Bir Çocuğun Ölümü Üzerine

Masum kurban, yeryüzü yolculuğunda
Hiçbir şey görmedi ilkbahardan başka
Geriye boş bir bulut kaldı ve adı,
Görünmez bir resim, bir hayal, bir anı,
Hoşçakal çocuk, ellerimizden kaydın,
Şimdi dönüşü olmayan bir yoldasın.
Göremeyeceğiz seni yazın artık,
Bayrama döndüğünde hasatta ortalık.
Göremeyeceğiz seni çit önünde,
Çıplak ayaklarınla, çıplak gövdenle.
Seine perileri her yıl taçlandırırken,
Yeşil Lucienne kırlarında gezerken.
Sadık ellerle gözlerinde yol alan
Bu araba, seninle artık kırlardan
Kumsallardan geçemeyecek ne yazık!
Kaygı uyandırmayacak bizde artık,
Bakışın, tatlı dilin, iç çekişlerin.
Kiraz dudaklarınla kekeleyişin
Kulağına fısıldanan sözcükleri,
Sevindiremeyecek artık bizleri.
Annenin şimdiden göz koyduğu o yer
Hepimizin sonu olacak, hoşça kal!

André Chénier(1762-1794)
(Çev:Tozan Alkan)

Bir+%C3%87ocu%C4%9Fun+%C3%96l%C3%BCm%C3%BC+%C3%9Czerine Bir Çocuğun Ölümü Üzerine

İçli Görüşme

ıssız ve buz tutmuş eski alanda
iki gölge geçiverdi bir anda.
dudakları sarkık, ölgün gözleri
ve güçlükle duyuluyor sözleri.
ıssız alanda düşsel iki kişi
iki gölge anımsadı geçmişi.
hatırında mı o büyülü anlar? 
artık hatırlasam da neye yarar?
ah! o mutlu, o güzel günler gelir
gözlerimin önüne! – olabilir.
umut büyük ve maviydi gökyüzü! 
umutlar yenildi, bıraktı bizi.
yürüyorlardı alanda böylece,
dinliyordu onları ıssız gece.
Paul Verlaine
icli+gorusme İçli Görüşme


						
						
						
		

Kendine Gaddar

öfkeye, kine düşmeden
vuracağım kasap gibi,
musa ve kaya misali
fışkıracağım gözünden,

su versin diye sahra’ma,
acıların özsuyunu.
benim arzum umut oldu
senin tuzlu gözyaşında

yelken açacak bir gemi,
ve tatlı hıçkırman bir de
sarhoş edecek kalbimde
gümleyerek davul gibi!

çatlak ses değil miyim ben
o tanrısal senfonide,
doymak bilmez ironi’yle
beni saran ve kemiren?

odur sesimde yaygara!
odur kanım, kara zehir!
tekinsiz aynayım, görür
cadoloz kendini orda!

hem bıçağım hem de yara!
hem yanağım hem de tokat!
hem kurbanım hem de cellat!
ezen ve ezilen çarkta!

kalbimin vampiriyim ben,
-büyük yalnızlardan biri,
sonsuz gülmeye hükümlü
artık gülümseyemeyen!

