Pas Sarısı Kaos Söylentileri

Kaprisi diyete durmuş vardiya amiri kadar
Başka kim mahpus ki başka içlere
Naftalin basmayı sevdiğim teniydi yalnızlık ölülerimin
Bu kötü: belki çığ düşer elime
Harç olmuş tek duanın duvardaki yansımasıyla
Paranoyanın öte ucuna çıkıyor gölgem, boy verince su…

Revaklı ahşap saçlarıma tüneyen cennetin leşine rağmen
Egzama korkusundan türemiş kadın kokusu solumaktan geliyor bilincim
Bu-kişisel düş uzamı- göğüs çatalına dudak serinliği çöküşü.
Bir iç çöküş esnası enkazı.

Reşit olmayan gerilla ateşi başımdaki kaos
Bu hiçten daha az bir şey olmalı
İç savaştan geriye kalan
Ne olursa artık, ağzı tüten silah koksun yeterdi
Narın erotik melankolisi, metafiziğin skandal sandalı
Sis heykeli ve flamalar: kök sanatı – kan şekeri
Burası hafriyat sahası
Şelaleler arka fonda: sus sanatı ve havari fişek gösterisi
Duygusal vebanın uzaylı yeşil tebaası
Fırtına düdükleriyle kazanılan penaltı atışı: binbeşyüz () yüro
Kurutulmuş çocukluğumdan bütün bu haz ayinleri
Iskartaya çıkarılmış yaşamın ikiz görüntüsünün sığabildiği
Maymun kumbaralar.

Elbet kaypak olmalıydı asalet denilen şey
Hakeza delik deşik edilmiş hasretleri gemilerin
Olgun bir sızandı işçi marşları, yontulmuş kin ve edinim
Saat kulesi suresi, yol dediğin izbe olmalı çok zaman
Kent meydanına çöken dilenci duasından anlaşılmalı
Bir çocuğunuz olacak haberi
Bu bile piç
İhtimal dahilinde ölmenin vakti
Kabri geniş olmayacak sanma ölünün
Her yere sığacak kadar ölür bir ceset

Sonunda ilmiği buldum kan vermeyecek sesim!

Muharrem Özcan

Buras%C4%B1+hafriyat+sahas%C4%B1 Pas Sarısı Kaos Söylentileri

Sevişmeler Korkak Değil… /… Düşler Yaralı

(sevişince sarılacak yaralar)

selamıma düşerse aşk,
ellerinden öperim
mümkünse kavgasız zamanların,
incelikli sabahlarında görüşelim

zaten susmayacaktım
sadece avutacaktım vedaları
bir kadeh şarap içer misiniz..? Ardından,
uyuturuz bütün sefil aldanışları

tutkunun doruklarında bekliyorum
müsaitseniz,
beraber kandıralım isimsiz dokunuşları

beni beklerken buldular kaçıp giden sevdaları
iyi niyetime gelmiş,
artık tutuklamıyorum duasız sürüklenen kayıpları

utancımı bağışlayın,
korkularımdan temizleyemedim fütursuz soyunmaları
sakıncası yoksa yardımınızı isteyeceğim,
o narin ellerinizle üzerimden çıkartır mısınız,
işe yaramayan yılışık avuntuları..?

gözlerimden öpmeyin, ayrılık getirir
batıl bir inanç doğru ama,
siz dudaklarınızı dudaklarımda gezdirin

hayır, üşümüyorum
dirileşen, biriken özlemlerimin teni
ışıkları yakmayın ne olur,
nefesiniz gözlerimin rehberi
..artık her şeyi öğrendiniz
isterseniz şimdi beni,
sev(mey)ebilirsiniz….

Pelin Onay

Sevi%C5%9Fmeler+Korkak+De%C4%9Fil Sevişmeler Korkak Değil... /... Düşler Yaralı

Gitme karanfil../..inadına yaşıyor aşk ve ölüm

“ beyinsel sevişmelerin üretken kadını” diye fısıldıyor kulağıma bir dost
doğru olabilir mi..? ..imgelerin altında kalmaktan korkuyorum..

insan,
sevdiği şeylerden korkar mı..?

beni şarkı söyleyebileceğim bir yere götürsün sevgilim,
üşüyorum
derin sessizliklerin acı çığlığı bu
çocukluğumdan kalma özlemleri bekliyorum kuytu yalnızlıklarda

insan,
geçmişini bekler mi..?

parmaklardan geçen saçlar gibi,
yumuşak ve hızlı bir serüvendir aşk
ne kadar kısaysa sunabildiklerin,
o kadar çabuk tükenir

tükettim serseri vedaları
alnımda unutulmuş ve kurumuş öpüşler
değme çil yavrusu göz yaşlarından beterdir,
gözleri kanlı bırakan terk edişler

insan,
vedalarını kutsar mı..?

yalnızlık bir barda unutulan sigara paketi gibidir
fark edildiği yerde sahiplenilir
ve hiçbir yalnızlık unutulduğu yerde bulunamaz

insan,
unuttuklarını arar mı..?

arkasına bakmadan kaçan bir karanfil gördüm
ölüm de kirlendi aşk gibi
yararı olacaksa söyleyeyim,
ellerim temizlik çabasından, yorgun..

karanfil..! Geri dön
aşk’ı temizleyeceğim ölüm gibi
söz(ü) mü veriyorum

insan,
inadına yaşar mı..?

Pelin Onay

Gitme+karanfil+inad%C4%B1na+ya%C5%9F%C4%B1yor+a%C5%9Fk+ve+%C3%B6l%C3%BCm Gitme karanfil../..inadına yaşıyor aşk ve ölüm

Veda Yürüyüşü

gittiniz
yıkıldı dilimin köprüsü,
konuşamadım

elimi tuttuğunuz gecede kaldı aklım
sesinizden dökülen nağmeler,
gözlerimden aktı
şiir mi onarmıştı kırılan yüreklerimizi,
yoksa aşka tutkulu iki günahkâr mıydık?

gittiniz,
içinden çıkamadığım bir sessizlik düştü payıma

ıslandığımız yağmur
dibini gördüğümüz kadeh
kim bilir kaç intihar düştü yolumuza,
yürümeye devam ettik
siz mi yaşınızı almıştınız,
yoksa yaşam dolu olan ben miydim?

gittiniz,
devrik bir sızı kıvrıldı dudağıma

seviştiğimiz şarkılar doğum yaparken,
yatağında nöbet tutardık çıplak kavuşmaların
şimdiyse bilmiyorum
kahkahanız mı ısıtırdı içimi,
yoksa kollarınızda müjdelenen bahar mı?

gittiniz,
isimsiz bir şehir oldum haritanızda

merhaba sevgilim
hoşça kal yâlnızlık
daha kaç gece sürer bu heyecan diye,
düşünmeden sarıldım

nerdesiniz,
karanlıktan korktuğumu nasıl bilmezsiniz?

