Aşk

ASK I

Aşk geleceğin düşüdür
Aşk en tatlı dildir
Aşk baharın coşkunluğu
Aşk senin getirdiğin iyilikler
Aşk göklerin dinginliği
Aşk arzuladığın şarkılar
Aşk senin körpe sesin
Aşk o olağanüstü özgecin
Aşk senin en iyi olduğun
Aşk rahatlığıdır yüreğinin
Aşk uzattığın elin
Aşk arzusudur hayatın
Aşk en özgür uğraşıdır
Aşk o güçlü direncin
Aşk en muhteşem gün
Aşk en sevimli yolun

Amiri Akilli

ask Aşk

Senden İstediğim

Senden bütün istediğim
Küçük bir sevgidir
Gelen ve ağır ağır büyüyen,
Değil gelen ve giden.

Ve senden bütün istediğim
Ümit dolu güneşli bir gün,
Sevgi dolu bir kucaklayış
Değil kucaklayış sonrada gidiş.
Senden bütün istediğim
Beni kırmamak,
Beni bekletmemek.
Yarın çok geç olabilir
Unutma ki vermek almak demektir;
Senden bütün istediğim
Küçük bir sevgidir,
Gelen ve ağır ağır büyüyen,
Değil gelen ve giden.

W.Blake

senden+butun+istedigim Senden İstediğim

Bakışların

Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur
Bir bakış bazen şifa bazen zehirli oktur…

Bir bakış bir aşığa neler neler anlatır
Bir bakış bir aşığı saatlerce ağlatır.

Bir bakış bir aşığı aşkından emin eder
Sevişenler daima gözlerle yemin eder…

Victor Hugo

bakislarin Bakışların

Sonnet

Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım.
Ölmez bir aşk aniden kapladı benliğimi.
Ümitsiz acı çektim ve herkesten sakladım,
O bile kendisini bilmedi sevdiğimi.
Ah! Şimdi çok pişmanım, yanında gölge gibi,
Hem ondan ayrılmadan kalacaktım, yalnız ben
Hem ölünceye kadar mesut bir köle gibi,
Hiçbir şey istemeden ve bir şey beklemeden.
Tanrı onu yaratmış melek gibi saf, temiz,
Yaşarken etrafını dinlemeden, habersiz
Bu aşkın şarkısıyla bir gün karşılaşacak.
O kalbe gömülerek yaşanılmış sevgiye,
Kendisinden başkası olmayan sevgiliye
“Kim bu kadın acaba?” deyip anlamayacak

Felix Arvers

kim+bu+kadin Sonnet

Azap Bahçesi

Yakınında, çimenin üstünde kömeçini yumuşak bir biçimde sallayan bir düğünçiçeğini aldı ve büyük bir incelikle, yavaş yavaş, sevgiyle kurumuş kanın yer yer çatladığı kırmızı parmakları arasında çevirdi:

-Harika değil mi?.. değil mi? diye yineliyordu onu seyrederken… Ufacık, kırılgan… ve yine de bütün bir doğa… doğanın bütün güzelliği ve gücü… Dünyayı içine alıyor… Arzusunun sonuna dek giden cılız ve acımasız organizma!.. Şu çiçekler ne acımasız, milady… Sevişirler…sevişip dururlar hep… Her yönden… Ondan başka şey düşünmezler… Haklılar!.. Baştan mı çıkmışlar?.. Çünkü Yaşam’ın tek yasasına boyun eğerler, Yaşam’ın tek gereksinimi olan sevişme isteklerini mi doyururlar?.. Bakın şuna!.. Çiçeğin tek cinsel organı var, milady… Bir cinsel organdan daha sağlıklı, daha güçlü ve güzel bir şey var mı?.. Şu harika taçyaprakları… şu ipekler, şu kadifeler… şu tatlı, yumuşak, okşayan kumaş… cinsel organların bütünleştiği, geçici ve ölümsüz yaşamlarını aşkla esriyerek geçirdikleri kokulu yatak. Bizim için ne hayran olunası örnek!

Çiçeğin taç yapraklarını açtı, çiçektozlarıyla yüklü erkek organları saydı ve yine maskaraca bir hayranlığa boğulmuş gözlerle:

-Bakın, milady!.. Bir… iki… beş… on… yirmi… Nasıl da titriyorlar! Bakın!.. Bir tek dişinin istekli kasılmasına yirmisi birden karşılık veriyor! Heh, heh, hee!.. Bazen tersi!..

