Tarih Beni Çağırıyor Sevgilim

tanık olmak yetmiyor yutkunmadan sevmeye
göğüslemem gerekiyor anlamam gerekiyor
görüşümü bulandıran neonları anlamam
yeşil anılar yürüyor işaret parmağıma
içimde yer değiştiriyor deniz ve toprak
tarih çağırıyor beni
avluya yağmur yağıyor
tükenen şehirlerde vurdular ankâ kuş’u
yabancı diller kadar ikircik doldurdular
birkez daha dinle beni hayatın hakkı için
ilkgözağrıları kadar pâyidar inkar ediş
hergün yıklıp duruyor ördüğün karar duvar
bak! yıkılan bir şey var
yıkılan ve boğan bir şey
koridorlarda ansızın kavrayıveren bir şey
olması gerekenleri yarım bırakan yırtan
eskimez acıları kanırtan ey sevgilim,
usul usul kavrıyor kendi olan herşeyi
soluk gibi, suç gibi, tütsü gibi ecinni
insan olmanın acısı gibi iliğe dolan
sevgilim, can çekişiyor
çekişiyor can canıyla tırnağıyla
çekilip duruyor canlılığımızdan
sıcak olan, şükranla andıran bizim olan
bilekleri düğümlenmiş ellerimin hüneriyle
her yükselişiyle ışıklı basamakların
ağzı kalabalık sayfaların armağanıyla
biraz daha çekiliyor en derine sevgilim
elaçan bir fıdanı
derin derin utandıran.
ayaklarım yüzüyok yerlerde tökezliyor
göğün yüzü asılıyor asılmayan çocuklara
giderek daha imkansız
güzel ve yaşanır olan
tapınaklar yalnızlığımızı arttıran sama köprü
kutsal olan anlaşılmaz anlatılmaz
ekmeğin tadına katılmaz oldu
hangi dilden konuşur suç, söyleyin
öğretilebilir mi;
çatlayan duvarları sıvamanın sanatı
ayağa kaldırmanın, kotarılmış sevinci?
bir kitap bir koridor var mı sevgilim
annesinin elini tutan çocuğa bakan
çocuğu babasına baktıran bir pencere
babasını getiren sürgülü bir kapı var mı
babasını kucaklayan, ertesi günü olan?
önce’siz keimeler, gibi’ler söyletti bana
durmadan gibi, sanki, adeta; bir lanet bu
tarih beni çağırıyor günerkeni avluya.
tevekkül yetişmiyor kopanı bağlamaya
birşeyi unuttuk biz, bir kuşu uçurduk biz
kalem de kör, kılıç da kör; Ben dedim, Biz yenildik!
gözüne mil çekilmiş mahir bir hattattı babam
her pazar aynaya bakar, -ayna derdi, söyle bana
el mi yaman, bey mi yaman
el mi yaman, bey mi yaman?
tarih beni çağırıyor, kan sızıyor avludan
avlu bize kan’ıyor sevgilim, işit beni
işit beni gövdemi incelten mağrur günah
işit beni bağışlanan günahkâr,
uçuran rüzgâr!
kendine kapanan tükenişlere
heybeti ve onuru taşıyan kutsal damar.
Tanrı’ya yükselen basamaklar yapmalıyım
asılmayan yüzüne varmalıyım gökyüzünün
bir pencere açmalıyım yalnız kalan çocuğuma
sıcak yurdum,
bilekleri doğranan bir âşık gibi sıcak
ayakları kırılan küheylan kadar buruk
kalbini kalbime bağla yeryüzü incinmesin
soğuyan, üşüyen, ellerimi kavuran, başını yere yıkan
Tanrısını kaybetmiş bir melek gibi
onulmaz yaltaklanmalarda çırpınan yurdum!
çünkü bak evimin her odasında yangın
kapılar inildiyor, harcı kan’ıyor evin
boşnağım, zeybeğim, çekik gözlüm, ahcivanım
gırtlağından konuşan, nevruz akı esmerim
gözleri çukura kaçmış kara zincir çiçeğim
karçiçeği kadar ebru, kumseli sevdiceğim
sesi nabzıma vuruyor yitirdiğim tarihin
beni çağırıyor tarih, avluya yağmur yağıyor
tut elimi kökleri kesilen yaşlı çınar
yetişir budadığın kendi sürgünlerini
ellerime bastığın acıyla yakar şimdi
varlığım aşka inanca armağan olsun
bir de ataletimi al, kentlerde yaşat beni,
kuşların sırrına erinceye dek yaşat,
Tanrım!
yaşat beni
inkar ediş, kan verilen güller kadar pâyidar
tarih beni çağırıyor sevgilim, yüzüme bak!
ebrûlara süzülen hâtıralar yaşasın,
tarih beni çağırıyor, bırak bizi kuşatsın,
yaşatsın beni sana;
çekilenden birşeyler
çekebilecek kadar.

