Ah’ına ‘Yas’lanıp Dinlediğimdir

Ah’ına ‘Yas’lanıp Dinlediğimdir

“İnsan çıtır ekmeği ısırdığında,
Kırıklar dolar kucağına,
İşte orası umudun tarlasıdır.
Ve orada başaklar ağırlaştığında,
Sayısız ah dökülürdü toprağa.”

Didem Madak, Ah’lar Ağacı

Kök mü toprağa tutunur, toprak mı tutar kökü; bir tohum, vakti gelip de patladığında cılız bir filiz uzanır, neredeyse saydamdır elleri ve birer pençe gibi geçer etine, zamanla kaynar toprak ve kök birbirine. Ne kadar kazsan ne kadar insen de derine, ucuna varamasın. Deli rüzgârlar eser, azgın sular vurur da o incecik bağı koparamaz yine de. Toprağın özü, o bağdan geçer filize; karasını ondan alır, balını, suyunu hep ondan. Filizin dalı kırılsa, boyu incinse de kökü kalır içeride.

İnsanın insana kıymadığı, rakamlı takvimlerin icat olmadığı, vaktin toprağın kokusuyla bir devindiği o evvel günlerde ömür kısaydı, insan dişindeki çürükten ya da topuğuna batan dikenden ölümü kapabilirdi. Kalan herkes yakındı ölüme ve ölene… Ondandır ki, biri öldüğünde yolcu etmeye cümlesi giderdi, cem olurdu her cenaze. Hatırasını taşıyan eşyaları, ekmeği ve suyu yanı başına konulur, bedenine çiçek tozları serpilirdi ölünün ve bacakları karnına çekilerek bir cenin gibi yatırılırdı uykuya. İnanılırdı ki her gidiş aslında dönüştü, rahme kavuşmaydı, toprağın kökle ebedi kucaklaşması, boşluğun nihayeti.

Derken zaman değişti, yerine akrepli yelkovanlı, zehirli bir şey geçti; yalnızca ileri giden, geriye dönüp de bakmayan, et yiyerek beslenen, sonunda yiyecek bir şey kalmayınca kendi etini dişleyen bir hırs devi, hükmetti insan ömrüne. Bu öyle bir devirdi ki çirkin ve kaba gövdesiyle toprağı ezip çıkardı öz suyunu, içti, içti de doymadı. Bu defa filizlere, körpe köklere dikti gözünü, tohumları bile söktü yerinden irinli elleriyle. Artık insanların topuğuna batan dikenden öldüğü, cenazelerin cem olduğu, ölülerin kokulu otlarla uğurlandığı zamanlar çok gerideydi ve devir izin vermiyordu, dönüp bakmaya. “Marş” diyordu “İleri!”… Bu emre uymayan, adımları sınırın dışına taşan, efendi’nin dilini değil de inatla ana dilini konuşan, canı yansa dahi ‘bağ’ına sımsıkı sarılan, bedenini gerdirseler, dilini koparsalar, etini çürütseler de bırakmayan onca filiz, onca fidan toprağın rahminden söküldü bir bir. Can almak yetmedi zalime; doymadı hıncına, düşünmedi ki toprak kusar onca kanı, ne kadar kazsan ne kadar gömsen de derine. Sorarlar bir gün, bu canların da bir sahibi var, hiç değilse bir yas hakları, demedi, nasılsa zaman onun hükmündeydi, yuttum, attım sandığı o bağ elbet gelip geçti boynuna.