Çiçeğin taçyapraklarını birer birer kopardı.

-Ve aşkla tıka basa doyduklarında yatağın etekleri yırtılır… yatak odasının çarşafları dağılıp düşer… Ve çiçekler ölürler… çünkü artık yapacak hiçbir şeyleri olmadığını bilirler… Ölürler, daha sonra yeniden aşka doğmak için!..

Octave Mirbeau

azap+bahcesi Azap Bahçesi

gizemli bir sofrada

Hiç olamadım bir çerçeve içinde
Ama sonradan çerçevelendim
Soyut ve soylu bir resim gibi
İnsanın soysuzluğunu bildim
Bile bile kendimi kandırdım
Uzak düşler edindim

Tarihin uyumsuz belleğine
Kurşun sıkan bir eşkiya
Uçveren kardelen şimdi
Yalnız, kimsesiz, çukurunda

Yedi vadiler aşmış, yedi deryalar geçmiş
Yeniyetme yetimler düşleriyle yatmada
Uzak iklimlerin kara kışında
Kendini sorgular başkaları adına

Kendini yemek işi
Gizemli bir sofrada

Yanlışlar kimi zaman bir doğruyu başlatır
Kimi zaman doğrular biter yanlışla
Tarih mezarlığı yanlış ölenle dolu
Yanlış yaşayanla, yaşamayanlar

Yusuf Alper

gizemli+bir+kadin gizemli bir sofrada

aydınlığın tek değil

Ataol Behramoğlu’na

yaşamayı bilmek kadar ölüme de yakındır insan
susmayı sonsuza değin bir armağan gibi sunarak başkalarına
ayrılmayı göze alır, aradan çekilir birgün.
yaşam tek senin aydınlığın değildir ki
ve yalnız senin için sunulmamıştır
gök yüzünden düşen bu armağan.

yaşamayı ciddiye almalıdır insan
vazgeçmek de onurlu bir ayrılıştır
ne kadar alışmış olsak da.

yaşam sadece senin aydınlığın değildir ki
binlerce canlı doğar, çoğalır ardından
ve senden kalan en değerli armağan
onların önünde yürüyen aydınlığındır.

