ol hayatımın
Kal bende
Yansıt ışığını
İçimde incecik bir yer hep sızlasa da
Bütün fotoğraflardaki mutlu insanlar gibi
Sana bakacağım
Hep sana bakacağım kristal

Ferman Karaçam

ferman+karacam Saklı Kristal

Ne Böyle Sevdalar Gördüm Ne Böyle Ayrılıklar

Ne zaman seni düşünsem
Bir ceylan su içmeye iner
Çayırları büyürken görürüm

Her akşam seninle
Yeşil bir zeytin tanesi
Bir parça mavi deniz
Alır beni

Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları

İlhan Berk

ne+zaman+seni+dusunsem Ne Böyle Sevdalar Gördüm Ne Böyle Ayrılıklar

Aşkla Kedi Arasında Yedi Benzerlik

Aşk denen yaban yaratık
İnsan sever, kovulmuştur ormandan
O munis tüylerinin karanlığından
Hep eskiyi daha eskiyi okşatır
Bir masal zamanı… Cinler padişahlar…
cope gider okuyup öğrendiğin
Açık pencereden girmiş arı
Çok daha önemli o gün kaybettiklerinden, kazandıklarından

Aşk denen yaban yaratık
Kıs kıs güler gözleri kapalı
Patisi parmaklarının arasında yumuşacık
Beş kıvrık keskin kemik
Girer çıkar girer çıkar uykunuza
Ormandasınız artık
Uçurumun tam kenarında
Kızgın fosfor, su değil
Baktıkça ta dipte pırıldayan
Çığlık çığlığa sabah…
Rüyaymış…

Aşk denen yaban yaratık evden kaçınca
“Tanrım ne yaptım da küstü bana…
Kapıyı nasıl oldu da açık bıraktım…”
Bir fotoğrafı var mı?.. Duvarlarda mı arasam?..
Ya ezildiyse?..
“Kısırlaştırmış mıydınız? Dönerse mutlaka kısırlaştırın…”
Evde olmuyor… Ormana…
Döner mi acaba?..

Bir gece aşk denen yaban yaratık
Ne dinliyorsan, nasıl duymuşsa, mırıl mırıl
Kapıda işte… Tüyleri didik didik
Acıkmış… Üşümüş o da
Senin gibi… Özlemiş… Canım canımmm…
Şehrin gürültüsü
Girmesin artık odamıza…

Uyuyor aşk denen yaban yaratık
Günlerdir gecelerdir uykuda
“Bir şeyi yok” diyor veteriner
“(Gülerek) bu çocuklar da bizim gibi depresyona girerler bazen…
Ameliyatın… belki… yan etkisi
Siz ona iyilik ettiniz…
Geçer…” Geçmiyor…
Suyuna on damla… Oyuncaklar…

Aşk denen yaban yaratık
Nasıl doğurdu “bitecek” derken!
Duvarda derin tırmık izleri, bir yün kazak
Paramparça
“Yüzüne ne oldu?” Alkol… geçirmiyor
Kimya… Sabah jimnastikleri… Uyku…
Şimdi anladım… Rüya dediğim…
Yaşadığımız şu anlamsız kargaşa…
Ev diye gizlendiğimiz orman…

Aptal bir güneş yanık kalmış
Uyutmuyor…
Kurtulduğun gün aşk denen yaban yaratıktan
Geceyi alip götürmüş
Yatağında tüyler, tüyler ağzında, boğazında
Su kabı… Sevdiği minder…
Ava çıkmıştır şimdi yeniden… yeniden…
Mumlar ve opücüklerin yandığı sofralarda
Boşuna arama
Son sözünü söyledi veteriner:
“Bu çocukların -ne yazık- ömrü bizden kısa…”

