Hüzünlü Bahar

Bahar geldi ama gül ve nesrin de getirmedi.
Nesim rüzgarı Ferverdin’in kokusunu getirmedi.

Martı geldi ama gülden de yok bir haber.
Neden yoldaş değil martılarla güller?

Bu gülistana ne oldu, ne oldu?
Neden bahar töreni unutuldu?

Neden şimşek bulutları gözlerde feryat eder?
Neden bu feryad u figan böyle öfkeyle ağlar?

Neden güllerin yapraklarından kan damlar?
Ne oldu? Bülbülün avazı böyle nereye gider?

Nasıl bir derttir bu? Nasıl bir derttir bu? Nasıl bir derttir?
Kim bizim gülzarımıza böyle fitne tohumu eker?

Neden her nesimde kan kokusu gelir?
Neden menekşenin zülüfleri perişandır?

Neden nergis böyle müptela olmuş yakalarda?
Neden kumru kimsesizler gibi konmuş dala?

Neden kuşların kanatları kırılmış?
Neden her tarafa dert tozu sinmiş?

Neden mutrıb bir şarkı söylemez?
Neden saki bize bir selam vermez?

Bu nasıl bir afettir ki sahranın yolunu kana bulamış?
Bu nasıl vahşetli bir çöldür ki toprağı kana bulanmış?

Neden Ferverdin güneşi kayboldu, battı?
Bahar geldi ama Nevruz çiçeği açmadı.

Yoksa güneş ve güle birisi bir şey mi söylemiş?
Neden bu dudaklar suskun ve o yüz de kapanmış?

Yoksa yeni bir bahar mı gelmiş?
Bir gönül ve can daha mı kanatılmış?

Yoksa yeni bir gülün sevgilisi mi ölmüş?
Gam, keder ve dertlerle yeksan mı olmuş?

Yoksa güneş yeryüzünün koruyucusu mu?
Ki şehitlerin kanından dolayı yüze bakamaz oldu.

Ey bahar! Darılma, kalk ve gel.
Yüzünü asma, tebessüm et ve gel.

Ey bahar! Kalk ve o kızgın bulutla,
Yeni yeşilliklere yağdır bir damla.

Benliğini selvi ve yaseminlere bağışla.
Yeni bir türküyü çemen kuşlarına bağışla.

Yeninden gönder bir deste gül.
Bu yeşilliğin eteğine saç bir deste gül.

Sabırsızlıktan yırtıldı yakalar.
Yırtılan yakalardan bir gül gönder.

Ey sabah nesimi söyle: naifle kalk.
Ve gülü kış uykusundan uyandır.

Bu müşevveş çöle bak ey bahar!
Nasıl da ateş yağmuru yağmaktadır.

Sel gibi bela akan bu çöle bak ey bahar!
Her diken bir kılıç gibi kan dökmektedir.

Şu ıztırap dolu sahraya bir bak ey bahar!
Her tarafta cansız bedenler nasıl da yatmaktadır.

Dağa, taşa ve çöle bak ey bahar!
Ki gençlerin kanıyla lalezara dönmüştür.

Ey bahar! Gül saç butelerden damenlere.
Ölenlerin mezarını güllerle gark eyle.

Ey bahar! Gül ve şaraptan bir ateş yak.
Keder ve gam hırkasını at içine, yak.

Şirin’imin kavgasıyla gel ey bahar!
Köhne olan aşkımın kıvılcımını artır.

Ey bahar! Artır aşkımın ateşini.
Onun aşkıyla şeker-şerbet eyle beni.

Kah nağme söyle bir şelale gibi,
Kah yüzünü as bir ateş topu gibi.

Beni bir şimşek ve tufan gibi ateş topu yap, coştur.
Ve dünyayı benim kızgınlığımın sesiyle yankılandır.

Ey bahar! Payidar ol ve hayat bağışla.
Ferverdin’imize de güzellikler bağışla.

Hala burada cezzap bir gençlik vardır.
Hala burada nefesler ateşin gibidir.

Kırılmış olan bu kuru dala bakma, boş ver.
Bakarsın yarın amber kokulu bir söğüt olur.

Söyleme bu sahra kuraktır.
Bakarsın yarın gülistan olur.

Bu çamurlu kan… gel ey bahar!
Dumandaki ateş gibi kırmızı gül bitirir.

İstesen de istemesen de kırmızı gül çıkaracak.
Kendinle bin hazan getirsen bile hepsi yok olacak.

Ey bahar! İşveyle yürü ve şadla otur.
Hem gülden kam al hem de isteğini ver

Eğer kendisi hayatsa yoluna baş koyarız,
Can u gönülden yoldaş ve hemhal oluruz.

Kan ve ateş arasında yol açanız.
Bu dalgadan o tufana yol alanız.

Seni tekrar görürsem eğer, şad olarak göreyim.
Başını dik ve gönlünü de abad olarak göreyim.

Başka bir Nevruz’da ve buluşma zamanında,
Başka bir ayin, tören için aşikar olarak biya(gel).

Huşeng İbtihac

huseng-ibtihac Hüzünlü Bahar

Yaşam

Ne düşünüyorsun?
Çamura saplanmış kayığın kırık yelkeni değil midir yaşam?
Afiyet renginin kaçtığıbu harabede
kapalı yolun sonu değil midir yaşam?

Ne korkunçtu olaylar seli!
Açtı bir ejderha gibi ağzını
Ayrıldı yerle gök birbirinden
Yıldızlar döküldü salkım salkım
ve güneş battı vadilerin morluğunda.

Hava kötü
Hangi rüzgârla gidiyorsun sen?
Hangi kara bulut sardı göğsünü?
Gece gündüz bin yıllık yağışla bile açılmıyor gönlün.

Uzak bin yıllardan çıkageldin sen
Kanlar fışkıran bu enginlikte
Her adımda ayağının izi var.

Bu zorlu devler mekanında
Yol açan ayak seslerin geliyor her taraftan.
Nâm ve ar tuzağının bu geniş engebeleri
kanla yazmış sana vefa mektubunu.
Bîsütûn’un kulağında hâlâ
Keserinin sesleri var.

Nice kamçılar sınadı aşkın gücünü senin vücudunda
Nice darağaçları şeref kazandı seninle
Ne görkemliymiş aşkın uzun boyu!
Kaldı sapasağlam her felaketin hücumunda.

Bak henüz o uzaklardaki yükseltiler,
O ağartı, nur patlamasının tomurcuk tarlası
 bir arzu kehribarı
İnsanın hep arzuladığı ağartı o.

O durulukta bir nefes soluklanma umuduyla
değer
 bin kez
 düşsen yokuş aşağı
ve tırmansan yine yokuş yukarı.

Ne düşünüyorsun?
Dünya dediğin bir kırık ayna.
Dosdoğru selvi de kırık görünür sana onda.
Bu daracık gurûbun derelerinde öylesine yatmış
pusuya
 ki dağ
Yolu kapalı gösterir sana

Sonsuz zamanı
Ölçme sen ömür adımlarını sayarak
Onun yanında bir andır bu dert ve ızdırap
duraklayışı.

Vadinin inişinde başını taşa çalan ırmak gibi
 akar ol.
Ölenden yok hiç mucize umudu;
 yaşamaya bak.

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)

huseng-ibtihac-saye Yaşam

Dert Burada

Ben ne anlatayım bak sine sine burada dert var.
Binlerce yakıcı kıvılcım ve soğuk ah var burada
Bak, kafeste her ormandan bir aslan!
Beluç, Kürt, Lor, Türk ve Gilek burada
Bunca kalleşlik ve namertliğin olduğu bir zamanda
Hâlâ halkı düşünen mertler vardır burada.
Gel ki mesele olmak ya da olmamak değil
Kavga, yok ediyor söz ve vefayı burada.
Sabaha erişmeyen bir gece kalmayacaktır şu zamanda
Sen gözünü açtığında gecenin sabahı burada
Bahar duvarın öbür yanında artık ve meltem,
Hâlâ bu sarı yaprakların kederiyle burada
Ey Sâye’ciğim! Kadından çoluk çocuktan ayrı olmak kolaydır da
Seni senden ayırıyorlar dert burada, acı burada

Hûşeng-i İbtihâc (Sâye)
Tercüme: Cemalettin Taşken

cemalettin-tasken-siir-cevirileri Dert Burada

El-Mucîb

O, Mücîb Olan Allah Azze ve Celle’dir…{Şüphesiz Rabbim yakındır ve dualara cevap verendir} [Hud:61]

“Dua ve isteklere cevap veren.”


“Rabbiniz buyurdu: Bana dua edin. Size cevap vereyim.”(Mü’min, 40/60)

Dua, ‘istemek, talep etmek’ demektir. Dua denilince, aklımıza, öncelikle, el açıp yalvarmak gelir. Bu, duanın sadece bir şeklidir ve ‘kavlî dua’ olarak adlandırılır. Nur Külliyatında, “istidad lisanıyla bütün tohumlar tarafından ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla bütün hayvanlar tarafından ve lisan-ı ızdırarî ile bütün muztarlar tarafından edilen duaların makbuliyeti”nden söz edilir. Bu ifadeden, duanın diğer üç çeşidini de öğrenmiş bulunuyoruz: ‘İstidat lisanıyla dua’, ‘fıtrî ihtiyaç lisanıyla dua’ ve ‘ızdırar lisanıyla dua.’ Bütün çekirdekler, tohumlar, yumurtalar, nutfeler istidat lisanıyla dua ederek, bu istidatlarının kuvveden fiile çıkmasını talep ederler. Yeryüzünde sergilenen bütün hayvan ve bitki türleri, bu dualara cevap verildiğini ilan eder ve Mucîb isminden birer tecelli taşırlar. Fıtrî ihtiyaçlarla yapılan dualara iki misal: Göz, görme fıtratındadır, yani yaratılışında görme vardır ve görmek için de ışığa muhtaçtır. Keza mide, hazmetme fıtratındadır ve rızka ihtiyacı vardır. İşte bu dualara da cevap verilmiş ve güneş bir ışık kaynağı yapılırken, yeryüzü de rızıklarla doldurulmuştur. Izdırar lisanıyla yapılan dua ise çaresizlik içinde kıvranan, tutunacak hiçbir dalı kalmayan ruhların halis bir iltica ile Allah’tan medet dilemeleridir. Bunun en çarpıcı misali, Yunus aleyhisselâmın balığın karnında yaptığı duadır ve bu dua hemen kabul edilmiştir. İşte bütün bu dualara, Allah cevap verir. Hakiki Mucîb ancak O’dur. Dil, kalbin tercümanıdır. Kalpteki bir istek, henüz kelimelere dökülmeden, bir arzu, bir iştiyak yahut bir ızdırap halinde iken Allah’ın malûmudur. Nur Külliyatı’nda duaya cevap vermekle, duanın kabulünün farklı şeyler olduğu enfes bir misalle şöyle açıklanır: “Cevab vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her dua için cevab vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlubu vermek Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine tâbidir. Meselâ: Hasta bir çocuk çağırır: ‘Ya Hekim! Bana bak.’ Hekim: ‘Lebbeyk’ der.. ‘Ne istersin?’ cevab verir. Çocuk: ‘Şu ilâcı ver bana’ der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binaen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Cenâb-ı Hak, Hakîm-i Mutlak hâzır, nâzır olduğu için, abdin duasına cevab verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzuruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat insanın hevaperestane ve heveskârane tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbaniyenin iktizasıyla ya matlubunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.” (Sözler) Bu isimden kulun alacağı ders, herşey için ve daima Allah’a muhtaç olduğunu hatırdan çıkarmayarak, ihtiyaçları için ancak O’nun kapısını çalmak, O’ndan medet dilemektir. Ayrıca, “Veren el, alan elden hayırlıdır.” hadis-i şerifini de düşünüp, kendisinden isteyenlere vermeye çalışmaktır.