ama gittiniz,
ağır veda havası çaldı sokak ortasında

Pelin Onay

a%C4%9F%C4%B1r+veda+havas%C4%B1 Veda Yürüyüşü

Beni artık sevmeyin

(bir şarkıdan geçerken..masal perisi*)

“..elini son defa yanağıma koy../..istemiyorsan giderim..giderim..”

inandığım değerleri kaldırdım çeyiz sandığıma
sakladım../..kenarlarını tığla ördüğüm umutlarımın arasına
parmaklarımda naftalin kokusu
alışamadım unutulmaya

kaç yaşında sevdim ben bu yalnızlığı.?
hangi yürek öncüsü oldu ezinç taşkınlıklarımın..?
bana düşen artık susmaktır
toplamından taşıyorum iç acılarımın

defterimin arasında kurutulmuş anılar
yüzlerinde palyaço gülüşleri
kimbilir../..hangi sevdadan kalma

“..serin bir sonbahar akşamında söz../..ismini unutur silerim..silerim..”

isyan perdesini indirdi gece, suya yansıdı öksüzlüğüm
şehrin kapılarını tutsun bütün yıldızlar,
yoksa firar edip kaçacak hüznüm

sevdiğim erkekler geliyor aklıma
bir çocuk gibi usulca sokulup,
bir nehir gibi akıp giden erkekler

ama sen
son vurgunum../…en çok vurulduğum

veda mektubun hala cüzdanımda
biraz yırtıldı ve buruştu ama
tek kanıtı biten bir aşkın
yoksa../..kimse inanmıyor ayrıldığımıza

“..tuttuğun kalem olsa yüreğinin elleri…/..bir defa daha yazsa bebeğim…bebeğim..bebeğim..”

ah bu ben
grameri bozuk bir hikayenin içinde,
yüklemini kaybetmiş bir cümle gibiyim
sindire sindire yaşamalı ayrılıkları da
belki de bu yüzden../..hala aşık gibiyim

hangi kırgınlığın içinde boğuldu gülüşlerim…?
iğnesi kırılmış bir plak gibi dönüyorum olduğum yerde
ve şarkılarımı kusamıyorum
gücenik makamından eserler dinleyemediniz,
hepinizden özür diliyorum

“..eğer bir masal perisi girerse rüyalarına../..öldü dersin gül güzeli, tılsımını kaybetti..”

çok erken susturuldum
bu yüzden bu üç boyutlu sarhoşluklar
fasl-ı şahane yıkılışlar
alnımda eksik bir veda busesi,
mümkün değil../..sevilemez ayrılıklar

sol göğsüm../..yanık göğsüm
nasıl da zor sevgi aramak resimlerde
bir çocuk olsam kolaydı ama../..büyüdüm

“..uğruna döktüğüm gözyaşları için../..yağmurdan özür dilerim..dilerim..”

beni artık sevmeyin
tuza yatırdım gönlümü../..düşlerimin yanına
gözlerimde esrik bir sızı,
alışamadım unutulmaya

* Leman Sam, şarkısı

Pelin Onay

Beni+art%C4%B1k+sevmeyin Beni artık sevmeyin

Ezinç coşkular../..kül tutuştu

yorgun turuncu evine giderken ayağı takıldı ve düştü..kanadı dizleri..bu yüzdendir, gün batımı kızıllığının ağlayan rengi

1.

yorgunsun çocuk
sesindeki titreyiş ağır geliyor diline
taşı(yamı) yorsun

tut elimi
büyüdüm ama unutmadım seni
içimde öyle güzelsin ki,
ağladığında tutuşuyor kirpiklerim

2.

soyundu dudakları çatlayan sitemler
çıplak bir inleyiş karanlığa uzandı
üşüdü haykırışlar, kırıldı sabır teli

şarkıya lütfen siz devam edim madam Maria
delirmeye gidiyorum, birazdan dönerim

3.

kıyıya vurdu tutulmayan sözler
kimse üstüne alınmıyor mecalsiz bekleyişleri

asiliğimde açan sevgileri biledim
dibini gördüm yalnızlıkların
erkeğim..! Gözlerim kapanıyor
ellerin beni sana uyandırsın

4.

adımı çağırıyor deniz kaplumbağaları
bir masalın içinde sıkışmış olmalıyım
bu kadarı fazla ama, sadece bir dilim ısırmıştım
yoksa pamuk prenses miyim..?

doktorun raporu:
ölü özlemler bütün organları sarmış durumda
acilen şeniz terapilere başlanmalı

5.

deliren mavilerin dudaklarından döküldü,
canı yanmış kelimeler

sus acı..! Şimdi sevişiyorum
sen benden sonra gel

Pelin Onay

Ezin%C3%A7+co%C5%9Fkular+k%C3%BCl+tutu%C5%9Ftu Ezinç coşkular../..kül tutuştu

Yalnız(ca) sitem

çığlığım boğazımı kesti, kana(ya) madım
-de halindeyim acıların

I.

her şeye susuyorum artık
susuzluğum dilimin ucu, kemiksiz

ölümlerden ölüm beğendim, üzerime olmadı
zor günler için sakladığım bir intihar vardı cebimde
çıkarttım baktım, kurtlanmış
sebebi var elbet bu gözyaşlarının
anlamaya çalışmayın, anlayın

bir ressamın tuvalinden düştüm
hiçbir renk kurtaramadı beni
beyazlar giymiş bir duygunun içinde,
ismim sırdır artık

– bir kaç ince sızım var, görüşlerinize hazırdır üstadım

ne istediğini bilen sevdalarım olmadı hiç
büyük kavuşmalarımda
hep küçük özlemleri sevdim
küçük sarılmaları
küçük bekleyişleri
büyüklerini sevecek kadar zaman verilmedi

arzularıma haber saldım, gelmediler
nerede unuttum ateşli bedenimin alfabesini..?
hangi ketum dil yaladı geçti haykırışlarımı..?
size bir sır vereceğim,
galiba (d) üşüyorum

II.

vurgun zamanlarındayım Izmir’in
yalnızlık ırzıma geçse doğuracağım!
Doğuracağım özlemin canına kıyanların eşgalini

hadi toprak ana! Seviş ruhumla
ve temizle diline biber sürülmüş dudakları
görmüyor musun..? Bana bir şeyler oluyor
bedenimden bir deniz geçiyor,
dalgaları göğsüme vurup geri çekiliyor
hangi mevsimin rahminden çıkartacağım başını yüreğimin..?
bu dalgalar öksüzlüğümü çok fena acıtıyor

-sol anahtarınızı rica edeceğim, şarkılarım içimde nefessiz kaldı

zehirli bir ihanet aktı yanaklardan
atılan bir imzayla onaylandı unutulduğum
gelinlik bir kız gibiydi düşlerim oysa, kaçırıldı
kimlerin yatağında nergis kokusuysa, orada kalsın

