gizemli bir sofrada

Hiç olamadım bir çerçeve içinde
Ama sonradan çerçevelendim
Soyut ve soylu bir resim gibi
İnsanın soysuzluğunu bildim
Bile bile kendimi kandırdım
Uzak düşler edindim

Tarihin uyumsuz belleğine
Kurşun sıkan bir eşkiya
Uçveren kardelen şimdi
Yalnız, kimsesiz, çukurunda

Yedi vadiler aşmış, yedi deryalar geçmiş
Yeniyetme yetimler düşleriyle yatmada
Uzak iklimlerin kara kışında
Kendini sorgular başkaları adına

Kendini yemek işi
Gizemli bir sofrada

Yanlışlar kimi zaman bir doğruyu başlatır
Kimi zaman doğrular biter yanlışla
Tarih mezarlığı yanlış ölenle dolu
Yanlış yaşayanla, yaşamayanlar

Yusuf Alper

gizemli+bir+kadin gizemli bir sofrada

aydınlığın tek değil

Ataol Behramoğlu’na

yaşamayı bilmek kadar ölüme de yakındır insan
susmayı sonsuza değin bir armağan gibi sunarak başkalarına
ayrılmayı göze alır, aradan çekilir birgün.
yaşam tek senin aydınlığın değildir ki
ve yalnız senin için sunulmamıştır
gök yüzünden düşen bu armağan.

yaşamayı ciddiye almalıdır insan
vazgeçmek de onurlu bir ayrılıştır
ne kadar alışmış olsak da.

yaşam sadece senin aydınlığın değildir ki
binlerce canlı doğar, çoğalır ardından
ve senden kalan en değerli armağan
onların önünde yürüyen aydınlığındır.

