çiğdemler gazeli

                            sızılı bir gecenin yüreğime düşürdüğü
                                                   Çiğdem taneleri için..

Iska geçecek genç bir ölümü yeşerten nefesin,
adını soluyan her heceyi, her çiğdemi.

Bütün yabanlıklarını giyinip de gelecek
sızılı şiirime el veren her geceyi, her gülü.

Ağlayan meleğimdin düşlerimde tüm incelikleri büyüten
mürekkep kokulu kitabım, küflü aynamsın bunu bil.

İnceliklerimin ağrıyan yerisin, dumanlı bir mavilikte,
adını soluyorum her nefeste, öksüz kalıyor tüm isimler.

Islak dudaklarında geceyi avuçladığım kadınımsın
Düşlerim, gündüşlerimsin bulutlar kadar üzgün kalbime inen.

Uğuldayan gölgeni gördüm de sustum.
Ah, kumral gök mavisi adam, sızlayan körpe yanım.

Sen kırık bir yaz hikâyesi olmalısın Çiğdem,
tülden bir gecesin, yaralarımı saran..

Suyu gördüm, bildim kalbinde büyüttüğün gizi,
suyu gördün ey güzel nun; suyu gördün ve büyüdün.

Meleklerini çağırıyorum tanrım, meleklerini
bana sızılı bir ölüm bağışlayacak meleklerini..

Ahmet Bozkurt

bildim+kalbinde+buyuttugun+gizi çiğdemler gazeli

Yalnızlığa Veda

Gidiyorum işte
Hayalde gör, düşte gör.

Yalnızlığın da ucuna geldim,
sırtımda kederin hançeri,
saplanmadan hep tehditle yürütür beni.
Bilmem neden ve nasıl çıktım bu yola,
vardır elbet başlangıcı bu halin;
ben de bir harmandan savruldum sonunda,
konmasız uçtum peşinden kadın denilen hayalin.

Hayatmış ama asıl beni kandıran cilve.
Yine de bir şey verdi diyemem bana bu derin tasavvur
ve yeryüzü meridyenlerle kestiğim özlü çamur
kerpici iliğimde kurur, ağrısı yüzüme vurur.

Ah ne vedadır ne vebadır ne vebaldir bu!
Gitmek değil, artık dağılmak benimkisi
tozuyan aklım ve hafızamla.
Bitsin artık bu şiirler, bu kitap, bu içe dönük cihannüma
Hayalse katili bir insanın
cesedi vurmaz hiçbir kıyıya.

Adnan Özer
insanin+cesedi+vurmaz+hicbir+kiyiya Yalnızlığa Veda

Akdua

ölülerin ak ayaklarında açar zambaklar
(zambaklar) yer kurtlarının tezgâhında dokunur
senin – kötüler kötüsü – yüreğin bunları bilmez

ölülerin ak soluklarıyla büyür zambaklar
(zambaklar) mahşerin ak bildirisidir okunur
senin -yetimler yetimi- aklın bunları almaz

şairlerin ölüm çiçeğidir zambaklar
(zambaklar) çocukların karbeyaz uykusudur
senin -mutrıplar mutrıbı- gönlün bunları çalmaz

zambaklar gün gelir şairlerin başucuna sokulur

Adnan Özer
akdua Akdua

Çıngırağın Ölümü

( Ç ı n g ı r a ğ ı n Ö l ü m ü 1 )

bir sesevinde doğdum
inanırım çanların ölümüne
fırtına dinince kıyacağım kendime

sen çizince ben oldum
inanırım kumlu ellerine
sen yitince kıyacağım kendime

bakır damlasından soğudum
inanırım zehirli yüreğine
şart olsun kıyacağım kendime

( Ç ı n g ı r a ğ ı n Ö l ü m ü 2 )

I
zaman batıyor Margarita
su doluyol saatlara
bir kurtçuk geçiyor
beynimdeki kumdan

ses göçüyor Margarita
çanlar ölüyor sesevlerinde
dili kurtlanıp çürüyor
ölüm giriyor yalnız
açık kapıdan

II
ses ölünce
kimse kimseyi çağıramaz
ikimizin gizli sevdası
bir incinin yüreğinde
bulunamaz

zaman yanınca
ölüm de bırakır arkadan vurmayı
gelip evlerimize yerleşir
giyer geceliklerimizi
kan kabuklu bedenine
yataklarımızda yatar

herkes göçünce
ölüm yalnızlığını yaşar
son kez duy tenimi
ve kokla beni
ben yitince
belki yeni bir tufan kopar