Ateş Denizlerini Mumdan Kayıklarla Geçmek/Geçmemek

Dost sohbetlerinde ve Şeyh Gâlib’le ilgili yazılarda ilgimi en çok çeken meselelerden birisi, Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ına duyulan hayranlığı ifade eden ve şâiri “muhteşem” olmakla niteleyen cümlelerdir. Fakat hemen peşinden fark ettiğim bir gerçek de sohbetin ilerleyen kısımlarında ve yazıların sonraki cümlelerinde aslında Hüsn ü Aşk’ın okunmadığına dâir ipucu niteliğindeki yanlış ifade ve anlatımlardır. Bu yazıda da bunlardan birisine dikkat çekilecektir. Bilimsel bir makaleye de konu edilebilecek bir yaygın yanlış anlamaya dikkat çekmeyi amaçlayan bu yazının amacı birilerinin yanlışlarına işaret ederek onları kırmak, incitmek değildir. Bu yüzden bir nevi dost sohbeti tarzında kaleme aldığım bu yazımda alıntıda bulunacağım bazı yazarların sözlerimden dolayı incinmelerini istemem.
Şeyh Gâlib’in 1782 yılında yazdığı, Türk edebiyatının şâheserlerinden sayılan ve günümüz şair ve yazarlarını da derinden etkileyen mesnevisi Hüsn ü Aşk’ın belki de herkes tarafından bilinen bölümü “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme/geçmeme” sahnesidir. Hikâyenin bu bölümünde Şeyh Gâlib okuyucuya o kadar enfes bir sahne resmeder ki yazılışının üzerinden 233 sene geçtiği halde hâlâ aşktan bahseden eserlerde bir şekilde bu sahneyi hatırlatan göndermelere rastlıyoruz. Bu yazının kaleme alınmasının sebebi de tam olarak bu durumla ilgilidir. Yani edebî metinlerde karşımıza çok sık çıkan, edebî sohbetlerin olmazsa olmazlarından biri olan “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” acaba doğru mu anlaşılmıştır?
Öncelikle bu sahnenin yanlış bilinen, hepimizin hemen hatırlayacağı şekline işaret edelim.
“Şeyh Galib meşhur mesnevisinde Hüsn‘ü bulmak için yollara düşen ‘Aşk‘ı mumdan bir gemiye bindirerek ateş denizinden geçirir.”
“Biz kazandık, çünkü Sevgioğulları’yız biz. Ateş denizinde mumdan gemilerle gezer, aşk taşırız hüsnün sahiline.”
Bu iki cümle, yazının kaleme alınma sebebini oluşturan yanlış kullanımlara çok güzel iki örnektir. Konuya başka örnekler de verilebilir fakat bu iki örnek bile maksadı ifade etmeye yetmektedir. Görüldüğü üzere, örneklerimize göre Hüsn ü Aşk’ta hikâyenin erkek kahramanı olan Aşk, sevgilisi Hüsn’e ulaşmak için yollara düşmüş, mumdan bir gemiye binerek ateş denizinden geçmiştir. Hâlbuki Hüsn ü Aşk okunmuş veya bu ifadelerin geçtiği sahne iyi anlaşılmış olsaydı, Şeyh Gâlib’in bu romantik ve artistik cümlelerde anlatılan duygunun tam tersini söylediği görülecektir.
Mumdan Gemilerle Ateş Denizini Geçmek mi?
O halde Hüsn ü Aşk’ta “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey yok mudur? El-cevap: yoktur! Ne vardır peki? Hikâyenin erkek kahramanı olan Aşk, karşısına bir engel olarak çıkan ateş denizinden “mumdan kayıklarla geçme”yi teklif eden devlerin teklifine karşılık mumdan kayıklara binerek değil, ateş denizine dalarak bu engeli aşmıştır. Aşağıda öncelikle bu sahnede gerçekte neler anlatıldığı, ilgili bölümden alıntılanan beyitlerle sunulacaktır. Ardından da aslında bu sahnenin tasavvuftaki hangi düşüncenin metaforik anlatımı olduğu belirtilerek konuyla ilgili başka bir yanlış anlamaya da dikkat çekilecektir.
Hikâyede Aşk, Hüsn’ü kabilesinden isteyince, kabilenin ileri gelenleri Aşk’ı kalb ülkesindeki kimyayı bulmaya gönderir. Fakat Aşk’a yolda karşılaşacağı tehlikelerden haber vermeyi de ihmal etmezler. Bu tehlikelerden birisi de ateş denizindeki mumdan kayıklardır.
Ol şehrde kîmyâ olurmuş
Yolda belî çok belâ olurmuş
Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş (HA: 1245-1246)
“O şehirde kimyâ ile uğraşılırmış, ama, yolda da çok belâlar varmış: Derisi nakış nakış bin başlı ejderha; ateş denizinde yüzen mum bir gemi….”
Dikkat edilirse daha hikâyenin başında Aşk’ın karşılaşacağı tehlikeler anlatılırken söylenen “mumdan gemi altı bahr-i âteş” ile kastedilen şey, mumdan geminin aşk için bir tehlike olduğudur. Yani ateş denizini mumdan gemilerle geçmek günümüz yazar ve şairlerinin zannettiği gibi olumlu karşılanan bir hareket değildir. Aksine mumdan gemiler Aşk’ın sakınması ve dikkat etmesi gereken bir tehlike olarak zikredilmektedir. Aşk, çıktığı yolculukta gam harabelerini geçince ateş deniziyle karşılaşır:
Gûş etmiş idi o ser-güzeşti
Âteş yemi üzre mûm keştî
Çıkdı yolu üzre şimdi nâgâh
Ol kulzüm-i âteş-i ciğer-gâh
Mûmdan gemiler edip hüveydâ
Kılmış nice dîv o bahri me’vâ (HA: 1548-1550)
“(Aşk), o ateş denizi üzerindeki mumdan gemiler hikâyesini duymuştu. O ciğerler yakan ateş denizi ansızın yolunun üzerine çıktı. Çok sayıda dev (cin) mumdan gemilere binmiş, o denizde seyrediyordu.”
Burada dikkat edilmesi gereken başka bir ayrıntı da gemilerin mumdan olup, ateşte hemen eriyeceği gerçeğidir. fakat bu sahnede devler, kurbanları için bir oyun oynamaktadır. Şeyh Gâlib, bu oyuna mumdan kayıklara binenlerin aptal olduğunu, bu yüzden devler tarafından kandırıldıklarını söyleyerek şöyle işaret eder:
Çün âteş o kavme etmez âzâr
Âzürde olur mı nârdan nâr
Keştîleri ber-hevâ tutarlar
Çok ebleh-i bî-nevâ tutarlar
Keştîye kim eyler ise ikdâm
Ol dîvler eyler idi i’dâm (HA: 1551-1553)
“Ateş o kavme zarar vermiyordu. Hiç ateş, ateşten incinir mi!… Gemileri hava üzerinde yürütüyorlar ve birçok akıldan yayan ahmağı (bununla) avlıyorlardı. Kim gemiye binmeye kalkarsa o devler onu öldürüyorlardı.”
Aşk Gemiye Bindi mi?
Devler, aşk’ı da bu gemiye binmeye davet ederler. Fakat aşk bunun bir oyun olduğunu anladığı, ateş denizinde mumdan gemiyle seyahat etmenin imkânsızlığını fark ettiği için bu teklifi umursamayarak sabreder.
Çün dîvler etdi aşk’ı da’vet
Gel keştîye bulasın selâmet
Aşk eyledi mâcerâyı iz’ân
Sabreyleyip olmadı şitâbân. (HA: 1560-1561)
“Devler, Aşk’ı gel gemiye bin de kurtuluşa er diyerek davet ettiklerinde, aşk olan biteni kavradı, sabretti ve gemiye koşup binmedi”
Aşk, mumdan gemiye binmez, ancak ateş denizinden nasıl geçeceği konusunda da şaşkınlık içinde kalarak Allâh’a dua eder. Olağanüstü özelliklere sahip olan atı Aşkar’la konuşarak ateş denizine dalar ve oradan çin sâhiline çıkar.
Aşkar süzülüp misâl-ı ankâ
Ol âteşe girdi bî-muhâbâ (HA: 1586)

“Aşkar ankâ gibi süzülüp korkusuzca o ateşe girdi”.
Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçmek” gibi bir sahne olmadığı halde günümüzde Şeyh Gâlib’in kahramanını mumdan gemilere bindirerek ateş denizinden geçirdiği şeklinde genel bir kanâat mevcuttur. Bu durum, eskilerin galat-ı meşhûr dedikleri türden bir yanılma olarak da kabul edilebilir. Bu yanlış kanâatin yayılmasının en büyük sebebinin de “ateş denizinden mumdan kayıklarla geçme”nin kulağa romantik gelmesi olduğunu düşünüyorum. Böyle bir kanâat tek başına anlamlı ve hatta romantik kabul edilebilir. Ancak bunu Şeyh Gâlib’e ve Hüsn ü Aşk mesnevisine dayandırarak ifade etmenin yanlışlığı ortadadır. Dahası yukarıda alıntıladığımız beyitlerde bunun tam tersi anlatılmış, ateşten bir denizi mumdan gemilerle geçmeye çalışmanın eblehlerin/ahmakların işi olduğu vurgulanmıştır.
Bu vesileyle Hüsn ü Aşk’ta anlatılan bu sahnenin anlaşılmamasından dolayı tasavvufî olarak ifade
ettiği anlama dair bazı izahlarda görülen yanlışlığa da işaret edelim.
Hilmi Yavuz, 22 Ekim 2014 tarihli “Ateşten Denizleri Mumdan Kayıklarla Geçmek” başlıklı yazısında
Bin başlı ejder-i münakkaş
Mumdan gemi altı bahr-i âteş
beytinde anlatılan metaforun, Behcet Necatigil’in Ölü isimli şiirinde geçen
Ateş denizinde mumdan kayıklarla
Sağlam mı tekneler aşkları geçmeye
Güç.
şeklindeki mısralarda bağlam değiştirerek ele alındığını, yani “ateşten denizleri mumdan kayıklarla
geçmek” metaforunun Şeyh Gâlib’de ve Necatigil’de farklı bağlamlara işaret ettiğini belirterek mesnevinin erkek kahramanı olan Aşk’ın geçmesi gereken engellerden birisinin de “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” olduğunu söyler. Dahası “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmenin, Allah’la vuslatın imkansız gibi görüneni aşabilmeyi göze almak anlamına geldiğini ifade eder.
Romantik Bir Söylem
Aslında Hüsn ü Aşk mesnevisinde “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” diye bir şey olmadığının, aşılması gerekenin, kahramanın daha hikâyenin başında uyarıldığı tehlikenin ateş denizi
değil, mumdan kayıklar olduğunun bilinmesi gerekmektedir. Hüsn ü Aşk bir bütün olarak okunup
incelendiğinde anlatılan hikâyenin tasavvufi yönünün ele ancak mumdan gemilere binmemek sayesinde ortaya çıktığı görülür.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Günümüzde oldukça romantik bir söylemle dile getirilen ve aşkın güçlüklerini ifade etmek için kullanılan “ateş denizlerini mumdan kayıklarla geçmek” metaforu Hüsn ü Aşk’ta günümüzde algılandığının tam tersi bir şekilde geçmektedir. Bu ifadenin Hüsn ü Aşk mesnevisinden bağımsız bir şekilde, aşkın önündeki engelleri aşmanın zorluklarını anlatmak için kullanıldığını ifade edeceklere saygı duyduğumu söylemek isterim. Nihayetinde bu yazı, Hüsn ü Aşk’ta geçen bir ifadenin günümüzde yanlış kullanıldığına dikkat çekmek amacıyla kaleme alınmıştır. Böyle bir şeyi kastetmeden bu metaforu kullananlara diyecek bir sözümüz elbette yoktur. Fakat bunun da kendi içinde zorluktan öte bir imkânsızlığı ifâde ettiğini de vurgulamak gerekir. Nitekim Zehra Yılmaz’ın aşağıdaki şiirinde de bu metafora başvurulmuş, lâkin böyle bir şeyin imkânsızlığı da vurgulanmıştır.
Bir haber gelse gökkuşağından, içinde sen olsan
Damla damla muştulansan yüreğime, içime dolsan
Yedi renge boyasan yedi yerinden kalbimi
Ben mumdan bir gemi olsam, sen ateşten bir deniz
Dönemem artık geriye, erisem de beraberiz.