Charles Baudelaire
Çeviren Ahmet Necdet

Kendine+Gaddar Kendine Gaddar

Kışbahar Hüzün

“Allah kar gibi gökten yağınca / karlar sıcak sıcak saçlarına değince…” Ben kışa bu mısralarla hazırlanırım. Sezai Karakoç’un Kar şiiri hatırlandığında ne güzeldir kış. Karlar içimize dokunur sıcak sıcak ve hemen ardından bizi bir baharın beklediği duyulur, baharı hatırlatan mısralar da olur zihnimde: “Gece artık hiç dönülmeyecek yerlerdeki o sevgiliye / Çocuklara kekik toplayan o sevgiliye…”
Ne kadar kalabalıksa insan bir o kadar tenhâdır aslında. İnsan unutmaya ayarlı bir saat gibi, geriye dönüp baktığımızda ne az şey hatırlıyoruz ve silinmeyen tek şey çocukluk. İsmet özel’in dokuz yaşında yazdığı kar şiirini hatırladım: “iki taraf olsak, kar topu oynasak” dizeleri vardı o şiirde. Kar hatıralarla doludur… İki taraf olsak şimdi yeniden ve baharı karşılasak. Evimizin hemen önündeki genişçe arsada çocuklar kar topu oynuyor, o hiç eskimeyen çocukluğu çağırıp katılsam onlara, fakat çağırmak istemiyorum bir taraftan da o hiç dinmeyen çocukluğu, ne de olsa kar içeriden bakınca sıcak sıcak yağıyor. “Allah kar gibi gökten yağınca / karlar sıcak sıcak saçlarına değince…” kar yağarken Sezai Karakoç’un ‘Kar’ şiiri de yağıyor gibi olur bu şiiri bilenler için. Şairine göre değişir karın mânâsı esasen. İsmet özel: “kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm.”derken de karın hatırlatıcılığına dikkat çeker. Karda, silinmeyen bir iz hep vardır. Tanpınar’a gelirsek: “Ne güzeldi o kış bahçesinde / Güllerin çok derinlerde çalışan uykusu / Sana bir bahar hazırlamak için.” Kış bahçesini baharla birlikte hatırlayanlardandır o. Zıtlıklar, şiirdeki imgeyi kuvvetlendirir çoğu zaman. Burada mı daha mı uzakta ruhum ve en çok hangi mevsimin alışkınıyım, bilmiyorum. Mevsimler önce fenalıklar yapıyordu insanlara, sonra çekiyorlardı kendini ve kelimeler bazı anlamlara gelmiyordu, çekip gittiğinde bir mevsim. Zaman da çekiyordu dokunuşlarını, dokunulmayan bir şeydi, artık çok uzayan hatıralar. Saniyeler damlıyordu bir okyanusun dudağından, nisan, bir kirazın çekirdeğiyle gülümsüyordu. Bazı seslere karışıyorduk nereye aktığımızı bilmeden.
“İnsan biraz da sestir” der, Ahmet Hamdi Tanpınar, Antalya’lı Genç Kıza Mektup isimli poetik mektubunda. Seslerin de ruhu vardır. Sesten ruh çekilince,o insandan geriye kimse kalmaz ve sesinden onun artık bir yabancı olduğunu anlarsınız. Ses insanı ele verir. Sesler sesleri kovalıyor içimde ve uzun bir sessizlik oluyor nereye baksam. Yeni bir şehre gitmeliyim ve giderken ardımda ne bir iz ne de bir işaret kalmalı, gidişim hayra yorulmalı, uzun bir sessizlikten sonra gitmeliyim, bir düşten uyanıp gitmeliyim, bir düşe yormalıyım kendimi, bir düşe yorulmalıyım, gidişim başka türlü açıklanmamalı. Düşülecekse sessizliğe şerh düşülmeli.