( Ç ı n g ı r a ğ ı n Ö l ü m ü 3 )

adımlarım
bir yere götürmüyor artık beni
çiziyorum kıl üstüne
küçük çıngırağın ayak izlerini

gözlerim
sönüyorlar bir bahçede
katran güle sarılıyor
uzun uzun öpüşüyorlar
birleşiyor
cennet ve cehennem
tanıyarak bedenlerini
dil ve damak gibi

adımlarım
bir yere götürmüyor artık beni
yağmur saralı bir dilenci
devriliyor ardımsıra
yürüdüğüm her sokak
duvarlaştırıyor kendini

ellerim
eriyorlar bir bahçede
kopuyor küpelerin halkası
kemerlerin tokası
yalnızlık delik ağlarıyla
avlanıyor içimi

adımlarım
bir yere götürmüyor artık beni
küçük bir çıngırağım
çalıyorum kendi kendimi

Adnan Özer
adimlarim+bir+yere+goturmuyor+artik Çıngırağın Ölümü

Eğilip Suyunu İçtiğimiz Çeşme

Hani büyük korkular başlayınca insanda,
Sıkılır yüreği, ölecek gibi olur;
Ne dost sevgisi, ne yar sevgisi,
Ne varsa hepsini bırakıp gitmek ister
Nereye, kime, niçin? Demeden.
Ölüme benzer, ölüme yakın,
Bir şeyler duyar içinde açıklayamaz,
Yumuşak, yavaş, ılık
Nerdeyse uzatsa elini dokunacak,
Belli, besbelli kumaş gibi,
Yorumlanamayan, birikmiş, toplu,
O bildiğimiz düşüncele benzeyen

Birçok sorulardan örülmüş;
Kırmızı mı, mavi mi, yeşil mi?
Ne idüğü belirsiz gibi görünen
Her şeye yakın, aşk içinde
Yaşama gibi, macera kıvamında,
Sevilen, tapılan, yanıp yakınılan
Nerdeyse yanıbaşında, selam verecek
O, omzuna dokunup geçen,
Akşamları çileden çıkaran
Her şeyi büyük azgınlığına alıştıran
Bizim bildiğimiz, bizim duyduğumuz,
Yayan yapıldak peşinde koştuğumuz,
Bozlağa, uzunhavaya, mayaya benzer,
Bir Anadolu türküsü, yanık, hazin
Eğilip suyunu içtiğimiz çeşme…

Mehmed Kemal
omzuna+dokunup+gecen Eğilip Suyunu İçtiğimiz Çeşme

Sevda Üstüne

I
Bu şiir sevda üstüne
Tarafımdan yazılmıştır

Akşam olmuş ay yükselmiş tepeye
Bir çift göz var süzülmüştür

Nice âşıklar yol boyunca
Kalem kalem dizilmiştir

Bu şiir sevda üstüne
Tarafımdan yazılmıştır

II
Ne kadar yabancısın çağrışıma
Gövel ördek gibi ürkek bakışlım
Bir büyük şehirde yaşıyoruz ikimiz
Ben gündelik ekmeğimin peşinde
Sen daktilosun yanında bir avukatın
Günler nasıl olsa geçer
Boş ver gamına kederine hayatın
Güzelliğinle teselli bulurum
Gönlümde daim olsun saltanatın

III
Bana hayal etmek düştü
Kocandır koynuna giren
Bu hasretlik bana vergi felekten
Serencamın türkü oldu dillerde
Civan ömrüm çürüdü
Samur saçlım kibar benlim sevdiğim
Kim çekmiştir benim kadar hasretini kahrını
Aç karnına yana yana döne döne döşekte

Mehmed Kemal

bu+hasretlik+bana+vergi+felekten Sevda Üstüne

Beklediği

pencerede oturmuş
yaşlı adam
gözleri yorgun
saçları ak
ağzı kötümser
kimin yolunu bekler
ölümünden başka

Attila İlhan
nekledigi Beklediği

Çok hazin bir yakarış…

Elveda İstanbul! Aziz ve büyük şehir, çocukluğumun rüyası, gençliğimin emeli, hayatımın unutulmaz hatırası! Elveda, Şark’ın güzel ve ölümsüz kraliçesi! Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve çocukların seni bir gün benim seni gördüğüm ve terk ettiğim aynı delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsinler.

Otuzuna yaklaşmışken İstanbul’a gelen İtalyan edibi Edmondo de Amicis, imparatorluk başkentini büyüleyici bir belde olarak yorumlar. Zaman, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğine çok yakın.