çocuk kalan yanım! . Sen sakın üzülme
seni yeniden güldürebilmek için arınacağım bu lekeli acılardan
babamı affettiğim gün, sevdalarımı da affedeceğim
soyacağım yüreğimi yeniden ulu orta. Utanmadan,
sevişeceğim yeniden kana kana, kan(a) madan

sen de biliyorsun ki;
saçlarına kır düşmüş mavi bir geceydi sevdam
kayan bir yıldız da dilek olsaydık da,
bizi tutsaydı…

Pelin Onay

Yaln%C4%B1z(ca)+sitem Yalnız(ca) sitem

Sen şimdi git../..ama sonra..

sen şimdi git
ama arzularınla gel sonra
unuttuğun sevilişler bende var,
istediğin dokunmalar
sen şimdi git
ama çıplaklığınla gel sonra

tenim mavi
dudaklarına düşersem boyanırsın,
şehvetim mavi
gel kulaç at derinlerimde
yorulursan tutarım
şefkatim mavi

unutmamı bekleme ama özlemleri
kırıldığımı, duvarlara şişeler fırlattığımı
güçlü değilim, insanım
unutmamı bekleme vedaları bile bağışladığımı

bu yüzden diridir kavuşmalarım
sataşmalarım, karışmalarım sevişmelere
bu yüzden asidir ellerim dokunurken tenine
bana kız, bana bağır ama beni suçlama
ellerim, sen doruklardayken bile düşer ellerine

sen şimdi git
ama tutkularınla gel sonra
kaybettiğin hasret bende var
düşlediğin kavuşmalar
sen şimdi git
ama kalbinle gel sonra

Pelin Onay

Sen+%C5%9Fimdi+git+ama+sonra. Sen şimdi git../..ama sonra..

Mürit

Yola düştü mürit.
Sanırsın yeşil ekine yel düştü…
O gece âlem-i mânâda efendisini görmüş idi.
Hasretlik aradan çıkmış idi. Alnını ter basmış, sanki göğsünün orta yerine bir loğ taşı konmuş idi.

Ne ise ki Efendi mütebessim, “Ya ihvan” demişti,”‘ “Akpınar’ın suyu yine öyle büngül büngül akmakta mıdır?”.
Derekap el bağlamış, boynunu bükmüş “Beli Sultanım”’ diye usulünce cevap vermiş idi. O demde Efendi dahi sözlerine devam ile “Ne olmalı olmalı da, şuracıkta Akpınar’ın suyundan su sızdıran bir toprak testi olmalıydı gurban. Bu şehir yerlerinin suyu su olmaktan çıkmıştır. Çıkmak ne demek düpedüz şişeye girip acı ilaç kesilmiştir. Vay ki Akpınar” deyip elini bir dizine vurarak müritten yana bakmış idi.

Uyandı mürit.

Sanırsın gece karanlığında göremezin gözüne gün düştü.

Sabah namazının önü sıra Akpınar’a vardı. Dağ keçileri,, keklikler, üveyikler suya inmişlerdi. Onları sevip okşadı. Abdestini alıp namazını kıldı. Besmele ile testisini doldurdu.
Eviyle evdeyişle, konuyla komşusuyla, köyün iti çobanıyla, ağacı harmanıyla, hasılı her bir şeyiyle tek tek görüstü: içinden kabarıp taşan sevinç yazıya yabana dağıldı. Kurtlar kuşlar ardından el ettiler. O da her birini ayrı ayrı yaradana ısmarladı. Dağdan düze indi.

Yoldan geçen bir otobüse bindi. Selâm verip, şişman kıravatlı, dağınık suratlı, kabak kafalı, gözleri fıldır fıldır, gazete okuyan bir adamın yanındaki boş koltuğa oturdu. Testisini kucağına aldı. Kabak kafalı adam bir testiye, bir de otobüste bulunanlardan yana baktı. Dudağının ucu ile kas kas güldü. O gülünce otobüste bulunanlar bu gülüşten ne anladılarsa onlar dahi mânâlı, mânâsız güldüler. Şoför gaza bastı. Gaza değil sanki başka bir şeye bastı. Araba kuş olup havalanacakmış gibi hızlandı, direksiyonun ağırlığı tüye döndü. Şoför “Allah Allah, nedir yahu?” diye pirelendi.

Kabak kafalı adam müridin ak sakallı yüzüne doğru döndü. Dönünce sanki burnuna hacıyağı kokacakmış gibi peşinen yüzünü buruşturdu. “Yolculuk ne tarafa baba” diye sordu.
Mürit onun gözlerinin içine baktı. Gözlerinin içinde kalbini gördü. Bu kalbin karanlığına karşı, “Dün gece âlemi mânada efendimi gördüm” diyemedi. Sadece belli belirsiz gideceği şehrin adını söyledi.
Kabak “kafalı adam hacıyağı yerine taze bahar havası estiren ihtiyara gazete havadisleri okumağa başladı. Meselâ, radyasyonlu çayları gömeceklermiş dedi, Devlet Bakanı Safvet Sert, Diyanet İşleri Başkanı Said Yazıcıoğlu’nun resmî “kıyafeti olan sarık ve cüppeyi makamında, halkın içinde, resmî toplantılarda ve televizyonda her zaman giymemesinin “herhangi bir kasta dayanmadığım açıklamış, onu söyledi; ölü deniz haline gelen Marmara’ya yeniden hayat vermek için bir strateji saptanacağını belirtti, en sonunda bir fotoğrafı işaret parmağı ile göstererek “İşte Demirel’in para musluğunu kesen “bakan” diyerek ihtiyara “Eee.. Sen ne diyorsun “bu işlere” diye asılmaya başladı.

Mürit ona gülümsedi. Sonra testisinden bir bardak su doldurup verdi. Kabak kafalı adam kana kana içti. Adam suyu içince nedense çocukluk günlerini hatırladı. Başını camdan yana döndürdü, akıp giden görüntülere daldı. Ölen babasını eski mahalledeki evlerini dut ağaçlarını, uçurtma, uçurduğu çayırları hayâl etti. Adamın içine bir hasrettir çöktü. Gazeteden, havadislerden falan, uzaklaştı. Temiz bir sofra örtüsü, bir tahta kaşık, tepeden tırnağa çiçek açmış bir badem ağacı düşündü, sonra bir Yunus ilahisinin içinde gezinmeye başladı.

Mola verdiler.

Kaytan bıyıklı, karayağız şoför müridi yemeğe davet etti. Kabak kafalı şişman adam, civelek muavin, şoförün kendisi, yanında yol boyu sohbet edip durdukları bir akrabası hep birlikte yemeğe oturdular. Mürit azık torbasından mendile sarılmış tulum peyniri ile tandır ekmeğini çıkardı.