Kar tanesi hiç avuçta tutulur mu, yakalayıp yutayım desen ağzındaki sade su… Berfo adı ele avuca sığmaz kız çocuklarına verilir; başı dik, onurlu, yiğit kadınlara denilir. Berfo’nun bir oğlu oldu, yüzüne bakıp adını “güzel” koydu, o oğlun kardan ayaklarını karnının çıplağında ovdu, sert dünya nimetini ağzında ıslattı, Güzel’ini, Cemil’ini yumuşak lokmalarla besledi. O oğul bir fidan gibi boy verdi, uzadıkça uzadı. Yeryüzünü Güzel’siz bırakmaya and içmişlerin çıktı önüne…

Kaba postallarıyla düştüler yollara, sokakları boşalttılar, komşuluğu önlediler, perdeleri indirip her yeri kararttılar ve sirenler sağır ederken kulakları, hoyrat elleriyle söktüler fidanları. Bilmediler ki analar kokusundan bulur evladını, yüz yıl da geçse üstünden, sormadan yapmaz, evladını almadan bu dünyadan gitmez. Berfo Ana, şimdi dev bir ağaç gövdesi, dalları yorgun lakin kökü inatçı, Güzel’ini almadan gitmeyecek.

Dünya! Yaslan o gövdeye, duy içindeki ağıtı, dinle ana sözünü… Dinle ki, bu ülkenin dipsiz kuyuları, adsız mezarları da dile gelsin, kemiklerin sızısı dinsin. Güzel’ler, Cemil’ler ana kucağına dönsün, Evren adlı ihtiyar dev, yuttuklarının hesabını versin ve nihayet değişsin bu devir.

Deniz Gezgin

berfo+ana Ah’ına ‘Yas’lanıp Dinlediğimdir

demek ki hiç bi şey anlamadın

Serüvene koşmak için
trenler bekliyorsan,
güneşini yakalayıp gözüne yerleştirmek için
beyaz yelkenlerin gelip seni almalarını bekliyorsan,
yarına inanmak için
gün batımına,
iyi kalpli görünmek için
zayıflığa,
ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacın varsa,
demek ki hiç bi şey anlamadın…

Bertolt Brecht

demekki+hic+birsey+anlamadin demek ki hiç bi şey anlamadın

Ada

Her insan kendi adasında yaşar
Takırdatarak dişlerini ya da terleyerek.
Gözyaşları, içer
Şeytanın edebiyat bilgilerini
Onun dişlerini takırdatması
Kimseyi yerinden kıpırdatmaz.

Her insan kendi dilinde konuşur
Ve hiç kimse anlamaz ne söylediğini
Kafasındakı ışığın.
Sonra iyi olarak da anlaşılmaz.
Düşkırıklığı ve incinmedir
Gerçek utanmazlıklar.

Bertolt BRECHT

Bertolt+Brecht Ada

Nasıldı

-I-
Önce sevinç uyutmadı beni
Sonra üzüntü nöbet tuttu bütün gece.
İkisi de gidince başımdan
Uyudum, ama ah, her Mayıs gecesi
Bir kasım sabahı getirdi ardından.

-II-
Senin derdin benimdi
Benimki senin
Paylaşamazsam bir sevinci seninle
Yoktu benim de sevincim ..

Bertolt BRECHT

nasildi Nasıldı

Umut Bizi Terkettiğinde

Umut bizi terkettiğinde
Kavlanır kanımız
Örter patikayı su birikintileri
Eşeler gecelerimizi bir çift açık göz
Umut bizi terkettiğinde
İyilik kaçtığında bizden
Körleşir ağaç kabuğu gibi
Yüzlerimiz.

Andree Chedid

umut+bizi+terkettiginde Umut Bizi Terkettiğinde

Aşk

ASK I

Aşk geleceğin düşüdür
Aşk en tatlı dildir
Aşk baharın coşkunluğu
Aşk senin getirdiğin iyilikler
Aşk göklerin dinginliği
Aşk arzuladığın şarkılar
Aşk senin körpe sesin
Aşk o olağanüstü özgecin
Aşk senin en iyi olduğun
Aşk rahatlığıdır yüreğinin
Aşk uzattığın elin
Aşk arzusudur hayatın
Aşk en özgür uğraşıdır
Aşk o güçlü direncin
Aşk en muhteşem gün
Aşk en sevimli yolun

Amiri Akilli

ask Aşk

Senden İstediğim

Senden bütün istediğim
Küçük bir sevgidir
Gelen ve ağır ağır büyüyen,
Değil gelen ve giden.