(başlıksız)

Yurdundan koparılmış gözleri sürmeli yaralı bir ceylân gibi
Suat’ı alıp götürdüler. Gönlüm öyle kırık ki!

Gönlüm, azat nedir bilmeyen bir köle örneği ezgin.
Tan vakti Suat göçtü buralardan. O ne mağrur bakışlardı Rabbim ve ne müstağni.

Suat ki boyu altın ölçüde; önden bakılınca zarif nahif, incecik belli,
tombul görünüşlü arkadansa, arka çizgileri bile belli.

Gülerken dişlerinde kar yağar gibi bir kış aydınlığı,
Öyle beyaz, onları şarapla yıkıyorlar durmadan sanki.

Vâdi açık. Kuşluktur. Çakıllarda kuş sesli serin sular.

Kuzey yelleriyle serin sular gibi saf ve ışıklı Suat’ın ağzındaki.

Süpürürse rüzgâr nasıl üstündeki bulutları, nasıl yıkarsa pırıl pırıl

geceleri yağmur tepeleri

Ağzındaki su o yağmur suyu Suat’ın. dişleri o beyaz kum tepeleri.

Soylulukta en soylu, cömertlikte bir eşi yok bir sevgili iken Suat,

Ne kendi sözünde durdu, ne de dinledi beni.

Suat bu, işi gücü bana oyun, naz, vefasızlık, söz verip dönmek.

Benim kaderim böyle, Onun aşk felsefesi.

Bulut bir zavallıdır Onun yanında biçimden biçime girmekte,

Renkten renge girmekte yaya kalır bukalemun, gulyabani.

Sen ne aptalsın ki yahu sandın Suat durur sözünde.

Kalburda su durursa, Suat da durur sözünde tabii.

Suat’tan söz aldım diye böbürlenip durmak ha!

Hayaller kurdun, umutlandın! Ama umutlar uçucu, aldatıcıdır rüyalar gibi.

Suat’ın vuslat. sözleri geçse yeridir atlatışlar tarihine.

Bir söz istedin mi kendinden, hemen kesilir meşhur yalancı

Urkub’un teki.

Böyle arkandan atıp tutuyorum ya Suat, elbet ayrılık acısından.

Onun için affet beni, sen yine de sev beni.

Suat şimdi mutlaka öyle bir yerdedir ki, vakit de akşam;

Saf kan ve yörük dişi develerdir ancak develerin oraya götüreni.

Evet, ta ötelerde konaklıyan Suat oymağını tutmak için

Yüreğe korku veren. dağ gibi rüzgâr tempolu hecin develer gerekli.

Öyle deve gerek ki, terlerse ırmak aksın kulağının ardından,

Uçsuz bucaksız çöl yollarını seve seve tepmeli…

Bir deve ki. bakışı iki hançer ufuklara saplanan.

Eşi gitmiş; yabani bir aksığın gibi öyle uçsun ki, o dursun, altından

kaysın ateş çölü ve ateş tepeleri.

Gerdanı sağlam. ayakları yer sarsan vücudu kıvrım kıvrım ve ölçülü biçili.

Soy sopça en arık damızlık develerden haydi haydi ileri.

Böğrü enli, boynu uzun ve kalın; çehresi geniş.

Bir erkek deveyi andırmalı tıpkı; Suat’ı tutar o zaman belki.

Derisi daha parlak olmalı kabuğundan deniz kaplumbağasının.

Ve ondan daha sağlam. kızgın güneş altında aç azgın keneler bile

onu örseleyememeli.

İlk bakışta dağ gibi korku vermeli görünüşü bakana:

Boyu yüksek mi yüksek, çevik mi çevik ayakları, tertemiz şeceresi.

Gürbüz, etine dolgun. bakımdan öyle semizlemiş .olmalı ki,

Oyluklarından tırmanan salkım salkım keneler derinin cilâsından kayıp kayıp düşmeli.

Yürürken baldırından, et fırlasın etinden, iki ön bacağı ok gibi

Çıksın dolgun göğsünden. serbest atılışlı çalım çalım üstüne bir

yaban merkebi örneği.

gözlerle gerdan arası, başın yular takılan yeri.

Sert ve katı olmalı bileği taşı gibi.

Ve upuzun kuyruğu ipek tüylü, sarksın memelerin üstünden.

Öyle dokunmalı ki memelerin ucunu ürkütmemeli.

Kapkara iki mızrak bacakları, rüzgâr gibi uçmalı

Şüpheye düşmelisin ayakları yere değdi mi, değmedi mi.

Yumru burnundan, kulağından, beyzi çehresinden bu türlü develeri.

Tanır derhal deveden anlayan yekta bir bilirkişi.

Ayakları demirdenmişcesine çakılları fırlatır iki yana.

Deri mahfaza bile takmaksızın aşar kayalıkları bu eşsiz develer ki.

Çalışkan bir işçi gibi terler coştukça, terledikçe coşar…

Aşar kuşlar gibi serap derelerini, sahra tepelerini, ateş çöllerini…

Kertenkelenin güneşte yanan sırtı sıcaktan külde pişmiş ekmeğe

Döndüğü günler bile kimse durduramaz koşmaktan şu bizim deveyi.

Bir sıcaklık ki, a yolcular dinlenin! der kervan sahibi

-Ve taş altına gizlenir siyah çekirgeler, o sabır ateşleri.

Ama bizim meşhur devemiz gün ortasında koşusunu bitirmez,

Başlamıştır yolculuğa sanki daha yeni.

Sıcak artar, değişir yürüyüşü; sıcak arttıkça değişir. Ve ön ayaklarının

Çırpınışlı hızlanışı andırır ölmüş çocuğuna göğüs döven bir anneyi

ve ona bakıp (anıp kendi ölmüş yavrularını da) hıçkıran yırtınan öbür anneleri.

Evet o yürüyüş, o ayak çırpınışları göğsünü paralayan yaşlı bir annenin çırpınışları.

Akla elveda diyen bir annenin, alır almaz ilk yavrusunun kara

haberini.

Göğsü kan içinde kalan. üstü başı yırtılmış,

Saçları darma dağın çılgın bir annenin haberini.

Söz taşıyıp öç alan iki yüzlü şiir ve kabile düşmanlarım :

“Ey Ebi Sülma’nın oğlu sen mahvoldun.” dediler. Suat’ın derdi

bana yetmezmiş gibi.

“Ey Ebi Sülma’nın oğlu sen kendini ölmüş bil.” Ben de koştum

güvendiğim dostlara :

Kime başvurdumsa ama: “Biz yokuz bu işte, var git kendin bak

başının çaresine” demezler mi?

Ben de onlara dedim : “Gidin gidin beni yalnız bırakın,

Neye hükmetmişse o olur, hükmeden o Allah ki.

Yaşamak dediğiniz nedir bin yıl yaşasa bile

Eninde sonunda insanoğlu o kanbur tahta kutuya girmiyecek.

Binmiyecek mi?

Heber geldi: “peygamber. seni öyle bir cezaya çarpacak ki!”

Siz bilirsiniz. hey zavallılar! İşte onun kapısındayım, yüreğimde

sonsuz bağışlanma ümidi.

Ondan özür dilemeye geldim, af istemeğe geldim;

Çünkü O sırrını bilendir, kabul edicisidir mazeretlerin.

O affedenlerin en affedicisi.

İçi hidayet öğütü en yüce gerçekler dolu Kur’anı

Sana armağan eden Allah için ver bana bir savunma mühleti.

Bakma ve zaten bakmazsın sözlerine beni kıskananların.

Senin hükmün onlara değil, hakka ayarlı ve ben de bir parça

suçluyum belki.

Ama senin makamındayım şimdi. Fillerin bile titrediği makamda.

Bir makam ki, titrerdi bir fil benim gördüklerimi görse. işitse

işittiklerimi

Burada beni ancak Allah buyruğuna bağlı Peygamber affı

kurtarır:

Ben de onun öç ve adalet eline uzatıyorum işte sağ elimi.

Beni ancak o kurtarabilir burda. Yalnız O. Şimdi söz yalnız Onun.

Ama O “Sen suçlusun, cezanı çekeceksin” dese önünde eğik

bulur boynumu adaletin heybeti.

En heybetli manzara bu olur benim için. Çünkü Asserde,

İç içe açılan sonsuz aslan yataklarının en içindeki

Muhteşem yurdunda hüküm süren aslanlar başbuğudur O.

Bir arslan ki. erkenden ava çıkar, yavrularının besini insanoğlu,

insan eti.

Bir arslan ki, savaş alanında kendi düşmanı dengi

Bırakmadan çarpışmayı, haram sayar kendine savaşı terketmeyi.

Heybetinden kısılır sesleri yırtıcı çöl arslanlarının ,

Arslanlar arasında bile o dağıtır adaleti.

Parçalandı silâhları ve elbiseleri, kurda kuşa yem oldu

Bu vâdide kendi gücüne bileğine güvenen nice kişi.

Şüphe yok ki, Peygamber, en keskin bir kılıçtır kılıçlarından

Allahın.

Sonsuz bir kurtuluşa, nura ve hidayete alıp götüren bizi.

Ve arkadaşları O’nun, Mekke vâdisinde İslâmı kabul eden

Kureyşin en ileri gelenleri… Cömertlikte ve yiğitlikte hiç birinin

yok dengi.

İlk gûnler, göçmek gerekliydi, hemen göçtüler, . zerre tereddüt

etmeden.

Bırakarak yurtlarını, tüten ocaklarını, mal ve mülklerini.

Yerlerinde kalanlar çarpışamıyacak güçte olanlardı.

Onlar da, müdafaasız ve silâhsız, çepçevre küfürle çevrili, bugünü

hazırlamış beklemişlerdi.

Evet, bunlar, başları dimdik gezen yiğit üstü yiğit,

Davuda mahsus demir gömlektir zırh diye giydikleri.

Zırhları pırıl pırıl ve upuzun. Çelikten büklümleri öyle ki,

Birbirine geçip kaynaşmış bir ayrıkotunun halkaları gibi.

Mızrakları düşmanı devirse yere, gurur nedir bilmezler,

Yenilirlerse bilmezler nedir umut kesmek, yok ya yenildikleri!

