Aphrodite’ye Yakarış

Ey tahtı ışıl ışıl ölümsüz Aphrodite,
Ulu Zeus’un düzenci kızı,
Yalvarırım yüreğimi acılarla
Dağlama!
Yardımıma gel gene, hani eskiden
Sesimi duyunca nasıl, çıkıp
Babanın sarayından, kanat çırpan
Kuşların
Çektiği yaldızlı arabana biner;
Yeryüzüne inerdin bulutsuz
Mavilikten:
Ölümsüz dudağında o aydınlık gülüşle
Sorardın,
“Gene nen var?” derdin “Nedir gene”
Deli gönlünü çelen? Tılsımımla kimi
Baştan çıkarıp yollamam gerekiyor
Koynuna?
Söyle, Sapho, kim seni üzen?
Kaçıyorsa, kaçsın, bırak.
Yakında o senin ardına
Düşecek.
Bugün almıyorsa verdiklerini,
Yarın o sana armağanlar verecek;
Seni sevmiyorsa, istemese de ergeç
Sevecek.
Geleceğin varsa, şimdi gel,
Kurtar beni
Kuşkudan, ne diliyorsa gönlün
Yerine getir, sen de katıl benimle
Savaşa.

Sappho
Çeviren: Cevat Çapan

aphroditeye+yakaris Aphrodite'ye Yakarış

Bölge

Sonunda canına tak dedi bu eski dünya

Çobankızı ey Eyfel kulesi köprülerin sürüsü meliyor bu sabah
Bıktın yaşamaktan eski Yunan’da Roma’da

Otomobiller bile kocamış görünüyor burada
Bir din yepyeni kalmış bir din
Bir din kaldı Port-Avion hangarları gibi yalın

Bir Sen ey Hıristiyanlık bir sen eski değilsin Avrupa’da
En yeni Avrupalı da sizsiniz Papa X.Pie
Ve sen pencerelerin gözetlediği bir utanmadır alıyor seni
Sabahleyin bir kiliseye girip papaza içini dökemiyorsun
Bar bar bağıran el ilanlarını katalogları afişleri okuyorsun
İşte bu sabah şiir nesir için de gazeteler var
25 santime satılan polis serüvenleriyle dolu romanlar
Sonra büyük adam portreleri ve daha binbir çeşit unvanlar

Bu sabah güzel bir sokak gördüm adı aklımda kalmadı
Yeni ve pırıl pırıl bir borazan gibiydi
Müdürler işçiler güzelim steno-daktilolar
Pazartesi sabahından cumartesi akşamına dek günde dört kez
Burdan geçerler
Sabahleyin bir canavar düdüğü üç kez inler
Öğleye doğru kızgın bir çan havlar
Bağırırlar papağanlar gibi plakalar ilanlar tabelalar

Paris’ de Aumont-Thiéville sokağı ile Ternes caddesi arasındaki
Bu sanayi sokağının güzelliğini severim
Bu işte o yeni sokak ve sen küçük bir çocuksundur hâlâ
Yalnız mavi ak giysiler giydirir annen sana
Sen ki koyu bir dindarsındır ve en eskisi arkadaşlarının
René Delize’le
Kilisenin en çok o görkemli törenlerini severseniz
Saat dokuzda lambalar kısılmıştır masmavi gizlice
Yatakhaneden çıkacaksınız
Bütün gece kolejin küçük kilisesinde dua edersiniz
Hiçbir zaman sönmeyen sonsuz parıltısıyla o yakut taşı
Durmadan alev alev utkusunun döndürür bizlere İsa’nın

Bu güzel zambaktır hepimizin yetiştirdiği
Bu kızıl saçlı rüzgarın söndüremediği meşaledir
Bu o kahırlı ananın solgun kızıl çocuğudur
Bu daima dualarla dolup taşan ağaçtır
Bu yüceliğin sonsuzluğun çifte darağacıdır
Bu altı dallı yıldızdır
Bu Cuma günü ölen Pazar günü dirilen Tanrı’ dır
Bu havacılardan daha iyi uçan İsa ‘dır
Dünya yükseklik rekorunu elinde tutuyor

Gözün gözbebeği İsa
Yüzyılların yirminci gözbebeği orada ne yapacağını bilir
Göğe yükselen İsa gibi bu yüzyılda kuş olup uçtu
Başlarını kaldırıyorlar şeytanlar ona bakmak için uçurumlarda
Uçmasını bilirse ona hırsız densin diye bağırıyorlar
Melekler bu güzel uçucunun çevresinde uçuşuyorlar

Icare Enoch Elie Thyane’lı Apollonuis
Bu ilk uçağın çevresinde dönüyorlar
Bazı yana çekiliyorlarsa Azize Saint-Eucharstie’ nin taşıdıklarına
Yol açmak içindir
Bunlar kutsal ekmeği kaldırarak sonsuzluğa değin
Yükselen papazlardır
Sonunda kanatlarının kapamadan yere iniyor uçak
Birden milyonlarca kırlangıçla doluyor gökyüzü
Derken baykuşlar şahinler bir kanat çırpışta geliyorlar
Afrika’ dan mağripler flamanlar karaleylekler geliyor.
Sonra şu ozanlarla öykücülerin şişirdikleri Rok kuşu hazretleri
Pençesinde Âdem babamızın o ilk başını taşıyarak süzülüyor
Derken ufuktan bir kartal beliriyor çığlıklarla
Amerika’dan o küçük sinek kuşları
Çin’ den de tek kanatlı çift çift uçan uzun kaygan pihiler
Sökün ediyor
İşte şimdi de Ruhulkudüs güvercin
O iri-kuşu o göz göz tavus cenaplarıyla damlıyor
Sonra kızgın külleriyle bir anda her yeri örten
Kendi kendine tutuşan odun yığını zümrüdüanka
Öte yandan sirenler korkulu boğazları bırakıp
Üçü birden güzelim türküler söyleye söyleye çıkıp geliyorlar
Sonra tümü kartal ankakuşu Çinpihisi
Uçan makine ile kardeş oluveriyorlar
Sen şimdi Paris’ te kalabalığın arasında bir başına yürüyorsun
Yanı başında böğüren otobüs sürüleri geçiyor
Aşkın o korkunç acısı boğazını sıkıyor
Sanki bir daha hiç sevilmeyecekmişsin gibi