Ve senden bütün istediğim
Ümit dolu güneşli bir gün,
Sevgi dolu bir kucaklayış
Değil kucaklayış sonrada gidiş.
Senden bütün istediğim
Beni kırmamak,
Beni bekletmemek.
Yarın çok geç olabilir
Unutma ki vermek almak demektir;
Senden bütün istediğim
Küçük bir sevgidir,
Gelen ve ağır ağır büyüyen,
Değil gelen ve giden.

W.Blake

senden+butun+istedigim Senden İstediğim

Bakışların

Bir bakışın kudreti bin lisanda yoktur
Bir bakış bazen şifa bazen zehirli oktur…

Bir bakış bir aşığa neler neler anlatır
Bir bakış bir aşığı saatlerce ağlatır.

Bir bakış bir aşığı aşkından emin eder
Sevişenler daima gözlerle yemin eder…

Victor Hugo

bakislarin Bakışların

Sonnet

Kalbim sırrını buldu, manalandı hayatım.
Ölmez bir aşk aniden kapladı benliğimi.
Ümitsiz acı çektim ve herkesten sakladım,
O bile kendisini bilmedi sevdiğimi.
Ah! Şimdi çok pişmanım, yanında gölge gibi,
Hem ondan ayrılmadan kalacaktım, yalnız ben
Hem ölünceye kadar mesut bir köle gibi,
Hiçbir şey istemeden ve bir şey beklemeden.
Tanrı onu yaratmış melek gibi saf, temiz,
Yaşarken etrafını dinlemeden, habersiz
Bu aşkın şarkısıyla bir gün karşılaşacak.
O kalbe gömülerek yaşanılmış sevgiye,
Kendisinden başkası olmayan sevgiliye
“Kim bu kadın acaba?” deyip anlamayacak

Felix Arvers

kim+bu+kadin Sonnet

Azap Bahçesi

Yakınında, çimenin üstünde kömeçini yumuşak bir biçimde sallayan bir düğünçiçeğini aldı ve büyük bir incelikle, yavaş yavaş, sevgiyle kurumuş kanın yer yer çatladığı kırmızı parmakları arasında çevirdi:

-Harika değil mi?.. değil mi? diye yineliyordu onu seyrederken… Ufacık, kırılgan… ve yine de bütün bir doğa… doğanın bütün güzelliği ve gücü… Dünyayı içine alıyor… Arzusunun sonuna dek giden cılız ve acımasız organizma!.. Şu çiçekler ne acımasız, milady… Sevişirler…sevişip dururlar hep… Her yönden… Ondan başka şey düşünmezler… Haklılar!.. Baştan mı çıkmışlar?.. Çünkü Yaşam’ın tek yasasına boyun eğerler, Yaşam’ın tek gereksinimi olan sevişme isteklerini mi doyururlar?.. Bakın şuna!.. Çiçeğin tek cinsel organı var, milady… Bir cinsel organdan daha sağlıklı, daha güçlü ve güzel bir şey var mı?.. Şu harika taçyaprakları… şu ipekler, şu kadifeler… şu tatlı, yumuşak, okşayan kumaş… cinsel organların bütünleştiği, geçici ve ölümsüz yaşamlarını aşkla esriyerek geçirdikleri kokulu yatak. Bizim için ne hayran olunası örnek!

Çiçeğin taç yapraklarını açtı, çiçektozlarıyla yüklü erkek organları saydı ve yine maskaraca bir hayranlığa boğulmuş gözlerle:

-Bakın, milady!.. Bir… iki… beş… on… yirmi… Nasıl da titriyorlar! Bakın!.. Bir tek dişinin istekli kasılmasına yirmisi birden karşılık veriyor! Heh, heh, hee!.. Bazen tersi!..

Çiçeğin taçyapraklarını birer birer kopardı.

-Ve aşkla tıka basa doyduklarında yatağın etekleri yırtılır… yatak odasının çarşafları dağılıp düşer… Ve çiçekler ölürler… çünkü artık yapacak hiçbir şeyleri olmadığını bilirler… Ölürler, daha sonra yeniden aşka doğmak için!..

Octave Mirbeau

azap+bahcesi Azap Bahçesi