Ak soy develer gibidir gidişleri. korunmaları da saldırış.

Vurulunca göğüslerinden vurulurlar. Onlar ürkmez, onlardan

ürker dev dalgalı ölüm denizi.

Kâab Bin Züheyr, Kaside-i Bürde

Sevgilisine kavuşmak isteyen ve hasret ateşiyle yanan bir aşığın üzüntü dolu sözlerine ne kadar benziyor değil mi? Oysa değil. Ne şairi bir aşık, ne de Suat bir sevgili. Şiir de bir sevgili için söylenmiş ama günümüz insanın sevgili deyince aklına gelen türden bir sevgili değil.

Şiir Kaside-i Bürde olarak şöhret bulmuş Banet Suat. Hakkında idam kararı verilen Ka’b b. Zuhayr’ın Hz. Peygamber’den af dilemek için geldiği mescidde okuduğu ve Hz. Peygamber’in affetmekle kalmayıp hırkasını da verdiği meşhur şiiri. Hz. Peygamber’in huzurunda okunuyor, ashab dinliyor, Hz.Peygamber de ödüllendiriyor.

Güzel şiiri ödüllendiren bir peygamberimiz var bizim.

Şiir ve edebiyat Hz. Peygamber’in hayatında kendisine risalet tebliği edilmeden önce de vardı. Ukaz panayırına gidip şairleri dinlediğini kitaplardan okuyoruz.

Evet, peygamberimiz şiiri dinlerdi ama hepsini değil. Bazı şiirleri dinlemezdi ve şairlerini de sevmezdi. Şiirde onun için en temel ölçü Allah’a, resülüne hakaret etmemesi, resülünün tebliği ettikleriyle çelişmemesi, hikmet barındırması, İslam’ı övmesi, güzel olması. Ashap insanların gönüllerine Allah sevgisi ekecek, onlara günahı hatırlatmadığı gibi uzaklaştıracak şiirleri dinlerdi. Böyle olunca da şiirin muhtevasını ve üslubunu da değiştirdi, geliştirdi.

İsmail Güleç

Boşanma mı yoksa Çocuk için Evliliği Sürdürmek mi? Çocuğun Psikolojik Uyumu Açısından Önemli Bir Soru

BİREYLERİN psikolojik ve sosyal gelişimi açısından, çocukluk çağı ve ebeveyn-çocuk ilişkileri son derece önemlidir. Özellikle de yaşamın ilk yıllarında anne-babayla olan ilişkinin önemi tartışılmaz. Boşanması ise, hiç kuşkusuz hem çocuklar hem de ebeveynler için oldukça zor ve stresli bir süreçtir. Konuya çocuk açısından bakıldığında, boşanma sürecinin başlaması ile birlikte, o güne kadar en fazla bağlı olduğu iki kişiye bundan sonra eşit olarak ulaşamayacak ve dünyası bir anlamda bölünecektir. 

Boşanmaya ebeveynler açısından bakıldığında ise, boşanma ile birlikte yeni bir yaşam kurma, hem eski eşle hem de çocuklarla yeni ilişki biçimleri geliştirme, maddi zorluklar, sosyal ilişkilerde değişiklikler gibi aşılması gereken sorunlar gündeme gelmektedir.

Bununla birlikte, birçok araştırmanın, hem ebeveynlerin hem de çocukların boşanma sonrasında yaşadıkları sorunlar üzerinde odaklandığı görülmektedir. Özellikle, birçok araştırmada çocuğun boşanma sonrasında, psikolojik uyum, sosyal ilişkiler, akademik başarı, gibi birçok alanda sorunlar yaşayabildiği bildirilmektedir. 

Boşanma, “potansiyel olarak” çocuğun gelişimini ciddi bir şekilde etkileyecek bir dizi değişikliği beraberinde getirebilir. Burada “potansiyel olarak” şeklinde ifade edilmesinin nedeni, boşanmanın çocuklara kaçınılmaz olarak zarar verecek bir yaşantı olarak görülmemesidir. Çocuğun boşanmaya uyumunu etkileyen en önemli faktörlerden birisinin, boşanma süreci ve sonrasında eşlerin birbirlerine karşı olan tutumları olduğu belirtilmektedir. Diğer faktörler arasında, eşlerin evliliklerinin sona ermesini nasıl karşıladıkları, kendi hayatlarını, kendi aralarındaki ilişkiyi ve çocuklarıyla olan ilişkilerini nasıl sürdürdükleri sayılmaktadır. Ebeveyn-çocuk ilişkilerinin değerlendirildiği bir araştırmada, yaşları 11-16 arasında değişen, evli ve boşanmış ailelerden gelen çocuk ve ergenlerden, ebeveynlerinin ilişkisini ve kendilerinin ebeveynleri ile ilişkisini değerlendirmeleri istenmiştir. Araştırma sonucunda, ebeveynleri boşanmış olan ergenlerin ebeveynleri evli olanlara göre, anne-babalarının arasındaki ilişkiyi ve kendilerinin ebeveynleri ile olan ilişkisini daha olumsuz olarak değerlendirdikleri bulunmuştur.

Ebeveyn davranışları ve ebeveyn-çocuk ilişkisi, çocuğun kişilik gelişiminde son derece önemli bir rol oynamaktadır. Boşanma gibi sarsıcı bir durum sonrasında, çocuğun yeni duruma ve değişen ilişki biçimine uyum sağlaması gerekmektedir. Çocuğun bakış açısından, boşanma sonrasındaki olası en iyi durum, anne-babanın açıkça birbirlerine düşmanlık göstermedikleri, çocuk için birbirleriyle ilişki kurabildikleri; ayrıca, çocukla ilişkilerini güçlü ve olumlu bir şekilde sürdürebildikleri bir durumdur.

Boşanma sonrasında kaçınılmaz olarak, çocuğun her iki ebeveyniyle de ilişkisi eskisine göre farklılaşacaktır. Birçok araştırma, özellikle boşanma sonrasında, evden ayrılan baba ile çocuğun ilişkisindeki değişiklikler üzerinde durmaktadır. Boşanma, çocuğun gerek birlikte yaşadığı, gerekse evden ayrılan ebeveyniyle ilişki sıklığı, ilgili sorumlulukların ve işlerin yerine getirilmesi gibi birçok alanda büyük değişikliklere neden olmaktadır. Bu nedenle, her iki ebeveynin de, çocukla ilişkilerini sürdürürken yeni duruma uyum yapmaları ve ilişkilerini yeniden yapılandırmaları gerekmektedir. Ancak, bu dönemde ebeveynler de kendi açılarından zor ve oldukça stresli bir dönem yaşamakta; ayrıca, kendi sorunlarıyla başa çıkmaya çalışmaktadır. Boşanma sonrasında, çocuğun babasıyla ilişkinin, çocuğun psikolojik durumu üzerindeki etkilerini inceleyen bir meta-analiz çalışmasında, konuyla ilgili 63 araştırma incelenmiştir. Sonuçta, boşanma sonrasında babanın çocuğuyla ilgili birçok sorumluluğundan uzaklaştığı bulunmuştur. Ayrıca, incelenen bu araştırmaların sonucunda, çocuğun babası tarafından daha az önemsendiği, daha az istendiği ve daha az sevildiği gibi değerlendirmeler yapmıştır. Bu bulgulara göre, babanın sadece eşinden değil, adeta, “çocuğundan da boşandığı” ileri sürülmüştür. Boşanan ebeveynlerin en büyük zorluklarından birisi, kendileri zor bir dönemden geçerken ve yeni bir duruma uyum yapmaya çalışırken çocuklarına daha fazla ilgi göstermek ve tutarlı olmak zorunda kalmalarıdır. Ancak, boşanma sürecinde, her iki ebeveynin de çocuklarının yaşamına evli oldukları süreçteki gibi katılmaları önemlidir. Özellikle, çocuğun okuldaki veya okul dışındaki etkinliklerine sık ve düzenli katılmaları önem arz etmektedir. Bazı araştırmacılar tarafından, çocuğun bir ebeveyninin evinden diğerine gittiğinde, kendisi için özel bir mekan, oyun arkadaşları gibi koşulları bulması gerektiği belirtilmektedir. Diğer bir araştırmada ise, boşanma sonrasında anne-babanın birbirlerine ne kadar uzaklıkta bir mesafede yaşadıklarının, çocuk için ne gibi değişiklikler getirdiği üzerinde odaklanılmıştır.

Bu bağlamda, evlilik ve boşanmanın çocuğun genel psikolojik uyumu ile ilişkisi incelenirken, hem ebeveynler hem de çocuklar açından uyum kavramı üzerinde bir miktar daha durulması uygun olacaktır. 

Evliliğin Çocuğun Uyumu Üzerindeki Etkileri 

Aile, birbirini etkileyen ve birbirinden etkilenen karı-koca, ebeveyn-çocuk ve kardeşler alt sistemlerinden oluşmaktadır. Ailenin çocuk üzerindeki temel işlevleri arasında, çocuğun, fiziksel, sosyal ve duygusal alanlardaki gereksinimlerinin karşılanarak, sağlıklı bir birey olarak yetişmesi yer almaktadır. Ebeveynlerin çocuklarıyla ilişkilerinin yanı sıra, ebeveynlerin birbiriyle ilişkilerinin de çocuk üzerindeki etkisi kaçınılmazdır. Bu bağlamda, ailedeki alt sistemler arasındaki ilişkilerin sağlıklı olduğu ve yıkıcı çatışmaların olmadığı aile yapısında, çocukların, psikolojik açıdan daha uyumlu olacakları öngörülmektedir.

Ayrıca ilgili literatürde, ebeveyn desteği, denetlemesi ve ebeveynler tarafından kırıcı cezalardan uzak durulmasının önemi üzerinde durulmaktadır. Belirtilen bu faktörlerin, bir ailede olmaması durumunda çocuk üzerinde oluşabilecek olumsuz etkiler arasında, psikolojik sağlık sorunları, okul başarısızlığı, davranış problemleri, madde kullanımı, sosyal yeteneklerde sorunlar, olumsuz kendilik algısı sayılmaktadır.

Diğer bir araştırmada aile ilişkilerinde ortaya çıkan çeşitli sorunların veya çatışmaların, çocuğun psikolojik uyumunu olumsuz yönde etkilediğinden bahsedilmiştir. Bu araştırmada ayrıca, evlilik çatışması ile çocukların benlik saygıları arasındaki ilişki de incelenmiştir. Sonuçta, evlilik çatışmasının, 8-9 yaş arasındaki ilkokul öğrencisi kız çocuklarının, benlik saygısı üzerinde olumsuz etkisi olduğu bulunmuştur. İlgili literatürde, eşler arasındaki uyum ile çocuğun uyumu arasındaki ilişkinin incelendiği birçok araştırma olduğu göze çarpmaktadır. Bunların yanı sıra, boşanma sonrasında çocuğun uyumu üzerinde etkili olan faktörlerin incelendiği çalışmalar arasında, ebeveynler arasındaki evlilik uyumu ile ebeveyn-çocuk arasındaki ilişkinin bir arada incelendiği araştırmalar bulunmaktadır.