Eski zamanda yaşasaydın bir manastıra kapanırdın
Dua ettiğini anlayınca kızarıp bozarıyorsun
Kendine gülüyorsun sonra da Cehennem ateşi gibi
Gülüşün etrafa saçılıyor
Gülüşünün parıltıları yaldızlıyor dibini yaşamının
Karanlık bir müzede asılı bir tablo bu
Ona arada bir gidip gidip bakıyorsun

Bugün Paris’ te dolaşıyorsun kadınlar kan içinde
Şeydi ve hiç anmayı istemezdim güzelliğin bir geçişiydi bu

Chartres’da kızgın alevler içindeki Notre-Dame baktık bana
Montmartre ‘da Sacré-Coeur ‘ünüzün kanı boğdu beni
Mutluluk sözleri duymaktan yatağa düştüm
Uğrunda nice şeyler çektiğim aşk utanç verici bir hastalıktır
O seni avcuna alan hayal boğuntu uykusuzluk içinde
Yaşatıyor seni
O geçen hayal ki hep yanıbaşında
Şimdi Akdeniz kıyılarındasın
Bütün bir yıl çiçek açan limon ağaçlarının altında
Bir sandalda dostlarınla geziyorsun
Biri Nisli biri Menton’lu ikisi de Turbie^li
Deniz diplerinin ahtapotlarını korkarak seyrediyoruz
Ve yosunların arasında balıklar yüzüyor imgeleri İsa’nın
Şimdi Prag dolaylarında bir hanın bahçesindesin
Adamakıllı mutlusun bir gül masanın üstünde duruyor
Düzyazıyla tutup öykünü yazacak yerde
Gülün göbeğindeki uyuyan ziyba böceğine bakıyorsun
Remini Sint-Vit akiklerinde görünce donup kalıyorsun

Ölecek gibi üzüldün kendini orada gördüğün gün
Sen gün ışığına çıkınca çığlığa dönen Lazar’ a beziyorsun
Geri geri gidiyor Yahudi mahallesinin saatinin ibretleri
Yavaş Yavaş sen de öyle geri geri gidiyorsun bu dünyada
Teperek Hradchin’i ve dinleyerek akşamları
Meyhanelerde söylenen Çek şarkılarını

İşte Marsilya’ da karpuzların arasındasın

Göblence’da Géant otelindesin işte

İşte Roma ‘da bir Japon muşmula ağacı altında oturuyorsun

İşte Amsterdam ‘da güzel sandığın ama çirkin bir kızlasın
Şu günlerde Leyde ‘li bir üniversiteyle evlenecek

Latince kiralanır orada odalar Cubicula locanda
Ben orada üç gece kaldım bir o kadar da Gouba’da hatırlarım

Paris ‘te sorgu yargıcının karşısındasın
Bir câni gibi yakalanmışlar
Sen ki acı tatlı yolculuklar yaptın
Daha yalanın daha yaş denen şeyin ne olduğunu bilmeden
Yirmisinde otuzunda aşk yüzünden nice şeyler çektin
Deliler gibi yaşadım vaktimi boşa geçirdim
Artık ellerine bakmıyorsun hem durmadan hıçkıra hıçkıra
ağlamak isterdim ben
Senin adına sevdiğim adına seni korkutan her şey adına
Dolu gözlerle bu zavallı göçmenlere bakıyorsun
Tanrı’ ya inanıyorlar dua ediyorlar kadınlar çocuk emziriyor
Saint-Lazar garının salonunu kokularıyla dolduruyorlar
Müneccim krallar gibi yıldızlara inanırlar
Para kazanacaklarını umuyorlar Arjantin’de
Zengin olduktan sonra da bir gün memleketlerine dönmeyi
İşte bir aile de kırmızı bir diz örtüsünü taşıyor yüreğinizi
taşımanız gibi sizin
Ne bu diz örtüsünün ne de düşlerimizin aslı vardır
Bu göçmenlerin kimleri burada yerleşiyorlar
Rosiers yada Ecouffes sokağındaki barakalarda kalıyorlar
Onların çoğu akşamları sokaklara hava almaya çıkarken gördüm
Satranç taşları gibi pek seyrek yer değiştirirler
Çoğu Yahudi ‘ dir karları takma saçlıdır
Dükkanların gerisine çekilip bitkin oturup kaldılar
Sen aşağılık bir barın tezgahı önünde ayaktasın
Birtakım zavallıların arasında ucuz tarafından bir kahve içiyorsun

Gece büyük bir lokantadasın

Kötü kadınlar değil bunlar ama hepsinin bir dertleri var
Hepsinin en çirkin bile aşığına az çektirmedi
O Jersey ‘li çavuşun kızıdır