Mehmet Akın Güre

yasamayi+ciddiye+almali aydınlığın tek değil

Kirazlar

Karşımızda beş altı dönümlük bir bahçe içinde kaybolmuş bir eski ev vardır. Panjurları hemen daima kapalı duran bu evde ihtiyar bir karı-koca oturur. Ara sıra öteberi almak için çarşıya giden yine ihtiyar bir hizmetçilerinden başka kimseleri yoktur. Kimse ile görüşmezler. Yine de, bahçenin etrafını çeviren yüksek duvara rağmen mahalle ahalisi onların kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını öğrenmeye muvaffak olmuştur.
Komşulardan biri bu aile hakkında bana da malumat verdi:
-Bunlar Rumeli göçmenidir. Dünya kadar paraları vardır. Fakat gayet pinti insanlardır. Yemezler, içmezler, evlerinde yırtık elbiselerle gezerler, kışın ateş yakmazlar. İratlarından gelen parayı bankaya götürüp yatırırlar. Mezara mı götürecekler, nedir? Bari çocukları falan olsa… Hâlbuki kimseleri de yokmuş. Bu bahçe baştanbaşa kiraz ağaçlarıyla doludur. Mayısta kirazlar kızarmaya başlayınca karı-koca haftalarca bahçede bekçilik eder. Geceleri nöbetleşe uyurlar. Biri evde yatarken, öteki elinde bir değnekle bahçenin içinde dolaşıyor. Çünkü serseri mahalle çocukları duvardan kiraz hırsızlığı etmeleri mümkündür. Hatta bazı seneler, gecelerin ayazından hasta düştükleri olur. Tasavvur ediniz; bir bahçe kirazları olduğu halde ne kendileri, ne hizmetçileri bir tek kiraz yememişler. Bütün bunlara rağmen, mahalle külhanbeyleri, yine sepet sepet kiraz çalmanın yolunu bulurlar. Nihayet kirazlar olgunlaşır. Onları sepetlere doldururlar, araba pazara götürürler. İhtimal, aldatılmaktan korktukları için kendileri de bu arabaları takip ederler. Hem de yayan olarak.
Apartmanlarının kirasını hemşerilerinden bir yaşlı avukat toplar, aydan aya getirip kendilerine teslim eder. Avukatın kâtibi söylüyor; ihtiyarlar parayı alırken ağlaşmaya başlarmış… Anlayın para hırsının derecesini… Parayı herkes sever amma, bu kadarı fazla…
Evet, para hırsının bu derecesi bana da çok iğrenç görünmüştü. Fakat sadece “Hastalık… Bu da bir nevi hastalık…” diye cevap verdim, fazla bir şey söylemedim.
Mayıs geldi, karşı bahçe adeta bir kiraz denizi halini aldı. Eski ev, artık büsbütün kaybolmuştu.
Komşunun hakkı varmış. İhtiyarlar, gece gündüz bahçeyi bekliyorlardı. Bir düzine köpek, kirazları onlardan daha iyi koruyamazdı. Nihayet meyvelerin toplanma zamanı geldi. İki kanadı birden açılan demir kapının önüne yük arabaları yanaştı ve pazara batmanlarla kiraz gitti.
Temmuz başlarında idi. Bir gün evimin önünde mahalle imamıyla konuşuyordum. Karşı kapıdan ihtiyarların hizmetçisi çıktı, bana doğru geldi. Tatlı bir Rumeli şivesiyle:
-Bizim efendi selam söyler, Doktor Bey… Hanım biraz keyfini bozmuştur…Bize teşrif edensinizmiş…Ücreti her kaç kuruş ise veririz, der…
Acele işim olmasına rağmen:
-Peki, geliyorum, dedim.
İmam, elimden tuttu; kulağıma eğilerek:
-Yağlı müşteriyi yakaladınız Doktor Bey, dedi, hissemizi isteriz…
İmamın şakasına ben de şaka ile karşılık vererek:
-Bu cömert insanların, ücreti her kaç kuruş ise vereceklerine göre, hastalık galiba kötü..
Korkarım ki az zamanda vazifemi bitirip müşterimi size devredeceğim imam efendi…
İmam tekrar elimi yakalayarak:
-Hastanın kocasından bolca bir ücret talep edersiniz, fakire bir yerine iki müşteri göndermiş olursunuz. Mahallenin bunlardan, başka suretle bir hayır göreceği yok!
Hastalık, basit bir nezle idi. Fakat kadın, çok ihtiyar olduğu için fena sarsılmıştı.
Beni hayret edilecek kadar sevimli ve munis bir çehre ile karşıladı. Zahmet edip geldiğim için uzun bir dua ettikten sonra:
-Ben istemezdim sizi rahatsız etmek amma, efendiye söz anlatamadım, dedi.
Allahın bildiğini ne salkıyayım? Ben evvela bu duayı ve bu sözleri pek kalpsizce yorumladım..
Anlaşılan vizite parasının bir kısmını Cenabı Hakka havale edecekler… Bu dua ahret bankası için havalename olsa gerek, diye düşündüm.
Hastalığın ehemmiyetsiz olduğunu söylemesi de manidardı. Ehemmiyetsiz bir hastalığın tedavi ücreti elbette ehemmiyetlisinden daha az olmak lazım gelir. Bir bahçe kirazdan bir tanesini yemeye kıyamayan, mülklerinin gelirini aldıkça sevincinden iğrenç bir surette ağlaşan bu insanlar için bu mantık, gayet tabii görülmeliydi.
Hastayı muayene ettikten sonra karnemi çıkararak reçete yazmaya başladım.
Kadın bu esnada kocasının kulağına bir şeyler söyledi. İhtiyar adam, kızar gibi oldu. Hiddetle:
-Allah aşkına canımı sıkma… Kendi derdim kendime yeter… Bir de seninle mi uğraşayım?
Diye söylenmeye başladı.
Kadın hastalara mahsus titizlikle:
-Olmaz, olmaz. Öldürsen nafile, istemem, diye inat ediyordu.
Başımı kaldırmıştım. İhtiyarla göz göze geldik.
Adamcağız bana izahat vermeye lüzum gördü:
-İnsan, ihtiyarladıkça tuhaf olur Doktor Efendi… Eskiden böyle değildi… Ne dersem yapardı. “İlaç içemem… Doktor Efendi beyhude reçete yazmasın! Diyor.
Cevap vermeden gülümsedim. İçimden:
“Galiba kadın, hasislikte kocasına taş çıkartıyor. İhtimal, ilaç istememesi para gider korkusundan” diye düşündüm. Eve ve eşyaya şöyle bir göz gezdirdim. Hakikaten dedikleri gibiydi. İnsan, kendini zengin bir adamın evinde değil bu günden yarına yiyecek bir şeyi olmayan bir fakirin evinde sanırdı.
Hele hastanın yattığı odaya köpeği bağlasalar durmazdı. İhtiyar kadın, takatsiz başını yastığa bırakmıştı, ağlar gibi bir sesle huysuzluğuna devam ediyordu:
-İstemem… Ben ilacı ne yapayım? Ben ölmek istiyorum… Allah rızası için beni halime bırakın…
Sönük mavi gözlerinden buruşuk yanaklarına yaşlar sızıyordu. İşim bitmişti. Gitmek için ayağa kalktım.
İhtiyar göçmen, mahcup bir tavırla:
-Şu çekmecenin gözünde paralar var evladım. Ücretiniz neyse alın, dedi.
Kadının biraz evvel ölmek istemesi gibi, ihtiyarların bu sözüne de hayret ettim. Bir hasisin yarı açık bir çekmecede külliyetli para bırakması, sonra evine giren bir yabancıya “Elini sok da istediğin kadarını al!” demesi garip değil miydi?
Dört gün sonra beni kirazlı eve bir kere daha çağırdılar. İhtiyar kadın epeyce iyileşmişti. Bana kendi eliyle çay pişirmek için ısrar etti. Öteden beriden konuşmaya başladık. Umduğumun aksine bu ihtiyarın sohbeti çok tatlıydı. Onlara başka yerde rast gelmiş olsaydım,”Ne iyi insanlar” diyecektim. Fakat ne mal olduklarını biliyordum.
Bir aralık, kadın bana çoluğum çocuğum olup olmadığını sordu:
-Çoluk var Büyük Hanım amma, çocuk yok, dedim.
-Allah vermedi mi evladım?
-Keşke vermeseydi Büyük Hanım… İki altıntop gibi evlat vermişti. Fakat iki sene evvel, yirmi gün ara ile ikisini de aldı. Yalnız kaldık.
Allah sana, anasına ömür versin evladım… Gençsiniz Allah yine verir inşallah… Hastalıkları neydi?
-Biri kemik hastalığından ölmüştü. Öteki “Beyin Veremi” denen melun hastalıktan… Yavrumu bir gün kaza ile merdivenden düşürmüşler…
İhtiyarların ikisi birden bir vaveyla kopardılar. Şaşırdım, kadın hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onun da gözlerinden sessiz yaşlar akıyordu.
Kadın, biraz sükûn bulduktan sonra:
-Vay yavrum, o hastalık senin de yüreğini yaktı, öğle mi? Dedi.
Sonra karşısındaki adamın kendi dertlerini bütün derinliğiyle anlayamayacağından emin, şu hikâyeyi anlattı:
-Biz memleketimizde çok zengindik… Oğullarımız, kızlarımız, torunlarımız vardı… Balkan savaşında kimi öldü, kimi kayboldu. Biz, iki ihtiyar, Zehra ismindeki torunumuzla İstanbul’a geldik. Elimizde çoluk çocuk namına bir o Zehracık kalmıştı. Ölenlerin, kaybolanların muhabbetini ona verdik… Memlekette dünya kadar malımız mülkümüz olduğu halde İstanbul da on parasız kaldık… Efendi ihtiyardı. Çalışacak halde değildi. İstanbul’da bir iki hemşerimiz vardı. Allah razı olsun, onlar ara sıra beş onpara veriyorlardı. Üstsüz, başsız kalmıştık. Zehracık dilenci çocuklarına dönmüştü.
Yedi, sekiz sene evvel şu karşı sokaktaki arsada iki üç meşruta (şartlı) ev vardı. Karı-koca o evlerden birinde bir odacığa sığınmıştık. Bir bahar günü bu bahçenin önünden geçiyorduk. Kirazlar olmuştu. Çocuk değil mi, yavrucak, kırmızı kırmızı görünce kirazlara imrendi. “İlle isterim” diye ağlamaya başladı. Kapının önünde bahçıvan gibi bir adam duruyordu. Yüzümü kızarttım, çocuk için ondan birkaç kiraz istedim. Yüreksiz adam, cevap bile vermedi, başını öte tarafa çeviriverdi. Zehracıkla eve döndük. Çocuk ağlar, ben ağlarım. Bir de üstelik efendiden azar işittim. Hakkı da var ya. Çiftliklerinde yüzlerce fakir besleyen hanedandan ” bir adam, çoluk çocuğun dilenci gibi el açmasına razı olur mu? Birkaç gün sonra mahallede oturan başka göçmen çocuklar, Zehracığı kandırmışlar, bu bahçede kiraz hırsızlığına götürmüşler. Bahçıvan: çocukları görmüş, ellerinde taşlar, sopalarla ağaçtan ağaca koşmaya başlamış… Zehracığım hırsızlığa alışık değil… Bahçıvanı görünce korkmuş, adam daha bir şey söylemeden kendini ağaçtan atmış: başcağızı taşa çarpmış… Sevap sahibi bir adam kucağına alıp eve getirdi… Yavrumun sırma gibi saçları vardı… Bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış… Üç, beş gün sonra Zehra ‘ cık şiddetli bir ateşle hastalandı. Gözleri şaşılaştı, kolları büzüldü. Belediye Hekimini yalvarıp getirdik .”Çocuk ağaçtan düşünce başı zedelenmiş… Beyin veremi olmuş… Allahtan ümit kesilmez amma, ben iyi görmüyorum ,” dedi. Yavrucağım birkaç gün sonra ölüp gitti. Biz iki ihtiyar, kuru başımıza kaldık. Bir, iki sene sonra memleketteki mallarımızdan bir kısmını geri verdiler. Yeniden zengin olduk… Lakin biz, artık parayı ne yapalım? …Biz yaşta insanlar parayı evlatları, torunları için isterler değil mi Doktor Efendi oğlum? Apartmanlarımızın kirasını getirdikleri vakit iki ihtiyar ağlamaya başlarız… Bu paraları sarf edecek kimimiz var ki? Başka mahallelerde oturamadık. Bu evi satın aldık… Sanırım ki, Zehracık, düştüğü şu kiraz ağacında altında gömülüdür. Kiraz mevsimi geldi mi belki bir kaza olur, başka anacıkların yüreği yanar diye karı-koca bekçilik ederiz. Ağaçlara kimseyi yanaştırmayız.
Bu kirazlardan bir tanesini yemek istemeyiz. Zehracık, onlardan bir taneciği için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu vakit onları arabalara doldurur, mezarlığa götürürüz. Zehracığın ruhu için onları para ile kiraz alamayan fukara çocuklarına sepet sepet üleştiririz.