Bazı araştırmacılar tarafından, evlilik ve ebeveynlik işlevleri ile çocuk davranışlarının birbirini etkilediği bir model öne sürülmektedir. Bu modelde, evlilik işlevlerinin, evlilik uyumu, çocuk yetiştirme konusundaki fikir uyuşmazlıkları ve ebeveynler arasındaki agresyondan etkilendiği; ebeveynliğin ise, disiplin, sıcaklık, kontrol, tutarlılık ve cezalardan etkilendiğinden söz edilmektedir. Evlilik işlevleri ve ebeveynliğin, çocuğun davranışları üzerinde doğrudan bir etkisi vardır. Bunun yanı sıra, evlilik işlevlerinin ebeveynlik üzerinde ortaya çıkarabileceği değişiklikler, çocuğun davranışları üzerinde dolaylı bir etki de yaratabilmektedir. Bu model çerçevesinde yapılan çalışmada, evlilik ve ebeveynlik işlevleri ile çocuk davranışları arasındaki ilişki üzerinde odaklanan 26 araştırma incelenmiştir. Sonuçta, evlilik işlevleri ile çocukların davranış problemleri arasında anlamlı bir ilişki bulunduğu; başka bir deyişle, evlilik işlevlerinde sorunlar olduğunda çocukların davranış problemlerinin arttığı gösterilmiştir.

Diğer benzer bir çalışmada ise, ebeveyn işlevleri ile çocuğun uyumu arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu çalışmada ele alınan faktörler arasında, destekleme, denetleme ve disiplin gibi temel ebeveynlik işlevleri yer almıştır. Destekleme işlevinin kapsamı içinde, çocuğun günlük sorunlarını çözmesine ebeveynin yardımı, çocuğun olumlu davranışlarını ve başarılarını övme ve ebeveynin çocuğa sevgi göstermesi gibi faktörler yer almaktadır. Denetleme, çocuğun aktivitelerine süpervizyon, çocuğun okul ve arkadaş ilişkilerini takip etme, aile ve toplum kurallarına uymasını sağlama gibi etmenlerden oluşmaktadır. Disiplin ise, iki ana başlıkta toplanmıştır; bunlar, fiziksel cezalar gibi zorlayıcı ya da yanlış davranışları çocukla tartışma gibi zorlayıcı olmayan yöntemlerdir. Araştırma sonucunda, ebeveyn desteği ve denetlemesinin olduğu; ayrıca, ebeveynin zorlayıcı cezalardan uzak durduğu koşulda, çocuğun okul başarısının arttığı, davranış problemleri ve madde kullanımının olmadığı; bunların yanı sıra, psikolojik sağlık, kendilik algısı ve sosyal yeteneklerin arttığı bulunmuştur.

Türk örnekleminde yapılan bir araştırmada ise, eşler arasındaki uyumun, ilköğretim dönemindeki çocukların benlik algısı ve akademik yeterliliği üzerinde etkisi olduğu bulunmuştur. 

Evlilik Çatışması 

Yukarıda bahsedilen konuların yanısıra, üzerinde durulması gereken önemli diğer bir konu da çatışmadır. Ebeveynler arasındaki evlilik çatışmasının çocuğun uyumunu etkileyen en önemli etkenlerden biri olduğu belirtilmektedir.

Evlilik çatışması üzerine yapılan bir araştırmada, “çatışma” sözlük anlamı olarak, bireylerin hem fiziksel hem sözel hem de psikolojik olarak karşı karşıya gelmesi şeklinde tanımlanmıştır. Ayrıca, evlilik çatışmasının çıkış nedenleri içinde en büyük payı, eşlerden birisinin diğerine yaptığı ya da yapmadığı davranışların aldığı belirtilmiştir. Yapısal modelde, davranış, duygu, biliş ve kişilik gibi değişkenler işin içine katılarak evlilik, bir bütün olarak anlaşılmaya çalışılmaktadır. Bu modele göre, davranış, süreç, yakınlık (proximal), uzaklık (distal) ve eşin davranışı olmak üzere çatışmanın beş bileşeni olduğundan söz edilmektedir.

Diğer bir çalışmada, evlilik çatışması ile çocuğun uyumu arasında doğrudan ve dolaylı iki tip ilişkiden söz edilmektedir. Evlilik çatışması ile çocuğun uyumu arasındaki doğrudan ilişkide, sık ve kolay çözülemeyenin, ebeveynler arası çatışma olduğu ve bu durumun, çocuk için olumsuz sonuçlar doğurduğu söylenmektedir. Ebeveynlerinin kendi aralarındaki çatışmalarını sağlıklı bir şekilde çözümleyemediğini; birbirlerine agresif ve düşmanca davrandıklarını gören çocuklar, kendi ilişkilerinde de benzer yolları denemektedir. Daha da önemlisi, çatışmalarını çözümleyemedikleri açıkça görülen ebeveynlerin çocukları, kendi ilişkilerinde yaşadıkları çatışmaları çözmek için ebeveynlerini gözlemleyip model alma fırsatı yakalayamamaktadır. Çocukların duygularını ifade etmeyi öğrenmelerinin bir yolu, ebeveynlerini gözlemleyip model almaktır; ancak ebeveyn bunu başarılı bir şekilde yapamıyorsa çocuğa bir rol modeli olamaz. Evlilik çatışmasının, çocuğun benlik saygısını azaltma, depresyon ve anksiyete gibi içsel sorunların ortaya çıkmasına neden olma gibi olumsuz etkileri olduğu üzerinde de durulmaktadır. Sonuç olarak, ebeveynleri arasındaki evlilik çatışmasını gözlemlemenin, çocuğun psikolojik uyumunu etkileyen bir stresör faktör olduğu; diğer stresörler gibi evlilik çatışmasının da çocukların başa çıkma kapasitesini etkileyebileceği ya da diğer stresörlerden farklı olarak çocuğun uyum kapasitesini zorlayabileceği belirtilmektedir. Çocuk tarafından gözlemlenmeyen ancak varolan evlilik çatışmasının ise, ebeveynin davranışları üzerindeki etkisi veya ebeveynde yol açtığı depresyon, anksiyete gibi olumsuz sonuçları nedeniyle çocuk üzerinde dolaylı bir etki yaratabileceğinden söz edilmektedir. Ebeveynler arasındaki çatışmanın çocuk üzerindeki dolaylı olumsuz etkileri arasında, düşük ebeveyn desteği, çocuğa yeterli destek ve denetlemenin yapılmaması, fazla baskıcı olma, tutarsızlık ve fazla kontrol sayılmaktadır. Ebeveynin bu davranışları çocukta uyum sorunlarının yanı sıra, ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişki kalitesinin düşmesine de yol açabilmektedir.

Anne-baba arasındaki evlilik çatışması ile çocukların kısa süreli duygu ifadeleri arasındaki ilişkinin incelendiği bir araştırmada, çocuğun öfke ifade sıklığı ile anne babanın birbirlerine fiziksel öfke sergilemesi arasında; çocuğun aşırı öfke ifadesi ile annenin sözel öfke ifadesi arasında; ayrıca, evlilik çatışması ile çocuğun kısa süreli öfke ifadesi arasında anlamlı ilişkililer bulunmuştu. Diğer bir araştırmada, ebeveynler arasındaki evlilik çatışmasının çocukların içsel ve dışsal sorunlarını arttırdığı bulmuştur. Ebeveynlerin birbirlerine düşmanca davrandığı durumlarda, çocukların depresyon ve anksiyete düzeyleri artmış; benlik saygıları ise azalmıştır.

Türk örneklemi üzerinde yapılan bir çalışmada, ebeveynleri arasında yoğun çatışma olduğunu belirten çocukların, az çatışma olduğunu belirtenlere göre psikolojik sorunlarının fazla olduğu bulunmuştur. Aynı araştırmada, eşler arası çatışma düzeyi değerlendirmesinin ebeveynler tarafından yapıldığı durumda, evliliklerinin çok çatışmalı olduğunu belirten ebeveynlerin çocuklarında görülen psikolojik sorunların, evliliklerinde az çatışma yaşadıklarını belirtenlerin çocuklarına göre daha fazla olduğu da bulunmuştur.

Boşanma 

Amato, 20. yüzyıl boyunca aile yaşamındaki tüm değişiklikler içinde en dramatik olanının boşanma oranındaki hızlı artış olduğunu belirtmektedir. ABD’de 19. yüzyılın ortalarına kadar boşanma oranı % 5 civarındayken son yıllarda ilk evliliklerin yaklaşık yarısının bittiği görülmektedir. Ayrıca, son 30 yıl içinde Amerika’da boşanma oranındaki hızlı artışa dikkat çekerek neredeyse ailelerin yarısının boşanmadan etkilendiği de vurgulanmıştır. Bryner ise, 60’lı yıllarda Amerika’da çocukların yaklaşık %90’ının biyolojik anne-babalarıyla birlikte büyürdükleri; ancak, son yıllarda bu oranın % 40’lara kadar düştüğüne dikkat çekmiştir. 

Benzer şekilde, Türkiye’de de son yıllarda boşanma oranında büyük artışlar olduğu Türkiye İstatistik Kurumu-TÜİK (2015) verilerinde açıkça görülmektedir. Bu verilere göre, en son değerlendirmede, 2014 yılında evlenme oranında önceki yıllara göre önemli bir değişim gözlenmezken, boşanma oranının arttığı dikkat çekmektedir. 2014 yılında, evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre %0.1 azalarak 599 bin 704 olmuştur. Kaba evlenme hızı ise binde 7,8 olarak gerçekleşmiştir. Buna karşın, boşanan çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre %4.5 artarak 130 bin 913’e yükselmiştir. Kaba boşanma hızı binde 1.7 olarak gerçekleşmiştir. Daha önceki dönemlerle bir karşılaştırma yapılacak olursa, 1993 yılında Türkiye genelindeki toplam boşanma sayısı, 27.725 iken; bu sayı 2003`te 50.108’e ve 2014 yılında ise, 599.704`ye yükselmiştir. Görüldüğü üzere, on yıllık dilimlerde boşanma oranındaki artış dikkat çekicidir (TÜİK 2015). 

Boşanmaya Çocuğun Uyumu 

Boşanmanın, çocuğun psikolojik ve sosyal uyumu, akademik başarı gibi gibi birçok alanda sorunlar ortaya çıkardığını bildiren birçok araştırma vardır. Yapılan bir meta-analiz çalışmasında, boşanma sürecine çocuğun uyumunu araştıran çalışmalar incelenmiştir. İncelenen bu araştırmalarda, çocukların boşanmaya uyumunu ölçen beş bakış açısı üzerinde durulduğu belirtilmiştir. Meta-analiz çalışmasında bu başlıklar altında toplanan 180 çalışma incelenmiştir. Araştırmaların en kapsamlı olarak şu beş bakış açısı altında toplandığı belirmiştir: velayeti almayan (noncustodial) ebeveynin çocuktan uzak olması/yokluğu (absence of the noncustodial parent), velayeti alan (custodial), ebeveynin uyumu, ebeveynler arası çatışma, maddi zorluklar ve yaşamdaki stresli değişiklikler. Literatürde, boşanmanın çocuğun yaşamında yarattığı etkiler ve çocuğun uyumunu inceleyen bir çok araştırmada farklı bakış açıları üzerinde durulmaktadır. Bu bakış açıları içinde en önemlilerinden birisi ebeveynler arasındaki çatışmadır. 

Boşanma Sürecinde Ebeveynler Arasındaki Çatışma 

Boşanma sürecindeki ebeveyn çatışması incelenirken, bu sürecin aslında evlilik çatışması ile başladığı vurgulanmaktadır. Mutsuz bir ev ortamının, evlilik uyumsuzluğunun göstergesi olduğu; bunun sonucunda ortaya çıkan evlilik çatışmasının da, çocuğun psikolojik uyumunu olumsuz etkilediği belirtilmektedir. Başka bir deyişle, boşanma sonrasında çocuğun psikolojik uyum sorunlarının aslında boşanma öncesindeki evlilik çatışmasına uzandığından söz edilmektedir. Ayrıca, evlilik çatışması olan ailelerde, boşanma sonrasında da, genellikle, ebeveynler arası çatışmanın sürdüğü; bu durumun da, çocuğu birçok açıdan olumsuz etkilediği üzerinde durulmaktadır.