Sığındığım birkaç şiir olmalı yine, şiirden baharlar yapmalı ama kimseye söylememeliyim. Bugün de öyle yaptım, kelimeler kışı giyinmişti, oysa bana biraz bahar gerekliydi. Üsküdar vapuru, bir şiirin çalkantılı mısraları gibiydi, boğazın parıltılarına ve Kız Kulesinin güzelliğine direnir gibi… Yanımda şiirler vardı ve o şiirlerden, hâl-i pür melâlimi tasvir eden Hilmi Yavuz mısraları: “sen gerçekten yalnızken bile / sanki yalnızmış gibiydin…” ve ona cevap veren bir iç ses: “bense akşam oldum artık / ve akşamlar, benim gövdem…” Şehre tekrar döndüğümde tanınmamayı umuyordum, çünkü içimde kışta üşüyen kelimeler vardı ve saklanıyorlardı. Ne mümkün saklanmak, insan en çok konuşarak saklayabilir belki de kendini. Vapurdan inerken bir şaire rastladım, konuştuğumuz sırada kimin kim olduğu belli değildi, aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-Nasılsın, dedim.
-İyi değilim, dedi. Sebebini sorduğumda elleriyle dağınık saçlarını düzeltir gibi yaparak cevap verdi:
-Dert biter mi bizde… Dünya biter, dert bitmez, dedi.
-Şair olmayaydın, biterdi, dedim ve ekledim:
-Şiir yazmıyorum ama şairim yine de, şiir yazmıyorum, şair yaşıyorum.
-Şiir yazıyorsun da söylemekten korkuyor gibisin.
-“ben şiir yazıyorum” demenin bir cesaret işi olduğuna inandım hep nedense, şiir, üstüne titreyişler isteyen bir şey. Etrafta o kadar cesurca şiir yazıyorum diyen ve bunu yayınlayan insan var ki, daha da ironik olanı bunların bir o kadar da hayranı var… Oysa şiiri bilen insan, şairlik sıfatına korkuyla yaklaşır. Karın yağışını izleyip; bu müthiş güzellik karşısında ürpertiyle dona kalıp ona dokunmaya cesaret edememek gibi bir şeydir şairlik, dedim. Sustu uzun süre, konuyu değiştirmek istediğini hissettim bir an, ama bir kelime daha söyleyecek gücü bulamamış gibiydi kendinde, buğulanan gözlüklerini sildi cebinden çıkardığı mendille, yüzüme bakmadı ve hiçbir şey söylemeden gitti, bakakaldım. Şiir artık ne mümkün mü diyordunuz… Diye bir iç ses girdi yine araya. Sonrası sessizlik. Sonra kelimelerin uzayıp giden koridorlarında buldum kendimi.
İnsan kelimelerin gerçek anlamlarını öğrendiğinde, hiçbir sözlüğe gerek kalmaz. Çünkü o kelimenin ne anlama geldiği artık insanın kendi içindedir ve o kelime başka hiçbir anlama gelmez. Yaşamak, bir anlamda lügatten kelime eksiltmektir. Yaşaya yaşaya eskitiriz, ve bazı kelimeler hiç eskimez, eksilmez; tıpkı çocukluk gibi.
Zihnimde yüzen mısralar, sönmeyen dağınık şarkılar hatırlatıyor kendini, karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmanın zor olduğunu anladığım gecelerde, geniş ve muazzam uykulara gidiyorum. Kış, insanın insanı en iyi tanıdığı mevsim olmalı ki: “Bir insan bir insana kışın bakmalı” diyor Ahmet Murat. İsmet Özel’e kulak verirsek; ‘nehre, Haşim annesiyle karanlık geceler, bazı çıkarmış’. Bunu da kışa bağlamalı belki de. Galiba en çok kışı sever şairler, en çok kış şiirleri vardır hatıralarda, ama biz yine de hep bir baharın geleceğine inandırmak isteriz kendimizi, ilk cümlelerde olduğu gibi: “Gece artık hiç dönülmeyecek yerlerdeki o sevgiliye / Çocuklara kekik toplayan o sevgiliye…” Bahar çok uzak değil, içten üşüse de, insan en çok kendine uzakmış aslında ve bazı uzaklıklar mektup beklemezmiş.