Görmediğim elleri sert ve çatlaktır

Karnının yara izlerine nasıl acıyorum
Korkunç gülüşlü zavallı bir kıza ağzımın o gururunu
Kırıyorum şimdi
Yalnızsın nerdeyse de sabah olacak
Sütçüler güğümlerini tıkırdatıyor sokaklarda
Canım bir Metive gibi gece çekip gidiyor işte
Bu ya o sahte Ferdine yada o dikkatli Léa olacak
Ve sen hayatın gibi bu kızgın alkolü içiyorsun
O bir rakı gibi içtiğin hayatın

Auteil ‘e doğru yürüyorsun yaya gitmek istiyorsun evine
Okyanus ve Gine putlarının arasında uyumak istiyorsun
Onlar da birtakım İsa ‘lardır bir başka biçimde başka inançta
Küçük İsa’ lardır bunlar karanlık umutların

Allahaısmarladık Allahaısmarladık
Boynu vuruk güneş

Guillaume Apollinaire (1880-1918)
(Çev.: İlhan Berk)

guillaume+apollinaire Bölge

El, Dil ve Kalp Arasında Gazze

“ Sizden biri…”

Toplum ve birey. Toplum oluşturabilen bireyler. Toplumun bir parçası olan birey. “Siz” denilerek hitap edilen bir topluluk ve o bütünün her “bir” parçası.

“ Bir kötülük gördüğünde…” Görmek ve kötülük. Görmek ve gördüğünü ayırt edebilme yetisi. Görmekle başlıyor her şey. Eylem ancak göz penceresinden içeri girebiliyor. Kelimeler önce göz kazanında pişiyor. Resimlerin ilk eskizleri göz tuvalinde şekilleniyor. “Görenle görmeyen bir olur mu?” Olmaz. Peki neden görenle görmeyen aynı vagonda seyahat ediyor!

“ Eliyle düzeltsin!” El, yabancı değil. Eylemin bayrağı. İşin makasçısı. Kudretin köprüsü. Söz dinletebilen bir else yukarı kalkması yetiyor kötülüğü durdurabilmek için. Söz dinlenmediğinde parmaklar bir araya gelerek, omuz omza eğilerek avuca, eli yumruğa çeviriyor. Yumruk kötülük karşısında ne güzel bir el! Ya eli tutmuyorsa. Yaşlılıktan, sakatlıktan veya kölelikten olabilir bu. Ya da gücünün farkında olmamaktan. Elini hareket ettirecek gücünün olmadığını düşünmekten belki de. Korkaklığın ve tembelliğin bir illüzyonu olabilir bu.

“ Buna gücü yetmezse,”

Gücün çeşitleri var. Bir şeye gücün yetmiyorsa arkanı dönüp gidemezsin! Hey sen! En üstteki şerefeye çıkamıyorsan bir alttaki şerefeden okuyabilirsin ezanı. Ümitsizliğe hakkın yok.

“ Diliyle düzeltsin!” Sözün gücü küçümsenebilecek bir güç değil. Söz hutbe. Söz, diplomasi. Söz tehdit. Söz vaat. Ve söz şiir, edebiyat. Son Peygamber bildirdi bunu: “Öyle beyanlar vardır ki sihirdir.” Eğer görmüşse şair, gösterir de. Şairler Suresi’ndeki başıboş şairlerden değil, Şairler Suresi’ndeki zulme karşı direnip öçlerini alan şairlerden olur. Dille müdahale ederek uyandırır toplumunu. Akif gibi, “Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,/ İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım!” diyerek hem kendi haykırışını tevazuyla gizler, hem gelecek zamanların şairlerini haykırmaya çağırır. Hem eliyle düzeltmeye gücü yetenin elini saklayarak dilini ortaya çıkarmaya hakkı yok. İşte Mekke’nin beş büyük şairinden Kaab bin Mâlik. Tembellik, bahar ve hurmalıklar, Tebük Gazvesi’ne katılmaktan alıkoyuyor onu. Öyle bir ceza veriyor ki Allah’ın elçisi ona dönüşte tüm zamanların söz sahiplerini derinden sarsıyor. Sessizlikle cezalandırıyor. Kaab bin Malik’i. Sözü yüce bileni, sözle varlığını ve varlıkları çerçeveleyeni sessizlikle cezalandırıyor. Hiç kimse konuşmuyor onunla. Eşi, dostları, arkadaşları. Ta ki âyet nazil olup affedilinceye kadar. Kötülüğe hem eliyle hem diliyle müdahale edebilecek olan ikisini birden yapmak zorunda. İşte Abdullah bin Revaha. Şairler Sûresi’nin ilk dört âyeti indiğinde sapık kimselerin uyduğu her vadide başıboş dolaşan şairlerden olma korkusuyla ağlayan Abdullah bin Revaha. Gözyaşları daha kurumadan “Ancak iman edip Salih amel işleyenler, Allah’ı çok ananlar, kendilerine zulmedildikten sonra (peygambere hiciv yapan kafirleri reddederek) öçlerini alanlar müstesnadır. O zulmedenler, yakında hangi dönüş yerine döneceklerini bileceklerdir,” âyetleriyle yeniden dünyaya gelen Abdullah bin Revaha. Hem ayaklarına hem diline güç veriyor yüce Allah. Henüz Mekke fethedilmeden hicretin yedinci yılında, bir umresi var ki Müslümanların anlatılmaya değer. Müslümanlar, müşriklerle yaptıkları anlaşmayla umre yapmaya gidiyorlar sevinçle. İşte Mekke’ye giriyorlar. Son Peygamber Kusva adlı devesinin üzerinde. Devenin yularını bir şair çekiyor yürüyerek. Yüksek sesle şiirler okuyan bu şair Abdullah bin Revâha’dan başkası değil. Şiirleri işiten Hz. Ömer, bunun Resûlullah’a saygısızlık olduğunu düşünerek susturmak istiyor Abdullah bin Revâha’yı. Fakat Hz. Peygamber(sav) susturmuyor şairini. “Ömer bırak onu!”diyor. ” Düşmana karşı oklardan daha tesirlidir Abdullah’ın sözleri!” Herkes Abdullah bin Revaha olamaz. Dili de dönmeyebilir insanın. Dönse bile bir tesir icra edemeyebilir kötülük karşısında.