Lokantaya taze sağılmış süt kokusu ve çiğnenmiş çimen kokusu birlikte yayıldı. Sofradakiler müridin peynirinden ve ekmeğinden “hele şöyle bir tadalım” diye bir iki lokma aldılar.
“Yahu bu ne güzel peynir böyle, ya bu ne tatlı ekmek'” deyip yumuldular. Neredeyse lokantanın yemeğine hiç el vurmadılar. Onlar yedikçe mürit sevindi. Onlar yedikçe mürit “buyurun, aç kalmayın, karnınızı doyurun” dedi. Yediler yediler bitiremediler. Sonunda mürit sanki hiç el sürülmemiş gibi azığını topladı. Kısacık bir yemek duası yaptı.

O sofrada bulunanlar, o lokantada yemek yiyenler, oraları mesken tutup oturanlar bu duadan nasiplerini aldılar.
Bereket yağdı.

Bereket az bir süre lokantacının, benzincinin, şoförün, yolcuların, canlı cansız her mahlûkun önünde el bağlayıp durdu. Böyle bir rahmet ânında bir dilenci lokantanın kapısından patronun masasına doğru baktı. Patron o sırada sigarasını yakıyordu. Varsın yaksın. Yine de dilenciyi bal gibi gördü. Aklınca görmezlikten geleyim dedi. Hani sigara, yakıyor ya. Umursamazlıkla başını öte tarafa çevirdi. Bunun üzerine bereket bir daha kim bilir kimin yüzü suyu hürmetine dönüp gelmek üzere oralardan kaçıp gitti.
Bereket uzaklaşırken mürit onun ardı sıra bakıp durdu, içini geçirdi. Tövbe istiğfar etti. Otobüse bindi.

Şehre indiğinde müridi tanımadığı bir kalabalık karşıladı. Yani esasen o kalabalık oralarda her gün, her saat vardı. Asık yüzlü, çatık kaşlı bir kalabalık. Belli ki insanların her birinin hem çok mühim bir işi, hem çok acelesi vardı.

Mürit önce buralarda yaramaz bir iş olduğunu sandı. Öyle ya; bu kadar adam bir araya geldiğine göre. Sonra böyle düşündüğüne utandı. İnsanoğlu hep bir yaramaz iş etrafında mı toplanır. Belki de bu yanlarda bir düğün dernek vardır, ona gelmişlerdir dedi. Kalabalığı yarıp çıktı.

Bu defa müridi birbirine yapışmış koca koca binalar karşıladı. Sel gibi akıp giden arabalar, şehrin üzerine asılmış kara bir duman karşıladı. Meyus oldu mürit. Başını kaldırıp güneşe baktı. Güneş dahi ondan meyus idi, kara dumanın ardında donup kalmış idi.
Yola düştü mürit.

Geçip giderken oracıkta büzülüp kalmış olan bir ağacın yaprağını okşadı. Eli toza bulandı. Yaprak nefes darlığı çekiyormuş gibi inledi. Ona çevre kirliliğinden falan bahsetmeye başladı. Sonra bir kedi ile karşılaştı. Kediye selâm verdi mürit. Hayvan oralı değildi, burnunun dikine gidiyordu. Galiba ipin ucu kaçmıştı buralarda.
Sirkeci otobüs durağının önüne gelmişti. Elele tutuşmuş giden bir genç çifte “Sirkeci Durağı”nı sordu. Oğlan kıza, kız oğlana baktı. Gülüştüler. “Senin okuman yazman yok galiba beyamca” dediler. “Bak işte burası Sirkeci Durağı” elleriyle bir tabelayı işaret ederek, “Bakın yazıyor”, “Nereye gidecektiniz siz?” diye sordular,
Onlara gideceği yeri söyledi. Onlar da bilmiyor olmalılar ki, sağa sola bakınmaya başladılar. Sonra başka insanlar gelip toplandılar. Her kafadan bir ses çıkıyordu. “Ne olmuş, ne istiyormuş, kimmiş” diye itip kakmaya başladılar müridi. “Derken bir otobüs geldi. Kalabalık o itiş kakış ile otobüse saldırdı. Birbirlerini çiğneyerek otobüse doluştular. Mürit gerilerde kalmıştı. Tam o sırada başka bir sakallı onu görmüştü. Kolundan tutup bir kenara çekti. Derdine derman olmak istedi anlaşılan.

“Uyanık olacaksın kendini ezdirmeyeceksin. Baban olsa güvenmeyeceksin. Buralarda gemisini kurtaran kaptan. En sonunda “Paran var mı paran” diye, kendince müride nasihat etti, yol yordam gösterdi.

Mürit bu kara sakallı adamın çakmak çakmak gözlerine baktı. Gördü ki adam şehrin kitabında kendine uygun bir sahife bulmuş. O sahifeyi kesip cebine koymuş. Ona teşekkür edip selâmet diledi. Vardı kendi bildiğince efendisinin izine düştü. Sanki suya seccade saldı.

O varınca sokakların kat kat binaları katlarından soyundular. Ağaçlar silkinip uykudan uyandılar. Çiçekler açılıp gerçekten kokmaya başladılar. Betonlar, asfaltlar yarılıp kara toprak mis gibi ortaya çıktı. Arabalar, eşyalar hakimiyetini kaybetti. Lokantalar iki kap yemek çıkarmaya başladı. İnsanlar birbiri ile sarılıp helalleşti. Zenginler ellerini ceplerine atıp sadaka vermeye başladılar. Görülmedik işler oldu.
Mürit yürüyünce masalar, evraklar, iyi hal kâğıtları, hüviyet cüzdanları, diplomalar, harç ve pullar, çekler, senetler seslerini kestiler.
Bu hal üzere mürit tekkeye vardı.

Müridin “Allah” diyerek yarıp geçtiği kalabalık meğer tekkenin etrafını da sarmamış mı?
İşte o sıra şaşkınlık elverdi.

Bir elde testi, bir elde çıkın, kaldı mürit oracıkta.

Haliyle onu orada öylece bırakmadılar. İçeri alıp hatır sordular. Duydular ki tâ uzaklardan, bir dağ köyünden kopup gelmiştir,Efendinin hemşehrisidir diye baş üstünde tuttular. Lakin sıkı tenbih ettiler, kim Efendi çok önemli misafirler ile halvettedir şimdi görüşmek olmaz, hele biraz sabredesin.
Mürit bir köşeye çöktü oturdu. Köyden çıktığından bu yana başa gelen halleri bir bir fikreylemeye başladı.
Ne zaman ki kapılar açıldı, mürit uzun mu uzun bir odanın öte başında Efendisini gördü.

Efendi dahi onu gördü. Onu görmekle kalmadı, önünde domur domur terlemiş Akpınar’ın suyu ile dolu testiyi fark etti.
Hal dili ile gözgöze bir süre bakışıp anlaştılar.

