Tramvayda Birisine

Efendi! Yan gözle hor bakma bana,
Senin baban kadar benim yaşım var
Belki tuhaf gelir şu halim sana:
Geçinmek uğrunda çok savaşım var.

Halimden hoşnudum; düşkün değilim.
Süste senden elbet üstün değilim! ..
Bahtıma mağrurum, küskün değilim.
Ne korkum, ne hırsım, ne telâşım var.

Elimde kuvvet var; eldivenim yok.
Yakamda gülüm yok, yâsemenim yok.
Zengince bir dayım, bir yeğenim yok,
Benden daha fakir bir kardeşim var.

Esirci değilim, esir değilim.
Sizin kumpanyada müdir değilim.
Üç tuğlu, beş tuğlu vezir değilim,
Başımda sorguç yok, fakat başım var!

Her neyse muradım, ben ona yettim:
Değersiz ömrümü hayra sarfettim.
Kâbe-i maksûde dosdoğru gittim,
Benim “namus” gibi bir yoldaşım var.

Şu açık alnımda kara istemem;
İzzetinefsimde yara istemem! ..
Zillete mukabil para istemem,
Evimde yiyecek bulgur aşım var! ..

Zâhire bakanlar belki yanılır;
Kisbinden sorulup kişi tanılır.
Feylesof Rıza’yım adım anılır,
Dünyada malım yok..Mezar taşım var! 

Rıza Tevfik Bölükbaşı
tramvayda+birisine Tramvayda Birisine

Hummayi Aşk

Hastayım, yalnızın, seni yanımda
Sanıp da bahtiyâr ölmek isterim.
Mahmûr ı hulyâyım; câm ı lebinden
Kanıp da bahtiyâr ölmek isterim.

Bir olmaz emelin düştüm peşine
Vuruldum hüsnünün şen güneşine
Elâ gözlerinin aşk ateşine
Yanıp da bahtiyâr ölmek isterim.

Tâliin kahrı var her hevesimde,
Boğulmuş figanlar titrer sesimde,
O nazlı ismini son nefesimde
Anıp da bahtiyâr ölmek isterim.

Rıza Tevfik Bölükbaşı
hummayi+ask Hummayi Aşk

Uçun Kuşlar

Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;
Şimdi dağlarında mor sünbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.

O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem?
Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?
Yüce dağ başında siyah tül vardır.

Orda geçti benim güzel günlerim;
O demleri anıp bugün inlerim.
Destan-ı ömrümü okur dinlerim,
İçimde oralı bir bülbül vardır.

Uçun kuşlar, uçun burda vefa yok;
Öyle akar sular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aks-i seda yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.

Hey Rıza, kederin başından aşkın,
Bitip tükenmiyor elem-i aşkın,
Sende -derya gibi- daima taşkın,
Daima çalkanır bir gönül vardır.

Rıza Tevfik Bölükbaşı
ucun+kuslar+ucun Uçun Kuşlar

Selma…Sen de Unut Yavrum!

Bir akşamdı, evimizde ecel kanat germişti,
Anneni – bir cellad gibi – vurup yere sermişti.
Ölüm ile pençeleşen bir hayatın güreşi,
Sekiz yıldan sonra dinmiş; nihayete ermişti.
Adalar’ın denizinde batan akşam güneşi
Sönük, ölgün ışığını çamlıklara dökmüştü.
Evde yoktun, sonra geldin, dağda kırda gezmiştin;
Lâkin bilmem bu yokluğu nerden, nasıl sezmiştin?
Güzel ela gözlerine bir öksüzlük çökmüştü,
Gözyaşımda dehşetli bir sır arayan gözlerin,
Issız kalan vicdanıma karanlıklar serperdi.
‘-Baba! Annem nerde? ‘ dedin, hep tüylerim ürperdi:
Hançer gibi ta ruhuma battı yaman sözlerin.
O gün bugün ‘Annem nerde? ‘ diye ba’zı sorarsın,
Gülümserim gözyaşlarım sakin sakin akarken;
Uzaklarda bir şey arar, ufuklara bakarken,
Benim dalgın gözlerimde hayalini ararsın.
O tâli’siz bi-çareyi bak ben bile unuttum,
Gönlümdeki iniltiyi ninnilerle uyuttum.
Unut kızım, sen de unut, anma artık adını;
Yabancıdır bize, sorma o zavallı kadını.
Sorma kızım, sorma yavrum,ben de bilmem nerdedir;
Onu örten kara toprak bir karanlık perdedir.
‘O ağaçlar neresidir? ‘ diye sorma güzelim!
Gel, seninle yapayalnız çamlıklarda gezelim.
O ağaçlar batıp giden güneşlerin gölgesi;
O serviler hayal olan varlıkların ülkesi.
Bak bu yanda daha dil-ber fidanlar var, kuşlar var;
Beyaz, penbe çiçek açmış gelin gibi ağaçlar.
Bahar olmuş bak her yere hayat nuru saçılmış,
Gözyaşların döküldüğü yerde güller açılmış.
Güneş senin, bahar senin, bak sen de bir çiçeksin;
Gül ki, benim küskün gönlüm o gülüşe özensin,
Sessiz dağlar kahkahana cevap versin, bezensin.
Ölüm şeklindeki sırrın ma’nasını düşünme
Gölge gibi bir varlığın ru’yasını düşünme
Sabahı yok, nihayetsiz karanlıklar içinde
-Bir kıvılcım gibi- bir an beliririz, söneriz.
Varlık budur benim için, hatta senin için de;
‘Bir hakikat var mı? ‘ derken bir hayale döneriz.
Nice yüzler gördüm, geçti – ben unuttum- besbelli;
Her çehre bir hayalettir bu süreksiz ru’yada
Unut yavrum, sen de unut! . Bu ölümlü dünyada
Her cefayı unutmaktır bizler için teselli.
Sonbaharın matemini gözlerimde okuma! …