“Buna da gücü yetmezse,”

Diline bile söz geçiremeyebilir insan. Diliyle bile söz geçiremeyebilir. Diliyle bağlı ayakları çözeceğine, diliyle kendi ayaklarını bağlar. Hadi “Dilsiz Şeytan” olmadı, “Hakkın Dili” de olamadı o. Şimdi ne yapacak elinden sonra dilinin hapishanesine düştü. Yalnız duvarlarla set çekilmedi ayaklarına, ses geçirmez camlarla kuşatıldı. Müebbet bağlı mı kalacak elleri? Müebbet susacak mı?

“O zaman kalbiyle buğzeder.”

Kalp sığınağına iner bombalama sürerken dışarıda. Dua sadağından çıkarıp oklarını bir bir yollar besmeleyle kötülüğe karşı. Kinini kalp toprağına eker ve her gün sular onu buğzuyla. Kalp sığınağına inmek oradan bir daha çıkmamak anlamına gelmez. Binanın en alt katında olsa da, dil ve el katlarına çıkamasa da bir süre. Kalbiyle buğz edebilirse gerçekten. Kalbi onu yükseklere fırlatacaktır.

“İşte bu imanın en zayıf halidir.”

Fakat zayıflar güçlenebilir. Zayıf düşebilir güçlüler. En alt kat olsa da kalp binanın temelidir. Nasıl kalpte büyüyen sevgi aşığı götürürse sevgiliye. Kalpte büyüyen buğz da mümini düşmanıyla hesaplaşmaya götürür. Hezimet kalp sığınağına girmekte değil, hezimet kalbi de terk etmektedir.

Ey şairler, romancılar, hikayeciler! Ey kalbi suni teneffüsle canlandıran sâhirler! Ne olur terk etmeyin kalbi! Kalbinizi terk etmeyin ki kalpleri canlandırabilesiniz. Orası sizin tepeleriniz, orada durmanız emredildi. Yaylarınız ve oklarınızla bekleyeceksiniz o tepeyi. Kötülüklere karşı verilecek savaşın sonucu sizin tavrınıza bağlı. Ganimetlere kaymasın uykusuz kalan gözleriniz. Neden titriyorsunuz! Üşüdünüz mü? Bulutları sırtınıza alın. Size semadan ok atmanız emredildi.

AĞZINI BIÇAK AÇMAYAN BİR HEYKELTIRAŞ: CAHİT ZARİFOĞLU

Kelimeleri dudaklarından değil, ellerinden dökülüyor. Hayır dilsiz değil, dilini uçsuz bucaksız bir yarımada gibi anlamın ölü denizine uzatmış. Yüzeyde en küçük bir kıpırtı yok, en küçük bir dalga. Heykeltıraş mermere dayamış keskisini. Çekicin ilk dokunuşunda, daha ilk parça kopar kopmaz mermer kütleden, derinlerde başlıyor devinme. Çekicin her inişinde balık sürüleri yosunların içine saklanıyor. Koparılan her parça fırtınanın o muhteşem yapbozunu tamamlıyor. Sonunda resim, üzerinde sandalla gezinilen batık bir şehir gibi çıkıyor ortaya ve ürpertiyor ruhları. Suyun yüzeyinde ise hala bir kıpırtı yok. Heykeltıraş “taştan bir gemi” ve “mermerden balıklar” yontmuş göz açıp kapayıncaya kadar. Her yer sessiz, çıt yok fakat “içimizde balyoz gürültüleri.”

Cahit Zarifoğlu’nun şiirinden susarak söz etmek mümkün olsaydı, en yerinde söz bu suskunluk olurdu. Ağzını bıçak açmayan bu heykeltıraşın heykelleri belki o zaman ellerini omuzlarımıza koyardı şiirin sırrının ‘söylemek’ değil ‘susmak’ olduğunu fark ettiğimiz için. Zulalarındaki anlamı yalnız mahkûmlara saklayan sözcüklerin dışarıdakilere verebilecek bir şeyleri yok. Alınmasınlar. Mahkûm olmadan el sürmek yok mahrumiyetin içinde saklanan varlığa. Çinli şair “Biz şairlerin yoklukla mücadelesi, onu varlığı ortaya çıkartmaya zorlamak içindir. Sessizliği bir müzik yanıtı almak için tıklatırız” diyor da ağzını bıçak açmayan heykeltıraş günlükten bir yontuyla tıklatmıyor mu kapımızı : “Güneşsiz bir gökyüzü kadife ayaklarıyla geziniyor etrafta. Toplanma yerindekilerin eşyalarına kadar inen sessizliği hiç kimse dağıtmak istemiyor, dağların üzerinde asılı duran borazana sahip çıkmıyorlar. Oysa hayat sırtlarında ısırmak üzere arkalarında hazır. İyice beyazlaşan göğün üzerinde soluk bir iki yıldız, hala ufkun altında olan güneşin ağır gövdesini bir parça daha yukarı kaldırmasıyla dağılıp gitti.”(Yaşamak, Cahit Zarifoğlu, s.133)