Mürit anladı ki aşıp geldiği engeller efendisi ile arasında uzanıp gitmektedir. Bundan öteye geçmeyi edep dışı bildi. Parlak kumaştan elbiseleri ile diz kırıp oturmayı beceremeyen siyaset adamları, bankacılar, sanayiciler, polisler, askerler, artistler, din adamları; onların altında tüccarlar, memurlar, müdürler, şefler, şef yardımcıları. Hatta işçiler. Mürit bir ara garip başını kaşıyıp işsiz güçsüzleri de gördü.

Efendi ona kalkıp bir “Hoşgeldin” diyemedi. Testi ile arasında duranları çiğneyip geçemedi. Müridin hasret ateşini dindiremedi. Yandı mürit. Testiyi bırakıp tekkeden çıktı mürit. Bundan geri efendisi için de dua etti mürit.

Mustafa KUTLU

m%C3%BCrit+mustafa+kutlu Mürit

Sizin Memlekette Eşek Yok mu?

Dişi ağrıyor gibi bir eli yüzünde, başını sağa sola sallaya sallaya içeri girdi. Bir yandan elini yanağına vuruyor, bir yandan da:

– Tuh rezil olduk, rezil olduk… deyip duruyordu.

Oysa çok kibar bir adamdır. Kapıdan girer girmez, daha selam bile vermeden “Tuh, rezil olduk…” diye dövünmesine pek şaştım.
— Hoş geldiniz, dedim, buyrun… Oturun rica ederim…
— Rezil olduk, rezil…
— Nasılsınız?
— Daha nasıl olalım: nasıl olacağımız kaldı mı, rezil olduk işte… Tuuu?
Başına bir felaket geldi sandım, belki de ailesinden yana bir felaket.
— Yerin dibine geçtik. İki paralık, iki paralık olduk.
— Neden, ne oldu da?
— Daha ne olsun, bir kart uyuz eşeği adama iki bin beş yüz liraya sattılar.
Biraz geri çekilip dikkatle yüzüne baktım: Yoksa çıldırmış mıydı? Korktuğumu saklayacak değilim. Karımı çağırmaya bahane olsun diye.
— Bir kahve içer misiniz? dedim.
— Bırak şimdi kahveyi, dedi, rezil olduk… Bir nalsız kart eşek iki bin beş yüz lira eder mi’?
— Hiç eşek alıp satmadığımdan bilemeyeceğim…
— Canım, ben de eşek cambazı değilim ama bir eşeğin iki bin beş yüz lira etmeyeceğini bilirim…
— Sinirleriniz mi bozuk sizin?
— Bozuk ya… Benim sinirim bozulmasın da kimin bozulsun? Siz hiç iki bin beş yüz lira eden eşek gördünüz mü?
— Aşağı yukarı yirmi yıldan çok oldu, hiç eşek görmedim…

— Ben size bir eşeğin iki bin beş yüz lira edip etmeyeceğini soruyorum.
— Ne diyeyim bilmem ki… Marifetli bir eşekse belki o kadar eder…
— Ne marifeti canım efendim. eşek bu.. Nutuk atacak değil ya… Basbayağı eşek işte… Üstelik, hem uyuz, hem de kart.. . Adama iki bin beş yüz liraya sattılar. En kötüsü de ne biliyor musunuz, bu satışa ben alet oldum.
— Yaaaa… Nasıl oldu bu iş?
— Ben de onu anlatmaya geldim… İstanbul Üniversitesi’nden, Amerika’nın davetlisi olarak karımla gitmiştik ya… Biliyorsunuz. Amerika’da bir yıl kalmıştık.
— Biliyorum.
— Amerika’da bir profesörle tanıştım. dost olduk… Bana çok yardım etti. Çok iyiliği oldu. Türkiye’ye dönünce de mektuplaş maya devam ettik… Türk dostu, Türkleri çok seven bir adam… Bir mektubunda bir arkadaşının Türkiye’ye geleceğini, bu arkadaşının antika halı uzmanı olduğunu, halı üzerine hazırlayacağı bir kitap için Türkiye’de inceleme ve araştırmalarda bulunacağını yazdı ve bu mektubunda bu arkadaşına yardım edip edemeyeceğimi sanıyordu.

Ben de halı uzmanı olan arkadaşı, üniversitenin tatil olduğu aylarda Türkiye’ye gelirse, kendisine memnunlukla elimden gelen yardımı yapacağımı cevabımda bildirdim. Halı uzmanı da önce Hindistan’a, İran’a gidip oralarda inceleme ve araştırmalar yaptıktan sonra Türkiye’ye geleceği için, zaman bana da uygun düşüyordu.

Halı uzmanı temmuz ayında geldi. Amerikalı profesör arkadaşımdan, benim adresimi, telefon numaramı almış gelirken. Kaldığı otelden bir gün bana telefon etti. Ben de kalkıp otele gittim. Cin gibi bir adam. Alman asıllı bir Amerikalı. Galiba Yahudilik de var, belki Alman Yahudici de sonradan Amerikalı olmuş. Daha önce dolaştığı yerlerden dört büyük bavul dolusu halı, kilim, heybe getirmiş. Bavullarını açıp antikalarını gösterdi. Bunlar çok eski hali, kilim, heybe parçalarıydı… Topladığı parçalardan çok memnun görünüyordu. Bunların, değeri ölçülemeyecek bir hazine olduğunu söylüyordu. Hele, ancak üç karış eninde, beş on karış boyunda bir eski halı parçası vardı, bunun en azından otuz bin dolar değeri olduğunu söylüyordu. Ama o bunu, bir İranlı köylüden bir dolara satın aldığını övünerek anlatıyordu. Üstelik İranlı yoksul köylü, bir dolar karşılığı olan dinarlarını eline alınca şaşırmış da sevincinden dualar etmiş.

O eski hali parçasının neden bu kadar çok para ettiğini sordum. “Çünkü” dedi. “bu halinin her santimetrekaresinden binlerce ilmik var. Bu bir şaheserdir.” Adeta şehvetli bir istekle durmadan halı üstüne bilgi veriyordu. Şimdiye kadar en çok santimetrekaresinde yüz ilmik olan bir tek hali varmış yeryüzünde. o da bilmem hangi müzedeymiş, bir duvar halısıymış. Bir keçe gösterdi. “Bunu elli sente aldım” dedi, keyfimden kurnaz kurnaz gülüyordu. “Bu keçe de en az beş bin dolar eder” dedi.
“Nasıl bu kadar ucuza alabiliyorsunuz bu kıymetli eşyaları?” dedim. “Kırk yıldır bu işle uğraşıyorum” dedi, “bizim de kendimize göre usûllerimiz vardır.” Sonra öyle usuller anlattı ki, şaşkınlıktan ağzım açık kaldı. Halı albümüyle, halı üstüne üç kitap yayınlamış. Dünyadaki en zengin birkaç halı koleksiyonundan birine de o sahipmiş.