Mehmet Efe

isolation-party-108760-475-679 Tarih Beni Çağırıyor Sevgilim

Uzak Fesleğen

cevapla ömrümü
sevmezsen
en ihtiyar yerinden tut
eskicilere ver
seversen
menekşelerin kadife düşlerine gizle
ama içimizden ve içimizde
ne ölürse ölsün
yalnızca yağmurlu günlerde
sana yazılan bu mektubu
okunma günü gelmeden
delirmek zorunda bırakma
sana yazdığım gökyüzünü
yalnız bırakma, uç!
cevapla ömrümü

ben senin balkonunda oturum
sen benim defterlerime bakarsın
içimdeki uçurumun dibi ayağa kalkar
içindeki dağın doruğunu öper
sevdiğin şarkıları dinleriz
sevdiğim küfürleri edersin
sana dokunurum
sen dokunmamı avuçlarına yaslayıp
yemin edersin
sen yemin ettikçe
benim kalbim sarsılır
benim kalbim sarsıldıkça
senin dudakların uzar
çayırların manasını çatlatmak için
koşan taylar gibi koşarsın aklımda
delirmek için adını öpüp uyanırım
cevapla ömrümü

gidersem
korkudan ayakların eriyinceye kadar
peşimden gel
gidersen
seni göremediğim her günün ortasına
gözlerimi doğrarım
ve biz kaybedersek
sonumuz bir fesleğen için
kimsesizliğin ağzını ağzına alıp
kıyamet günü gibi haykıran iki ayrı gece olur
cevapla ömrümü

bana yaralarını ver
veya kanamak için al! kanımı kullan!
bana
bir denizin bir çocuğun incinmişliğini
dalga dalga tasvir ettiği gün gibi sarıl
gözünü hiç kırpmadan
ruhuma ruhum dediğin o gün
kainattın taşakları genişleyinceye kadar
sevişirim seninle
yanlış da olsa cevapla ömrümü

adresim;
hiç yağmamış yağmurlar caddesi
ölüp gitmiş herhangi bir şair sokak

2012_08_isolation-c4007797a-524601-475-717 Uzak Fesleğen

Oxymoron

ben,
benden çok uzaktaki bir iç savaştan
ağır yaralı dönerken
üstüne giydiğin o yalnızlığa
çok yakından baktım
beni affet!

etrafı dikenlerle çevrili
o esmer şehirde
beni öpersen
saçlarından kan akar
boşluğuna açılan kapının önünde
intihar etmeme izin verme
beni terk et!

kendisinin kıyısında
ağlayan bir çocuk var
geçmişiyle başa çıkamayan
yolculuğunun tam ortasında
seninle Oblomov’u tartıştı
dudaklarımı kestiğin bileti
bagajında unut
ve gözlerini kaybet!

1987 numaralı peronda
trafiğe takılmış bir yüz görüyorum
hiç kimse tarif edemiyor gideceğim yeri

“biz de bu şehrin yalancısıyız”

elleriyle yağmura şekil veren
karanlık bir yalnızlığın
içine boşalan Tanrı,
kabul etmiyor
akreditasyonunu kaybetmiş
sosyalist bir çocuğu…

“Tanrı yardımcın olsun”
hadi reddet!

bilinçaltına eğilip
üstüne yeni doğan güneşin vurduğu
içinden akan denizi gördüm
içimdeki çocukluğu aldırdın

“semi allahü li-men hamideh”
simsardır bekâret!