Mehmet Akın Güre

yasamayi+ciddiye+almali aydınlığın tek değil

Kirazlar

Karşımızda beş altı dönümlük bir bahçe içinde kaybolmuş bir eski ev vardır. Panjurları hemen daima kapalı duran bu evde ihtiyar bir karı-koca oturur. Ara sıra öteberi almak için çarşıya giden yine ihtiyar bir hizmetçilerinden başka kimseleri yoktur. Kimse ile görüşmezler. Yine de, bahçenin etrafını çeviren yüksek duvara rağmen mahalle ahalisi onların kim olduklarını, nasıl yaşadıklarını öğrenmeye muvaffak olmuştur.
Komşulardan biri bu aile hakkında bana da malumat verdi:
-Bunlar Rumeli göçmenidir. Dünya kadar paraları vardır. Fakat gayet pinti insanlardır. Yemezler, içmezler, evlerinde yırtık elbiselerle gezerler, kışın ateş yakmazlar. İratlarından gelen parayı bankaya götürüp yatırırlar. Mezara mı götürecekler, nedir? Bari çocukları falan olsa… Hâlbuki kimseleri de yokmuş. Bu bahçe baştanbaşa kiraz ağaçlarıyla doludur. Mayısta kirazlar kızarmaya başlayınca karı-koca haftalarca bahçede bekçilik eder. Geceleri nöbetleşe uyurlar. Biri evde yatarken, öteki elinde bir değnekle bahçenin içinde dolaşıyor. Çünkü serseri mahalle çocukları duvardan kiraz hırsızlığı etmeleri mümkündür. Hatta bazı seneler, gecelerin ayazından hasta düştükleri olur. Tasavvur ediniz; bir bahçe kirazları olduğu halde ne kendileri, ne hizmetçileri bir tek kiraz yememişler. Bütün bunlara rağmen, mahalle külhanbeyleri, yine sepet sepet kiraz çalmanın yolunu bulurlar. Nihayet kirazlar olgunlaşır. Onları sepetlere doldururlar, araba pazara götürürler. İhtimal, aldatılmaktan korktukları için kendileri de bu arabaları takip ederler. Hem de yayan olarak.
Apartmanlarının kirasını hemşerilerinden bir yaşlı avukat toplar, aydan aya getirip kendilerine teslim eder. Avukatın kâtibi söylüyor; ihtiyarlar parayı alırken ağlaşmaya başlarmış… Anlayın para hırsının derecesini… Parayı herkes sever amma, bu kadarı fazla…
Evet, para hırsının bu derecesi bana da çok iğrenç görünmüştü. Fakat sadece “Hastalık… Bu da bir nevi hastalık…” diye cevap verdim, fazla bir şey söylemedim.
Mayıs geldi, karşı bahçe adeta bir kiraz denizi halini aldı. Eski ev, artık büsbütün kaybolmuştu.
Komşunun hakkı varmış. İhtiyarlar, gece gündüz bahçeyi bekliyorlardı. Bir düzine köpek, kirazları onlardan daha iyi koruyamazdı. Nihayet meyvelerin toplanma zamanı geldi. İki kanadı birden açılan demir kapının önüne yük arabaları yanaştı ve pazara batmanlarla kiraz gitti.
Temmuz başlarında idi. Bir gün evimin önünde mahalle imamıyla konuşuyordum. Karşı kapıdan ihtiyarların hizmetçisi çıktı, bana doğru geldi. Tatlı bir Rumeli şivesiyle:
-Bizim efendi selam söyler, Doktor Bey… Hanım biraz keyfini bozmuştur…Bize teşrif edensinizmiş…Ücreti her kaç kuruş ise veririz, der…
Acele işim olmasına rağmen:
-Peki, geliyorum, dedim.
İmam, elimden tuttu; kulağıma eğilerek:
-Yağlı müşteriyi yakaladınız Doktor Bey, dedi, hissemizi isteriz…
İmamın şakasına ben de şaka ile karşılık vererek:
-Bu cömert insanların, ücreti her kaç kuruş ise vereceklerine göre, hastalık galiba kötü..
Korkarım ki az zamanda vazifemi bitirip müşterimi size devredeceğim imam efendi…
İmam tekrar elimi yakalayarak:
-Hastanın kocasından bolca bir ücret talep edersiniz, fakire bir yerine iki müşteri göndermiş olursunuz. Mahallenin bunlardan, başka suretle bir hayır göreceği yok!
Hastalık, basit bir nezle idi. Fakat kadın, çok ihtiyar olduğu için fena sarsılmıştı.
Beni hayret edilecek kadar sevimli ve munis bir çehre ile karşıladı. Zahmet edip geldiğim için uzun bir dua ettikten sonra:
-Ben istemezdim sizi rahatsız etmek amma, efendiye söz anlatamadım, dedi.
Allahın bildiğini ne salkıyayım? Ben evvela bu duayı ve bu sözleri pek kalpsizce yorumladım..
Anlaşılan vizite parasının bir kısmını Cenabı Hakka havale edecekler… Bu dua ahret bankası için havalename olsa gerek, diye düşündüm.
Hastalığın ehemmiyetsiz olduğunu söylemesi de manidardı. Ehemmiyetsiz bir hastalığın tedavi ücreti elbette ehemmiyetlisinden daha az olmak lazım gelir. Bir bahçe kirazdan bir tanesini yemeye kıyamayan, mülklerinin gelirini aldıkça sevincinden iğrenç bir surette ağlaşan bu insanlar için bu mantık, gayet tabii görülmeliydi.
Hastayı muayene ettikten sonra karnemi çıkararak reçete yazmaya başladım.
Kadın bu esnada kocasının kulağına bir şeyler söyledi. İhtiyar adam, kızar gibi oldu. Hiddetle:
-Allah aşkına canımı sıkma… Kendi derdim kendime yeter… Bir de seninle mi uğraşayım?
Diye söylenmeye başladı.
Kadın hastalara mahsus titizlikle:
-Olmaz, olmaz. Öldürsen nafile, istemem, diye inat ediyordu.
Başımı kaldırmıştım. İhtiyarla göz göze geldik.
Adamcağız bana izahat vermeye lüzum gördü:
-İnsan, ihtiyarladıkça tuhaf olur Doktor Efendi… Eskiden böyle değildi… Ne dersem yapardı. “İlaç içemem… Doktor Efendi beyhude reçete yazmasın! Diyor.
Cevap vermeden gülümsedim. İçimden:
“Galiba kadın, hasislikte kocasına taş çıkartıyor. İhtimal, ilaç istememesi para gider korkusundan” diye düşündüm. Eve ve eşyaya şöyle bir göz gezdirdim. Hakikaten dedikleri gibiydi. İnsan, kendini zengin bir adamın evinde değil bu günden yarına yiyecek bir şeyi olmayan bir fakirin evinde sanırdı.