Kış bitmişti, ellerimize bakabilirdik artık. Kışta üşüyen kelimeleri sağaltmalıydık baharda. Her şey hızla değişiyordu. Sessizlik, şehrin uzağına düşen bir çiçek hükmündeydi. Bu dünyada anılmaya değer hiçbir şey kalmadıysa çiçek adları ezberleyin diyordu bir şair. O şair kimdi, bilemedik.
Son radyolar da susmuştu ama radyoları da kapatsak, içimizdeki dehlizlerden uyanıp alıp başımızı anılara da gitsek, çare yoktu. Bir şiiri söküyorlar göz göre göre önümde. Taşınıyor kelimeler, hiçbir anlama gelmeyen cümlelere. Deli çehreli bir çocuğum bugünlerde ben, nakkaşlara koşuyorum dokunsunlar için yüzümün nakışlarına, hüzne yol olan yüzümün.

İsa Karaaslan

Red_snow Kışbahar Hüzün

Beni Tarihle Yargıla

titrek bir mum alevinin
havaya bıraktığı bulanık bir is
ve yollara dökülen göz gözü görmek bir sis
değildik biz.
bir genç kızın çeyizlik elişiydi
ve gerdek gecesindeki bir gelin gibi dişiydi
yalın yürek üzerinde koştuğumuz deniz.
beni yaşamımla sorgula
iki gözüm
beni yüreğimle
beni özümle.
bilimle anla beni tarihle yargıla.

bir gece şafak sökmeden asılacağım

bal değildir
ölüm bana
idam gül değildir bana
geceler çok karanlık
gel düşümdeki sevgilim
ayışığı yedir bana.

duygu bana
öykü bana
yaşadığım her saniye
roman gibi her an bana
hücremde yalnızım gel
gel düşümdeki sevgilim
soyunup hazırlan bana.

dostum bana
sevdam bana
soluğunu geçir bana
uyku tutmuyor gözüm
anılar sıraya girdi
gel anne süt içir bana

mektup bana
kitap bana
sohbetiniz gibi sıcak
yumşak döşek serin bana
yatınca üşümeyim
sohbetimi kuran dostlar
güneşi de verin bana

kağıt bana
kalem bana
bilim verir dilim bana
yaralarımı tarih
ve umut iyileştirir
su verir yüreğim bana.

ah… aşk ve dostluk aynı yerden doğar
sadece bir öpüşlük fark var aralarında.

ah… ben hasrete tutsağım
hasretler tutsak bana.
bıyığımdan gülüş sarkmaz
bıyık bırakmak yasak bana
mahpus bana
sus bana
yağlı ilmek boynuma
sevgili yerine koynuma
idamlar alır
idamlar alır
yatarım.
ölümün kıyısında yaşamak bana
tabut bana
mezar bana
toprak bana
hoca ve dua istemez biraz şafak getirin bana
ve sonra sabırla beklerim:
bulutları çekersiniz üstümden
suçsuzluğumun yargılayıcılarını yargılarsınız
ve o güzel geleceği getirirsiniz bana
ölüm tanımaz işte o zaman sevgim
tırnaklarımı geçirip toprağın sırtına
doğrulurum.
gözlerimde güneş koşar
ve çiçekler ekersiniz toprağıma.

biraz sonra asmaya götürecekler beni,
biraz sonra dalımdan koparıp öldürecekler beni

hoşçakalın sevdiklerim
dört mevsim yedi katı mavi gök bütün doğa
hoşçakalın

hoşçakalın sevdalılar
çocuklar üniversiteliler genç kızlar
sonsuz uzay gezegenler ve yıldızlar
hoşçakalın

hoşçakalın senfoniler
oyun havaları sevda türküleri ve şiirler
bildirilerimizin ve seslerimizin yankılandığı şehirler
dağlarında yürüdüğümüz toprak
yalınayak eylem adımlarıyla geçtiğimiz nehirler
hoşçakalın

hoşçakalın ağız tadları
sıcak çorbam çayım sigaram
havalandırma sıram banyo sıram kelepçe sıram
kalemimi ve saatimi ve kavgamı bıraktığı sevgili dostlar
hoşçakalın

hoşçakalın anılarımı bıraktığı insanlar
mutluluğu için dövüştüğüm insanlar
yedi bölge dört deniz yedi iklim altmışyedi şehir
okullar mahalleler köprüler tren yolları
deniz kıyıları balıkçı motorları takalar
asfalt yollar boyu dizilmiş fabrikalar
ve işçiler
ve köylüler
ve iki halk
hoşçakal ülkem.

hoşçakal dünya
hoşçakalın dünyanın bütün halkları.
sınırlı olmayan mekana
sınırlı olmayan zamana gidiyorum ben
en sevda halimle
en yaşayan halimle
gidiyorum dostlarım
hoşçakalın
hoşçakalın

beni yaşamımla sorgula
iki gözüm
beni yüreğimle
beni özümle.
bilimle anla beni
felsefeyle anla beni
tarihle anla beni
ve öyle yargıla.