Reşat Nuri Güntekin

kirazlar Kirazlar

insan yürüdüğü yola benziyor

İnsan yürüdüğü yola benziyor,
günlük defteri oluyor gözleri.
Okunuyor, nasıl bir yağmur yağmış hayatına
ve nasıl bir kar.

Örneğin, bir düş yüzünden
hapiste yatmışsanız eğer,
yılların ördüğü oya gibi bir iz
utangaç bir tavırla içinizi beziyor
ve kamçı izleri gibi esaret günleriniz
yüzünüze vuruyor.

İnsan yürüdüğü yola benziyor.
Eğer yüreğiniz aşk tınılıysa,
aşk kokuyor üstünüz başınız.

Metin Cengiz

insan+yurudugu+yola+benziyor insan yürüdüğü yola benziyor

Sensiz Gece

Dudaklarımda bir burukluk, bir yanma
Yüreğimde gam var bu gece,
Elim boş,
Yanım boş,
Bense yine sarhoş.
Mutluluktan değil ,acıdandır bu gece.
Yalnız götürüyorum dudağıma kadehi,
Karşımda bir boşluk var bu gece,
Yanağımda yaş,
Gözümde yaş,
Avuçlarım ellerinde değil.
Sen yoksun ya, ben ben değilim, bu gece.

Yolanda Prelorenzo de Marinis

ben+ben+degilim Sensiz Gece

Ziya Osman Saba ile anılar yolculuğu

Öyle dizeler vardır ki varlığını yaşam boyunca unutturmaz; zaman akıp gitse de insanın belleğinde iz bırakır. O dizelerden yüreğimize, birer yaprak gibi düşer imgeler, çağrışımlar, sesler; ışık ve gölgeler… Sonra yaşam onlarla birlikte sürüp gider…

Hiç unutmuyorum; yıllar önce okuduğum bir şiir, nedense beni öteki şiirlerden daha çok etkilemişti. Henüz ilk gençlik çağında bir öğrenciyken, içimde bu denli yer edinen şiir, “Bu Vakitsiz Giden Yaz”; şairi de Ziya Osman Saba idi. Yaşamı tanıyıp biraz daha olgunlaştığım yıllarda, aynı şiiri yeniden okuduğumda, dizelerinin içimde tamamlandığını ve anlamlarının bende giderek çoğaldığını duyumsamıştım. Güzün gelişiyle güne yağmur gibi damlayan hüzün ve eylül akşamının ürperişleri… Hâlâ içimde aynı duygular:

“Bu vakitsiz giden yaz, erken inen akşamla, / Kapanmış pancurlara dayıyarak başını, / Dinle solgun bahçenin kalbe anlattığını, /Ağacın yaprak yaprak, havuzun damla damla.
Kuşlar sanki yaralı, benzin sararmış gamla, / Duymak güneşin, rengin bizi bıraktığını, / Günler günü vefasız leyleklerin akını. / –Ah uzak palmiyeler… Kaçmak, seninle, yazla.
Çardak altları bitti, bitti üzümün tadı, / Artık ihtiyar çamlar, selviler saltanatı, / İşte bir kere daha haraboldu bahçeler.”
Ürperen vücudunu yavaşça koluma ver. / Gözlerinde okunan bütün hüznü eylülün,
Karanlıktan, geceden, ölümden korkan gönlün.”

Gerçekten de Ziya Osman Saba’nın dünyasında anılar, çocukluk ve hüzün egemen. Fakat o, çok sevdiği dostu Cahit Sıtkı Tarancı gibi karamsar bir şair değil, umudu hüznün içinden sessizce geçiren, aydınlık ve duru dizelerin şairi. Yaşama kabullenişle bakan, onu anlamaya ve güzelleştirmeye çalışan, sevecen bir insan Ziya Osman Saba. Arkadaşı Yaşar Nabi Nayır, ondan şöyle söz ediyor: “Tevazu, tevekkül, kanaat, feragat ruhu onun bütün varlığına sinmişti. Şöhretmiş, paraymış, mevkiymiş, hiçbir yeryüzü minnetine tutkusu yoktu. Öyle büyük büyük istekler de duymamıştı, mutluluğu pek ufak şeylere bağlamıştı: ‘… bir ev, iki odalı bir kulübecik.’ Bütün isteği bundan ibaretti.” (1) Kişilik özelliklerinin şiirlerine yansıdığına birçok kez tanık oldukça, şairi şiirinden, şiiri şairinden soyutlamak olanaksızdır, diye düşünmeden edemiyor insan. Yazanına en yakın olan, en öznel yazınsal tür, şiir değil midir bir bakıma? Şaire, yüreği kadar yakındır yazdığı şiir.
1910’da İstanbul’da doğan Ziya Osman Saba, bir İstanbul tutkunudur. Bu büyük sevginin, aşk derecesindeki bağlılığın yansımalarıyla sık sık karşılaşıyoruz. Doğup büyüdüğü kente yürekten bağlanan şair, gerek şiirlerinde gerekse öykülerinde bu sevgiyi dile getirir; dizeleri, satırları İstanbul’la dopdoludur.
Ziya Osman Saba, sekiz yaşındayken, kendi sözleriyle “O zamanlar pek salgın ve meşhur olan İspanyol nezlesine” yakalanan annesini kaybetti. Mütareke yıllarında, yatılı olarak Galatasaray Lisesi’ne girdi ve 1931’de bu okuldan mezun oldu. Üniversiteyi İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okuyan şair, 1936’da yüksek öğrenimini tamamlayarak bir bankada çalışmaya başladı. Görevinin Ankara’ya nakledilmesi üzerine bir süre başkentte yaşadı. Ancak İstanbul’dan ayrı oluşuna dayanamayan Ziya Osman Saba, istifa ederek İstanbul’a döndü ve Milli Eğitim Basımevi’nde düzeltmen olarak çalışmaya başladı. Geçirdiği kalp rahatsızlığı sonucunda bu görevi yapamayacak duruma gelince evine çekildi. Ölene kadar Varlık Yayınları’nın kitaplarını basıma hazırladı. Aynı kalp hastalığı nedeniyle İstanbul’da öldü. (1957) Çok sevdiği bir yer olan ve annesinin mezarının bulunduğu Eyüp’te toprağa verildi.