Hele hastanın yattığı odaya köpeği bağlasalar durmazdı. İhtiyar kadın, takatsiz başını yastığa bırakmıştı, ağlar gibi bir sesle huysuzluğuna devam ediyordu:
-İstemem… Ben ilacı ne yapayım? Ben ölmek istiyorum… Allah rızası için beni halime bırakın…
Sönük mavi gözlerinden buruşuk yanaklarına yaşlar sızıyordu. İşim bitmişti. Gitmek için ayağa kalktım.
İhtiyar göçmen, mahcup bir tavırla:
-Şu çekmecenin gözünde paralar var evladım. Ücretiniz neyse alın, dedi.
Kadının biraz evvel ölmek istemesi gibi, ihtiyarların bu sözüne de hayret ettim. Bir hasisin yarı açık bir çekmecede külliyetli para bırakması, sonra evine giren bir yabancıya “Elini sok da istediğin kadarını al!” demesi garip değil miydi?
Dört gün sonra beni kirazlı eve bir kere daha çağırdılar. İhtiyar kadın epeyce iyileşmişti. Bana kendi eliyle çay pişirmek için ısrar etti. Öteden beriden konuşmaya başladık. Umduğumun aksine bu ihtiyarın sohbeti çok tatlıydı. Onlara başka yerde rast gelmiş olsaydım,”Ne iyi insanlar” diyecektim. Fakat ne mal olduklarını biliyordum.
Bir aralık, kadın bana çoluğum çocuğum olup olmadığını sordu:
-Çoluk var Büyük Hanım amma, çocuk yok, dedim.
-Allah vermedi mi evladım?
-Keşke vermeseydi Büyük Hanım… İki altıntop gibi evlat vermişti. Fakat iki sene evvel, yirmi gün ara ile ikisini de aldı. Yalnız kaldık.
Allah sana, anasına ömür versin evladım… Gençsiniz Allah yine verir inşallah… Hastalıkları neydi?
-Biri kemik hastalığından ölmüştü. Öteki “Beyin Veremi” denen melun hastalıktan… Yavrumu bir gün kaza ile merdivenden düşürmüşler…
İhtiyarların ikisi birden bir vaveyla kopardılar. Şaşırdım, kadın hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Onun da gözlerinden sessiz yaşlar akıyordu.
Kadın, biraz sükûn bulduktan sonra:
-Vay yavrum, o hastalık senin de yüreğini yaktı, öğle mi? Dedi.
Sonra karşısındaki adamın kendi dertlerini bütün derinliğiyle anlayamayacağından emin, şu hikâyeyi anlattı:
-Biz memleketimizde çok zengindik… Oğullarımız, kızlarımız, torunlarımız vardı… Balkan savaşında kimi öldü, kimi kayboldu. Biz, iki ihtiyar, Zehra ismindeki torunumuzla İstanbul’a geldik. Elimizde çoluk çocuk namına bir o Zehracık kalmıştı. Ölenlerin, kaybolanların muhabbetini ona verdik… Memlekette dünya kadar malımız mülkümüz olduğu halde İstanbul da on parasız kaldık… Efendi ihtiyardı. Çalışacak halde değildi. İstanbul’da bir iki hemşerimiz vardı. Allah razı olsun, onlar ara sıra beş onpara veriyorlardı. Üstsüz, başsız kalmıştık. Zehracık dilenci çocuklarına dönmüştü.
Yedi, sekiz sene evvel şu karşı sokaktaki arsada iki üç meşruta (şartlı) ev vardı. Karı-koca o evlerden birinde bir odacığa sığınmıştık. Bir bahar günü bu bahçenin önünden geçiyorduk. Kirazlar olmuştu. Çocuk değil mi, yavrucak, kırmızı kırmızı görünce kirazlara imrendi. “İlle isterim” diye ağlamaya başladı. Kapının önünde bahçıvan gibi bir adam duruyordu. Yüzümü kızarttım, çocuk için ondan birkaç kiraz istedim. Yüreksiz adam, cevap bile vermedi, başını öte tarafa çeviriverdi. Zehracıkla eve döndük. Çocuk ağlar, ben ağlarım. Bir de üstelik efendiden azar işittim. Hakkı da var ya. Çiftliklerinde yüzlerce fakir besleyen hanedandan ” bir adam, çoluk çocuğun dilenci gibi el açmasına razı olur mu? Birkaç gün sonra mahallede oturan başka göçmen çocuklar, Zehracığı kandırmışlar, bu bahçede kiraz hırsızlığına götürmüşler. Bahçıvan: çocukları görmüş, ellerinde taşlar, sopalarla ağaçtan ağaca koşmaya başlamış… Zehracığım hırsızlığa alışık değil… Bahçıvanı görünce korkmuş, adam daha bir şey söylemeden kendini ağaçtan atmış: başcağızı taşa çarpmış… Sevap sahibi bir adam kucağına alıp eve getirdi… Yavrumun sırma gibi saçları vardı… Bu saçların bir parçası kana bulanıp alnına yapışmış… Üç, beş gün sonra Zehra ‘ cık şiddetli bir ateşle hastalandı. Gözleri şaşılaştı, kolları büzüldü. Belediye Hekimini yalvarıp getirdik .”Çocuk ağaçtan düşünce başı zedelenmiş… Beyin veremi olmuş… Allahtan ümit kesilmez amma, ben iyi görmüyorum ,” dedi. Yavrucağım birkaç gün sonra ölüp gitti. Biz iki ihtiyar, kuru başımıza kaldık. Bir, iki sene sonra memleketteki mallarımızdan bir kısmını geri verdiler. Yeniden zengin olduk… Lakin biz, artık parayı ne yapalım? …Biz yaşta insanlar parayı evlatları, torunları için isterler değil mi Doktor Efendi oğlum? Apartmanlarımızın kirasını getirdikleri vakit iki ihtiyar ağlamaya başlarız… Bu paraları sarf edecek kimimiz var ki? Başka mahallelerde oturamadık. Bu evi satın aldık… Sanırım ki, Zehracık, düştüğü şu kiraz ağacında altında gömülüdür. Kiraz mevsimi geldi mi belki bir kaza olur, başka anacıkların yüreği yanar diye karı-koca bekçilik ederiz. Ağaçlara kimseyi yanaştırmayız.
Bu kirazlardan bir tanesini yemek istemeyiz. Zehracık, onlardan bir taneciği için ağlayıp ölmüştü. Kirazlar olduğu vakit onları arabalara doldurur, mezarlığa götürürüz. Zehracığın ruhu için onları para ile kiraz alamayan fukara çocuklarına sepet sepet üleştiririz.