Ersin Ergün

beni+tarihle+yargila Beni Tarihle Yargıla

Leyla

leyla’yı bir daha görmedim
boynunda bir yafta gibi asılı duran elifbası vardı
etrafı küçük boncuklarla işlenmiş
kırmızı ve siyah dalgalı bir yazması vardı
mavi lastik ayakkabılar içindeki ayaklarını sevdim en çok
onun ayakları benim kalbim kadardı.
benim kalbim, onun ayaklarını bastığı yerdeydi.
bir salıncak kurdum kirpiklerinin arasına
uyudum orada
uyandım, uzakta bir ceviz ağacından başka bir şey yoktu
gittim, tuti kuşlar geldi avuçlarıma, asmalar, koruklar, bir kadının göğsüne benzeyen üzüm salkımları.
döndüm
leyla yoktu

İbrahim Halil Baran

blogger-image-617558853 Leyla

Dotmam

(Aşkın hikâyesi değildir ama aşka dair bir hikâyedir)

I.
isim konulmamış tedirginliklerdeyim,
Fırat’tan, Dicle’den
ve en son Nil’den ıslanmadan geçiyorum…
suskunum ve hep durgun…
gözlerim yuvalarından düşmüş gibi
tebessümlerim,
hep sürgünlerdeydi zaten…

II.
sığmıyorum işte bu kente,
ruhuma dar geliyor bu meydanlar, bu şehir…
ölümün güzelleştirilmiş adındayım,
aşktayım kaç üç yüz altmış beş gündür…
kırık bir surat taşıyorum usanmadan,
pamuk ırgatlarından çaldığım
çocuk ellerimde,
karanlık harflerle seni beklemekteyim…

III.
bu karanlığa,
senden çaldığım bir iki damla ronahi ile,
çöplüklerde
bulduğum bir parça ekmek ile
bir şeyler katmaktayım
ve
sen…
…….yoksun…

IV.
ax lê de were dotmam…

geceye bulaşmıştır saçlarım
her ak düşende
gün doğdu sanıyorlar
ve sen gelmedikçe hep aldanacaklar…

V.
içime bir şair düştü gözlerinden,
mısralara sığınıyorum her gece,
kötürüm bir kadınla sevişir gibi
kambur tutuyorum ruhumu,
bir tutam tüy koparıp yüzümden
mürekkebime düşürüyorum…
her aktıkça vebalı kalemim,
her deşildikçe verem sayfalar
yutkunuyorum acılarımı
ki dotmam,
gelinciklerin sırt çevirdiği bu adam,
her gün mezar taşlarına
senin için ölülerden emanet şiirler biriktiriyor…

VI.
üşüyorum,
erirken bütün buzullar
ve
yanarken yüreğim,
göremediğim için ellerini;
üşüyorum…

VII.
geceler boğazladı beni,
kaldırımlara düştü
acıyla kefenlediğin bu kemik yığını
paslı bakışlar,
yürüyen ayaklar ve elbiseler kesti yolumu.
cebimde
sana yazılmış aşk yemincikleri buldular
çarmıha gerdiler İsa misali,
nefretinden tohumlar ektiler bedenime,
avuçlarımdan bir damla kan akınca
bu şiir defterleri düştü yere…

VIII.
bitip tükenme vakti miydi bu çocuk için,
terlemeden ağarmış bıyıklar,
şakaklara düşen kuyruklu yıldızlar
ne sunacak bu ateşe?
sessiz telefonlarda ömür tüketmek mi
düşmeliydi payıma…
parmak izlerime
adını yazmak mı olmalıydı ilk gençliğim…
döktüğüm dişlerimi
kitapçılara satmak,
kirpiklerimi buket yapıp yoluna serpmek,
çamurlara bulaşmak mı olmalıydı yaşayacaklarım…

IX.
herhangi bir kelimede tükeneceğim işte,
dayanamam bu acıya…
daha söyleyemem hiçbir şey.
dizlerimin çözüldüğünü,
bir sokakta dilendiğimi,
en büyük sadakanın
iki satır şiir olduğunu,
kötürüm kadından
kambur ruhumun artakaldığını anlatamam
acıya düşmeni,
bir şair olmanı isteyemem…
ama yeter ki sesin düşsün geceme,
ellerin dokunsun duvarlarıma
-ki ben dokunurum izlerine-
yeter ki yudumla
bu tek dudak dokunuşlu çay bardağından…
yeter ki anla…

