Apollon ve Marsyas

Gerçek düellosu Apollon’un
Marsyas’la
(kulak ustasının müthiş gırtlağa karşı)
bir akşam üstü oldu
artık bildiğimiz gibi
hakemler
tanrıyı galip ilan etmişlerdi
sıkıca bağlandığı ağaçta
ince ince derisi soyulan Marsyas
bağırıyor
çığlık gelmezden önce
o uzun kulaklarına
dinleniyor çığlığın gölgesinde
tepeden tırnağa tiksintiyle titreyen
Apollon çalgısını temizliyor
sahteydi
Marsyas’ın sesindeki monotonluk
ve oluşmak tek bir ünlüden
A
gerçekte ise
yansıtıyordu
Marsyas
çok renkli zenginliğini
kendi bedeninin > karaciğerinin kel tepesini
kıvrımlarını ak bağırsaklarının
soluklanan ciğerinin ormanını
pazularının tatlı tepeciklerini
eklem safra kan ve titreme
esen soğuk yel kemiklerine
ve belleğinin tuzu üzerinde
tepeden tırnağa tiksintiyle titreyen
Apollon çalgısını temizliyor
şimdi koroya
katıldı Marsyas’ın omurgası
aslında A gene aynı A
yalnız derince ve paslı biraz
artık bu dayanılmaz
sinirleri yapay olan tanrı için bile
taşlı yoldan
kenarı çalıyla çevrili
geçti galip
düşünerek
ulumasından Marsyas’ın
doğmaz mıydı acaba
yeni bir dalı
sanatın -diyelim- çağdaş
aniden
ayaklarının dibine düştü
taşlaşmış bir bülbül
başını çevirdi
gördü ki
şu ağacın Marsyas’ı bağladıkları hani
ağırmıştı saçları
tümüyle
Studium przedmiotu 1961

Ey Truva
1
Ey Truva Truva
arkeolog
küllerini senin savuruyor avuçlarından
oysa bu yangın öylesine büyük ki İlyada’dan
yedi teli lirin-
çok az gelir
koro gerek
denizlerin ağıtlarından
yıldırımlarından dağların
taştan yağmurlar gerek
-nasıl çıkarmalı insanları
bu harabeden
nasıl çıkarmalı
dizelerden koroyu
düşünüyor şair
dimdik hareketsiz
erdemli bir dilsiz gibi
-Şiir kurtulacak sağ salim
Kurtuldu sağ salim
alevlerin kanadıyla
tertemiz göğe
Harabeler üzerinde doğuyor ay
Ey Truva Truva
Susuyor kent
Şair dövüşüyor kendi gölgesiyle
Şair çığırıyor çöldeki bir kuş gibi
Ay kendi görüntüsünü yansıtıyor
Yangın meydanındaki yumuşak metal örneği

2
Yürüyorlardı vadi haline gelmiş bir zamanların sokaklarında
kızıl bir kül denizini aşarcasına
rüzgarsa savuruyordu bu kızıl külleri
boyayarak tümüyle batan kenti
Yürüyorlardı vadi haline gelmiş bir zamanların sokaklarında
sabah ayazını aç soluklarıyla hohlayarak
diyorlardı ki:çok uzun yıllar geçecek
ilk evin kurulması için buralara
yürüyorlardı vadi haline gelmiş bir zamanların sokaklarında
bir yaşam izi bulacaklarını düşünüyorlardı
sakat adam
armonikasıyla
bir partizan türküsü çalıyor
salkım söğütleri
kızları anlatan
şair susuyor
yağmur yağıyor