Ziya Osman Saba, şiire ilgisini ve yazın dünyasına girişini şöyle anlatmaktadır: “Benden yaşlı akrabalarım, küçükken. ‘Ben şair olacağım!’ dediğimi söylerler. Ben böyle laf ettiğimi hatırlamıyorum ama, bir şair olmayı en güç, en erişilmez bir şey olarak düşündüğümü, şairliği yıllarca hayal ettiğimi pek iyi hatırlıyorum. Nitekim ilk kalem denemelerim de şiir değil nesir olmuştu. Annem, Birinci Dünya Harbi mütarekesi sırasında ölmüştü. Beni Galatasaray Lisesi’ne (O zamanlar henüz Mekteb-i Sultanî) leyli (yatılı) olarak vermişlerdi. İlk yazım bu mektebin ilk sınıflarında, annemin ölümüne dair bir yazı oldu. Onu yine annemin mezarını babamla beraber ziyaret edişimizi anlatan bir yazı takip etti. Bu nesirleri ve daha sonra yazdıklarımı siyah kaplı bir deftere geçirmiş, ilk sayfaya kırmızı-mavi kalemle, doğan mı batan mı olduğu pek de anlaşılmaz bir güneş resmi yapmış ve korkunç bir Arapça hatası da işleyerek en başa, eserime verdiğim adı yazmıştım: ‘Hissiyatlarım’. (2) Mektebimin o mukaddes mor mürekkebiyle yazılmış ‘Hissiyatlarım’ı günün birinde yine romanlarda okuduklarıma özenerek, tutup yaktığıma şimdi ne kadar da yanıyorum! Yavaş yavaş nesrim kafiyeli oluyor; fakat bir türlü şiir yazamıyordum. Kafiyeli, vezinli (tabii hece vezni) ilk şiirimi yazdığımda 17’sinde vardım. Bilmem, nihayet kendime şair diyebilir miydim?” (3) Şairin söz ettiği ilk vezinli kafiyeli şiiri, 6 Kânunisani (Ocak) 1927 tarihli Servet-i Fünun’da sadece Ziya imzasıyla yayımlandı. Şiirin başlığı “Sönen Gözler” di. Bu imza daha sonra Ziya Osman Saba oldu.

Şair, Galatasaray Lisesi’ndeyken, kendi sözleriyle “ teneffüslerde hep kitap okuyan, zayıf bir çocuk olan” Yaşar Nabi (Nayır) ve Sabri Esat (Siyavuşgil); Cevdet Kudret, Vasfi Mahir (Kocatürk), Muammer Lütfi ve Kenan Hulusi (Koray) ile bir grup oluşturarak “Yedi Meşale” adlı ortak bir kitap çıkardı. (1928) Bu kitapta Ziya Osman’ın beş şiiri yer aldı. Daha sonra bu kitabın gördüğü ilgi üzerine Yusuf Ziya (Ortaç) onları Meşale adlı bir dergi çıkarmaya teşvik etti ve parasal destek sağladı. Dergi, ancak sekiz sayı çıkabildi. Meşale dergisinde de Ziya Osman’ın sekiz şiiri yayımlandı. Derginin kapanmasından sonra Milliyet’in edebiyat sayfası ile İçtihad dergisinde yazmaya başlayan Ziya Osman Saba, Yaşar Nabi’nin Varlık’ı çıkarmaya başlamasından sonra bu dergide sürekli yazdı; arada bir şiirlerinin Yücel, Ağaç, Servet-i Fünun gibi dergilerde de yer aldığı görüldü.

Ziya Osman Saba, Galatasaray Lisesi’ni bitirmesine üç yıl kala sınıfta kalınca, bir alt sınıftan gelen Cahit Sıtkı (Tarancı) ile tanışmıştır. Bu tanışma sonucunda Türk yazınında az rastlanan, derin bir dostluk doğmuştur. Tarancı’nın “Ziya’ya Mektuplar” adlı yapıtıyla ölümsüzleşmiş bir dostluktur onlarınki. 1956’da Cahit Sıtkı Tarancı ayrılır bu dünyadan; bir yıl sonra da Ziya Osman Saba sonsuz yolculuğuna çıkar.
Yedi Meşale’nin şiir anlayışını yaşamının sonuna dek sürdüren tek şair odur. İçe dönük bir şair olarak nitelendirilen Ziya Osman, bu özelliğini şiirlerinde de yansıtır. Öykülerinde kendine özgü biçemi dikkati çekmektedir. Saba, bir İstanbul yazarı olarak, çevresindeki değişimin içinde hep incelikleri ve güzellikleri aradı. “Şiirlerinde çocukluk özlemi, anılara düşkünlük, ev-aile sevgisi, yoksul yaşamlara karşı acıma, küçük mutluluklarla yetinme, iyilik düşüncesi, Tanrı’ya şükran, ölüm gerçeğini kabulleniş… gibi konuları işledi. 1940’tan sonra serbest şekillerle de yazdı. Üzgün ve yumuşak, açık ve duru şiirler yazdı. Hikâyelerinde tamamiyle bir hatıra karakteri görülür.” (4) Şiirlerini Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak kitaplarında toplayan şair, öykülerini de Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ile Değişen İstanbul adlı kitaplarda bir araya getirdi.

Bu yazının başlığında bir “anılar yolculuğu” yer aldığına göre, her şeyden önce Ziya Osman Saba’nın anılara, çocukluğa duyduğu derin özlemi ve geçen zaman karşısında duyumsadıklarını dile getiren dizelerini öncelemek gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı öykü kitabında yer alan bazı öykülerden hareketle, Saba’nın öykülerindeki yaşantısal nitelikler ve anı özelliklerine dikkati çekmenin de doğru olacağı kanısındayım.Ziya Osman Saba’nın yaşantılarının, şiir ve öykülerinin mekânı İstanbul kenti, şairin anılar yolculuğunda önemli rol oynuyor kuşkusuz.Şairin çocukluk günlerine özleminin derinliklerinde, annesine duyduğu özlemin yer aldığı kanısındayım.