Boşanma sonrasında çocuğun psikolojik uyumunu etkileyen faktörlerin araştırıldığı bir araştırmada, boşanma sonrasında ebeveyn desteğinin fazla olduğu çocuklarda az olanlara göre, psikolojik uyumun ve okul başarısının arttığı; ayrıca, ebeveynlerin sert cezalar uyguladığı durumlarda ise, uyumun ve okul başarısının azaldığı belirtilmiştir. Bazı durumlarda ise, ebeveynler çatışmalarında çocuklarının taraf olmasını isteyebilmektedir. Ayrıca, bu gibi durumlarda, ebeveynler çocuklarına anlaşmazlık koşulunda kavga etmenin bir yol olduğunu dolaylı yoldan öğretebilmektedir. Bunun yanı sıra, çocukların (özellikle de küçük yaştakilerin), ebeveynleri arasındaki çatışmadan kendilerini sorumlu tuttukları da vurgulanmaktadır. Tüm bu bulgular ışığında, ebeveynler arası çatışmanın boşanma öncesi ve sonrasında çocuğun uyumunu olumsuz etkilediği belirtilmektedir. Ancak, bu bakış açısı çerçevesinde yapılan bir araştırmalarda, boşanma sonrası tek ebeveynle yaşayan çocukların, çok çatışmalı evli ebeveynlerle yaşayanlara göre, psikolojik uyum açından daha iyi olduğu bulunmuştur. Diğer yandan, boşanma sonrasında eski eşlerin, çocuğa destek, velayet ve çocuğu ziyaret konularındaki kronik gerginliklerinin çocuğun iyilik halini (well-being) olumsuz etkilediği belirtilmektedir. 

Booth ve Amato  tarafından, boşanma öncesinde ebeveynler arasındaki ilişkisinin, boşanma sonrasında, çocuğun iyilik hali üzerindeki etkileri incelenmiştir. Sonuçta, boşanma öncesinde ebeveynleri arasında çatışma olan çocukların, uzun süreli iyilik halinin olumsuz etkilendiği; ayrıca, çocukların iyilik hali üzerinde, çatışmanın, boşanmadan daha fazla olumsuz etkisi olduğu bulunmuştur. Bu bağlamda, Amato ve Fowler tarafından yapılan ve 21 araştırmanın incelendiği bir meta-analiz çalışmasında, evli ve çok çatışmalı, evli az çatışmalı ve boşanmış aileler karşılaştırılmıştır. Destekleme, denetleme (monitoring) ve disiplin gibi ebeveyn sorumluluklarının, çocuğun, uyum, gelişim ve iyilik halini oldukça fazla etkileyen faktörler olduğu bulunmuştur. Desteklemenin bileşenleri olarak, çocuğun günlük problemlerini çözmesine yardım, çocuğun başarılarını övme ve sevgi gösterme sayılmaktadır. Denetleme (monitoring) bileşenleri, çocuğun aktivitelerine süpervizyon, çocuğun okul ve arkadaş ilişkilerini takip etme, aile ve toplum kurallarına uymasını sağlamadır. Disiplin ise, çocuğun davranışlarının ve yaşamının düzenlenmesi ve yanlış davranışlarının düzeltilmesinde kullanılan yöntemlerdir. Ebeveynlerin, çocuklarına uyguladıkları disiplin yöntemleri farklılıklar göstermektedir. Çocukları yanlış davrandığında, bazı ebeveynler, zorlayıcı (coercive) ve şiddet içeren disiplin yöntemleri (örn. dayak) uygularken; bazıları, şiddet içermeyen yöntemler (yanlış davranışları konuşmak gibi) kullanabilmektedir. Meta-analizle incelenen araştırmalarda, en uygun (optimal) ebeveyn davranışlarının, çok destek, çok dinleme ve şiddet içermeyen disiplin yöntemlerini içeren bir kombinasyondan oluştuğu belirtilmektedir. Ayrıca, aynı araştırmak çerçevesinde, Amerikan Ulusal Aile ve Evhalkı verileri incelenmiştir. Araştırma bulguları, yüksek ebeveyn desteği ve denetlemesi ile şiddet içermeyen disiplin yöntemleri kullanan ebeveynlerin çocuklarında daha yüksek okul başarısı, daha az davranış problemleri, madde kullanmama, daha iyi psikolojik sağlık ve olumlu benlik algısı olduğunu göstermiştir. 

Ülkemizde yapılan bir araştırmada, ebeveynleri boşanmış ve evli olan çocukların ebeveynlerine yönelik kontrol algıları incelenmiştir. Sonuç olarak, boşanmış anneler, evli annelere göre, çocukları tarafından daha fazla kontrol edici olarak algılanmıştır. Bu durumun, babaların, boşanmayla birlikte çocuklarının yaşamlarından uzaklaşması ve bu durumda annelerin, çocuğun günlük yaşamındaki tek sorumlu ebeveyn durumuna gelmesi; ayrıca, annelerin, kendilerini çoğu zaman çocuğun hem annesi hem de babası gibi olma durumunda hissetmesi ile açıklanabileceği öne sürülmüştür. Bunların yanı sıra, boşanmış annelerin, evli annelere göre, çocukları tarafından daha kontrol edici olarak algılanmaları, evlilikte kısmen baba tarafından üstlenilen, denetleyici otorite rolünü de üstlenmelerinden kaynaklanmış olabileceği belirtilmiştir. 

Boşanmanın Çocuğun Psikolojik Uyumu Üzerindeki Etkileri 

ABD’de boşanmaların yarısından fazlasında, 18 yaşından küçük bir çocuk olduğu söylenmektedir. Ayrıca, 1998 istatistiklerine göre her yıl 1 milyon çocuğun ebeveynlerinin boşanmasına tanık olduğu belirtilmektedir. Bu durumla bağlantılı olarak, boşanmanın çocuk üzerindeki etkilerini ve çocuğun uyumunu inceleyen birçok araştırmanın ilgili literatürde yer aldığı görülmektedir. 

Geleneksel olarak iki ebeveynin aynı evde yaşadığı (iki ebeveynli) aile yapısında yetişen çocuğun, boşanma sonrası tek ebeveyn ile yetişen çocuğa göre daha iyi bir ortamda yetişeceğini öngörülmektedir. Bu bakış açısına göre, hem anne hem de babanın çocuk için duygusal destek, pratik yardım, bilgi, rehberlik ve denetleme gibi alanlarda önemli birer kaynak oldukları belirtiliyor. Aynı çatı altında, her iki ebeveyni ile birlikte yaşamanın çocuğa, paylaşma, anlaşma ve uzlaşma gibi sosyal yetenekleri öğrenmesinde yardımcı olduğu söyleniyor. Bu bağlamda, bir ebeveynin çocukla birlikte yaşamaması durumunun, çocuğun sosyalleşmesinde sorunlara yol açabileceği vurgulanmaktadır, bir çocuğun hayatında ne anne ne de babanın yerinin doldurulamayacağını; ayrıca, her iki ebeveynin rollerinin birbirinin tamamlayıcısı olduğunu söylemişlerdir. Bu nedenle de, ebeveynlerin birbirlerinin yerlerini dolduramayacağını belirtiyorlar. 

Boşanma sonrası çocukların uyumu genellikle, sonuçlar ve süreç açısından geniş bir perspektifte incelenmektedir. Meta-analizler ve daha önce yapılan araştırmaları gözden geçirme çalışmalarında, 1960’lı ve 1970’li yıllarda daha çok sonuç yaklaşımı ve boşanmanın çocuk üzerindeki stres verici etkileri üzerinde odaklanıldığına dikkat çekilmektedir. Daha sonraki çalışmalarda ise, boşanma sonrası çocuğun uyumu ile ilgili çalışmalar yapılmıştır.

Literatürde sıklıkla, “velayeti alan ebeveyn” ve “velayeti almayan ebeveyn” ifadelerine rastlanmaktadır. Boşanmaların % 80’inden fazlasında çocuğun annesiyle yaşadığı ve literatürde “velayeti almayan ebeveyn” ifadesi ile kastedilenin genellikle baba olduğu belirtiliyor. Bazı araştırmacılar tarafından, boşanma sonrası çocuğun birlikte yaşadığı ebeveyninden duygusal destek, bilgi ve öğüt aldığı gereksinimi olduğu vurgulanmış. Ancak, boşanma sonrası, bazı ebeveynlerin çocuklarına yardım edemeyecek kadar kendi sorunlarıyla ilgili olduklarını da eklemektedir. Ailesinden gerekli desteği göremeyen çocuklar için arkadaşların veya büyükanne büyükbaba gibi akrabaların önemli destek kaynakları olduğu; ancak, tüm bunlara rağmen, çocukların en fazla ebeveynlerinden destek beklediği de kesindir. Bu konuda yapılan diğer çalışmalarda da, boşanmayı takiben, birçok çocuğun velayeti almayan ebeveyn ile ilişkisinde niceliksel ve niteliksel azalma yaşadığı bulunmuş. Diğer bir çalışmada ise, boşanma sonrasında, babanın evdeki fiziksel yokluğunun kız ve erkek çocuklar arasında psikolojik iyilik düzeyi açısından farklılaşma yaratmadığı; bu durumun hem kız hem de erkek çocukları olumsuz etkilediği bulunmuştur. Ayrıca, hem kız hem de erkek çocuklar için babayla süre giden ilişkinin önemini vurgulamıştır. Boşanma sonrasında ebeveyn-çocuk ilişkisinin, çocuğun uyumu üzerindeki etkisinin incelendiği bir meta analiz çalışması sonucunda, boşanma sonrasında baba çocuk ilişkisinin kalitesi ile çocuğun düşmanlık (hostilite) duygusu arasında anlamlı ilişki bulunan birçok araştırma olduğu gösterilmiştir. Ancak, bu konuda literatürde çelişkili sonuçlar olduğu da eklenmiştir. Velayeti alan ebeveynlerin, yani genellikle annelerin ise, psikolojik, maddi, sosyal vb. birçok alanda zorluklar yaşaması nedeniyle çocuklarına kısıtlı zaman ve enerji harcayabildiklerinden bahsedilmektedir.

Benedek ve Brown, çocukların boşanmaya uyum sağlamasında en önemli etmenlerden birinin, annenin, boşanma stresiyle başa çıkabilmesi ve çocuğunun bakımını aksatmaması olduğunu vurguluyorlar. Ancak, çocuğun bakımı için eski eşinden çok az destek alabilen veya hiç destek alamayan ebeveynlerin (genellikle anneler) hayatlarını dengede tutmakta zorlandıklarını; bu nedenle de, çocukların uyum problemleri yaşayabildiklerini belirtmişlerdir. 

Ülkemizde yapılmış bir araştırmada evli ve boşanmış anneler ve çocuklarının anksiyete düzeyleri karşılaştırılmıştır. Sonuç olarak, boşanmış annelerin ve çocuklarının anksiyete düzeylerinin, evli anneler ve çocuklarının anksiyete düzeylerine göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Bu bulgu, boşanmş annelerin yüksek anksiyete düzeylerinin, çocuklarının anksiyete düzeylerinin de artmasına yol açmış olabileceği şeklinde yorumlanmıştır. 