bazen ağ atılınca lama’lara
(Afrika hariç, entrika dahil)
objektife takılan mavi bir lens gibi
ölümün Salacak’dan doğuyor
bir virane takanın prezervatif kullandığını düşün
ondan sonra Bergman için ağla!
Werther’in acılarını oku
Sabbah’a inanma

ya da siktir et!
kör bir balıkçının kırık aynasında
ölü bir gelecektir geçmiş…

sen
sana çok yakın bir OHAL bölgesinde
21. yüzyıla ağlarken
üzerime alındığım aşka
karşılıksız senetler verdim
göğüs kafesimdeki şiirasi ve asgari şurada
eğer kimseye göstermeyeceksen
sana annemin kimliğini hediye edeceğim

ırkım meşktir benim,
ülkem insan
gözyaşın başkent!

kürtaj isteyen Karayel
babalık davasına çağırıyor Keşişleme’yi
kötü amcalar oyuncak silahlar hediye ediyor
bense kâğıttan yaptığım gemileri siyaha boyuyor
Akdeniz’e bırakıyorum
ayrı şehirlerde
aynı miktarlarda ıslanalım diye…

dilim şiirdir benim
rengim gökyüzü
şivem yeryüzü
kalemim kardeş
kalemim sevgili
kalemim son kent!

ve seni seviyorum Antigone!

Ümit Aydın

2012_08_we-heart-it-1be408041-510087-475-356 Oxymoron

Kötüler Hep Kazanır

bir kadın gözlerini gizlemeye karar vermişse
korkunçtur, bütün gıcırtılarından yataklar durur.
ne zaman bir çim kokusu
konuşmaya karar vermişse belânın dilinden
katanalar arka ayakları üzerinde zıplar durur.
nerede gözlerini yere indirmişse bir kadın
ve siyah saçları yanlarına düşmüş
bir çim uğultusu
başlar titremeye derinden ve bu
bu susması sarssıllann koltukları tribünlerin
bu bir virüs tarafından ele geçmesi bir bedenin.
konuşmaya karar vermişse bir yağma
boşalmaların dininden
bu kadar olur.
bir vapuru iskeleye bağlayan ipler bir bir atarken
ve açık susunca nasıl korkunç bir sessizlik olur.
korkunçtur, hedefini bulamamış on bir adam
yenilgisini öpmeye eğilir en ağzından.
terli bacakların ucundan ters güllerdir krampon
eksik dişleriyle.

yenilmekle
ve bir kadının gözlerini bir köşede bırakmasıyla
başa çıkmayı beceremeyen bir dünyaya
ayakta durmaya karar vermişse
on bir adam
çağlar bütün kılıklarını atmış durur
ve sonuncusunu soyunmaya birazdan.
çok eski bir zamandan uzayan saçlar çözüldü.
fabrika düdüğü ötmeye hazırlanıyor.
siyah giysiler içinde bir adam saatine bakıyor.
en büyükler ve başka en büyükler
ve sevinmeye zaman bulamamış büyükler ve
ve en
sadece en ve kötüler
hakedecekse kötülüklerini ve ve
ve bir kadın gözlerini gizlemeye karar vermişse
en azından
ve kaşları kara
bir golden başka kaybedecek bir şeyi olmayan bu bu
bu adamların sevinmesi korkunçtur, bu bu
bu kadınların memeleri korkunçtur o zaman, o zaman, o
zaman korkunçtur, bir babanın sarssıla sarssıla ağladığı.

siyahlı adam elini havaya kaldırdı
hep susmaya ezberletilmiş bir hayat geriniyor
artık almıyor kavanozlar
bir yağmur, çatlakları doldurmaya
maç, başladı

Enis Akın

2012_07_model-julia5-456348-475-475 Kötüler Hep Kazanır

Ceviz Mevsimi

Her akşam eve dönerken bilmem kaç tanrı bıçaklıyorum
Yok şimdi eskiden sarıldığımız ablalar
Canlarım, yağmuru dindirme heyecanları
Her şeyden edinilmiş kinayenlenmiş kadınlar
Arkadaş kırıntıları gülüşme kitapçıkları
Çünkü kendimi tanımadan geçirdiğim zamanlar
Ben onları vurdum çözdüm altlarını çizdim
Ne çok şapkam vardı ne çok titrerdim
Cebimden çıkarırdım hiç gidilmemiş yolları
Dikildim o saksının karşısına bu çiçek açacak dedim
Durup ya eski bir kırmızı ya da bilmem ne seansları
Burada sıkılıp açtım bütün dolapları
Eskiden aklıma bile getirmezdim iyi bilirdim
Umutsuzluk küfrün odasına getirip kilitler insanı
Senle telaşsız ivmelerinle gösterişsiz ve derin
Çürüyüp dökülür giderdi can sıkıntıları

II.