XI.
son saniyelerimi oynuyorum bu aşkın,
sen gelmezsen,
kuruyacak avuçlarımda bütün günebakanlar,
kuruyacak geceye ektiğim dut ağaçlarım…
sen gelmezsen,
sürü sürü
ılgar atlar getirecek sana ölüm haberimi…
mirasım bir kitap,
bedenim birkaç şiir olacak.
gelincikler morgundan alacaklar cesedimi…

XII.
gelmedin işte…,
saklan şimdi dört katlı harabene
atlar geliyor
ılgar atlar getiriyor sana ölüm haberimi…
….

“bu şiir,
gecenin mürekkebiyle
herhangi bir zamanda herhangi bir denize yazıldı…
ay göründü ve deniz kabardı,
yıllar sonra mürekkep
yazılanlardan utanmadan
sadece dağıldı…
kül rengi sayfalara düştüm sonra,
gece onları yaktığımda,
uçurum diplerinde ayyaşlar
parçalanmış cesedimin gözleri önünde
taşları öpüyordu,
sevgili uykudaydı ve ben çıldırmıştım zaten…
sonra,
diriltince beni acılarım
mum alevlerine yazdım her şeyi
ve bir gün
son kelebek olup yandım o ateşte…
‘dotmam’ adını verdiğim sevgili
gelmedi hiçbir zaman.
şairler ondan rivayetler söylediyse de
onu gören, elini tutan,
gözlerinin rengini bilen olmadı asla…
yasını tuttuğum siyahlarım,
kambur gecelerin hatırına;
sığındığım gelincikler
kör olmamı fırsat bilerek sordu bir gün:
‘dotmam var mıydı?’ diye…
kaçak çay içtiğim,
lekeli mektupları okuduğum bir gün
ben de sordum bu soruyu…
‘var mıydı(m), yok muydu(m) bilemiyorum’…
acıdan başka hiçbir şey hatırlamıyorum çünkü…
var ise(m) biliyor(um)dur kendisini,
yok ise(m), onun yokluğu,
ihanetidir kalbime sapladığım hançerin
çünkü abartılı ölümler yaşıyorum şimdi
ve
mısralar tanıktır elbet
ne kendimdeyim ne de kendimdenim…
öyle ki
bu şiir en son
kaybolmasın diye bir kitaba yazıldı…”

İbrahim Halil Baran

blogger-image-805144064 Dotmam

Diclenin Sesi

dil kayıp
boğaz kurumuş
yürek çöl gibi;ne ses ne de seda
karanlık sadece dipsiz bir karanlık;ne yurt ne devir ne de devran
ne bir insan ne birşey ne bir söz ne de bir ses
sadece karanlık
sesin karanlığı;sessizlik
kaderimiz Stêr’im sadece şu oldu;sessizlik
talihimiz karanlıklarda tohum kanda fidan
karanlık gecelerimizde dallar yapraklar
endişe ve korkularımızda derin bir inilti
talihimiz Stêr’im benim
başımıza gelen belalar suçumuz bizi
karanlık gecelerimizin dipsiz bir vadisi
sessiz günlerimizin sert ve sivri bir doruğu
talihimiz;çaba boşuna istekler boşuna boşu boşuna aşk

neydi günahımız bizim karanlık gecelerimin Stêr’i?
neden böyle bir talih?
neydi suçumuz kusurumuz neydi?
hatalarımız neydi,neydi kötülüklerimiz?
neden payımıza düştü sessizlik?
neden ateş yangın yıkım göç elem ve keder?
neden dönüşüolmayan yollar donuk ülkeler neden?
neden gece sadece gece neden?
neden gülü olmayan dikenler?
neden acı sadece sızı?
kimdik biz,bizkimdik boş gecelerimin Stêr’i?
adımız neydi,yurdumuz neresi,neresiydi ülkemiz?
neyi anlatıyorduk neydi dilimiz?
bütün hesapları neden bizden soruldu dünyanın?
Stêr’im benim,kurban olduğum
neden kurban seçildik biz?
neden kan dolu bir göç,yara dolu bir beden?
ama neden bu kahrolası talih?