Ziya Osman Saba, henüz küçük bir çocukken, ev içi yaşantılarından gelen küçük mutlulukların kaynağında annesini görüyor. O, şairin mutlu çocukluk günlerinin başta gelen mimarıdır. Annesini kaybettikten sonra onu arayışını, çocukluğunu arayışına dönüştürecek; çocukluk günlerini ömrünün en güzel dönemi olarak nitelendirecektir. “Nasıl anmazsın o çocukluk günlerini! / Dalda bülbülü vardı, gökte beyaz bulutu. / Annem vardı, babam vardı. / Bahçemizde, ılık, uzayan günlerdi yaz, / Bir beyaz âlemdi kış. / Başkaydı güneşi, böyle değildi ayı. / Bir gün ver bana Tanrım, / Ta çocukluğumdan kalmış…” ( “Nasıl Anmazsın” şiirinden ) “Artık Yaşamak İçin” adlı şiirinde, şair sevgilisiyle herkesten, her şeyden uzak, düşsel bir yerde mutlu günler kurar. Bu mutluluk tablosunda çocukluk yer alır yine: “…Düşünceli yürürken, bir yol dönemecinde / Çıkacak ömrümüze beyaz dallarla bahar. / Hatırlatacak bize şen çocukluğumuzu, / Erguvanlı bir bahçe, mor salkımlı bir duvar. …” Başka bir şiirinde (“Bir Sokakta Giderken”) şair yine yaşantılarının belleğinde bıraktığı izlerden hareket ederek çocukluğuna yolculuğa çıkıyor: “Taşında otlar biten şu sokakta yürümek. / Bir bahçe duvarının kokulu gölgesinden. / Uzakta, mektepteyken okuduğumuz şarkı. / Su içmek o tasasız günlerin çeşmesinden. Kalbe âşina bütün rastladıklarım, / Her şey eskisi gibi, herkes bahtiyar, iyi! / Bana büyük babamı hatırlatan ihtiyar, / Çocukluk arkadaşım, sarı benekli kedi.” Şiirlerdeki naiflik, hem konudan hem de şairin yaşama bakışındaki çocuksu temizlik ve iyilik duygusundan yansımaktadır. Şairin, ayrıntıları, bir çocuğun nesnelere kaygısız ve doğrudan bakışıyla dile getirdiği görülüyor.

Şair, en çok, geçen zaman karşısında hüzne ve korkuya kapılmaktadır. Çünkü zaman yavaş yavaş her şeyi değiştirir; zamanın akışı nedeniyle hiçbir şey aynı kalmaz. Şair, değişimlerin çoğu kez yaşamı olumsuzluğa sürüklediğini düşünerek, güzelliklerin sürekli kalmasını istemektedir. “Geçen Zaman” şiirindeki bazı dizeler şöyledir: “Hiç olmazsa unutmamak isterdim. / Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar… / Yalnız bırakmayın beni hatıralar. / Az yanımda kal çocukluğum, / Temiz yürekli uysal çocukluğum… Ah ümit dolu gençliğim, / İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgim…/ Doğduğum ev. Rahatlayacak içim duysam / Bir tek kapının sesini. / Arıyorum aklımda bir ninni bestesini…” Annesinin sesi ve ev ortamıyla anlam kazanan bir mutluluktur bu. Şairin aile ve ev özlemi de kaynağını anne sevgisi ve özleminden almaktadır. Büyük bir boşluğun dolması; çocuklukta yaşanan derin kırılmanın sevgiye ve mutluluğa dönüşmesi ancak böyle olanaklıdır şair açısından. “Beyaz Ev” adlı şiirinde düşlerinde kurduğu evi, eşi ve aileyi anlatır ince ayrıntılarla. İşte bu şiirden birkaç dize: “ Kapıyı ittiğinde çalacak bir çıngırak. / Duyuyorum o sesi şimdiden, berrak- / Geçeceğim yol, çıkacağım üç basamak / Ellerinden sıyırıp atacağım eldiven, / Her halin, gülüşün, kokun, bütün ruhunla sen! / Ah, bütün bir ömür bırakmayacağım el, / Okşayacağım saç, dinleyeceğim ses, / Bakmakla doymayacağım yüz…”
Şairin geçen zaman karşısındaki tutumu ve annesini yitirmesinden sonra içselleştirdiği derin kırılma “Bir Oda, Bir Saat Sesi” şiirinde olduğu gibi yansımaktadır dizelere: “ Bir oda, içinde bir saat sesi. / Hayatın sırtımdan giden pençesi, / Ve beni maziye götüren bir el, / Eski günlerimiz, sessiz ve güzel…/ Bulduğum kayıplar her günkü yerin / İşte konsol, ayna, köşe minderin, / Bir şey değişmemiş, sanki daha dün. / Dışarıda sükûnu yaz akşamının, / Bahçemiz sulanmış, ıslak her çiçek. / Kapı çalınacak, babam gelecek…” Bu şiirinde de şair, “sırtını bir pençe gibi yaralayan hayat” karşısında kendisini maziye götüren ele bırakıyor elini; eski günlere gidiyor. Ev, bütün sessizliği ve huzuruyla öylece durmakta, eşyalar aynen varlığını korumakta; annesinin kişisel eşyaları da varlığını sürdürmektedir. “Bir şey değişmemiş, sanki daha dün.” dizesi şairin geçen zaman karşısındaki tutumunu yansıtmakta; her şeyin anılardaki gibi kalması dileği ve geçmişe özlem duygusunu yoğun olarak duyumsatmaktadır. Şair, yaşadığı günün gerçeklerinden yaralandıkça çocukluğuna ve annesine sığınır. Bu durum, şairin bir noktada takılıp kalmasına neden olur. Öyle ki onun şiirlerinde saatler çocukluğa kurgulanmıştır; yaşam bu ‘durdurulmuş zaman’ içinden akıp gitse bile şairin gerçek zamanı yalnızca o mutlu ‘çocukluk zamanları’dır. Çünkü orada “anne” vardır. Ayrıca, şiirindeki imgeler dilin anlamlarını çoğaltmada etkili oluyor. “Hayatın sırtımdan giden pençesi” dizesindeki “pençe” sözcüğünün yarattığı imgeler gibi. Şairi geçmişe götüren, anneninki gibi sıcak ve şefkat dolu bir eldir.