Büyülenişine yer yer yıkık yıprak, bayındırlıktan uzak, karanlık, kasvetli görünümler eşlik etse bile, yazar bu kenti, bu kentin doğal güzelliklerini hayranlıkla ifade etmekten kaçınmaz. “Bir göl gibi durgun ve mavi İon Denizi”nden, “gün batışıyla yaldızlanmış Ege”den geçerek İstanbul Boğazı’na varmıştır. Deniz yolculuğu on sekiz gün sürmüştür.

O zamanların seyyahları için, sağda Asya’nın, sol yakada Avrupa sahillerinin ‘karşı karşıya’ belirmesi, iki büyük uygarlığın bir mucize gibi sarmaşmasıyla eşanlamlıdır. De Amicis, beyaz, yeşil, pembe pırıltılara boğulur. Yalnız deniz değil, kent de yansılar, yakamozlar kuşanmakta.

Sıra sıra selviler, öbek öbek sakız, çam ağaçları, ulu çınarlar İstanbul (1874) yazarının gönlünü çeler. Korular ortasında kaybolmuş köşklerin çatıları, süslü küçük kasırlar, gümüş alacası kubbeler gezgini heyecanlandırır. Sır ve hüzün dolu bu kentte bembeyaz birtakım yapılar ilk bakışta dikkati çekmektedir.

Sokaklar huzurludur, İstanbul’un tepelerine “kıvrıla kıvrıla giden binlerce küçük” sokak. Gerisini Beynun Akyavaş’ın eşsiz çevirisinden okuyalım:

“Her şey tam mânasıyla şarklıdır. Çeyrek dakikalık yol yürünür ama ne kimseye rastlanır ne de bir ses duyulur. Orada burada, rengârenk boyanmış, birinci katı zeminden, ikinci katı birinci kattan taşmış küçük ahşap evler vardır; büyük evlere bağlı küçük evler görünüşündeki her tarafı camlı ve kafesli şahnişinler sokaklara hüzün ve esrar dolu, kendine mahsus bir hava verir.”

De Amicis’in eserini okuyan Çelik Gülersoy, özellikle bu satırlara vurulmuş; Soğukçeşme Sokağı’nda onarttığı evlerin canlı renkleriyle alay edenlere bu satırları birinci elden bir tanık saymıştı. Şimdi nasıl hatırlamam…

Boğaziçi’nin bir Osmanlı-Türk köyü olduğu söylenmiştir. Edmondo de Amicis de, Boğaziçi’nde Bizans zamanlarından söz açmayı gereksinmez. Boğaziçi’nde gördüğü her yer dünkü uygarlığımızdan bir şeyler taşır.

Bir gün, Anadolu yakasındaki Küçüksu mesiresine gider ve Doğu’ya tutkun yabancı ressamların pek hoşlanacakları bir tabloyla karşılaşır. Müslüman Türk kadınları mesire yerindedir. Renk ve doğa bir kez daha etkiler. Zaten İstanbul (1874) bir şairin olduğu kadar, bir ressamın da eseridir; burada renk cümbüşü konuşur.

Küçüksu sık dokulu korusu, küçük deresi, sanatkâr elinden çıkma çeşmeleri ve oraya buraya serpiştirilmiş kahveleriyle koskocaman bir bahçe gibidir. Sık koruların en önemli özelliği, sıcak yaz günleri güneş ışıklarını geçirmiyor oluşudur. Yeşilden kubbeyi yine çayırın yeşili bütünler ve koru yeşil bir fanus çağrışımı yaratır. Seyyahın andığı ağaçlar, sakız, ceviz, çınar ve akçaağaçtır. Hepsi de uzun ömürlü bu ağaçların şimdiki yitimi bizi elbette şaşırtıyor, üzüyor…

Küçüksu’da bayram havası esmektedir. İstanbullu hanımlar, halayıklar, haremağaları, küçük çocuklarla birlikte eğlenmektedirler. Beyaz yaşmaklar, erguvanî, sarı, yeşil, kurşunî feraceler geçer durur. Hep renkler! Sahile yanaşan her coşkun renkli kayıktan yeni renkler, yeni ışıklar yağmaktadır. Yerlere büyük İzmir kilimleri serilmiştir. Elden ele, gümüşlü, altınlı kaplar dolaşır.

Çingeneler göbek atmakta, Bulgar çobanlar şarkı söylemektedir. Kahveciler meyve ve dondurma koşuşturur. Paşalar, beyler, delikanlılarla bu hareketli kalabalığı seyyah kamelya ve gül tarlalarının rüzgârda dalgalanmasına benzetir.