bizi hiç bir zaman görmemiş
yanımıza uğramamış Allah şahit;
seni sevdim Stêr’im
senin aşkınla attı yüreğim
sıcaklığınla var oldu sefil hayatım
hayatın ışığı senin mavi gözlerinde
varoluşun ışığı
gözlerine sığındım senin kimsesizim benim
seni sevdim
saçların Dicle selleri
göğsümde bir cudi serinliği
sizler vardınız yarim benim sen ve aşkın nöbeti
o yatak cennet yurdum benim
o döşek o çarşaf o yorgan o yastık
çocukluğumuzun yaylalarının serin yeli
şimdi senin kanınla kızıl
şimdi cehennem her şey cehennem şimdi

bekle beni Stêr’im
sığınağım benim
yola çıkmış geliyorum
sözlerim sessiz türküm benim
senin için ben gelene kadar
sözlerim içinde senin aynalarının duruluğu
apak bir yüz gösteren aynaların
şafakta öten bülbüllerin nazlı sesini
derin vadilerden çıkmış güzel bir kızın sesini hatırlatıyordu bana
duru sözlerim senin için hepsi senin için ölümün kızı
yara derin yüz ezik kül rangine bürünmüş
kan..kanın kızı;kanla varolmuş kanla giden

teşekkürler güzelim
seni tanıdığım için teşekkürler
bedenin iniltin gülüşün hayatın
sesin olan sessizliğini senin
aşkın
teşekkürler kötü talihim benim
teşekkürler göklerimin yıldızı..

Mehmed Uzun

blogger-image-2138316433 Diclenin Sesi

Bir genç kızın hikayem paramparça’dan altını çizdiği satırlar

hep uyumak istedim. Doğal sakinleştirici…

Zaman hiçbir şeyi düzeltmez. Daha beter de etmez.

Hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum.

nasıl başlarsan öyle gider.

Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır: Yaşayanlar bir sigara yakar.

İffetimizi tesadüfen koruyor olmamız iffetli olduğumuz anlamına gelmez.

sen gittin ve herkes ölmeye başladı.

ilk ölen hep babammış gibi geldi bana yıllarca.

Eskisi gibi acımıyor ve de asıl bu acıtıyor.

ilk öpüştüğümüz yeri kalbinden bıçakladılar.

Karanlıkta herkesle çarpışabilir insan.

Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı.

Hayatımızın ilk yıllarını unutmamızın asıl nedeni, o yılların utanç verici olmasından.

kaç yaşında olduğunu anlamak için kesilir mi bir ağaç? bir dalgıç nasıl siler gözyaşlarını? kederli günlerde bağlanmaya daha açık oluyor insan.

hayatımızı değiştirecek insanlar sessiz sedasız geçtiler yanımızdan, onları görmedik,

İnsan tepesi attığı zaman canına kıyma ihtimali olduğunu bilmeli, bunu bilince yaşamaya devam etmek kolaylaşır

Kıyametin tek adaleti, herkes için kopması.

Kendisi, olmak istediği kişi ve aradaki farkta yaşayan üçüncü.

Ne kendin kadar huzursuz ne de olmak istediğin kişi kadar hayalidir o.

Anne diye ağlayan çocukların aradığının çoğu zaman şefkatli bir baba olduğunu anlarsın.

Mutsuz insanları kandırmak zordur çünkü. Hayata her zaman kuşkulu gözlerle bakan, mutsuz insanları kandırmak, herkes bilir bunu, çok ayıptır çünkü.

veda konuşmalarını becerebilen adamlardan uzak dur lütfen. Onlar bir gece uyanıp seni kıtır kıtır kesebilecek kadar kendine güveni yerinde adamlardır.

mutsuzluk uzun sürmez.

Herkes birbirini götürmeye çalışırken çalan şarkıları dinleyen sadece bizdik.

