Ayrılık

Erkekler birçok kez gider. Kadınlar bir kez…
Sözler erkeklerin ağzından çabucak çıkar, beklemeden.
Kadınlar, bekleyip içlerini ezip ezip bir tek kez söyler:
“Bitti!”
Bir kadın bir adamı gerçekten bittiğinde terk eder. Sonra ne söylesen nehir akmaz geri doğru. Nehirler geri akıtılıyorsa…
Hiç gerçekten konuşulmaz artık.
Hiç gerçekten gülünmez.
Hayat, yaşamanın bir kötü taklidi gibi gelir geçer; değmeden, deşmeden.
“Böyleymiş demek” dersin, “Hayat böyle bir yermiş demek ki”. Kendi kendini ikna edersin:
“Böyle de yaşanıyor işte.”
Bir gün ne tükeniyor, kimse bilemez. Kadınlarda hikâyeler, bazen hiç kavgasız, gürültüsüz bitiverir. O zaman işte, ölümlü olduğunu hatırlarsan eğer, gitmen gerekir.

Sonra…
Kadınlara oluyor sadece bu. Bittikten sonra her şey, hep öyle söyler kadınlar:
“Sanki hiç olmamış gibi.”
O yıllar, yıllar, yıllar, “Hiç yaşanmamış gibi” derler. Başkalarına da değil, kendi kendilerine dönüp baktıklarında olup bitenlere, hep şunu merak ederler:
“Ben hakikaten böyle bir şey yaşadım mı?”
Yarım yamalak hatırlanan o rüyalar gibidir o yıllar, yıllar…
Erkeklere nasıl oluyor acaba?
Onları erkekler yazsın. Bittikten sonra onlara da rüya gibi geliyorsa eğer ayrılıklar sırasında bu kadar kan gövdeyi götürmesin. Çünkü öyle ise eğer, herkese bir rüya gibi geliyorsa o yıllar, yıllar, yıllar, demek ki biz uyduruyoruz olup biteni. Bir rüyayı gerçek sanıyoruz belki en başından beri. “Var” dediğimizde var oluyor bütün “ilişkiler”, “yok” dediğimizde isimsiz bir yıldız gibi önemsiz, sönüveriyorlar uzayda. Böyle ise eğer boşuna dökülüyor onca kan o terk edişler, terk edilişler anında…
Eğer ayrılıklardan sonra herkese bir rüya, yanına varınca dağılıveren bir serap gibi geliyorsa yaşanan onca şey, bunu birbirimize söyleyelim.
Terk eden desin ki diğerine:
“Üzülme canım efendim, nasılsa birkaç aya kalmaz bir rüya gibi gelecek sana da.”
Terk edilen avunsun:
“Bir kâbusun uyanma sırasında verdiği kadar acı verecek bana bu parçalanma.”

Eşya hatırlatıyor
En sonunda öyle oluyor ki hiçbir şey acı vermiyor insana. Yani bittikten sonra. Bir tek eşya hatırlatıyor insana olup biteni. Bir tek eşya dokunuyor insana. Bulaşık makinesinden boşalan yer, duvardan sökülen resmin izi, bir mevsim sonra ortaya çıkan bir giysi.
Tek kanıtı onca yılın, bir tek eşya oluyor. O eşyalar ve o eşyaların boşluğu olmasa sanki kanıtlayamazsın kendine onca yılın sonradan serap olduğu ortaya çıkan bir hikâyeyle geçtiğini, geçip gittiğini.

Tek tek yazsak alt alta
İnsanın hayata karşı geliştirdiği bir korunma yöntemidir belki. Belki de biz bütün her şeyi bir rüyaymış gibi hatırlayarak kurtulabiliyoruz zamanın tükendiği, ihtiyarladığımız gerçeğinden. “Böyle bir şey olmadı” diyor bize içimiz ki katlanabilelim yeni rüyalar uydurmaya, yeni rüyalara inanmaya.
Ya da hakiki bir hikâye yolumuza çıkana kadar kendimizi dik tutuyoruz böylelikle. Asıl, esas olan her kimse o gelene kadar “rüyaydı” diyoruz ötekilere. Böylece belki o kadar insan, o kadar hikâye bizden geçmemiş oluyor.
Çünkü oturup hatırlasak şimdi, onca insanın gerçek olduğunu, her birine neler neler verildiğini tek tek yazsak alt alta… Düşünsenize, ne kadar tükenmiş olurduk bütün o insanlar gerçek olsa!
Neyse ki rüyaydı değil mi?
Uyandığımızda hepsi bitiverdi.

Ece Temelkuran

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.