Zbigniew Herbert

sair+susuyor Apollon ve Marsyas

Paldır Küldür Yaşam

Paldır küldür geçen yaşam
Provasız bir gösteri
Ölçüsüz bir beden
Düşüncesiz bir kafa
Oynadığım rolü bilmiyorum
Bildiğim yalnızca benim olduğu ve değişmezliği
Sahnede çözmeliyim
oyunun konusunu
Yaşamın onuruna oldukça kötü hazırlanmış
bana yüklenen o oyunun, taşımakta güçlük çekiyorum temposunu
Tiksindiğim halde doğaçlamadan, doğaçlama yapıyorum.
Her adımda şeylerin bilinmezlikerine takılıyorum.
Kırsal kokuyor yaşam tarzım benim
Amatörce iç güdülerim
Heyecan, açığa çıkararak beni daha çok aşağılıyor.
Yatıştırıcı ortamlarda caniymişim gibi geliyor
Geriye alınmayan sözler ve davranışlar
Tümüyle sayılmayan yıldızlar
Koşarken iliklenen yağmurluk örneği bir karakter
İşte, umarsız sonuçları bu birdenbireliğin
En azından çarşamba günü bir prova olsaydı,
Ya da hiç olmazsa perşembe günü bir kez daha tekrarlansaydı.
Ne ki, işte cuma duymadığım, hiç bilmediğim bir senaryo ile geliyor.
Oldu mu bu şimdi- diye soruyorum
(hırıltılı bir sesle, çünkü kuliste izin verilmedi boğazımı temizlememe bile)
Yanıltıcı olur düşünmek, bunun yalnızca basit bir sınav olduğunu
hani derme çatma bir yerde verilen. Hayır.
Dekorun tam ortasındayım ve ne denli sağlam olduğunu görüyorum.
Gözüme her şeyin incelikle yerli yerine konduğu çarpıyor.
Asılı, en uzaktaki süsler bile.
Ah, hiç kuşkum yok artık bu bir prömier,
tüm yapacaklarım,
hep yaptıklarıma dönüşecekler

Wislawa Szymborska
Çeviren: Neşe Taluy Yüce- Agnieszka Lytko Kaim

paldir+kuldur+yasam Paldır Küldür Yaşam

Campo Dı Fiori

Roma, Campo Dı Fiori;
Zeytin ve limon sepetleri,
Şarapla yıkanmış,
Çiçeklerle bezenmiş kaldırımlar,
Masalara saçıyor satıcılar
Pembe ürünlerini denizin,
Siyah üzüm salkımlarını,
Tüyleri üzerine düşen şeftalilerin.
İşte tam bu meydanda
Yakıldı Giordano Bruno;
Tutuşturdu cellat,
Bakışları altında, meraklı serserilerin
Ve daha sönmemişti alevler,
Doluverdiğinde tavernalar;
Başlarında zeytin ve limon sepetleri,
Ortalıkta dolaşırken satıcılar.
Varşova, güzel bir bahar akşamı;
Anımsadım Campo di Fiori’yi,
Atlı karıncaların yanı başında;
Neredeyse sıçrayıverecekti
Parlak gökyüzüne genç çiftler,
Gizlerken kıvrak bir ezgi,
Getto’nun duvarları ardında
Patlayan silah seslerini.
Ve havada yakalıyordu
Atlı karıncalarda eğlenenler,
Rüzgarın yanan binalardan getirdiği
Siyah kurum tanelerini.
Ve yangınlardan gelen rüzgar,
Savuruyordu genç kızların eteklerini.
Varşova’da güzel bir pazar günü
Neşeyle gülüyordu insanlar.
Anlayan çıkar mı dersiniz bu tarih dersini,
Varşovalıların ya da Romalıların
Odun yığınlarını görmezden gelerek,
Alışveriş yapmalarını, eğlenmelerini ve sevmelerini.
Belki de başka biçimde yorumlar birisi;
Çabucak unutmasını insanların,
Ve daha sönmeden alevler,
Her şeyin silinip gitmesini.
Daha o zamanlar düşünürdüm
Ölenlerin yalnızlığını,
Ve sehpaya çıktığında
Bulamadığını tek bir sözcük,
Giordano’nun veda edebilmek için
Geride kalanlara.
Koşup gidivermişlerdi şarap içmeye,
Neşeyle söyleşerek,
Beyaz deniz yıldızlarını,
Zeytinlerini ve limonlarını satmaya.
Artık çok uzaklardaydı Giordano,
Yüzyıllar geçmişçesine aradan;
Oysa yok olup gitmesini izlemek,
Yalnızca sürmüştü bir an.
Çoktan unuttu dünya,
Sahipsiz ölüp gidenleri;
Uzak gezegenlerden gelmişçesine,
Yabancı kaldı bize sözcükleri.
Artık bir söylence olacak tüm bunlar,
Ama bir başka Campo di Fiori’de
Sözcükleriyle bir başkaldırı başlatacak ozan,
Yıllar geçince aradan.