Anadolu gezisine çıktık. İl il, ilçe ilçe dolaşıyorduk. Camilerdeki kendince değerli bulduğu halıların renkli fotoğraflarını çekiyor, durmadan notlar alıyordu. Birkaç kişiden eski heybeler, halılar, keçeler, kilimler de satın aldı. Söylediğine göre burada aldıkları. Hindistan’da, Afganistan’da. Çin Türkmenistan’ında, İran’da aldıklarının yanında hiç kalırmış. “Çok değerli Türk halıları da vardır ama hiç rastlamıyoruz” dedi.

Arkeolojik kazılar yapılan bir bölgeye geldik. Bir Amerikan, bir de Alman arkeoloji heyeti. Beş on kilometre arayla kamp kurmuşlar, kazı yapıyorlar. Yerin altını üstüne getirmişler. Dağları tepeleri hallaç pamuğu gibi atmışlar. Tepeler unufak olmuş, toprak tiftiği atılmış.

Kazı yapılan yer, aşağı yukarı bir kasaba genişliğinde. Birçok çadırlar kurulmuş. Buralarda, İsa’dan önce onuncu yüzyıldan günümüze kadar birkaç uygarlık, toprağın altında üst üsteymiş. Yerin altından bir değil, birkaç şehir çıkarmışlar, saraylar, mezarlar filan…

Çok ilginç bir ver olduğu için, tarihe ve arkeolojiye meraklı turist arabaları buralarda cirit atıyor. Her iki üç kilometrede bir, beş on turiste rastlanıyor. Kazı yapılan yerlerin dolaylarındaki köylüler de buraya dolmuşlar, yeraltından bulup çıkardıktan tarihi, arkeolojik çanak çömlek parçalarını turistlere satıyorlar. Turistler bunları kapışıyor. Köylü çocuklar bile yol boylarına dizilmişler, turistlere yeraltından çıkardıkları halkaları, yazılı taşları, kırık vazo parçalarını satıyorlar. Küçük küçük yalınayak kızlar oğlanlar “Van dalır”. “Tuu dalır…” diye çığrışarak turistlerin üstlerine koşuyorlar.

Nasıl olsa buralara kadar gelmişken, ben de hatıra olsun diye bir şey alayım dedim. Ancak on yaşında görünen sarı saçlı bir kızın elinde bir vazo kulpu, yanındaki oğlanın elinde de adam kafası biçiminde küçük bir mavi taş vardı. Bu mavi taşın bir yüzük taşı olabileceğini düşündüm.
— Kaça yavrum onlar’?… dedim.

Kız vazo kulpuna kırk lira, oğlan da insan kafası biçimindeki mavi taşa onbeş lira istedi. Bildiğimden değil ya, ucuz alayım diye,

-Pahalı…dedim.
Kızla oğlan, büyük bir adam gibi anlatmaya başladılar. Hiç pahalı olur muymuş! Babası günlerce toprağı kazmış da, yerin beş metre altında bulmuşlar onları. Ama halı uzmanı Amerikalı arkadaşım, bunların ne tarihi, ne arkeolojik değerleri olduğunu anlattıktan sonra Doğuda gezip dolaştığı her yerde durumun aynı olduğunu söyledi: “Oralarda da tıpkı böyle işte. Turistlerin uğrağı olan kazı yerlerinde köylüler, kadını erkeği, çoluk çocuk turistlerin önlerini keserler. Ellerine ne geçmişse antika diye yuttururlar.”

Bu kurnaz köylüler, eski eserleri öylesine ustalıkla taklit ederlermiş ki; ünlü arkeologlar bile aldanır, ora köylülerinden yüksek fiyatla bunları satın alıp kazıklanırlarmış. Hatta bir Amerikalı turiste tüylerini tıraş ettikleri bir çoban köpeği leşini, kral mumyası diye yuttururlarmış. Bu dalavereleri anlatırken kih kih diye sesler çıkararak kurnaz kurnaz gülüyordu. Ama sahteci köylülerin yaptıkları bu taklit eşya da yabana atılır şeyler değilmiş yani. Büyük hüner, ustalık işiymiş. Meselâ demin çocuğun elinde gördüğünüz insan kafası biçimindeki küçücük mavi taş… Kolay mı, böyle bir iş yapmak…

Kiraladığımız cipte gidiyorduk. Hava da çok sıcak… Yol üstünde iki üç kayak ağacı bir de kuyu gördük. Gölgede yemeklerimizi yiyecektik. Kavağın gölgesine uzanmış yaşlı bir köylü uyukluyordu. Köylünün az ötesinde de bir eşek oturuyordu.
Yaşlı köylüyle selamlaştık, konuşmaya başladık. Köylünün sözlerini İngilizceye çevirip Amerikalıya aktarıyordum.

— Buradaki köylerde ne yetişir daha çok?

– Hiç de bişey yetişmez… dedi. Eskiden ekim biçim vardı, tahıl yetişirdi. Ama bu kazılar başlayalı beri, var bir yirmi senedir, köylü iyice tembelleşti. Hiçbir şey ekmez oldu gayri…

Amerikalı:
– Aynen başka yerler de böyle, dedi.
Yaşlı adama,
– Peki neyle geçinir köylü? diye sordum.
— Yerin altından çanak çömlek kırığı, taş maş parçaları çıkartmak moda olduğundan beri, köylüler işi boşladılar, kazmayı kapan kazdı toprağı. Ne bulduysa, ne çıkardıysa buralara doluşan ecnebilere sattı boyuna…
Amerikalı:

– Aynen, başka yerlerde olduğu gibi… dedi.

Köylü:
– Bizim bura insanları çok alçaktırlar, dedi, memleketin bütün hazinelerini yok fiyatına sattılar ecnebi… Toprakların altında öyle taş direkler, mezarlar çıktı ki, bunları değerini bulup sataymışız, daha böyle on Türkiye yeniden kurulurmuş. Bu senin ecnebiye dediğin de kimler’? Hepsi hırsız… Toprağın altından çıkan antikaları çalıp çalıp kaçırdılar… Burdan kaçırdıklarını götürüp kendi memleketlerine koca koca şehirler kurmuşlar yeniden onlarla… Kimisi kendi kazıp çıkardı, kimisi köylünün çıkardığını kandırıp elinden bedavaya aldı…
Amerikalı:
– Aynen, başka yerlerde de böyle olmuştur… dedi.
— Artık, dedi, toprağın altında da çıkaracak bir bok kalmadı… Varsa da kulak asma, hükümet gözünü açtı gayrı. Kimseye bir şey kaptırmıyor. Bu ecnebi eğer gene çalıyorsa hükümetten çalıyordur. Ula ki, hükümet kendisi satıyordur değer fiyatına…

Amerikalı:

– Evet, dedi, aynen başka yerlerde de böyle olmuştur.
— Öyleyse köylüler şimdi nasıl geçiniyor?
— Sonra… Buralarda altı köy vardır. Evlerine git. Bir çul çaput parçası bile bulamazsın, ne bardak, ne testi, ne çanak… Hepsinin evi tamtakır…
— Neden?