Geriye dönsen de bi baksan aynı yerde miyim
Çoğalttığımız sokakları yoklasan eski gözlerinle
Harf harf adımızın üstüne gölgemizle yazılanları
Takvim bozma sanatı erkenci duruşlar
Eylüllerden ekimlerden kasımın gelmeyişinden
Biçilmiş bir demet çocuktuk baktın mı kuruyorlar
Bir demet çocuğun onulmaz biçimlerinden
Arkası gelsin iğde de olsun yeni açılmış bir park da
Biraz zaman kalsa aramaya bulamamaya
Eşiklerden geçince yeni bir isim
Daha yeni, bir tanrıyı kan içinde bırakmış
Kıyasıya kullanılmış derin bir bıçakla
Yeminimi olduğum yere de getirirdim
Telaşımı soğukluğumu bütün anlaşmalara
Eğimsiz soluğumu da derdim ıslık yok
Oysa tansiyon yorgunluk iştiyak ve pasta
Yüzünün nereli olduğu kestirilemeyen
Birçok sınanmışlıktan terleyen bir ustura
Yarası bir otel olmaktan odalanmış
Bir ceviz bir sandık kirlenmişlik ve soda
Yanlış tanındım eski bir griyim o kırmızıya hiç özenmedim
İstanbul’u uzaktan sevdim hem ısrarladım da
Kitabı bekledim ilhamı bekledim o kızı bekledim
Kitap geldi ilham geldi o kız biraz sonra
Sonbahar güneşinin önünde oturup
Karanlığımı acıtan kelimeleri düzelttim
Saklandım çırpıların giyindiğim güzüne
Bahçeleri saymayı severdim kimsenin yeltenmediği
Bir şehir biriktirmeyi ava gitmek gibi bilinen
Kurşunun hedefe yüz vermediği
Artık yapraklar da dallarına ağır geliyor
Bayraklanıyor gündönümü bir daha olmamaya
En güzeli durdurmamak şu akıp gideni
Demek ki katlanmışım hiç umulmayan ucumdan
Demek ki topuklarım alışmayacak o suya
Aceleci çekingen nemli ama soldurmayan
Biraz rüzgarlı biraz eldivensiz biraz duası ağzında kuruyan
Böylece silahımı gözümden de saklıyorum
Sebepsiz üşümeyi grilerle değişen gerilere düşen
Sonra bir su bir elma bir ekmek bir su
Sonra su sonra su su başta ve sonda
Aç karnına sigara boş yere sigara
Sonra “tütünler ıslak” ve tafra

III.

Sende kalsın kırılan anısı uykusuzluğun
Baş dönmesinin yazgılı seyrek uyuşmuşluğu
Taşırsan susmanın getirdiklerini de yanına al daral
Ben de gelirim onarılmış bütünlenmiş bir yalnızlık oluruz
O zaman ikindilerimizde hep yağmurlar olur nasılsın olur
Şiirsiz düşeriz yol üstü merhabalaşmaktan
İnanıyorum kuzgun çığlıklarının sayıkladıkları öyküye
İnanıyorum acısı dinecek kolları durulacak diye
Solmak için kırağı düşleyen kır çiçeklerine
Amenna açımızın şaşırttığına sararan albümlere
Gelmeyen bitmeyen mezuniyet törenlerine

IV.

O gün bütün pozisyonlara ağladım androjen diyecekler
Ahladım küllendim vakur paslanmalara
Ödüllendim yani nasıl yol aldım nasıl
Yollandım hep kaleciyle çarpıştım
Coğrafyadan çaktım tarihe takıldım
Yitimler içinde uzatmalar boyunca
Nurlar içinde yattım

V.