Şairin anılar ve geçmişle ilgisi hakkında, Şükran Kurdakul, şunları yazar: “…yaşıtlarından çoğunun çocukluk özlemlerine benzemez onun özlemi. Yaşadığı zaman içinde geçmişi gerçeklemek ister. Eski yıllarına bir anı değeri vermekten çok, yaşarlık kazandırmak ister. Bu nedenle yaşanan zamandan kopuş başlamış, şair koşar adım her şeyin durağanlık kazanacağı bir başka gerçek varsayımına gitmekle mutluluk duygusuna ulaşmıştır.” (5)

Şairin iki öykü kitabından birinin adının Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi olması bir rastlantı sayılmamalıdır. Ziya Osman Saba için fotoğrafın özel bir önemi ve işlevi vardır. İçinde zamanın durduğu, donduğu fotoğraf kareleri, önemlidir şair açısından. İnsanların mutlu anları, sevinçleri o fotoğraflarda sonsuzluğa kavuşur. Şair, sanki yaşamı fotoğraf karelerinden oluşan bir toplam olarak algılar. İnsanın yaşamında ölümsüzleşen anlar vardır ve bunun kanıtı fotoğraflardır. Mutlu çocukluk günlerinden geriye kalan da bir fotoğraftır:
“Çocukluğum, çocukluğum…/ Bir çekmecede unutulmuş, / Senelerle rengi solmuş, / Bir tek resim çocukluğum…” ( “Çocukluğum” şiirinden.) “Ölmek Konusunda” adlı şiirinin bir yerinde şöyle der: “Daha dün gibidir hepsi. / Evlendiğin gün çekilmiş resim. / Mesutsun bak çoluk çocuğunla. / Geçti kaç mevsim…” Şairin fotoğraflarla mutlu anlar arasında bağ kurması, dönemin toplum yaşamını yansıtıyor. 1940’lı yıllarda özellikle İstanbul’da insanlar, nişan, evlenme, doğum, sünnet, mezuniyet gibi mutlu günlerinde fotoğraf stüdyolarına gider ve objektiflere poz vererek mutluluklarını ölümsüz kılmaya çalışırlardı. Herkesin fotoğraflarını kendi çektiği amatör fotoğrafçılık dönemi henüz başlamamıştı.

“Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” (6) adlı anı-öyküsünde öykü kişisi, (yazar da diyebiliriz) işinden erken çıktığı bir akşam Beyoğlu’na doğru uzanır. Köprü’den Haliç’i ve Boğaziçi’ni selamlayarak geçer, Yüksekkaldırım’dan Tünel’e ve Galatasaray’a doğru çevresini seyrede ede yürümeyi sürdürür. Gördüğü bütün insanların mutlu olduğunu düşünür. Çevredeki bütün mağaza ve dükkânlar sanki bu insanları daha da mutlu etmek için eşya ve mallarını sergilerler. Ziya Osman Saba’nın düşüncesine göre bütün bu eşyalar ancak insanla anlam kazanıyorlar. Vitrinlerdeki ev eşyaları, ev içi mutluluk sahnelerini hazırlıyorlar: “Şu oda takımı ne güzel! İnsan yemekten sonra şu geniş koltukta kimbilir ne kadar rahat eder? Şu abajur, elindeki örgüsüne dalmış karısının yüzüne kimbilir ne tatlı bir pembelik verir? O zaman koca, gazetesini bırakarak karısının seyrine dalar…” (s.4) Bu düşlere dalan yazarın daha sonraki bölümde yapayalnız ve mutsuz olduğunu anlıyoruz: “Ya şu mağazadaki mavi kolye. Tanıdığım kızlardan şu en mavi gözlüsüne ne kadar yaraşacak! Fakat o kız benim sevgilim değil ki!” (s.4) … “Ah şu kadın eşyaları, çamaşırları, elbiseleri satan mağazalar… Düşünüyorum ki, bütün o çamaşırlardan, elbiselerden, mantolardan istediğim kadar alacak param olsa da, onları kullanabilecek, onları giyebilecek, ‘bütün bunlar senin için’ diyebileceğim bir kimsem yok.” (s.4)
Fotoğrafçılar… Onların vitrinlerindeki fotoğraflarda mutlu insanlar gülümser sürekli. “Bütün bu mesut insanlar buralara da saadetlerini tesbit ettirmek için koşuşmuş olacaklar… Bu resimlerde, yaşayacaklarından daha uzun zaman tebessümleri devam edecek.” (s.5) İçeriye, fotoğrafını çektirmeye giren yazarın tek düşüncesi vardır; mesut insanlar gibi olmak, sanki onlardan biriymişçesine poz vermek… Fotoğrafçının uyarısı kesindir: – Lütfen, zorla gülümsemeyin! (s.7) Yazar, bütün mutluluk düşlerini gözünün önüne getirir, fakat boşunadır. “Niçin uğraşıp duruyorum? Niçin kendimi aldatmaya çalışıyorum? Benim asıl mesut zamanlarım ne oldu?” (s. 8) diyerek bir iç konuşmaya dalıp gider. Öykü, çarpıcı bir sonla biter. Fotoğrafçı, siyah örtüsünü başından atarak doğrulur. Sıkılmış olduğu, yüzündeki terden anlaşılmaktadır. Umutsuzca şöyle der: -Beyim, mâzur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim. (s. 8) Bu söz, bütün bir öyküyü ve yazarın dramını özetlemektedir. İç konuşmalar ve işlevsel ayrıntılarla psikolojik derinlik kazanan öykü, yapayalnız bir insanın hüzünle dolu siyah-beyaz fotoğrafını sayfalara düşürür.

Eleştirmen Semih Gümüş’ün belirttiği gibi “Ziya Osman Saba’nın ayrıksı öykü dünyası nedense gözden uzak düşmüştür.”(7)Üzerine titizlikle eğilmeyi ve derinlikli araştırmaları bekleyen öyküleri var Ziya Osman Saba’nın. Semih Gümüş, Öykünün Bahçesinde adlı kitabının “Kısa Öykü Nerede Biter?” başlıklı bölümünde Saba’nın bu öyküsünü özellikle bitiş noktası açısından değerlendirir: “Geleneksel öykü anlayışına oldukça yakın duran Ziya Osman Saba’nın güzelim öyküsü ‘Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi’ bile, fotoğrafını çektirmek isteyen öykü kişisine, fotoğrafçının, ‘Beyim mazur görün, sizin fotoğrafınızı çekemeyeceğim’ deyişiyle son bulur. Bu tümce okurda, sanki asıl bu son sözden sonra bir şeyler olması gerektiğini çağrıştırmaz mı? Kimi okurda belki, ama elbette öyküde olacaklar çoktan olmuş, okur alacağını çoktan almıştır. Sonra kendi alımlama yetisi içinde bir süreci de başlatmıştır o sırada…” (8)

Ziya Osman Saba’nın işlediği konulardan biri de küçük mutluluklar ve yaşama sevincidir: “Sürahide, ışıl ışıl içilecek su. / Deniz kokusu, toprak kokusu, çiçek kokusu. / Yüzüme vuran ışık, kulağıma gelen ses. Ah, bütün sevdiklerim, her şey, herkes…/ Anlıyorum, birbirinden mukaddes / Alıp verdiğim her nefes.” (“Nefes Almak” adlı şiirinden)

“Kış bitti… Uzaklarda ilk ümitler gibi yaz. / Duyuyorum bu sabah kış içimden çıkalı, / İçimin dört duvarı bembeyaz badanalı. / Ah, sade nefes almak, göğsüme dolan bu haz…” (“Beyaz” başlıklı şiirden.) Şairin birçok şiirinde hüzün duygusu egemendir. Sesler, imgeler, çağrışımlarla duyumsanan “öksüz bir ruhun” hüznüdür bu: “…Akşam saçaklarında kuşlardan gelen hüzün / Oluklarda yağmurun mırıldandığı masal / Odanın loşluğunda sessiz açılan mangal: / Doğan bir mehtap gibi ılık ve pembe yüzün. Perdeler, o uzak teselli göklerden inen, / Son gürültüler artık, son tramvay, son tren, / Odamıza sığındı, sus, ruhu bir öksüzün.” (“Geçen Zaman” başlıklı şiirinden.)