Bunun yanı sıra, ülkemizde yapılmış diğer bir araştırma, boşanmış ailelerdeki çocukların genel psikolojik uyumlarının, evli ailelerdeki çocukların psikolojik uyumundan daha olumsuz olduğunu ortaya koymuştur. Çocukların psikolojik uyumunu etkileyen faktörlerin ayrıntılı incelenmesi sonucunda ise, anne-babası boşanmış çocuğun genel psikolojik uyumuna damga vuran en önemli faktör, babanın çocuğu ihmali olarak saptanmıştır. Bu bulgular, şu şekilde yorumlanmıştır, boşanmış ailelerde çocuklar, evde olmayan ve ihtiyaç duyduklarında kolaylıkla ulaşamadıkları babalarını doğal olarak ihmal edici olarak algılayacaklardır. Böyle bir durumda baba ihmali, çocuğun psikolojik uyumunu kaçınılmaz olarak olumsuz etkileyecektir. Ebeveynlerden birinin evden ayrılması, boşanmanın yaşamına ne gibi olumsuzluklar getirebileceğini bilemeyen çocukta, endişe ve kaygıya yol açabilir. Babaların ailenin ihtiyaçlarını sağlayan, zorluklar ve sorunlarla başeden, aileyi tehditlere karşı koruyan ve kollayan rolü göz önüne alınacak olursa, babanın evden gidişi, çocuğun zihninde babanın adeta kaybı olarak algılanabilir. Babanın kaybı ise, varoluş açısından son derece kritik olan güvenli aile ortamının kaybı olarak yorumlanabilir. Birçok evlilikte, ailenin maddi gelirinin büyük bir kısmı baba tarafından sağlanmaktadır. Boşanma sonrasında babanın sağladığı maddi desteğin azalması, hatta çoğu zaman tamamen ortadan kalkmasıyla birlikte, annenin gelirinde büyük bir azalma görülmektedir. Bu durumda çocuğun bakımını da üstlenmiş olan anne, duygusal sorunların yanısıra ciddi maddi sorunlarla da yüz yüze kalmaktadır. Bunların yanı sıra, aynı araştırmada, evli ve boşanmış anneler eşiyle/eski eşiyle çatışma yaşayan ve yaşamayan olarak gruplanarak çocukların psikolojik uyumları daha ayrıntılı olarak tekrar incelenmiştir. Bu durumda, evli ve boşanmış ailelerde, anne-babası arasında çatışma olan ve olmayan çocukların, anne-babalarıyla ilişkilerinde ne kadar ebeveyn kabul-reddi algıladıkları karşılaştırılmıştır. Çocukları tarafından en fazla kabul edici olarak algılanan anneler, eşiyle çatışma yaşamayan evli annelerdir. Bunu ikinci sırada eşinden boşanmış ama boşandığı eşiyle çatışma yaşamayan anneler izlemektedir. Bu durum, eşiyle çatışma yaşamadıkça bir annenin evli veya boşanmış oluşunun çocuğunun kabul-red algısında bir farklılık yaratmadığını göstermektedir. Diğer bir deyişle, anneler evli de olsa, boşanmış da olsalar (eşiyle bir çatışma yaşamadıkça) çocukları tarafından aynı düzeyde kabul edici olarak algılanmaktadır. Ancak, eşler arasında çatışmanın olduğu durumda, bu tablo farklılaşmaktadır. Eşiyle çatışma yaşayan anneler, çatışma yaşamayan annelere göre çocukları tarafından daha az kabul edici olarak algılanmaktadır. Çocukları tarafından en az kabul edici olarak algılanan anneler, eşiyle çatışma yaşayan evli annelerdir. Boşanmış annelerin, eski eşleriyle çatışma yaşayıp yaşamadığı, çocuklarına karşı ne kadar kabul edici olup olmayacaklarını pek etkilemezken; evli ailelerde, annenin eşiyle çatışma yaşayıp yaşamadığı, çocuğuna karşı ne kadar kabul edici olup olmayacağını etkilemektedir. Bu bulgular şu şekilde yorumlanmıştır; bu bulgunun önemli bir nedeni, evli annenin çatışma yaşadığı eşiyle birlikte yaşaması olabilir. Boşanmış anne, günlük yaşam içerisinde, çatışma yaşadığı eski eşinden uzak kalabilmektedir. Oysa evli anneler, çatışmalı oldukarı eşleriyle birarada yaşadıklarından, çatışmadan kaçamayacak ve bunun sonucunda doğal olarak daha olumsuz etkileneceklerdir. Eşiyle yaşadığı çatışmadan olumsuz etkilenen anne, muhtemelen çocuğuna karşı da, daha olumsuz olacak ve bunun sonucunda çocuğu tarafından daha red edici olarak algılanacaktır. Ayrıca bu araştırma, boşanmış ailelerdeki çocukların genel psikolojik uyumlarının evli ailelerdeki çocukların psikolojik uyumundan daha olumsuz olduğunu ortaya koymuştur. 

Konuyla ilgili literatürde benzer şekilde bulgular mevcuttur. Bu çalışmalarda, annelerin yaptığı ebeveyenliği en fazla etkileyen faktörlerden birisinin, annenin eşiyle olan ilişkisi olduğu bulunmuştur. Özellikle yüksek çatışmalı boşanmalarda, boşanma öncesi ve boşanma sürecindeki eşler arasındaki çatışma çocuk üzerinde olumsuz etkilere neden olmaktadır. Ayrıca, evliliğin bitiş sürecinde, çoğu ebeveynin hissettikleri kırgınlık, öfke, umutsuzluk gibi duygular nedeniyle, kendi dertlerine gömülerek çocuklarının duygu ve ihtiyaçlarıyla fazla ilgilenemedikleri de bildirilmektedir. Ancak, çocukların bu süreç hakkında açıklamalara ve desteğe çok fazla ihtiyaçları vardır. Birçok anne-baba, bu süreçte yaşananlar ve boşanma konusunda çocuklarına ne şekilde ve ne kadar bilgi vermeleri gerektiğine karar verememektedir. Ancak çocuğun boşanmaya uyumunda, ebeveynleri tarafından verilen bilgi ve desteğin önemli etkisinden söz edilmektedir.

Benedek ve Brown, bazı anne ve babaların, aldıkları boşanma kararlarını çocuklarına söylemenin gereksiz olduğunu; bazılarının ise, evden ayrılan ebeveynin ardından çocuklarla birlikte yaşayan ebeveynin açıklama yapmasının uygun olacağını düşündüklerinden bahsetmektedir. Ancak, bu tür hareketler çocuk tarafından anlaşılamayacak; hatta bu durumda, çocuklar reddedilme duygusu yaşayabileceklerdir. Bu nedenle, çocuğun boşanmaya uyumunu arttırmak için, çocukların yaş dönemlerine göre anlayabilecekleri şekilde bilgilendirilmeleri ve ayrılık sürecine hazırlanmaları gerektiği üzerinde önemle durmuşlardır. Son yıllardaki boşanma çalışmalarında, “dayanıklılık” (resilience) kavramı üzerinde de durulmaya başlanmıştır. Bu konuda hem çocuğun hem de ailenin dayanıklılığının incelendiği görülmektedir.

Tartışma 

Bu çalışmada, son yıllarda sadece dünyadaki değil ülkemizdeki artan boşanma oranı ile birlikte psikolojik sağlık alanında çalışan uzmanların oldukça sık karşılaştığı sorulardan birine cevap aranmaya çalışılmıştır. Bu soru, çocuğumuz için evliliğimizi sürdürmek mi yoksa boşanmak mı daha iyi olur şeklindedir. Araştırmacılar bu konuda birçok farklı sonuçlar bildirmektedir. Ayrıca, son yıllarda giderek artan boşanma oranı birçok araştırmacının hem boşanma hem de boşanma sonrası çocuğun psikolojik uyumu üzerinde odaklanmasına yol açmıştır. Bu çalışmaların çoğu, sadece boşanmanın tek başına etkisine değil, aynı zamanda, ebeveynler arasındaki ilişkinin kalitesine de odaklanmaktadır. Diğer bir deyişle, ebeveynler arasındaki çatışma önemli bir meseledir. Boşanmanın mı, yoksa çatışmalı bir evliliği sürdürmeye çalışmanın mı daha olumsuz olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bazı araştırmacılara göre, boşanma tek başına çocuk üzerinde olumsuz bir etki yapmamaktadır. Olumsuz etkiye neden olan, daha çok ebeveynler arasındaki çatışma ve olumsuz yaşantılardır. Aslında, çocukların ruhsal gelişimi için en ideal olanın, ebeveynler arasında çatışmanın olmadığı evlilikler ya da çatışmasız boşanma olduğunu gösteren araştırma sonuçları vardır. Ayrıca, eğer çatışma boşanma boyunca, hatta daha da kötüsü boşanma sonrasında da devam ederse bu durum çocuk için daha olumsuz olabilir. Bu durumda, çocuğumuz için evliliğimizi sürdürmek mi yoksa boşanmak mı daha iyi olur sorusunun cevabı, ebeveynler arasındaki çatışmanın miktarı ve ebeveyn ilişkisinin kalitesinde aranmalıdır. 

Diğer önemli bir konu, ebeveyn-çocuk ilişkisidir. Boşanma sonrasında, çocuğun genellikle annesiyle yaşaması nedeniyle, anne-çocuk ilişkisi, en azından fiziksel yakınlığın korunmuş olmasıyla bile, evli ailelerdeki anne-çocuk ilişkisine daha fazla benzemekte ve evlilikle boşanma sonrası arasında bir süreklilik sağlamaktadır. Ayrıca, annesiyle birlikte yaşayan çocuk için ihtiyacı olan ebeveyn desteği daha çok anne tarafından verilmektedir. Oysa diğer yanda boşanma, baba-çocuk ilişkisinde önemli değişikliklere yol açmaktadır. Herşeyden önce, çocuk kaçınılmaz olarak mekanı ve zamanı artık babasıyla eskiden olduğu gibi paylaşamamaktadır. Boşanma sonrasında baba eskisine göre çok daha zor ulaşılabilir bir duruma gelmektedir. Özellikle son yıllarda, birçok ebeveyn tarafından boşanma kararı alınmadan önce çocuklarının psikolojik uyumu üzerinde düşülmekte; hatta bazı durumlarda bir uzmana danışılabilmektedir. Yukarıda açıklanmaya çalışıldığı gibi, çocukların psikolojik uyumu açından sadece boşanma değil; ebeveynler arasındaki uyumun, özelikle de, evlilik çatışmasının önemi ortaya çıkmaktadır. Bu konudaki önemli bir araştırma bulgusu da, boşanma öncesinde ebeveynleri arasında yoğun olan çocukların, uzun süreli iyilik halinin olumsuz etkilendiği; ayrıca, çocukların iyilik hali üzerinde, çatışmanın, boşanmadan daha fazla olumsuz etkisi olduğu şeklindedir.

Birçok araştırmada olduğu gibi ülkemizde yapılan araştırmalar ve gözden geçirme çalışmalarında da çocukların psikolojik uyumunu olumsuz etkileyen tek faktörün boşanma değil daha çok çatışma olduğu üzerinde durulmaktadır. Ebeveynlerin unutmaması gereken önemli nokta, boşanmanın tek başına çocuğun psikolojik uyumu üzerinde olumsuz bir etkisinin olmadığıdır. Asıl önemli olan, çocuğun, evlilik boyunca maruz kaldığı çatışmalı ortamdır. 