Bir taşa sır verip bir kitaptan kafayı kaldırıp
Baktım şöyle dünyaya kalabalık şarlak kalabalık
Taze yağmurluklara sarınıp da yürüdüm
Bir hatıra mahreci çopurlanan günlere satılık
Yani bana atfedileni boş çevirmemek için
Yalancıya çıkarmamak için yaşamanın adını
Bir durdum bir koştum bir sustum
Bir konuşmak gelmedi içimden bile
Tufan koparken yer bırakılmamıştı bana gemide
Kollarım ne ki Allahım yaslanacağım tepe kaç kulaç ötede
Sen bana kucağını açmasan da gelirdim
Rastlamamak mümkün mü nerde yoksun hangi yönde
Güldürsende ben sana ağlamayı bilirdim
Koşardım sana doğru kıvrımların zahmetinde

VI.

Bu güneş böyle güzel miydi
Bu dallarını birden yitiren ağaç
Bu duman böyle inceden ince
Ben otuz üç yaşımdan sağdım da ağulu sütü
Hem sızdırdım hem kana kana içtim de
Üşüdüm her eşiği atladığımda eve her dönüşümde
Dayandım da musallaya ferahladım iyi mi
Sevindim bütün yolların aynı yere gidişine.

İdris Ekinci

2012_08_photography-by-soli-art-520390-475-689 Ceviz Mevsimi

Bıraktığın Yerden Allahu Ekber

I.
Geceye koyuldum.

Yıldızları dürüp kaldırmışsın
Çözdüm indirdim
Aya gayri ihtiyari baktım, yıkanmış ağlıyordun
Mintanımı değiştirdim, gürze gül çaldım
Şems derlerdi inanmazdım
Sen kın dedin, inandım

II.
Yol sürüyor.
Geceyi felç eden sessizliği yaka cebimden söküyor
Ve ayaklarıma ilave ediyorum
Sanki akdeniz benim oğlum değil
Künye kayıp
Fünye çekili
Gönyeyi kaptırdığım çingeneyse
Çoktan Buhara’yı yakmış olmalı
Ki bu, lüzumundan fazla para harcıyoruz demektir.

III.
İşi bıraktım
Artık aynaya da bakmıyorum
Çünkü
İlan etmek;
Seccadeyi aynı anda kendi gırtlağına da uygulamaktır.

IV.
Seni seviyorum.

Ah Muhsin Ünlü

2012_09_-134c8e405-557670-453-695 Bıraktığın Yerden Allahu Ekber

Kadınlara Masallar

UZAK…

tapındığı eski umutlara sarılıp gelmişti kadın;
elinde gözyaşı şişeleri
üstünde sevgilisinin renginde etekleri
sonsuz bir acı dilinin ucunda
ağzında kırmızı bir çığlık

gözlerinde mavileştirdi
damarlarında parçaladı
en ince yerinden kopardı hasretini

aktı sonsuza
kimliksizdi
giderken

yüzünde,
kuş tüyü yalanlar
aynada,
insan görünümlü hayvanlar kaldı
ve
belli olmasın diye yaşları
hem içini hem dışını yıkadı

Keskin, hüzünlü ve bir o kadar da sızlayan parmak uçları ile tutunmuştu bineceği otobüsün kapısına. Ardında bıraktığı şehre son kez baktı… Son kez baktı nereye gideceğini bilmeden. Bir yolculuğun başladığı yere düştü saçlarındaki kadın kokusu.

Yol boyunca cama yansıyan ışık, su damlaları içerisinde kırılmış bir güneş gibi dağılmıştı yüzünün coğrafyasında. İntihar süsü takmıştı sanki tüm şehrin ışıkları. Otuz numaralı koltukta otururken gülümsedi. Aynı yaşta olmanın verdiği tesadüfi bir tatla. “Belki de hayatın son oyunuydu bu koltuk bana” diye mırıldandı anlamsızca. Yanındaki koltuk boştu ve çıkarıp içindeki tüm yalnızlığı bıraktı koltuğa. Yol boyunca arkadaşlık edecekti içindeki yalnızlıklar.

Oysa hiçbir yere, hiçbir şehre ait değildi. Peki, neydi bu giderken gözlerindeki ırmakların donması, neydi dudaklarındaki deniz çığlığı. Bir yalancı şehirden başka bir yalancı şehrin haritasını yalayacaktı yalnızlığı. Değişen bu olacaktı.