Barış Pirhasan

askla+Kedi+Aras%C4%B1nda+Yedi+Benzerlik Aşkla Kedi Arasında Yedi Benzerlik

Ben gölge dediysem siz eşik okuyun

Ben gölge dediysem siz eşik okuyun
Sizin göründüğünüz değildi ışık dediğim
Aşk dediysem özgürlüğü sizden uzak
Sustuklarınızdı kirpik kirpik eğildiğim
Masal beni doğurandı siz gerçek olun
Bir yaşama imkanıydı her ölüm şiiri
Mezar sayın dilimi tanrılar büyütün
Çocuk benim aklımdı siz unutun unutun
Kimse üzgün düşmesindi kimseden
Yalnızlıktan biçtiğim korunaksız zaman
Deniz dedim yumuşasın diye evleriniz biraz
Tutsak sizdiniz ben çekildikçe
Babanızı sevin diye öldürdüm babamı
Uzaklarla büyüyün diyeydi dağ masalı
Ben yazdıysam ben sustuysam ben gittiysem
Sizi doğurmak içindi sizi öldürmek içindi
Sizi yaşamak içindi…

Şükrü Erbaş

ben+golge+dediysem Ben gölge dediysem siz eşik okuyun

Suya Su Demek

Bu da oldu
Gök bahçesinde boğuldum

Işık içimde kaldı
Bildiklerimden soğudum

Söz her şeydi
Yalnızlıktı unuttuğum

Bir tel saç imiş
Yirmi dokuz harf çırpındığım

Ana rahmimdi gittiğim her yer
Dünya diye avundum

Küller güz ağaçları duvar dipleri
Yazgınızdı büyüdüğüm

Güneşin sevincini
Yıldız mezarlarına gömdüm

Bitti kalbin suçu
Suya su demeyi öğrendim

Acı güzellik
Sana inandım senden korktum

Anladım ve öldüm
Bir hoş mutsuzluk içinde yaşadım.

Şükrü Erbaş
suya+su+demek Suya Su Demek

Ömrün Bir Ânı

Ömrün bu yakasında
Anılar öreni dünya

Yaşadıklarım umarsızca geri
Döndürüyor beni, günlerim eski
Günlerin solgun defteri
Bu yazı kimden kalma
Anlaşılır mı buralarda bu dil
Bu yürek nasıl direnmiş kuşatıldığında

Ne kaldı yüzyıllarımdan
Birkaç hayat dersi
Bozukdüzen bir ses
Acı veren gururdan başka

Bazı ânların altında
Ölü kelebek mezarları
Ahdlar, anıtlar, ukdeler…
Arasında yaprakların
Kalbim, güzel başlangıç
O resimli mağara
Bir göçükte ağzı kapanır mı onun da

Kazancımmış yitirdiklerim
Bir ömrüm olduğuna inandığımdan bu yana

Gezin ruhumda
Ellerin dokunuşların
Nefesin ısıtıyor dünyamı
Kavuşturuyor
O yakayı bu yakaya


Mahmut Temizyürek

omrun+bir+ani Ömrün Bir Ânı

Boşlukta Bir Akarsuyum

Boşlukta bir akarsuyum
Bir uçtan bir uca geçen boşluğu
Zaman oynaşır içimde
Güneş emer toprak sorar
Göz kamaştıkça o tatlı yanılmalar
Oysa ne başlangıcım ne sonum
Akan bir gümüş madeniyim gece
Gündüzüm elmas uyku
Sesim var kuşlara şaka
Gövdem uzanır yıldızlara
Ki varlığım boşluğa damla damla sızıntı

Varlığım yadırganmaz bir yeryüzü konuğu
Yadırgansa da acı vermez koynu yalnızlığın
Kuşların konduğu bir noktayım gökyüzünde
Hiçlik kadar koyu
Hissettim bunu senin boşluğuna sızlanırken
Tam öyleyken yanı başımda buldum seni
Senle başladı keder bir daha
Beter bir bulantı, daha, daha
Akıp gidiyor o çağ bu çağ
İçine ne yazılsa silinecek bir dağ
Gibi bir akarsu
Hiçliğim uzadıkça buharlaşan akarsu