Dağların üzerindeki borazana sahip çıkmak kolay değil. Kelimelerin arasındaki boşluğa kendini atıp paraşütünü açmayı gerektiriyor. Kulelere bağlı oyuncak paraşütlerle atlamaya alışmış zihin ve kalp tembellerinin işi değil bu. Okumak yazmak kadar cesaret istiyor çünkü.“Yankı”nın saklandığı sarp kayalara tırmanmak gerekiyor kulak verebilmek için. Şairin göze aldığını göze almak! Zira çakılma tehlikesi şairler için de var. “Yonttuğunu bir taş parçası olarak bırakma tehlikesi”nden söz ediyor Max Frisch. Fakat ağzını bıçak açmayan heykeltıraş teriyle mermeri yumuşatarak yontmaya devam ediyor. Yontuyor, yontuyor, yontuyor, içinden bir şey çıkmayacak korkusuyla kırbaçlayarak kendini. Şairin “Yonttum yonttum/taş bitti sen çıkmadın”(Cahit Zarifoğlu,Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı) demesine aldanmayın. Mermer kütle yontula yontula bitmiş olsa da kalan “HİÇ”tir. Yani şiir. Hani sufilerin hat sanatıyla ebedileşen “hiç”i. Hani yokluğun omuz omza durarak var olanı çerçeveleyen levhası: HİÇ-HİÇ-HİÇ! Acaba İsmet Özel de bu yüzden mi “Hiç” dedi şiire.

“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşama!

Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: Şiir”

Kırk yedi yıl yaşamaya çalıştı ağzını bıçak açmayan heykeltıraş. “Yaşamak” ismini koyduğu günlüğüne yazdığı ilk satır şuydu: “Ne çok acı var!” Bu yüzden hep kaskatı kesilmiş heykeller yonttu acıdan. Acı duymuş gibi yapmadı. Canı yandı gerçekten! Heykellerini yaparken kendi ellerini yonttu. “Ellerimi bıçakla/yontacağım deniyor/İlkel bir sevinç destan ve kan/Şiir en safından/Sonra soyut heykeller”( Cahit Zarifoğlu, Ben Dirimle Doğrulurken) Sonra acı merhamete dönüştü ve soylu bir mümin nasıl yaklaşırsa çıkmazlara, öyle yaklaştı. “Korku salardı inceliğin acıman tevazuun/Dünya ve insan çıkmazlarına yumuşak bakışın.”(Cahit Zarifoğlu, Kayıt) Acıtır gibi yapmadı, Maraş bıçağıyla söğüt dalı soyar gibi kavlattı ruhları. Şaşırdı ve şaşırttı. Korktu ve korkuttu. “Sizi şaşırtıyorum. Sanatım/ Fakat ben korkutuldum.” (…Ve Çocuğun Uyanışı Böyle Başladı) Ağzını bıçak açmayan heykeltıraş bu yüzden kelimeleri yeniden oydu. Az yürünmüş yollardan bile yürümedi, yürünmemiş yollar açtı ormanda. “Uyan şairim uyan!” diyerek şairleri ıssız bozkırlara çağırdı. “Onlara ilk hamlede, bildikleri kelimeleri, şimdiye kadar aşinası olmadıkları şekilde kullanmayı öğret. Sen aşk deyince, bilsinler ki artık, o şimdiye kadar bildikleri değildir. Sen görev deyince, ellerindeki görev demetleri buruşsun. Başlarının üzerinde ilahi nazarın bir tek an bile eksik olmadığını yaşamaya başlayarak, gerçek bir sorumlulukla belleri ikiye katlansın…”diye mırıldandı kendi kendine, “özgünlük” ve “sorumluluk”u hatırlattı. (Cahit Zarifoğlu, Zengin Hayaller Peşinde, s.58)

Şiire vurulacak neşterin adlarıdır bana göre “özgünlük” ve “sorumluluk.” İşte bu yüzden Cahit Zarifoğlu’nun yanında saf tutmak gerekiyor. Haydi arkadaşlar! Ne bekliyorsunuz!!!

(Hece Özel Sayı 126-127-128, 2007)

A. Ali Ural

sairler+suresi El, Dil ve Kalp Arasında Gazze

Ateş Çiçeği

Seninle sevişirken
akışını duyardım
damarlarımızdaki nehirlerin

Sarsılırdı dünya
anımsatmak için bütün çiçeklerini

Seninle sevişirken
o kıvrak ve doyulmaz ritminde
yaşamak adındaki titreşimlerin

Bir kuş gökyüzünde
okyanusun dibinde balık
mırıl mırıl bir kedi

Sevişirken ulaşırdım
çok uzak bir şehire
tarih öncesinde

Sarılırdım teninin fısıltılarına
gövdem kayan bir yıldızdı
kaynayan dalgalara

Ağzının içinde
ıslak ürperişler
çağırırdı düş ülkesine

Bir an
gözlerini görürdüm
o delip geçen
büyülü kıvılcımda

Yürürdüm
içindeki yolda
bir çığlık gibi çoğalarak

Seninle karışırken
titreyip yanarak
uçardık
bulutlarca yumuşak

Güneş açardı
ıslanmış yapraklarımıza
bir tomurcuk patlardı dalda

Eğilip öperdim
küçük damlacıkları alnında
bir ateş çiçeği
denizlerin kıyısında.