(Serâb-ı Ömrüm) -1903

Rıza Tevfik Bölükbaşı

selma+sende+unut+yavrum Selma...Sen de Unut Yavrum!

ömrümü böyle uzatıyorum

ağaçları suluyorum durmadan
ışığın ve rüzgarın peşinde
uzun yürüyüşlere çıkıyorum.
yerimi çocuklara veriyorum
parklarda ve otobüslerde
çocukları büyüklerden çok seviyorum.
bir genç kızın halka halka gülüşü
duvar diplerinde soluklanan ihtiyar
aynı hazzı veriyor aynı yalınlıkla
gökyüzünü biçimleyen bulutlar.

eğiliyorum toprak, eğiliyorum sular
bir kıyısız zamana kanat vuruyor
üzerimden uçan bütün kuşlar.
dört mevsim bire indi uzaya uzaya
iyimser, geniş, dingin ve turuncu.
kimseleri kıskanmıyorum artık
kimselere gücenmiyorum
gerilerde kaldı, çok gerilerde
hayatın yüreğime verdiği acı
ışıklı vitrinlerin gövdemdeki kırbacı.

yeni bir gülümseme edindim yüzüme
bozkır sabrında ve tenime yakışan.
insanların çevremde açtığı yalnızlığı
yine onlarla doldurmak için
güneşle birlikte çıkıp yataklardan
ayışığı ile dönüyorum evlere
azalan ömrümü böyle uzatıyorum.

1993

Şükrü Erbaş
omrumu+boyle+uzatiyorum ömrümü böyle uzatıyorum

Aynı Yürek Lekesi

Babam gelirdi ve akşam olurdu.

Bahçedeki akasya ağacı günboyu biriktirdiği kuşları
birer hayal topu olarak uzatırdı yatağımıza.

Siyah-beyaz bir fotoğraf gibi gelirdi babam. 

Kamyonlar hep geceleri, hep uzaklara giderdi. 
Ben o zamanlar bütün babaları susar sanırdım. 
Yalnızca gaz lambasıyla konuşan bir diş gıcırtısıydı babam. 
Kapılar titreyerek açılır, titreyerek kapanırdı. 
Tanrıyı ve uzun konuşanları sevmezdi hiç.

Babamdan yapılmış bir korkuydu dünya. 

Ben o zamanlar yalnızlığı gece sanırdım. 
Ne kadar susarsa o kadar terlerdi. 
Boncuk bocuk döktüğü ter, hep uzağından geçen kadınların
içinde göveren gözleri miydi?

Babam en çok kışa yakışırdı. 

Bütün oyunlarımız başkalarının evlerine bir güzellemeydi. 
Annem babamın günahları için bir namaz yumağı hâlâ.

Ey penceresi dışarıya açık, içeriye kapalı evler…
Babam neden yalnızca içince güzeldi. 

Şimdi beş ayrı evde aynı yürek lekesi
süt kokularına yayılıp duruyor.

Babam on altı yıldır ölüme saçmalığını anlatıyor…

1999
Şükrü Erbaş

ayni+yurek+lekesi Aynı Yürek Lekesi

Senin Korkularını Benim İnceliğimi

Ayrılık ne biliyor musun?
Ne araya yolların girmesi,
ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte.

İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.
Saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.
İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı,
hüznün arması ayrılık.

O küçük ölüm!

Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.

Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı.
Ben bulutları gösterirken,
“bulmacanın beş harfli yemek sorusuna” yanıt aramanla halkalanmış,
“Aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı”
türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
Dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip,
“bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı? ”
diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan.

Şimdi anlıyormusun gidişinin neden ayrılık olmadığını,
bir yaprağın düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu.
Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
Boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında….

Ne mi yapacağım bundan sonra?

Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
Şiir yazmayacağım bir süre,
Fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye.
Hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim.
Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim.
Falcı kadınlara inanmayacağım artık.
Trafik polislerine adres sormayacağım,
Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye….

Ne yapacağımı sanıyorsun ki?

Tenin tenime bu kadar sinmişken,
ömrüm azala azala önümden akarken,
gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.