Czeslaw Milosz
Çeviren: Prof. Dr. Ö. Aydın Süer

veda Campo Dı Fiori

Her Şeyi Bırakabilirdim

Her şeyi bırakabilirdim. Her şeyi, anında,
Kutno’ya veya Sieradz’a yerleşebilirdim sonbaharda.
Kutno’da veya Sieradz’da, Rawa’da veya Leczyca’da,
Giriş katında bir eve taşınabilirdim sakin bir sokakta.
Sıcak, dar, ama sevimli o evde.
Bol bol uyunur, sıklıkla içilirdi de.
Sabahları horozlar öterdi çitlerde,
Komşular aptallaşırlardı şiştikçe.
Kahveye gider, otururdum bir köşeye,
Dönmeyenin ardından ağlardım sessizce
Seninle bir kadeh şarap eşliğinde konuşabilirdim:
“Ne var canım? Ne oldu biriciğim?”
Sen gürültüden bunalmış, başkent özleminde misin?
Sıkılırdın burada, Kutno’da ya da Leczyca’da, ne dersin?
Hiçbir şey canım , hiçbir şey söylemezdin,
Sabaha kadar şöminedeki rüzgarı dinlerdin…
Ve derin, derin düşünürdün korkuyla ve özlemle
Burada ne arıyor acaba, bu Kutno’da ya da Leczyca’da diye.

Julian Tuwim

birakmak Her Şeyi Bırakabilirdim

Artık Günü Kapamak İstiyordum

Artık günü kapamak istiyordum
Okunmuş bir kitapmışçasına
Bürünmek, kara sessizliğe
Yatmak istiyordum o büyük güce.
Tüm görkemi ile pencereden görünene dek tan kızıllığı
Sevinç ve korku uyandıran hani
Yangın gibi parlayan
Bir orkestra gibi patlayan tıpkı.
İşte yeni bir gün, yeni bir dünya
Binlerce tansık oynaşıyor içimde
Kalkıyorum ayaklarım üstüne
Duruyorum upuzun bir merdivenin önünde
En son ben kaldım,
Gömdüm tüm sevgili dostları.
Gördüm, nasıl da değiştiğini yaşamın
Ben de yaşam gibi değişmiştim tıpkı.
İnsanı sevdim doğayı da,
Geleceğe baktım hep aydınlık gözlerle,
Bağımsızlığa taptım özgürlüğe de
Dostum hem bulutla hem yelle.
İstemedim hiç bronzdan anıtlar,
Ne boru sesleri, ne gürültülü bravolar
Boş bir oda kalacak benden geriye
Fazla sözü edilmeyen sessiz bir ünle.

Leopold Staff

artik+gunu+kapamak+istiyorum Artık Günü Kapamak İstiyordum

Ah’ına ‘Yas’lanıp Dinlediğimdir

Ah’ına ‘Yas’lanıp Dinlediğimdir

“İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülürdü toprağa.”

Didem Madak, Ah’lar Ağacı

Kök mü toprağa tutunur, toprak mı tutar kökü; bir tohum, vakti gelip de patladığında cılız bir filiz uzanır, neredeyse saydamdır elleri ve birer pençe gibi geçer etine, zamanla kaynar toprak ve kök birbirine. Ne kadar kazsan ne kadar insen de derine, ucuna varamasın. Deli rüzgârlar eser, azgın sular vurur da o incecik bağı koparamaz yine de. Toprağın özü, o bağdan geçer filize; karasını ondan alır, balını, suyunu hep ondan. Filizin dalı kırılsa, boyu incinse de kökü kalır içeride.

İnsanın insana kıymadığı, rakamlı takvimlerin icat olmadığı, vaktin toprağın kokusuyla bir devindiği o evvel günlerde ömür kısaydı, insan dişindeki çürükten ya da topuğuna batan dikenden ölümü kapabilirdi. Kalan herkes yakındı ölüme ve ölene… Ondandır ki, biri öldüğünde yolcu etmeye cümlesi giderdi, cem olurdu her cenaze. Hatırasını taşıyan eşyaları, ekmeği ve suyu yanı başına konulur, bedenine çiçek tozları serpilirdi ölünün ve bacakları karnına çekilerek bir cenin gibi yatırılırdı uykuya. İnanılırdı ki her gidiş aslında dönüştü, rahme kavuşmaydı, toprağın kökle ebedi kucaklaşması, boşluğun nihayeti.