Neşe Yaşın

atescicegi Ateş Çiçeği

Savaşa gitme oğlum

Ölmenin ve öldürmenin değil yaşamanın ve yaşatmanın kahramanı ol. Gücünü silahlardan değil sözcüklerden al”
Savaşa gitme oğlum. Vatanı seviyorsan onun için ölmeye ve öldürmeye değil yaşamaya ve yaşatmaya git. Vatana hizmet etmek istiyorsan bahçıvan ol; bahçelerini çiçeklendir. Evsizler için evler, gençler için kültür siteleri yap. Bir fedakârlık yapmak istiyorsan yaşlıların bakım programlarına katıl, engelli çocuklar için festivaller, ayrımcılığa uğrayanlar için gösteriler düzenle ama savaşa gitme. Gençleri başka gençlerin katili ya da ölü olmaya gönderiyorlar. Onlara inanma oğlum.

Söylenen her şeye inanma. Onların “vatan haini” dedikleri vatanı en çok sevenlerdir. Onlar, yalnızca kendi vatanlarını değil başkalarının vatanını da sevenlerdir. Onlar, yalnızca kendi oğullarını değil başkalarının oğullarını da sevenlerdir. Onlar, farklı düşünme ve bunu dillendirme cesaretini gösterenlerdir. Vatan, üzerinde yaşayan insanlar olmadan nedir ki? Bu insanların çeşitliliği bir zenginliktir; farklı diller, farklı kültürler, farklı düşünceler bir arada ve armoni içinde en güzel ülkeleri yaratırlar. Kimseyi senden değişik diye, senden daha az eğitimli, senden daha yoksul, senden daha farklı düşüncelere sahip, senden farklı bir yaşam biçimi içinde diye hor görme. Bir insan hayatından daha değerli hiçbir şey yoktur ve her insan bir vatandır bunu unutma oğlum.

Belki sana okullarda çok şey anlattılar. Televizyonlarla düşüncelerine girdiler ve kafanı karıştırdılar. “Düşman” dediklerinden nefret etmeni sağladılar. Ama “düşman” da bir insandır ve onun evinde senin adın da “düşman”dır bunu unutma oğlum. Bu “düşman” denilen ve öldürmen emredilen genç kimbilir sana ne çok benzemektedir. Farklı bir dil konuşsa da belki senin düşlerine sahiptir. Belki sen de onun yerinde olsan onun heyecanlarına kapılır onun yaptığı yanlışları yapardın. Başka bir ortamda tanışsanız belki de çok iyi arkadaş olurdunuz.

Sen hiç savaştan çıkmış bir ülke gördün mü oğlum? Bir savaş belki üç gün sürer. Ama onun açtığı yaraların iyileşmesi yüz yıl sürer. Bu dünyada savaşı destekleyen, savaşa yardımcı olan herşeye karşı çık, hayata sahip çık oğlum. Derler ki bir dava uğruna canını verenler kahramandır.

Şunu bil ki canını vermeye hazır olan can almaya da hazırdır. Canını verme oğlum. Onu ve başkalarının canını beraber koru. En büyük kahramanlar canı koruyanlardır… Sana diyeceklerdir ki “Sen onu öldürmezsen o seni öldürecek; aileni öldürecek. Ateş et!”. Hayatta asla bunu yaşama oğlum. Bir şey için savaşacaksan dünyadan savaşı yok etmek için savaş. Barışın yollarını döşemek için çalış. Ülkeni seviyorsan savaşa gitme.

Kolay olan savaştır ama zor olan barıştır oğlum. Sen bir barış yapıcısı ol. Bir kahraman olacaksan savaşın değil barışın kahramanı ol. Ölmenin ve öldürmenin değil yaşamanın ve yaşatmanın kahramanı ol. Gücünü silahlardan değil sözcüklerden al. Öyle konuşmalar yap ki kötülerin bile kalbi erisin. Öyle projeler yap ki dünya değişsin. Savaş ölüm ve yıkım demektir. Sen yaşamı ve onu gönendirmeyi seç.

Asla ve asla savaşa gitme oğlum. Silahları değil aklını kullan. İnsan, her sorunu çözebilecek kadar zekidir bunu unutma. Dünya, dizi dizi mezarlarla dolu. Üzerlerinde genç insanların isimleri yazılı. Hepsi de savaşlarda öldüler. Birbirlerini öldürdüler. Bunların çoğu yoksul insanlardı. Bir kısmı parlak sözlere kanmış gençlerdi. Bu insanlığın bir utancıdır ve bunu durdurmanın bir yolu vardır. Ben, seninle en çok savaşa gitmediğin için gurur duyarım. Bunu göğsüme şeref madalyası diye takarım. Savaşa gitme oğlum.

Neşe Yaşın

ceylanonkol Savaşa gitme oğlum

Eşdeğeriyle Yan

Eşdeğeriyle yan yana yürürken
Cehennem sokağında birey olmak,
Ve en inceldikten sonra
İlkel sözcüklerle konuşmak seninle.

Saat beş nalburları pencerelerden
Madeni paralar gösteriyorlar,
Yalnızlığı soruyorlar, yalnızlık,
Bir ovanın düz oluşu gibi bir şey.