Otobüs durmak bilmeden yol alıyordu ve kadının düşleri de. İlk önce genzine kaçan çocukluğunu kustu koltuğuna. Tek tek ayıklamaya çalıştı kursağındaki taşları. Yıkılmışlık, kullanılmışlık ve kadın olmanın ağırlığı üzerindeydi. Faşizan bir örgütlenme gibiydi ruhundaki çizikler. Kanı gittikçe pıhtılaşıyordu ve ilk kurşun bir infaz mührü gibi gelecekti bilincinin orta yerine.

Uzaklara gidiyordu kadın, çok uzaklara. Ölmeyi bile yalnız yaşamaya. İndi, hiç bilmediği bir şehrin hiç bilmediği sokaklarına. Sureti iki kutba bölünmüştü. Doğu tarafı koca bir yalnızlık; Batı tarafı bir o kadar kan. Gölgesi ayaklarına kapanmıştı yürürken. Kan(ak)mak istiyordu şeytana. Cellatlar kilidini çoktan asmıştı ve ilk darbe bilincine gelecekti.

“Dişi gülümseyişi kim takmıştı yüzündeki maskeye… Oysa ne çok şey öğrenmişti hayata dair… O, mutlu olmaya değil de mutlu etmeye programlanmıştı ve kendisi hariç herkes farkındaydı bunun. Bu işlevleri kim yüklemişti” diye mırıldandı.

Sona yaklaşırken adımları şehrin en kaoslu yerinde, yok oluş karambolünün tam ortasında kalmıştı ruhu. Yüzünde çözümlemesi zor trajik bir gülümseme. Hüzün tohumlarından oluşan üç nokta taşıyordu avuçlarında. Gökyüzünden ona bahşedilen üç nokta. Karar vermişti artık. Herkes ona bakıyordu. Sivri dişli adamlar, toprak gözlü delikanlılar, beyaz saçlı yaşlılar. Ve bıraktı bir noktayı ahlakın idam edildiği sokaklara. Cümlenin sonunu getirir gibi kesildi bakışlar. Adamlar, delikanlılar, yaşlılar değişti kendi eriğinde. Bir nokta daha sallanırken parmak uçlarında; düştü bir sevgilinin en kırılgan yerine.

Son nokta ağlıyordu o da düşünce yok olacaktı kadın…
damarlara girdi küçük nokta
bilinci uyardı
iz bıraktı dillerde
son söz kaldı dedi kadın
gözleri kör oldu ve gitti

UZAKLARA…

Mahir Çelik

2012_09_reinventing-stars-milhas-e-milhas-eu-fui-percorrer-por-milhas-eu-nao-soube-aonde-ir-602402-475-315 Kadınlara Masallar

Gereğinden Fazla Satırla Şiir

Satır satır beyan ediyorum, ülke ekonomisi ile ters orantılı seyreden matematikten bağımsız anılarımı.

Sanat müziği literatürüne kendimce kazandırdığıma inandığım bu kırkbirinci makamı, tüm kalabalık aile kimsesizlerine armağan ediyorum.

Pek yakında öleceğimi biliyorum ve almaya üşendiğim tedbirlerin tasdikli bir listesini yastık altımda saklıyorum.

23. yıl dönümü şerefine annemin lohusalık bayramını şerbet içip mehtaba kaldırdığım yıkanmamış kadehimle kutluyorum.

Kutsuyorum musibetlerimi, onların benden korunmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek bir jest ile, son kalan el yapımı, içerisinde; yazan şeyhin acıklı hayat hikayesini barındıran müteessir olduğum ceylan derisi kılıfındaki muskamı hibe ediyorum.

Hayırseverlik anlayışıma türküler yakan her bir ozan için var edenime şükrediyorum.

Otobiyografimi yazmaya koyuluyorum sabaha karşı, lüksüne düşkün bir farenin bir gariban kilerindeki çileli mahpusluğundan bahsediyorum

Gözlerim bir türlü dolmuyor.

Yerli yersiz aralıklarla aşırı mutluluktan nefesim kesiliyor; ölmemem gerekiyor gözlerimi hep açık tutmaya çalışıyorum.

Nane kokulu bir nefese muhtaç olabilir miyim? Bilmiyorum. Suni teneffüs aşıklar için değil, hakiki nefesiyle o kadın yaklaşıyor saat onbir yirmibeş yönünde.