— Neden olacak… Bu turistlere satıyorlar. Evlerde bir kımık kalmadı. Her neleri varsa hepsini antikaya çevirip satıyorlar. Toprağın altında çürütüp paslandırıp bozuk antikaya çeviriyorlar. Bizim bura insanının ahlakı iyice bozuldu bey… Geçen gün bacak kadar bir oğlan… Bir de baktım, benim eşeğin boynundan boncukları çalıyor. Boncuklan çalıp da toprağa gömecek, anladın mı. Sonra topraktan çıkarıp antika diye yutturacak… Evlerde gelinlik kızlar hep antikacı kesildi, parmak kadar bir taş eline geçiren, kesip olup, olmadık hüner çıkarıyor ortaya… Eşek nalından madalya, eski para yapıyorlar.
Amerikalı:
– Ben size söylemiştim ya, dedi, başka yerlerde de aynen böyledir.
Yaşlı köylüye,
– Sen nasıl geçiniyorsun, ne iş yapıyorsun? Dedim.
— Ben eşek alıp satarım… dedi.
Bunu söylerken de kuyudan su çekip, kuyu yalağında eşeğine su verdi. Eşek su içerken Amerikalı birden fırladı eşeğin yanına gitti. Biz köylüyle konuşuyorduk.
— Eşek ticaretiyle geçinebiliyor musun?
— Hamdolsun… Beş senedir bu işle geçinirim, şükürler olsun…
— Ne kazanırsın meselâ?
—Hiç belli olmaz.. Eşeğine göre…
— Bir eşeği ne kadar zamanda satabilirsin?
— Hiç belli olmaz… Bazı bakarsın, üç ay, beş ay eşek satılmaz, elinde kalır… Bazı da bakarsın bir günde beş eşek birden satılmış…
Amerikalı yanıma geldi. Pek heyecanlıydı.
— Aman, dedi, aman… Eşeğin üstünde bir halı parçası var, gördün mü?
İngilizce konuştuğu için köylü anlamıyordu. Eşeğin sırtında eski püskü, çamurdan bir çul vardı…
— Şu pis bez mi? dedim.
— Aman, dedi, bu bir harika, bir şaheser… Deminden beri siz burda konuşurken, ben o halıyı inceliyordum. Renkler de, desen de harika, işçilik fevkalade…. Santimetrekaresinde tam yüz yirmi ilmik var. Dünyada böyle bişey görülmemiş, emsalsiz bir şey…
— Satın alacak mısınız? dedim.
— Evet, ama… dedi, köylü halı alacağımı anlamasın… Ben bunları çok iyi bilirim. Atacakları eski, yırtık çanağı satın almaya kalksan, demek bunun kıymeti varmış, demek antikaymış diye dünyanın parasını isterler. İstedikleri bişey değil. ne kadar para versen gözleri doymaz, fiyatı yükseltirler boyuna… Onun için köylüye çaktırmayalım…
O sırada yaşlı köylü:
– Ne dangırdıyor gavur, fan fing ediyorsunuz.., dedi.
— Hiç, dedim, buralarını çok sevmiş de…
— Sevilecek nesi var buralarının, kel kıraç tepeler işte…
Amerikalı,
– Ben size ucuza satın alma metodlarım var demiştim ya bakın
şimdi bir metot kullanacağım, dedi.
— Nasıl?
— Halıya istekli olmayacağız, eşeği satın alacağız. Tabii bu köylü halının kıymetini bilemediğinden, biz eşeği alınca eski çulu da eşeğin sırtında bırakacak… Biz sonra halıya alır, az ilerde eşeği salıveririz. Siz şimdi benim eşeği satın almak istediğimi söyleyin köylüye…
Köylüye,
– Sen eşek satıyordun değil mi? dedim.
— Evet, eşek satıyorum… dedi.
— Meselâ bu eşeği kaça satarsın?
— Alıcısına göre…
—Biz alıcı olsak…
Güldü.
— Benimle dalga mı geçiyorsunuz? Sizin gibi bey takımı eşeği n’idecek?
— Ne yapacaksın sen canım… Alalım biz bu eşeği. Kaça vereceksin?
— Alıcısına göre, dedik ya… Sen mi alacaksın, yoksa bu gavur mu?
— 0 alacak…
— Ne milletten o herif?
— Amerikalı…
— Hımmmm… Yabancı değilmiş. Bizden sayılır… Yahu, bu gayet kart bir eşektir. Söyle ona, bu eşek işine yaramaz.
Amerikalıya söyledim.
— Aman çok iyi, demek ucuza verecek.., dedi.
— Kart olsun, razı o…
– Amerikalı’ya ayıp olur canım, sonra herif memleketine gider de Türkler beni kazıkladı, der.
Amerikalıya söyledim.
— Türk köylüsü çok saf, çok doğru insan.., dedi, başka yerlerde olsa hemen satarlardı. Mademki o bu kadar iyi kalpli bir adam, ben de ona çok para vereceğim.
Köylüye,
– Amerikalı razı… dedim.
— İyi ama Bey, bu eşek Amerika’ya varmadan yolda ölür. Ha bir de bu eşek uyuzdur gayetle. Her bir yanı vıcık uyuz…
— Sana ne canım, istiyor adam…
— Allah Allah… Yahu, bu kancık eşek değel ki bir işine yara sın.. Ne yapacak bu uyuz kart eşeği?
— Nene gerek senin? … Sen alacağın paraya bak… Kaça veriyor sun şimdi bu eşeği?
Köylü,
– Çok merak ettim, dedi, hele bir sor o Amerikalı efendiye. Onun memleketinde hiç eşek yok muymuş?
— Sizin memlekette eşek yok mu, diye soruyor.
Amerikalı biraz düşündükten sonra,
– Var ama dedi, böylesi yokmuş. Deyiniz…
Köylüye söyledim.
— Hımmm. Demek Amerikan eşeğini beğenmiyor da Türk eşeğine meraklı. Eh ne yapalım, benden günah gitti… Ben eşeğin herbi kusurunu saydım. Şimdi ecnebi yeden bir herifin hatırını kıracak değiliz ya. Bir uyuz eşek için… Satalım öyleyse…
— Kaça?
— Sizin için onbine olur…
— Ne? Deli misin sen yahu, çıldırdın mı? En halis Arap cinsi koşu atı iki üç bin lira…
— Öyleyse eşeği gidecek. Koşu atı alsın en halisinden…
Amerikalıya adamın onbin lira istediğini söyleyince.
— Ben demedim mi, dedi, alıcı oldun mu, bunlar böyledir işte… Demek kıymeti yüksekmiş diye çok para isterler. Ya halı almaya kalksaydık, yüz bin lira isterdi. Şimdi ben bu eşeğe on bin lira veririm. Ama, vermeye kalksam. ellibin ister… Onun için sıkı pazarlık etmeli..
Köylüye,
– Doğru söyle dedim, sen bu eşeği kaça aldın?
— Bende yalan yok, dedi, bak şimdi abdestliyim, yalan söyleyecek değilim ya… Ben bu eşeği derisinden çarıklık çıkarmak için beş liraya aldım. Nasıl olsa bugün yarın geberir, ben de derisini yüzerim… Başka da bir işe yaramaz…
— İnsaf yahu… Beş liraya aldığın eşeği, nasıl on bin liraya satmaya kalkıyorsun?
— Canım biz satıcı olmadık, siz alıcı oldunuz.. Kart dedim, olsun diyor adam. Uyuz dedim, razı. Kancık değil dedim, gene istiyor. Yarına çıkmaz ölür dedim, iyi diyor gene… Hele az daha unutacaktım, topal da bu eşek. ard ayağı aksar bunun…
— Olsun.
— Gördün mü? Demek bir kıymeti, bir kerameti var bu eşeğin benim anlayamadığım. Yoksa bu Amerikalı gavuru, ne diye uyuz ve de kart ve de erkek ve de topal bir eşeği almaya kalksın… Değil mi’? On bin… Aşağı kurtarmaz… Veremem…
Amerikalıya,
– Aşağı inmiyor, verelim mi onbin dedim.
İki saat pazarlık ettik. Arada bir vazgeçmiş gibi görünüp yürüdük. 0 hiç aldırmadı. Dönüp geldik yanına…
— Döneceğinizi biliyordum ben sizin… dedi.
— Nerden biliyorsun? dedim.
— Bilinmez mi canım? Böyle bir kelepir eşek düşürmüşsünüz, kaçıracak değilsiniz ya…
Cipin şoförüne, cipi götürüp, ilerde yol üstünde bizi beklemesini söyledim. Eşeği orada başıboş bırakıp cipe binecektik. Neyse efendim, çekişe çekişe pazarlıktan sonra iki bin beş yüz liraya uyuştuk. Paraları saydık eline. Köylü de, sırtındaki çulu alıp eşeğin yularını elimize verdi.
— Haydi, hayrını görün! dedi.
Sonra da ekledi:
– Herhal ucuz gitti bizim kart uyuz eşek ya neyse… Malın hayırını görün.
Amerikalının gözleri açılmış, köylünün elindeki halı parçasına bakıyordu. Şimdi ne olacak?