Önceden belirttiğim gibi, İstanbul sevgisi derinden yansır Ziya Osman Saba’nın yapıtlarına. Anılarının arka planında çoğu zaman bu büyüleyici kent vardır. Şair, İstanbul’u ayrıntılarda yaşar; İstanbul bu ayrıntılarda soluk alır. “Misakımilli Sokağı No 37” adlı şiirinde şair, çocukluğundaki mahalleye, sokağa ve doğup büyüdüğü eve doğru uzanır. Akşamlar kaymak yoğurtçularla iner, saatler ilerledikçe bozacıların sesi duyulmaya başlar. Arnavutkaldırımlarını sevdiği bir sokaktır burası. “Çocukluğu orada dünyayı görmüş” tür. Yıllar önce havagazı fenerlerinin yandığı sokakta fenerin ışığı rüzgârla açılıp kapanır… Ahşap evler, geçen zaman içinde değişmişlerdir: “Yabancı perdeler asılmış penceresi, / Bir vakitler içinde çocukluğumun oturduğu. / -Yeni kiracılar evlatsız besbelli- Şimdi birkaç saksının durduğu. / Söz birliği etmiş şimdi saksılar, perdeler, / Elektrik lambasıyla değiştirilen fener. / O sokağa ne zaman yolum düşse, bir ses: Günler geçti, geçti, geçti… der.”

Şairin betimlediği varlıklara kişilik kazandırması, yazdıklarına bir masal havası vermektedir. “İstanbul” şiiri başlı başına büyülü bir masaldır. O masalın dizelerinden kentin bütün güzelliği görünür. “Seni görüyorum yine İstanbul / Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan / Minare minare, ev ev / Yol, meydan.” dizeleriyle başlayan şiirde Boğaziçi’nde bir iskeleden kalkan vapurun sesi duyulur, bembeyaz Kız Kulesi mavi sularda görünür, bütün semtler taşıdıkları anılarla tek tek yer alır; Beşiktaş, Küçüksu, Eyüpsultan, Rumelihisarı, Kadıköy, Üsküdar… Köprü’de duruşunu, Adalar’ı, Beyoğlu’nu anlatır şair. İstanbul eski bir türküdedir şimdi de: “Bulut geçer üstünden / Gemi gelir yanaşır / Bir eski türküdür, kulağıma fısıldar / İçi dolu çamaşır” Ziya Osman Saba’nın İstanbul’u yalnız bu kadar değildir. O madalyonunöteki yüzünü de gösterir; kentin arka yüzüdür bu: “Garip İstanbul’umun Türküsü” şiirinde bambaşka bir İstanbul’u anlatır: “Garip İstanbul’umun türküsü… / Topkapılısı, Karagümlüklüsü, Eyüplüsü. / Fakiri, fukarası, dulu, yetimi, / Gariplerin türküsü… Garip İstanbul’umun türküsü… Her sabah o tramvay, otomobil gürültüsü, / Herkesin bin türlü işi, / Araba sürücüsü, sokak süpürücüsü.”

Ziya Osman Saba’nın Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi adlı kitabında yer alan “Bıraktığım İstanbul” (9) öyküsü, “İstanbul” başlıklı şiirinin, düzyazı biçimidir sanki. Yaşanmışlıktan gelen, özümsenmiş, içselleşmiş bir sevgidir şairin İstanbul’a hissettiği. İstanbul betimlemeleri, gözlemlere dayalıdır: “Daha yakınlarımızda, dört bir tarafımızda ise asıl şehir, çeşit çeşit yapılar, damlarla şekil alıyor, kubbe kubbe kabarıyor, minarelerle fışkırıyordu. Bütün manzarayı hareketsizleştiren o hiç rüzgârsız, çok durgun, ılık akşamlardan biriydi. Bakırköy üzerlerinde birkaç bulut, etekleri bir yangınla yandıktan sonra söndürülmüş ağır perde parçaları gibi ufka asılakalmıştı.” (s.16) Bu betimlemede bilinçli bir durağanlaştırma söz konusudur; şair, kentin günbatımındaki fotoğrafını çekmiş gibidir.

Ziya Osman Saba, anıların, geçmiş zamanın ve çocukluğunun ardına düşürdüğü dizeleri, İstanbul’a (d)uyarlı yüreği, mutlu fotoğraflara dönüştürmek istediği kırılmaları ve hüznüyle, yazınımızda önemli bir kişilik olarak kalmayı sürdürecek; şiir ve öykülerinin yeni açılımlarıyla değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Hülya Soyşekerci

Dipnotlar:
(1) Yaşar Nabi Nayır, Varlık, 1977’den aktaran Ahmet Necdet, “Modern Türk Şiiri”, Yönelimler, Tanıklıklar, Örnekler, Broy Yayınevi, İstanbul, Ekim, 1993.
(2) Arapça’da “Hissiyat”; “duygular” anlamına gelen çoğul bir sözcüktür. Ayrıca –lar çoğul eki almasına gerek yoktur. ( Yazarın notu)
(3) Mustafa Baydar, “Edebiyatçılarımız Konuşuyor”, Varlık Yayınları, İstanbul, 1976’dan aktaran Atilla Özkırımlı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Cilt 4, s. 1002, Cem Yayınevi, İstanbul, 1990, 5. basım.
(4) Behçet Necatigil, “Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü”, SABA, Ziya Osman, maddesi, Varlık Yayınları, İstanbul, 1980.
(5) Şükran Kurdakul, “Çağdaş Türk Edebiyatı”, Cilt:3, Cumhuriyet Dönemi /1. kitap (Şiir) Bilgi Yayınevi, Ankara, Genişletilmiş 2. Basım, Şubat 1992, s. 152.
(6) Ziya Osman Saba, “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi”, hikâyeler, Varlık Yayınları, İstanbul, Mayıs 1962, 2. Basılış, s. 3-8.
(7) Semih Gümüş, “Öykünün Bahçesinde”, eleştiri, Adam Yayınları, İstanbul, Ekim 2003, Genişletilmiş ikinci basım, s. 14.
(8) Semih Gümüş, a.g.y., s. 23.
(9) Ziya Osman Saba, a.g.y., s. 16
Şiir Metinleri:
“Bu Vakitsiz Giden Yaz”, “Beyaz” : SEBİL VE GÜVERCİNLER (1943)
“Nasıl Anmazsın”, “Artık Yaşamak İçin”, “Bir Sokakta Giderken”, “Geçen Zaman”, “Beyaz Ev” “Çocukluğum” : GEÇEN ZAMAN (1947, 1961)
“Ölmek Konusunda” , “Nefes Almak” , “Misakımilli Sokağı No 37”, “İstanbul” , “Garip İstanbul’umun Türküsü” : NEFES ALMAK (1957, 1962)
GEÇEN ZAMAN-NEFES ALMAK (Kitaplarının toplu basımı, 1974)
Ziya Osman Saba ile İlgili Kaynakça:
(Ölümünün 10. Yılı dolayısıyla) Varlık, özel sayı, 1 şubat 1967.
Onger, Fahir, Varlık, Şubat, 1970.
Onger, Fahir, Fikirler, Temmuz, 1947.
Timuçin, Afşar, Ziya Osman ve Mutluluğu, Yeni Edebiyat, c.II, sa.4, Şubat 1971.
(Yasakmeyve dergisi sayı 17’de yayımlandı.)