Ve böylece Cehennem sokaklarında sıcaktan bunalan kuşlara tazyikli su fışkırtıyor panzerler.

“Kaosun bürokrasiye pabuç bırakacak yüzü yok” isimli şarkıma eşlik edecek bir vokalist için iş ilanları veriyorum yerel gazetelere.

18. dünya savaşı şölenlerle başlıyor, savaşmak mutlaka kan dökmek değildir diyor zamane diktatörleri.

Sensiz yaşayabilmem dediğimde realist görünmek için, Sevdayı bir bardak suya endeksliyorum.

Gökyüzü kararıp şehrimin üzerine kapaklanıyor. Ayağı taşa takılan güvercinim ağlıyor.

Çocukken bisikletimi çaldılar komiserim diye bağırıyorum, komiser bisikletimin markasını soruyor.

Annesizlerin evsizler gibi üşüdüğünü anlatıyorum, hükümet konağının antipatik istinat duvarlarına.

Kendi reklamını yapan şairlere küfrediyorum denetimden muaf televizyon kanallarında.

Raiting gayesi girdabında yerimi alıyorum böyleyken.

Pul parasına yetişemediğimden gönderemediğim mektuplarımı yakarak ısınmayı tercih ediyorum bazı geceler.

Demem o ki benim kıymetli zahmet verenim:

Dünya ile eş zamanlı soğumaya devam ediyorum, çekirdeğimde saklı bir tek kıymetli maden yok ama yine de ben, çoğu zaman çok seviyorum.

Turgay Demir

dark-light-6v43hj3zp-319508-475-634 Gereğinden Fazla Satırla Şiir

Folie à Deux’un Müslüman Oluşu

Monomani: iştah!
için öyle iştahla dolar ki
canın bir şey istemez
olay niye danimarka’da geçer?
fransızlar atmış altı tane sone yazamaz
intihar eden şairleri hatırla
hatırla bazen yorulur insan kendisi olmaktan

bir peygamber olur
her sene on gün önceden gelir
bir martı ölür
bu bir gaflet
bu bir merhamet
ama ingilizler yazar

ve ‘el tango de roxanne’ı dinlerken Rostand
Bergerac iyi koku alır
artık bir mezhebsin
buna alışsan iyi olur


yeryüzündeki ölülerin
sevişemeyeceği kadınlar kadar yalnız
bukowski ezberleyen yarınlar kadar
mekruh ve kirli bir beden
ve her yer karanlık
aç artık gözlerini
cinayet değil
esrar değil
düzülmüş düz bir kaderin üstünde
maraz değil
kırmızı yanaklı bir sübyan gibi
içinde var
gölgende de var
trafik kuralları kadar net olmalı
aşkın manifestosu
yaklaşırken biraz yavaşla
kalbim artık yar’a geçidi


heybemde ikinci tekil şahsa yaralar ve minareler
baş ucumda “Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar”
avcumda gece
avcumda hallaç
avcumda eski sevgili
tuhaf bir kadın ve karanlık bir gün
çorabı kirlenmesin diye
çamura yalın ayak düşer
gün de düşer, kadın da düşer
istanbul’u özleyen bir sevgili,
istanbul’dan nefret eden bir keşiş gibi


birinci geleneksel, üçüncü tefsir
eski bir çocuğu andırıyorum
oysa biraz önce elimdeydin
şimdi nereye koydum seni
hatırlamıyorum
oysa tecrid altında
teheccüd namazı kılınmaz
oysa bir piçin koynunda beni düşünüyorsun
ben pazarlıkta anlaşamıyor,
ellerime bakıyorum
ellerim dolu
ellerim,
içine iç geçirmiş yalnızlık avcıları
üstüne zafiyet
üzerime iyilik satılık
anlaşılan benim de
senden aşka kalır yanım yok