Hiç bir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Cemal Süreya

yalnizlik Eşdeğeriyle Yan

Hiç

Hiç, bir insanı unutmak,
bir insandan vazgeçmek,
bir insanı hayatından sonsuza kadar çıkartmak zorunda
kaldın mı hiç?
Hani ölmüş gibi,
…hani uzatsan da elini tutamayacağını bilmek gibi,
her an kapından içeri gülümseyerek gireceğini bekleyip
ama aslında hiç gelemeyeceğini de bilmen gibi.
Ne zor şey değil mi ölmediğini bilmek,
ama ölmüş gibi ulaşılmaz olması artık o insanın sana,
ne kadar katlanılmaz bir gerçek değil mi
sen hala bu kadar sevgili iken?
Özlemek,
bu kadar özlemek,
etini kemiğini yakarcasına özlemek…
çok kötü değil mi?
Bu kadar özleyip onu görememek,
ona dokunamamak,
onu işitememek,
artik sonunun “Pi” hali değil mi? Biliyorsun değil mi?
Ne kadar umutsuz bir arayıştır o,
kalabalık caddede geçen binlerce yüze bakmak
belki bir kez daha görebilmek için o yüzü,
belki biraz önce geçti bu kaldırımdan diye düşünmek,
belki şu an arkamda yürüyen insanların içinde bir yerde demek,
belki şu an üzerimdedir gözleri diye paranoyalar yaşamak,
ne zordur değil mi?
Ne kadar eritir insanı farketmeden.
Sen de biliyorsun değil mi bunları?
Bir sinema koltuğunda sen de iki kişi gibi oturdun mu hiç?
Hiç iki kişi gibi zevk aldın mı bir konserden yalnız başına?
Güzel bir kafe keşfettiğinde,
güzel bir film seyrettiğinde,
güzel bir şarkı dinlediğinde,
güzellikleri oranında eksik kaldıklarını hissettin mi
paylaşamadığın için onunla.
Bir barın kalabalığında hiç yarım vücudunla sallandın mı ortada?
Hiç iki kişilik beyninle yarım insan olabildin mi?
Baktığında aynana sadece yüzünün bir yarısını gördüğün
oldu mu hiç?
Sana hayatındaki en büyük yoksunluğu yaşatandan
nefret edemediğin zamanlar oldu mu hiç?
Gözünün içine baka baka kolunu, bacağını kesen bir insanın yüzüne
sevgi dolu bir gülümseme ile bakabildiğin zamanlar
oldu mu hiç?
Hayatta inandığın bütün değerlerini altüst eden birisine
aşk şiirleri yazabildin mi?
Onu içinde korumanın seni yok etmek olduğu zamanlara
feda oldun mu hiç?
İçinde ağlayan çocuğa umut şarkıları söyleyemediğin,
özlemini,
susuzluğunu,
açlığını gideremediğin zamanlar oldu mu hiç?
Kanayan yarasını gördüğün,
ama merhem olamadığın zamanlar.
Gücünün,
hani o tanrısal gücünün,
bir çocuğun ağlamasını susturamayacak kadar olduğunu
gördüğün zamanlar
oldu mu hiç?
Hiçç
Hİç
HİÇ
Bir Hiçç .!

Can Dündar

hic Hiç

Yürek Sessizliği

Yağmur damlaları
gözlerinin göllerinde
derin ve sessiz
mercan kayaları

balıklar geçer uykularından

Ben geçerim
senin ıslak kayalarından
kuğular geçer

Bulutların aşkevi
gümüş köprülerinden
geçirir beni

Uyanmak isteyemem
tutup çekersin beni
unutuşun saraylarında
dudaklarında kışkırtıcı yanılsamalar

Gün solar
gece senin kollarında doğar
boşlukta uçan tüy ürperir

Sen yoksun
düşlerdir kuran
ışık akışı gövdemin pencerelerinden
ne acı ki yoksun
yalandır bütün ipuçları
sana yolculuğum hiç bitmez
uzaklaşırsın
rüzgar kanadında yüreğim
sorduğum sorular
yanıtsız boşluklar olur.

Yaklaştıkça uzaklaşan
yokoluşun tutkusu
aynalarda parçalanan
kırılgan, korkak ruhum
görüntülerine aldanan

Çıplak bir gece
yıldızları örtünür
düşler ağlamasın diye
avunurum imgenle

Işıklı bir gemi geçer
iki kıyıdn bakarız ona
yüreksiz ve uzak düşüncelerin
sen yoksun

Aldanır ruhum
sesim şiire tutunur
sözcüklerin köpük köpük dalgalanması
sesim bir akış senin kıyılarında

Düşler seni kurar
benim isteğim ve çağrım
yeniden ve yeniden yaratır seni

Göğsünde uyurken
bir denizin kollarında sallanışım
beklediğim ve özlediğim sözlerle
yürüyüşün gövdemde
bana akışın

Bilincin sonsuz görüntüleri
korkudan prizmalar
iç çekişi akşamın

Birden ayrımsarım
sen bir başkasısın
gönlümdeki düş solar

Yalnızlığın uğultusu
alıp götürür beni
içimde ezilip geçilmiş upuzun yollar
tarihin ağırlığı
yürek sessizliği
yıldızlar kere yıldızlar

Neşe Yaşın

nese+yasin Yürek Sessizliği

Uludere Uludere

                            Mahir’e ve Merve Ceren’e

“Bir ‘Uludere Destanı’ yok mu tezgâhta, ağbi?”

diye soruyorlar e-mektuplarında bu iki dostum.

Ve uyandırıyorlar, uyuyan közlerimi.

Bir ‘Uludere Irmağı’, evet, neden olmasın?

Allah’ın ırmaklarından biri,

‘Şiirin ve Cazın Irmakların’dan biri?