Derken zaman değişti, yerine akrepli yelkovanlı, zehirli bir şey geçti; yalnızca ileri giden, geriye dönüp de bakmayan, et yiyerek beslenen, sonunda yiyecek bir şey kalmayınca kendi etini dişleyen bir hırs devi, hükmetti insan ömrüne. Bu öyle bir devirdi ki çirkin ve kaba gövdesiyle toprağı ezip çıkardı öz suyunu, içti, içti de doymadı. Bu defa filizlere, körpe köklere dikti gözünü, tohumları bile söktü yerinden irinli elleriyle. Artık insanların topuğuna batan dikenden öldüğü, cenazelerin cem olduğu, ölülerin kokulu otlarla uğurlandığı zamanlar çok gerideydi ve devir izin vermiyordu, dönüp bakmaya. “Marş” diyordu “İleri!”… Bu emre uymayan, adımları sınırın dışına taşan, efendi’nin dilini değil de inatla ana dilini konuşan, canı yansa dahi ‘bağ’ına sımsıkı sarılan, bedenini gerdirseler, dilini koparsalar, etini çürütseler de bırakmayan onca filiz, onca fidan toprağın rahminden söküldü bir bir. Can almak yetmedi zalime; doymadı hıncına, düşünmedi ki toprak kusar onca kanı, ne kadar kazsan ne kadar gömsen de derine. Sorarlar bir gün, bu canların da bir sahibi var, hiç değilse bir yas hakları, demedi, nasılsa zaman onun hükmündeydi, yuttum, attım sandığı o bağ elbet gelip geçti boynuna.

Kar tanesi hiç avuçta tutulur mu, yakalayıp yutayım desen ağzındaki sade su… Berfo adı ele avuca sığmaz kız çocuklarına verilir; başı dik, onurlu, yiğit kadınlara denilir. Berfo’nun bir oğlu oldu, yüzüne bakıp adını “güzel” koydu, o oğlun kardan ayaklarını karnının çıplağında ovdu, sert dünya nimetini ağzında ıslattı, Güzel’ini, Cemil’ini yumuşak lokmalarla besledi. O oğul bir fidan gibi boy verdi, uzadıkça uzadı. Yeryüzünü Güzel’siz bırakmaya and içmişlerin çıktı önüne…

Kaba postallarıyla düştüler yollara, sokakları boşalttılar, komşuluğu önlediler, perdeleri indirip her yeri kararttılar ve sirenler sağır ederken kulakları, hoyrat elleriyle söktüler fidanları. Bilmediler ki analar kokusundan bulur evladını, yüz yıl da geçse üstünden, sormadan yapmaz, evladını almadan bu dünyadan gitmez. Berfo Ana, şimdi dev bir ağaç gövdesi, dalları yorgun lakin kökü inatçı, Güzel’ini almadan gitmeyecek.

Dünya! Yaslan o gövdeye, duy içindeki ağıtı, dinle ana sözünü… Dinle ki, bu ülkenin dipsiz kuyuları, adsız mezarları da dile gelsin, kemiklerin sızısı dinsin. Güzel’ler, Cemil’ler ana kucağına dönsün, Evren adlı ihtiyar dev, yuttuklarının hesabını versin ve nihayet değişsin bu devir.

Deniz Gezgin

berfo+ana Ah’ına ‘Yas’lanıp Dinlediğimdir

demek ki hiç bi şey anlamadın

Serüvene koşmak için
trenler bekliyorsan,
güneşini yakalayıp gözüne yerleştirmek için
beyaz yelkenlerin gelip seni almalarını bekliyorsan,
yarına inanmak için
gün batımına,
iyi kalpli görünmek için
zayıflığa,
ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa,
demek ki hiç bi şey anlamadın…

Bertolt Brecht

demekki+hic+birsey+anlamadin demek ki hiç bi şey anlamadın

Ada

Her insan kendi adasında yaşar
Takırdatarak dişlerini ya da terleyerek.
Gözyaşları, içer
Şeytanın edebiyat bilgilerini
Onun dişlerini takırdatması
Kimseyi yerinden kıpırdatmaz.

Her insan kendi dilinde konuşur
Ve hiç kimse anlamaz ne söylediğini
Kafasındakı ışığın.
Sonra iyi olarak da anlaşılmaz.
Düşkırıklığı ve incinmedir
Gerçek utanmazlıklar.

Bertolt BRECHT

Bertolt+Brecht Ada

Nasıldı

-I-
Önce sevinç uyutmadı beni
Sonra üzüntü nöbet tuttu bütün gece.
İkisi de gidince başımdan
Uyudum, ama ah, her Mayıs gecesi
Bir kasım sabahı getirdi ardından.

-II-
Senin derdin benimdi
Benimki senin
Paylaşamazsam bir sevinci seninle
Yoktu benim de sevincim ..

Bertolt BRECHT

nasildi Nasıldı

Umut Bizi Terkettiğinde

Umut bizi terkettiğinde
Kavlanır kanımız
Örter patikayı su birikintileri
Eşeler gecelerimizi bir çift açık göz
Umut bizi terkettiğinde
İyilik kaçtığında bizden
Körleşir ağaç kabuğu gibi
Yüzlerimiz.

Andree Chedid

umut+bizi+terkettiginde Umut Bizi Terkettiğinde