şimdi “nasıl olur” diye sormadan
en büyük hayalini yakmak için
bir enkazın altındaymış gibi
bir yangının ortasındaymış gibi
son nefesini ağzıma
ayet olacak şekilde bırak
adı vicdan,
adı hürriyet olsun
ama birini öldürmek gerek
aşk uğruna
ecelin ve hesap günün adına
tekrarla;
tanrı yalnızdır
tanrı yalnızdır
tanrı yalnızdır


tevhîd benimdir ki
yaşamak için ele geçiririm seni
aç bacaklarını da iyi dinle
yusuf’un kuyusunda
yusuf ile buluşulmaz
elzem, yaralı, sığınak
öylece bir duruş,
öylece bir aşk
anlaşılan senin de
benden isteyecek bir cehennemin var
adı aşk
adı kafir
Ezra yalan söyler


sana sözümdür ki
o ağır ve mukaddes cüz’ün
ikimizi de ıslah edemeyeceği gün
kalbimizi küfre açacağız
ve ben hayatını
Roxanne’ı öldürmeye adamana
izin vereceğim
sana yeryüzünden, gökyüzünden, yedi düvelden
beyaz altından elbiseler getireceğim
Nasr’ın ve Nisa’nın vesayeti gibi


al eline mideni
al eline beynini
iyice bak
kendine davetiye çıkaran
bir daha kendi olamaz
“Sizin gizlinizi de bilir, açığa vurduğunuzu da
Sizin daha ne kazanacağınızı da bilir” (En’am, 6/3)
ama ‘Zenîme’ çok güzel isimdir

kadın ve ima’da
baldıran bulamayınca, salyangoz satılır
tek ilke ikiyüzlülük
mahallemize bir anne gelir
içinden şarap gelir
ne sahtekarız ki
annelerin de sevişebildiklerini
hiç kimse söylemez
ama nasıl olduğun’u anlamadan da
aşık olunmaz!


danimarkalılar, fransızlar, türkler, ingilizler
biz dünyalılar, biz uzaylılar
insanların tanrısı insanlar
ülkelerin tanrısı ülkeler
ve kuşkusuz ki
alemlerin rabbi de allemler

de ki;
ruh’un öz’e döndüğü vakit
öz de ruh’a dönecektir
bedenin, cinsin, çocuğun özgür
ölümün özgür
in’lerin, umman’ların özgür
tutsak etmeden bana
uyuşukluğunu tırnaklarınla kazıyarak gel

ve örümcek ağları bozulmadan
ve uğruna ölünecek
bütün aşkları öldürmüşken
sana ilk emir: oku!

yaşamak için imsak vakti!

Ümit Aydın

2012_09_1-fotos-del-muro-13f824c85-603965-475-713 Folie à Deux'un Müslüman Oluşu

Yeni Bir Koltuğun Döşemelerini Sökerim

yeni bir koltuğun döşemelerini sökerim
karartmak için odayı; lambanın ağzının

etrafında dolaştırdım parmağamı; suyunu
çekti dil defalarca: geldiniz ama ben seni bekledim!

kurulmuşluğum iyice dinlendirdi beni
yalnız geldiniz ama ben sizi bekledim!
ben, döşemenin üstündeki bir sökük gibi.

koltuğumu kapının önüne sürdüğümde
içindeki demir yay fırladı dışarı;

ince bir sökük tenimde; çekyat endişesiyle
tüm bekleyişlerim benim, andırır yeni bir mobilyayı.
içeri bakmak için dışarı çıkmak zorunda kaldım
içeri bakmak için dışarı çıkmak zorunda kaldım
kırılmış bir sandığın birbirine sarılmış kanatları
tam tutturulmuş yerlerinden ayrılmışmış; o yüzden
ağlarmış tahtanın haçlaşmış uçlarına basan çocuk.
binaların görkemiyle duykemisi karışmış birbirine
yalnayak tahtanın haçlaşmış uçlarına bakan çocuk
bilmeden sürüklemiş kendini bir deltanın ağzına.

dökülecekken tam denize; açmış havada bir pencere
dağılmış tüm haçlaşmış parçaları oluşturulmuş bir sandığa.

bizse tüm bu olanlardan habersiz; her sandığı elimize
alışımızda, içindeki görülmez aynayı anlamaya çalıştığımızda
veremeyiz bir türlü kendimize anlam. “içeri bakmak için dışarı
çıkmak zorunda kaldım.” deriz ve çıkarız daha da dışarıya.

Efe Murat

2012_09_photography-by-oleg-oprisco-133106174-563083-475-475 Yeni Bir Koltuğun Döşemelerini Sökerim