Yeşilliklerle gölgelikler Küçüksu’ya tiyatro sahnesinin feerik (perisel) görüntülerini kazandırmaktadır. O kadar ki, de Amicis alkışlamak, “Bravo!” ünlemini kondurmak isteği duyar.

Ben ‘renk’ dedim. Ama de Amicis, “Her şeyden evvel, ışık!” diyor. İstanbul bir ışık sağanağıdır. Galata köprüsünden güneşin doğuşunu ve batışını seyreden yazar, daha sonra, epey sonra Tanpınar’ın da kaleme getireceği sisler oyununa değinir. Hele sonbaharda, Haliç “ince bir sis tabakası” kuşanmıştır. Şehir, bu yöresinde, bir tiyatro sahnesidir artık:

Beyaz tüller örtünmüş hayal dünyası! Meselâ Üsküdar bir sis yumağı. Yalnızca tepelerde belli belirsiz karaltılar… Köprü, deniz şimdi ıpıssız; İstanbul henüz uyanmamış. Edmondo de Amicis, artık sonsuza kadar göremeyeceğimiz görünümü çiziyor:

“Gökyüzü Üsküdar tepelerinin arkasından yaldızlanmaya başlar. Bu ışıklı şeridin üzerinde, büyük mezarların selvileri, tepelere dizilmiş devler ordusu gibi, bir bir, kara kara, açık açık ortaya çıkar; ve Altınboynuz’un bir başından öteki başına, yeniden doğan muhteşem şehrin ilk titremesi gibi, bir ışık ürpertisi geçer.”

İşte, selvilerin gerisinden ateşler, kıvılcımlar yükseliyor. Dağıla dağıla, uçuşa uçuşa, Ayasofya’ya kadar uzanıyor ve Ayasofya’nın beyaz minareleri pespembe kesiyor. Şimdi sis perdesi kalkmaktadır. Kubbeler mavimsi, gümüşleniyor, birçok minare, aydınlık çoğaldıkça, kıpkırmızı. Tepeler pembe pırıltılı, sahiller mavimsi ve morumsu. İstanbul âdeta taptaze.

Bu tazelik, bu berraklık gün boyu belki biraz kararıyor. Ne var ki, günbatımlarında yepyeni bir şenlik başlayacak. “Altınboynuz ile Boğaz fevkalâde bir çivit rengine girer; doğuda ametist renginde olan gökyüzü, ufku, kâinatın yaratıldığı ilk günü düşündürüveren sayısız yakut pırıltılarıyla boyayarak İstanbul’un arkasında tutuşur; İstanbul karanlıklaşır, Galata yaldızlanır ve batan güneşin vurduğu Üsküdar, yanıyormuş gibi duran pencereleriyle parlayarak alev almış bir şehre benzer. Bu, İstanbul’u seyretmek için en güzel andır.”

Belki hemen Mâî ve Siyah’ın son sahnesi hatırlanmalı. 1897’de Halid Ziya Uşaklıgil de aynı yangınlı Üsküdar’ı, aynı yangınlı pencereleri gönlü kırık Ahmed Cemil’e gösteriyordu… Şehir harikulâde bir anındayken, Ahmed Cemil bütün mavi hayallerini öncesiz sonrasız kaybediyordu…

Üsküdar’ın tutuşmasını ben de gördüm. Bugünkü akşam kızıllığından çok farklıydı. Eski mimari doku büsbütün yitmediğinden, Üsküdar, tarihî siluetini iyi kötü koruyor; geçmişindeki tanıklarını yalancı çıkartmak zorunda kalmıyordu.

De Amicis, ışıklardan yine renklere döner, dönmekten kendini alamaz. Akşamın İstanbul renkleri: “Soluk altın, gül ve leylâk”. Tabiî, tepelerde erguvanî küçük kasabaları unutmayarak. Sonra yine ışık! Ateş dindi derken yine alev alev parlayışlar; kâh şurada, kâh burada kıpkırmızı parlayışlar. “Bunlar evvelâ iki altın taç, sonra erguvan renkli iki bere, daha sonra iki yakuttur”. Sonra ışık biter.

İstanbul’u on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılda ziyaret eden seyyahlar arasında Edmondo de Amicis bambaşkadır. O, imparatorluk başkentine içtenlikle hayran olmuş; şehrin anlamını ve gizlerini çözmeye çalışmıştır. Onda Pierre Loti’nin fazla şaşaalı tutkunluğu yoktur, ama, şehri âdeta sıtmalı bir hasret içinde ‘yaşamaktadır’. Onda, İstanbul’a sevimsiz bir mesafeyle bakış, İstanbul’da kusurlar saptayış da yoktur.