Şükrü Erbaş

ayrilik+ne+biliyormusun Senin Korkularını Benim İnceliğimi

İkilem

Güzel kadınlara kederli şarkılar söyletmeyin
Birbirini çoğaltıyor üç acı
Kadın, güzellik ve şarkı…

Kederli şarkıları güzel kadınlara söyletin
Birbirini bütünlüyor üç acı
Kadın, güzellik ve şarkı…

Ey insan ömrünü dolduran biçimleyen duygu
Hüzün müdür her vakit mutluluğun bir yüzü?…

Şükrü Erbaş
kadin+guzellik+ve+sarki İkilem

Ne açar kimse kapım bâd-i sabâdan gayrı

Hâsılım yoh ser-i kûyunda belâdan gayrı
Garazım yoh reh-i aşkında fenâdan gayrı

Ney-i bezm-i gamem ey mâh ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı

Perde çek çehreme hicran günü ey kanlı sirişk
Ki gözüm görmeye ol mâh-likaadan gayrı

Yetti bîkesliğim ol gaayete kim çevremde
Kimse yoh çevrile girdâb-ı belâdan gayrı

Ne yanar kimse bana âteş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bâd-i sabâdan gayrı

Bozma ey mevc gözüm yaşı habâbın ki bu seyl
Komadı hiç imâret bu binâdan gayrı

Bezm-i aşk içre Fuzûlî nice âh eylemeyen
Ne temettu bulunur bende sadâdan gayrı

Fuzûlî
ne+yanar+kimse+bana+atesi+dilden+ozge Ne açar kimse kapım bâd-i sabâdan gayrı

Düşmüş Bir Uçağın Karakutusu…

düşmüş bir uçağın karakutusu bulunur
ve çözülemez de giz olarak kalırsa son kod
dalgın bir uyduyla uzayda
eski bir cesedin karşılaşmasından
vajinal hastalıkları ondurmaya yarar uman
bir bilim adamının bu düşüncesi kadar saçma
ve ürkünç bir şey olmuş demektir mutlaka

sözgelimi bir bıçakla sevgilisinin bir adam
kesmiştir şahdamarını başlayarak gırtlağından ve kadının
kanla karışık bir ah
damlamıştır dudakları arasından

ya da erkeklerin uzun yolculuk hazırlıkları içinde
kadınların heyecanıyla bir serin yaz akşamı buluşmasının
pipetler kağıt mendiller ay ne sıcaklar terledikleri
ve delileri dolmuş duraklarında
en çok da değnekçilerin dövdükleri saatlerden birinde
sözgelimi dördüncü kattan atarak kendini
kayıtlara geçirdiği intiharından sonra bir adamın
tebeşir yerine
dağınık kıyıları leşinin
çizilmiştir rujla
ve telaşla morga

çünkü ceset
huylanır dirilerin bakışlarından
ve uykunun serin lağımlarından garip sesler duyulur onun
uzun zaman ortaklıkta kalmasından ve acı
bulur zifiri kıvamını

çünkü ceset
artakalan hücreleriyle beyninin
düşünür:

onuncu gündü bugün
ve ben süpürdüm ölü hücrelerini
ve topladım ve gömdüm yumuşacık bu yumağı
saygıyla çöp kutusuna

akşama doğru da
ansızın
ve sordum
önce hangi kemiği kırılır
atlarsa bir adamın
apartman boşluğuna
ve sordum kendime
kısacık o düşüş anında

şimdi
az sonra taşınmak üzere morga
kan ve kırıklar içinde bir leş olarak acilde
yatıyorum sedyede
görevli doktorunsa
önlüğüne kan bulaşır korkusuyla uzak durduğu
bakışlarından anlaşılıyor
ve sanırım
külüstür bir ambulansın
böyle kanlı bir leşi nasıl taşıyabildiğine ikircimsiz
biraz şaşıyor
ve sanırım
içinden sövgüler saçtığı maiyetini
bir yolunu bulup bu gece
mutlaka azarlayacak

benimse
sonhız bir otomobil geçmiş gibi zifiri geceden
az sonra içimden bir şeyler
silinip gitmiş olacak

ve bilerek
iki ölüm arasında savrulup giden birinin
daha değerli olmadığını zamanının, dirilerin düşlerinden
sonsöz bir bakış söyleyeceğim ki yarın
kibirle okunacak sayfalarında hüznün
unutulsun hemen

sonra ceset
sanki gürültüyle bir ay tutulması zonklamış da
göktaşı sağanakları altında
unutkan belleği dünyanın
sızmış gibi ölü yıkayıcılara
sarmalanır ve sabaha karşı
teslim edilir akrabalarına

sonra bir gece bir kadın
uyanır
fosforlu iris’iyle bir çift göz bulur yatağında
ve çözer ve söz verir kendine kimseye söylemeyecek

uyur

ve uyanmaz bir daha

M. Bülent Kılıç

bir+ucagin+karakutusu Düşmüş Bir Uçağın Karakutusu…