Alakasız yerlerde ıstırap çekmek ıstırabı ikiye katlar.

Bir insanın tam manasıyla ölmesi için onu hatırlayan hiç kimsenin kalmaması gerekir. Memlekette milyonlarca ölü yaşıyor bu hesapla bakarsak.

Kendisini bir sürü parçası kaybolmuş bir yapboz gibi hissediyordu.

“Kadınlar bekliyorlar, guvenebilecekleri bir adam arıyorlar. Sonra da o adamın piçin biri olduğu ortaya çıkıyor. Ve böylece bir kere kırılması gereken kalpleri iki kere kırılıyor.”

Yıkılmak için dizilen domino taşları gibiyiz. Biri gelir sana çarpar, seni yıkar ama onu da başka biri yıkmıştır.

Bir şarkıyı, sanki yeryüzünde dinlenecek başka bir şarkı yokmuş gibi, yüz sefer arka arkaya dinlediğin oldu mu hiç?”
“Oldu,” dedi.
“Anlatamadığın şeyi o şarkıda bulduğun içindi işte o,”

Çaresizlik de insanı sakinleştirebiliyor.

blogger-image-2104612296 Bir genç kızın hikayem paramparça'dan altını çizdiği satırlar

beni bu gece çocuk say Allahım!

bir blog girdisi yazmak istiyorum… mümkün mü?

bir blog girdisi yaz diyen buton ya da kutucuk ya da herneyse.işte oraya.fare ya da mause ya da herneyse işte.onun ucundaki okla şöyle bir dokundum.neden.bilmem.canım istedi.oysa ki yazacak hiç bir şey yok. sahiden yok.

/mesela beş harfli bir isim, yedi harfli bir şehir ve altı harfli bir durum. üstüne bir de üç harf ekleyeyim.al sana kocamannn bir şiir.karın ağrıtan, saç baş yolduran cinsten.allahım bu şiirime bir yanıt istiyorum senden.oku ve yanıtla allahım./

çocukların ateşli hastalıkları adına… yaşlıların kronik hastalıkları ve demansı adına… noktası olmayan sesli harfler adına… tüm işe yaramayan köşe yastıkları adına… yazıp yazıp üzerini karaladığım reçete kağıtları adına… gidenlerin ardından serpilen bir kova su adına… gitgide sıklaşan migren atakları adına… işe yaramaz ağrı kesiciler ve onlarca ilaç yazdırıp giden hastalar adına… evet hepsinin adına… konuşasım var… yazasım yok…

/bu gece sen beni çocuk say allahım… mesela bir çift kırmızı pabuç isteyeyim senden, bayramlık… ya da saçları upuzun oyuncak bir bebek… acemi avuçlarıma birkaç şey sığsın sadece… başka dualara dönmesin dilim… sen beni çocuk say…/

-sana ne oldu doktor.zaten kargacık burgacıktı harflerin, iyice okunmaz hale gelmişsin?

yorgunum matmazel… ayrıca bana doktor deyip durma. bu gece doktorları da hastaları da sevmiyorum.aliyle ömerin annesi de bana.
evet yazım da kötü, kargacık burgacık, anlaşılmaz. ne vakit iyi oldu ki.umrumda mı sanıyorsun.
yorgunum matmazel… ve benim hiç yorulmamam gerek. süpermen gibi olmam gerek. hastalanmamam yorulmamam ve acı duymamam gerek. süpermen gibi…

-eee süpermen… yazdın da ne oldu. rahatladın mı bari.

ben bir şey yazmadım ki matmazel… hiç bir şey yazmadım ki…

/beni bu gece çocuk say allahım.masum say.ağzımı dolduran, kalbimdeki tüm kirli kanı karın boşluğuma doldurup ağrıtan o otuzüç yılı eksilt ve beni çocuk say.bu gece bir tane şiir var dilimde sadece sana okuyacağım, bir tane duası var epilepsili ellerimin sarsıla sarsıla yazdığı.yanıtla allahım./

Zehra Betül Ç.

beni+bu+gece+%C3%A7ocuk+say+allah%C4%B1m beni bu gece çocuk say Allahım!