Seyyah İstanbul’dan ayrılırken, sayfalarını Boğaziçi’ne tekrar açar. O, 1874 senesinin Üsküdar’ı, bahçelerle, köşklerle, korularla set set yükselir. O zaman gezgin, yürek yakıcı, bizim için adamakıllı düşündürücü bir dua mırıldanır:

“Elveda İstanbul! Aziz ve büyük şehir, çocukluğumun rüyası, gençliğimin emeli, hayatımın unutulmaz hatırası! Elveda, Şark’ın güzel ve ölümsüz kraliçesi! Zaman bahtını, güzelliğini bozmadan değiştirsin ve çocukların seni bir gün benim seni gördüğüm ve terk ettiğim aynı delikanlı heyecanının sarhoşluğu içinde görebilsinler.”

Hazin bir yakarış.

Selim İleri
istanbul+sokaklari Çok hazin bir yakarış...

Armut Ağacında Öten Kumrunun Anlattıkları

Dalları sokağa taşan armut ağacına,
Bir kumru gelip konardı her sabah,
Arap şarkısı gibi bitmek bilmeyen
İçli içli ötüşüne başlardı az sonra.

Büyülü kızıllığıyla şafak sökerken
Yine bir sabah erken,
Konuverdi armut ağacına kumru.
Bir hüzünlü, bir hüzünlü öttü ki sormayın…

Henüz dağılmadan tedirginliği,
Kumrunun ötüşündeki hüznün,
Geldi dayandı kapıya / yelesi pırıl pırıl,
Yağız atın koşulduğu araba.

Belliydi, son haddini bulmuştu,
Kaç gündür evde süregelen telaş.

Çeyiz sandığı, konsol, sofra,
Döşekler, yorganlar, halılar,
Dört sandalye, baba yadigârı masa,
Ve birşeyler daha yüklendi arabaya
                                  Apar topar.

Evde kimin yüzüne takıldıysa gözüm,
Hepsi üzgün, ağızlarına kilit vurmuş dersin.
Kucaklaşıldı, helallaşıldı sonra,
Sonra deh dedi sürdü arabayı arabacı.
Ardından yürüdüler ağır ağır, ezginlikle,
Ninem, babam, annem, halam ve oğlu…

Anılarımdaki güllere bakılacak olursa
Aylardan mayıstı ve biz çocuklar,
Bakakaldık ardlarından, olanlardan habersiz,
Ama bir şey kopuyordu sanki içimizden,
İşte bu duyguyla uzun uzun el salladık.

Öğlene doğru ninem döndü,
Daha da kocalmış,
Babamla annem döndü,
            Gözleri hâlâ nemli.

Şimdi sormanın vakti değildir diye,
İçimde büyüyen çocukça bir merakla
Bekledim, bir şey sormadım kimseye.
Halamla oğlu gelmediler o gün,
                                 Gelmediler…

Ertesi gün de, daha, daha ertesi gün de…
Yedi yaşında bir çocuktum henüz,
Ve aklım kesmiyordu her şeyi belki,
Ama İstanbul’un sözünü etmeleri,
Tren demeleri yettiydi. Ne hikmet…

Dalları sokağa taşan armut ağacını
Bir cömertliktir bürümüştü o yıl. Hayret!
Hep bekledik halamın oğlu gelir diye,
Gelir tırmanır diye bekledik,
                       Çocukça bir içtenlikle…

Oysa ne halam döndüydü, ne de oğlu.
Arap şarkısı gibi bitmek bilmeyen,
İçli içli ötüşünü artık özlediğimiz
Kumru da gelip konmadı bir daha,
Dalları sokağa taşan armut ağacına.

Suat Engüllü

suat+engullu Armut Ağacında Öten Kumrunun Anlattıkları

Şiire Yetmeyen Zaman

Şiire yetmeyen zaman
Nasıl da yanılttı seni
Sen ki daha bir çocuktun
Bir yaşamı alıp gitti
Şiire yetmeyen zaman

Sararan ot, yiten gölge
Öyle birden gelen ölüm
Doğrusu aklında yoktu
Yaklaşıyor her geçen gün
Sararan ot, yiten gölge

Soluk soluğa bir güzel
Yaşadın ya sen ona bak
Ardında kalan şiirler
Adını fısıldayacak
Soluk soluğa bir güzel

Ahmet Uysal

siire+yetmeyen+zaman Şiire Yetmeyen Zaman