— Aman belli etmeyelim, dedi, eşeği alıp biraz gidelim, sonra hiç umursamazdan gelip dönelim. “Aman eşeğin beli üşür. Şu çulu ver de üstüne örtelim” diyelim… Adam, asıl halı parçasını istediğimizi sakın anlamasın… Eşeği ipinden tutup yürüdük. Yürüdük dedimse lafın gelişi, biraz zor yürüdük… Amerikalı arkadan iter, ben önden çekerim. Eşek yine de yürümez bitürlü… Kart eşekte yürüyecek derman kalmamış… Halı köylünün elinden kurtarsak bir, eşeği bırakıp savuşacağız…

Eşeği ite kaka, yirmi otuz adım açıldık. Köylü arkamızdan seslenerek seğirtti:
– Durun, durun, eşeğin şeyi kalmış…

Aman! Adam çulu kendiliğinden getiriyor diye bir sevindi ki… Adam koşup geldi. Tepeyi aştı:
– Yahu, dedi, eşeğin kazık demirini unuttunuz. Amerika’ya götürünce bu eşeğin bağını nereye çakacaksınız? Düşünmezsiniz: Hiç kazıksız eşek alınır mı? Acemi olduğunuz nasıl da belli…
Ucu halkalı demir kazığı da aldık elinden…

Amerikalı bana:
– Hadi sırası, şimdi de halıyı iste… Aman belli etme… “Şu pis çulu da veriver” de…
Köylüye,
– Bu eşek çok zayıf, hastalıklı da… Üşüyecek yazık, dedim. Sen hayvanın üstüne eski bir çul örtmüştün. O pis çulu ver de üstüne atalım…
— Yoyo, dedi, çulu veremem… Siz benden eşeği aldınız, çulu değil…
— Evet, eşeği aldık… Çulu da üstüne örtelim. Zaten eski, pis… Para da etmez.
— Evet. Eski ve de pis… Ve de para etmez… Ama veremem.
— Neye?
— Veremem beyim… Baba yadigârı bir çuldur, verilmez… Atadan dededen kalma bir hatıra… Veremem…
Amerikalıya “Vermiyor babadan kalma yadigârmış’”dedim. “Ne işine yararmış sanki sor bakalım” dedi.
— Bu pis çul parçası ne işe yarar sanki… dedim…
Köylü birden ciddileşti:
– Ne demek ne işime yarar, şimdi bir başka uyuz eşek alıp sırtına koyacağım. Kısmetim varsa. Sizin gibi bir meraklısını bulur, Allah’ın izniyle onu da satarım. Bu çul bana uğur getirir. Uğur… Ben size kazığı da üste bedavadan verdim. Ona bişey dedim mi?
– Canım çula da birkaç kuruş verip alalım, örtelim hayvana…
— Amma yaptın. Sonra ben eşekleri nasıl satacağım?… Beş yıldır kart uyuz eşekleri hep bu çul sayesinde satıyorum… Hadi güle güle… Varın malın hayrını görün…
Amerikalının yüreğine inecek diye korktum. Koluna girdim. Köylü birkaç adım açıldıktan sonra uzaktan seslendi:
– Eşeği bırakacaksanız, zahmet edip uzağa götürüp bırakmayın da hiç mi değil, yorulmayayım…
Eşeği orada bırakıp, cipin olduğu yere kadar yürüdük. Amerikalı halı uzmanı,
– Başka yerlerde işte bu yoktu, hiç başıma gelmemişti, dedi, hepsi aynen, ama bu başka numara…
Cipe bindik. Kazık hâlâ elindeydi. Onu elinden atmıyordu.
— Ne yapacaksınız bu demir kazığı? dedim.
— Hatıra olarak bu kazığı. Halı koleksiyonuma koyacağım,dedi, kıymetli bir kazık, iki bin beş yüze çok ucuz aldık…
— Yaaaa, rezil olduk elaleme, rezil…. Tuuuh… “Rezil olduk” diye diye elini başına vurup duruyordu.

AZİZ NESİN

esekli+k%C3%BCt%C3%BCphaneci Sizin Memlekette Eşek Yok mu?