Reşat Nuri Güntekin

kirazlar Kirazlar

insan yürüdüğü yola benziyor

İnsan yürüdüğü yola benziyor,
günlük defteri oluyor gözleri.
Okunuyor, nasıl bir yağmur yağmış hayatına
ve nasıl bir kar.

Örneğin, bir düş yüzünden
hapiste yatmışsanız eğer,
yılların ördüğü oya gibi bir iz
utangaç bir tavırla içinizi beziyor
ve kamçı izleri gibi esaret günleriniz
yüzünüze vuruyor.

İnsan yürüdüğü yola benziyor.
Eğer yüreğiniz aşk tınılıysa,
aşk kokuyor üstünüz başınız.

Metin Cengiz

insan+yurudugu+yola+benziyor insan yürüdüğü yola benziyor

Sensiz Gece

Dudaklarımda bir burukluk, bir yanma
Yüreğimde gam var bu gece,
Elim boş,
Yanım boş,
Bense yine sarhoş.
Mutluluktan değil ,acıdandır bu gece.
Yalnız götürüyorum dudağıma kadehi,
Karşımda bir boşluk var bu gece,
Yanağımda yaş,
Gözümde yaş,
Avuçlarım ellerinde değil.
Sen yoksun ya, ben ben değilim, bu gece.

Yolanda Prelorenzo de Marinis

ben+ben+degilim Sensiz Gece