Mahmut Temizyürek               

                                   boslukta+bir+akarsuyum Boşlukta Bir Akarsuyum

Sadece Deli Sadece Şair

Kararan havayla,
çiyin avuntusu akmaktayken
yeryüzüne doğru,
görülmezce, işitilmeden
—çünkü yumuşak patikler giyinir
avutucu çiy, bütün avuntuyla yumuşamışlar gibi—
anımsarsın sen, sıcak gönül, anımsarsın,
bir zamanlar nasıl susadığını,
kutsal gözyaşı ile çiy yağışlarım özleyerek
yanıp tutuşurken, bitkinlikle susadığını,
kemgözlü akşamüstü güneşinin bakışları
sararmış otlu patikalar üzerinde kararmış ağaçların içinden geçip dolaşırken çevrende,
güneşin kör edici kor bakışları, acı vermekten haz duyan.
Hakikatin yavuklusu —sen ha? diye alay ederlerdi—
hayır! bir şair sadece!
bir hayvan, kurnaz yırtıcı sürüngen,
yalan söylemesi gereken,
bilerek isteyerek yalan söylemek zorunda,
av arzusunda,
elvan elvan maskelenmiş,
kendine maske,
kendine av
bu ha —hakikatin yavuklusu?…
Sadece deli! Sadece şair!
Sadece parlak parlak laf eden,
deli maskelerinden dışarı renkli renkli konuşan,
yalana söz köprülerine tırmanan,
yalandan gökkuşakları üstünde
sahte gökler arasında
dolanıp duran, sürünüp duran—
sadece deli! sadece şair!…
Bu ha— hakikatin yavuklusu?…
Durgun değil, dik donuk soğuk değil,
tasvirleşmemiş,
heykelleşmemiş,
tapmakların önüne dikili değil,
bir tanrıya kapı bekçisi değil:
hayır! bu çakılı erdem tasvirlerine düşman,
yabanlar ona daha rahat tapınaklardan,
kedi haylazhğıyla dolu
her pencereden zıplayıp
pop! her rastlantının peşinden
koklaya koklaya her yabanıl ormana dalansın sen,
yabanıl ormanlarda
renkli tüylü yırtıcı hayvanlar arasında
günahkarca sağlıklı, güzel, elvan gezinirsin,
arzulu dudaklarınla,
kutluca alaycı, kutluca şeytanî, kutluca kan emici
yırtıcı yırtıcı, sinsi sinsi, yalancı yalancı gezinirsin.

Ya da kartal gibi, uzun,
uzun dik dik uçuruma,
kendi uçurumuna bakan kartal gibi…

—nasıl da yukarıya,
aşağıya, içeriye,
hep daha derin derinliklere halkalanıyor uçurum!—
Sonra,
ansızın,
düz uçuşla
ani dalışla
kuzuların üzerine çullanmak,
birden aşağıya, yırtıcı açlıkla,
kuzu arzusunda,
bütün kuzu ruhlara kızgın,
öfkeli bütün erdemlice,
koyunca, kıvırcık kıvırcık
göz kırpıştıran, koyunsütü iyilikle alıklaşmışlara…
Böylesine
kartalcadır, parscadır.
şairin özlemleri,
senin özlemlerin, binlerce maske altında,
sen ey deli! sen ey şair!…

Sen ki bakarken insana,
koyun görünür tanrı sana-
insandaki tanrıyı paralamak
insandaki koyunu paralar gibi
paralarken de gülme k—
bu, bu işte senin kutluluğun,
bir parsın, bir kartalın kutluluğu
bir şairin, bir delinin kutluluğu!…
Kararan havayla,
ayın orağı
mor kızıllıklar arasında yeşil yeşil,
hasetle, sinsi sinsi dolanırken,
—güne düşman,
her dolanışta biçerken
gülden döşekleri gizlice,
çökertene dek,
gecenin derinliğine uçuk uçuk gömene dek:

ben de öyle düştüm bir kez
hakikat çılgınlığımdan aşağıya,
gün özlemimden aşağıya,
—aşağıya, akşama, gölgeye çöktüm
bir hakikatten
bağrı yanık, susamış
—anımsıyor musun hâlâ, anımsıyor musun, sıcak gönül,
nasıl susadığını?—
sürülmüştüm
tüm hakikatten!
Sadece deli! sadece şair!…

Dionysos Dithyrambosları
Friedrich Nietzsche
Çeviren: Oruç Arıoba

10150130344959802 Sadece Deli Sadece Şair