Diye soruyorum ben de kendime

Ve o otuz dört Kürdün Rabbine,

Uludere’de kana boyanan otuz dört dereciğin…

Ve Uludere’de Allahın göklerini bombalarla yırtarak

Allah’ı seven Kürtlerin başlarına yıkan tağut’a

                    Söylenecek söz bulmak için

Kendi küllerini karıştıran bu şairin Rabbine;

Kendisine Kürt mü, Türk mü, Ermeni mi,

Olduğunu sorana elinin tersini gösteren Allah’a,

Yani herkesin ve her çağın Rabbine, soruyorum,

Yazdığı kıssalar arasında, Bir de ‘Uludere Kıssası’,

‘Düşünenlerin, düşünüp ders çıkaracağı’

Bir Uludere Destanı, niye olmasın, niye?

‘Uludere’ için bir destan yazmak,

Uludere’nin oralardan geçen bir dere olmak,

Otların, taşların arasına saçılan kanı yuyup yıkamak,

Zamanın orasına, burasına sıçrayan,

Göğün kitaplarına, Tanrının web sayfalarına,

Tanrının Kâinatı doldurup taşan

Albümlerine, doğaçlama kayıtlarına,

Ve insanın suratına, alnının ortasına,

Ruhunun haritasına

Sıçrayan kanı yumak yıkamak…

Uludere de, orada, toza toprağa saçılan kaderleri,

Yazılmamış repliklerini, Kürt Hamletlerin,

Kürt Faustların ve Kürt Selim Işık’ların;

Kıyılan çocukluklarını, yeniyetmeliklerini,

Ve Dicle kıyısındaki kuzu melemelerini

                                toplamak o derenin sularına,

Ve bir yeryüzü dolusu gençliği

Ve gençliğin ölümlü tanrısallığını…

‘Uludere’ için bir destan yazmak, bir yeryüzü destanı,

Kürtçe konuşmayı bilen bir derecik olmak orada; 

Kürtçe mırıldanmayı bilen ve Kürtçe susmayı…

Ve yedinci kat göğe çıkarmak havarlarını Kürt anaların,

Peygamber sessizliğini, dağ sessizliğini Kürt babaların,

Ve Diş gıcırtılarını Uludere’de kurdun, kuşun, toprağın…

Sonra çağıl çağıl zılgıtlarla dolaşmak şehirlerde,

Zihnin arka sokaklarında ve bilincin bodrumunda:

“Ulan, biz Allahın Kürdüyüz, Kürdü

Ve o’na dönüyoruz, kabul!

Peki, ya siz? Ya siz, neyi oluyorsunuz O’nun

Ve kime dönüyorsunuz?”

Susalım şimdi ama. Ve dua edelim, dua.

Uludere’den ulu bir dere gibi geçsin dualarımız,

Yerin ve göğün bolluk ve barış çağıltılarıyla

            Akan bir dere olsun sabrımız…

Ve rahmet dileyelim, bolca rahmet dileyelim,

Allahın bu uzak akrabaları için değil yalnızca,

Dicle kıyısında kaybolan kuzular için değil yalnızca,

En çok ve öncelikle dindarları ve mirasyedileri için,

            Rahmeti de, gazabı da büyük olan Allah’ın…

Gücün ayartmalarına karşı iyi sınavlar vermeleri

Ve Gemiyi kaçırmamaları için, onların;

Dün Dersimlerden, Ermeni kıyımlarından,

Sivas katliamından falan, falan,

Bugün Agos’un önünden ve ‘Uludere’den geçen

Ve Nuh’un oğullarını, kızlarını

Çetin mi çetin sınavlardan geçiren büyük gemiyi…

Öyle bir sınav ki çünkü bu, gösterecek bize

Ve dosta, düşmana

Ve yeryüzünün gelecekteki halifelerine:

Yeni bir tanrı mı arıyor bu devletlüler kendilerine,

Yeni bir tanrı-sevgisi mi,

Yoksa yeni bir tanrı ve insan sevgisi mi?

18 Ocak 2012


Cahit Koytak


uludere+uludere+cahit+koytak Uludere Uludere

Kadınlar ve biz

Bir kadın, çocuktur aslında. Çocuk gibi davranmayı sever. Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini de ister. Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak okşamalıdır erkek kadını. Ama hiçbir kadın çocuk muamelesi görmek istemez. Söylediği şeyler çocukça da olsa dinlenilmesini, dikkate alınmasını ister. Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz.

***

Bir kadın güçlüdür aslında. Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür. Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez. İster ki, erkek göstersin gücünü. İster ki, erkeğin gücü kendisine huzur versin. Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekler. Böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir. Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz. Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.

***

Bir kadın sevgidir aslında. İçinde her zaman sevgiyi taşır. Sevdiklerinden kolay kolay ayrılamaz. Sevdiklerini kolay kolay kıramaz. Zor sever ama tam sever. Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir. Ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız. Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz. Ancak beyninde yer etmemişseniz her an terk edilebilirsiniz. Sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette. Bunun tek nedeni ise engelleyemedikleri “acıma” duygusudur.

***

Bir kadın yalnızdır aslında. Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz. Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır. O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez. Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz. Yalnızlık onun sığınağıdır. O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir. Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.

***

Bir kadın çılgındır aslında. Neler yapabileceğini erkek aklı hayal bile edemez. Yaratıcılığının sınırı yoktur. Ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler. Hoyratça harcamaz yaratıcılığını. Sadece erkeğine saklar. Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız demektir. Çünkü yaşamınız asla sıradan olmayacaktır. Bir kadın hayattır aslında. Çünkü hayatın içinde olan her şey ancak kadınlar olduğunda anlam kazanıyor. Yemek yemek, su içmek bile. Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz? Anlıyorsanız ne mutlu size. Anlamıyorsanız, ne yazık ki yaşamıyorsunuz.

Mehmet Coşkundeniz

kadinlar+ve+biz Kadınlar ve biz