ziya+osman+saba+ile+anilar+yolculugu Ziya Osman Saba ile anılar yolculuğu

Bahar Dalı

Adam elinde bir bahar dalı tutuyordu.

Arabaların arasından geçip, kalabalığın arasına karışmıştı. Kalabalık işe, alış-verişe, maça, mitinge gidiyordu. Gökte kuşlar uçuyor, bulutlar yüzüyordu. Güneş ne güzel açıvermişti, bir beyaz zambağın maviler arasından çıkması gibi. Rüzgâr denizi hafifçe okşuyor, birkaç dalga, birkaç köpük kendi aralarında oynaşıyordu. İriyarı bir görevli kalabalık arasında yürüyen adamı seçti, durdurup karşısına geçti:

-Niye kırdın lan bu dalı?

-O dal değil, el, dedi adam.

Görevli dala baktı, dal yoktu. Bu defa adamı tepeden tırnağa süzmeye başladı. O kadar süzdü ki, gözlerinde adamın tuzlu tortusu kaldı. Bayağı gözleri yaşardı görevlinin. Tedirgin olmuştu, kimse görmüş müydü acaba gözlerini. Koca adam ağlıyordu. Bahar dalı bu, ne yapacağı belli olmaz. Adam görevlinin elini sıktı.

-Hoşça kal, dedi ona. Bir dahaki sefere beni de al yanına.

Görevlinin yüzünde acı bir tebessüm. Bir akasya dikmeyi kurdu avlusuna. Adam, elinde bahar dalı, bir kavşakta ayrıldı kalabalıktan. Köşeyi dönerken kadına az daha çarpışayazdı. Kadının elindeki paket sayısı azdı, ama yine de usulünce serpiliverdiler yere. Tıpkı filmlerdeki gibi. Birlikte, zarifçe eğilip toplarken paketleri, adam:

-Reklam oldu galiba, dedi. Kadın:

-Zararı yok, alışkınım, böyle bir sahnede tanışmıştık eşimle, diye verdi cevabını. Bahar dalı ikisinin arasında duruyor, seyirci “Ne olacak şimdi?” diye soruyordu.

Yönetmen:

-Kaldırın şu dalı aradan, diye kükredi.

Adam ağır ağır uzaklaştı oradan. Geride solgun bir imaj kalmıştı sadece. O gece rüyasında adamı gördü yönetmen. Ter içinde uyanırken esefle “Tüh, kaçırdık…” diye mırıldandı içinden.
Adam yüksek binaların, pahalı mağazaların, tünel ile tramvayın, istek şarkıların arasından geçti. İki fuar, bir sergi dolaştı. İş aradı, işçilerle karşılaştı. Bir öğrenci eylemine katıldı, birkaç slogan attı.
Rehavet çökmüştü üzerine, dala baktı, “Yorduk garibi” dedi kendine. Gelip geçtiği yerler, insanlar etrafında bir hâle, bir büyülü buhur dalgalanıyordu. Cümle mahlûkat gerinerek sanki uyanıyor:

-Allah, Allah… Ne oluyor? diye birbirine soruyordu.

Adam dalı en nihayet bir çocuğa verdi.
Çocuk dalı, dal çocuğu kucakladı.
Ortada ne dal, ne çocuk, ne el kaldı.
Adam, memnun, mesut, dudaklarında bir ıslık, çekip gitti.

-Kim bu adam ya…

Mustafa Kutlu

bahar+dali Bahar Dalı

Ben Sensiz Burda

Yaslanıp omuzuna gecenin
sabahı karşılar gibi,
ama dünyaya günaydın diyemeden.

Yatar gibi çimenler üstünde,
ama çimenlerin kokusunu alamadan.

Koşar gibi denize doğru,
ama denizde kulaç atamadan.

Uzanır gibi bir çocuğun başına,
ama çocuğun başını okşayamadan.

Tırmanır gibi gürbüz bir ağaca,
ama ağaçtan bir meyve koparamadan.

Kavuşur gibi eski bir dosta,
ama eski dosla kucaklaşamadan.

İş başında türkü söyler gibi,
ama sesimi ben bile duyamadan.

A. Kadir
(İbrahim Abdülkadir Meriçboyu)

ben+sensiz+burda Ben Sensiz Burda

Beşiktaş Tramvayı

Bahçemdeki dut ağacı
vurdu ince dallarıyla penceremin camına,
bir Beşiktaş tramvayı geldi aldı beni,
bir Beşiktaş tramvayı götürdü sana.

Çemberlitaş, Şehzadebaşı, Saraçhane.
Almışım parmaklarını ellerime,
Beşiktaş tramvayında giderim yane yane.
Terzi Adem, berber Ali,
dikimaneden Emine teyze
ve Makbule.
Üç sarışın birader,
Kapalıçarşı terlikçileri.
Bir küçücük simitçi çocuk,
levent bir hizmet eri.

Hep iyi insanlar bunlar.
Dert yüzü görmesinler.
Eksik olmasınlar.
Vatman ağabeyimiz de eksik olmasın.
Her akşam böyle götürsünler seni evine,
bir elinde gönlüm benim,
bir elimde sefertasın.

A. Kadir
(İbrahim Abdülkadir Meriçboyu)

besiktas+tramvayi Beşiktaş Tramvayı

Eski Zaman Âşığı

Ben eski zaman âşığıyım
Sevda çeker düşünürüm ağlarım
Bazen tilki kadar kurnaz bazen akılsız
Bazen çocuk gibiyim bazen bakakalırım.

Herkes âşık olur sevdalanır
Bir yolu var gönül çekmenin de
Benimki sevda değil ateşten gömlek
Bir kor düşmüş ışıl ışıl yanar içimde

Ama ben eski zaman âşığıyım
Sevmek kadar kanatlanmak da gelir elimden
Gece hayalimde gündüz fikrimde
Ela gözlü o yâr çıkmaz gönülden.

Oktay Rifat

eski+zaman+asigi Eski Zaman Âşığı