Sonuç 

Çocukların ruhsal gelişimi için en ideal ortam, anne-babası ile aynı çatı altında yaşadığı ve ebeveynleri arasında önemli bir çatışmalı ilişkinin olmadığı bir aile ortamıdır. Bu sonuç ile bağlantılı olarak, ülkemizde boşanma ve evlilik çatışması alanında yapılacak bundan sonraki çalışmaların, çocukların psikolojik uyumu konusuna katkıda bulunacağı; ayrıca, ebeveynlerin bu konudaki sorularına cevap olabileceği düşülmektedir. Bu nedenle, boşanma ve evlilik çatışması alanında daha ayrıntılı çalışmaların yapılması önerilmektedir.

Kaynak:

Boşanma mı yoksa Çocuk için Evliliği Sürdürmek mi? Çocuğun Psikolojik Uyumu Açısından Önemli Nilgün Öngider Gregory

 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/207259

bosanmanin-ebeveyn-uzerindeki-etkileri Boşanma mı yoksa Çocuk için Evliliği Sürdürmek mi? Çocuğun Psikolojik Uyumu Açısından Önemli Bir Soru

Muhammed Akkoyunlu hocanın covid enfeksiyonu tedavi sürecinde hastahane anıları

Ağrılar uyumamı engelliyor. Bacak kaslarımda ve sakroilayak eklemde dayanılmaz ağrılar var. Hiçbir pozisyonda rahat edemiyorum. Diş ağrısında bile kulanmadığım ağrı kesiciyi almak için kalkıyorum yataktan. Yürümem bile zor. Bugün ikindi vakti başladı. Arabayı bile zor kullandım. İlk başta bel fıtığı gibiydi ama şiddet ve lokalizasyon değişti. Dayanılmaz boyutta. Telefonuma mesajlar geliyor. Çok kızıyorum gecenin 12’si, bu saate geniş gruplara mesaj atanlara. Off ağrı çok fazla dikkatimi dağıtamıyorum. Telefonu istemsiz elime alıyorum asistanım Egemen mesaj atmış. Hayırdır bu saatte genelde atmaz. “ Hocam testiniz pozitif çıkmış” “benimki de pozitif çıkmış”
“Mehmedin ki ?” diye soruyorum. “ Mehmet hocanın negatif”
Oh diyorum klinikte sağlam bir hoca kaldı şükür. Kendi derdimle ilgilenebilirim.

5 gün önce (corona vakalarının görüldüğü 2. Hafta) corona triajını aşıp astım ve nefes darlığı şikayeti ile göğüs hastalıkları polikliniğine gelen hasta corona tanısı koymuştum ve üzerimde sadece cerrahi maske vardı. O temastan sonra 5. Gün semptomum henüz yokken örneği vermiştim. Örnek sonucu bir gün sonra gece yarısı pozitif olarak geldi. 

Aslında tahmin ediyordum evde izolasyon şartlarını da oluşturmuştum bu nedenle. Ama pozitif çıkması bir başka. Şüphelendiğimde; hayatınız adına zar atma ihtimali varken test pozitif çıkınca o zar atılmış oluyor.  İtalya’da mortalite %12, Fransa’da %9, İran’da %9 du. Tavla oynayanlar bilir, ölüm ihtimaliniz düşeş gelme ihtimalinden daha fazla. Garip bir duygu. Diyor ya şair “ garip bir duyguymuş ölmek be anne”

Kendi ölümünü görmek… Henüz ihtimalde olsa farklıymış. Yaşadığımız tüm ölümler, bu duygudan uzaklaştırmış beni. İki kez trafik kazası geçirdim. İkisinde de kamyonun altında kaldım birinde yaya diğerinde araç içinde. Ani ve keskin bir ölüm hissiydi. Düşünmeye fırsat olmayınca da anlaşılmıyormuş o duygu. Hani gurbette okuyanlar bilir tatil için gitmişsinizdir ailenizin yanına. Bir davet gelir. Anneniz “Muhammed geldi. Muhammedi gönderelim sonra görüşürüz” der gibi bi birşey. Siz gideceksiniz. Ve geriye kalan her şey biraz buruk ve hüzünlü ama devam edecek. Birden bire değer yargılarını değiştiren bir duygu. Kelimelerin ruhunu, anlamını değiştiren. Mesela “gelecek” kelimesinin anlamı değişiyor. İçinde siz yoksunuz o kelimenin. Boşluğa düşüyor birden. En önemsiz kelime oluyor “gelecek”. Mesela  “iyi/kötü” değişiyor. “yakın/uzak” ve “ doğru/ yanlış” değişiyor.
Off belim. Çok ağrıyor. Eşimin telefonu kaplı biliyorum. Gece gece rahatsız etmeyeyim. Sabah kalkınca görsün diye mesaj çekiyorum.

Kalkıyorum bir parol daha ve melox alıyorum. Hiç profesyonelce değil biliyorum. Ama şimdiye kadar ağrı kesici kullanmamama say diyorum. Uyku mu? o da gitti. Film şeritleri birbirine girdi. Neler neler geliyor, yarım, bölük pörçük. Hiç filmlerdeki gibi değil. Allah’tan yalnızım soru soran yok. Yoksa bu önemli anda öyle unutulmaz, deruni bir cevap verme ihtimalim sıfır…

Ağrıda kısmen azalma var. Yarın zor bir gün olacak uyumam lazım diye toparlamaya çalışıyorum zihnimi. Sabah ezanı okunuyor. Kalkıp namaz kılıyorum. Zihnim konsantre olamıyor namaza da. İlk kaçan keçi konsantrasyon becerim oldu diyorum içimden. Keyifli olacak. Tekrar yatağa giriyorum. Ağrılar azalmışken uyumam lazım. Uyku, evre 1 den öteye geçmiyor. Farkındalık ta kısmi azalma var o kadar. Ağrılar yine var. Uyku beni uzaklaştırırken ağrılarım engelliyor, kendime getiriyor.
“Muhammed! Muhammed!” Gözümü açıyorum. Eşim. Kalk diyor “Hastaneyi ayarladım yatış yapacağız”

Kalkıyorum ağrım az. Prosedürler, filimler, izolasyon. İzolasyon çok ilginç geliyor artık. Herkes giyinmişken kendimi çıplak gibi hissediyorum onların arasında. Ağrılarım başlıyor. Çok şiddetli. Odaya gidemiyorum. Tekerlekli sandalye geliyor. Orada oturmak başka bir eziyet. Dişimi sıkıyorum.
Oda…yalnız… 5 gün diyorum 5 gün dayan geçecek. Ağrılara, yalnızlığa, 5 gün dayan.
Erken başlanıyor tedavi, yaşın daha genç, ek hastalık yok. Ateş yok. Toparlayacağız diyorum, toparlayacağız inşallah. Eşim enfeksiyoncu. Tedavimi düzenlemiş. Bana da soruyor ek bir öneri var mı diye.  Klorakin, azitro ve oseltamavir başat tedavi. Yüksek doz C vit, parol, asist, clexan… “clexanı çıkartın hareket edeceğim” diyorum.

Telefon susmuyor. Ard arda arayanlar. Konuşma biter bitmez başkası. Kafam dağılıyor. İyi oluyor aslında ağrımı bile unutturuyor nerdeyse. İyiyim diyorum. İyiyim dedikçe iyi olacakmışım gibi hissediyorum. 5 gün. Sık dişini geçer. Eşime mesaj yazmaya çalışıyorum konuşma aralarında. “Anneme söyleme. O dayanamaz. 3-5 gün zaten, idare et. Bir şeyler söyle nöbette de, bizde görüşemiyoruz de”

Akşam saatleri, ağrılar çok şiddetli. Üşüme ve titreme var. Tutunduğum tek dalda gidiyor elimden ateşim çıkıyor. Bakmayacağım. Çıkar düşer. Su içmem lazım. Ateş olunca inselsibl kayıplar artar. En az 600 cc fazla sıvı almam gerekiyor. İnanılmaz bir halsiliğim var. Ateşim kaç? Ölçüyorum 39.7. Abdullah geliyor uzmanımız. Eksik ilaçları getirmiş. Moral veriyor bana. İyi gördüm diyor. İyi geliyor gerçekten inanmasam bile dışardan öyle galiba diyor insan. 

Başımı kaldırmıyorum ateşim geceden beri düşmedi. Uyuyamıyorum. Ama uyanamıyorum da. Ağrılar beni felç etti. Parol 3×1. Bana plesebo kısmı gelmiş. Ne ateşi oynatıyor ne de ağrılara dokunuyor. Tuvalete bile gitmek çok zor. Cam kenarından tuvalete yakın yatağa geçmem lazım. Halim yok. Asistanlarım arıyor. Çok tatlı çocuklar. Allah esirgesin diyorum.

Kaldı 4 gün. Toparlayacağız inşallah. Ölümü unuttum. Belki de belirginleştikçe ben düşünmemeye çalışıyorum. Ağzım kurumaya başladı. Kupkuru. Çatlamış deri çantalar gibi. Dilimin altı bile kuru. Su içiyorum. Üstünden kayıyor. Islatmıyor bile. Telefon çalıyor cevap verecek halim yok. Sessize alıyorum.

Kapıdan sesleniyor personel “ hocam yemeğiniz geldi”. Kapıya as diyorum. Tamam diyor kapının arkasından. Sonra kapıyı açıp içeri giriyor. Hocam kahvaltınız da burada, almamışsınız diyor.  Alırım diyorum. Başımı kaldıramıyorum. Kapının arkasındaki poşeti alıyor” hocam ben yedireyim mi size” diyor. Çok ağır. Çok.

Hocam diyor “ ben cemal, siz annemi kurtardınız. Size can feda” bizim Cemal. Tanıyamıyorum. “Şifa Allah’tan Cemalim. Masanın üstüne bırak ben yerim” diyorum. Telefon susmuyor. Bilinmeyen bir numara… Bismillah deyip açıyorum “ hocam ben Fulya. Öğrenciniz. Kadın doğumda asistanım şimdi. Bugün nöbetçiyim. Dosyanıza baktım her şey çok iyi gidiyor. Çay ister misiniz?” Biraz doğunun çekingenliği var üzerimde ama olur diyorum. Çok iyi geliyor.

Dört gün içinde düzelecem inşallah. Zaman geçmiyor inanılmaz uykuya meyilim var. Ama ağrılar izin vermiyor. Telefonuma tahammül edemiyorum. Diyor ya şair “ ne hasta bekler sabahı/ ne taze ölüyü mezar/…” Zor. Zaman geçmiyor.

Görüntülü arama annemden. Hiç yapmazdı. Tüm enerjimi topluyorum  açıyorum telefonu. Duymuş. İyi gördüm diyor bulutlu gözlerle. İyiyim anne diyorum. Seni yormayayım diyor. Kardeşlerim arıyor. Perişanlar belli. Biri ağzından kaçırıyor. İstanbul’a geleceklermiş. Büyük şehirlere giriş çıkış kısıtlı ve izne tabi diyorum. Zorla engelliyorum.

Hemşire hanım içeri giriyor. Eşim bırakmış. Yeni bir hat ve telefon acil durumlarda ulaşılsın diye. Diğer telefonu alıyorlar. Dışarı ile son bağlantım. Ateşimi ölçüyor 38.9, TA 215 /75. Tansiyonum yoktu diyorum. Oksijende düşmüş diyor sat:88… kapril, parol, halsilik ve ağrı düşünmemi bile engelliyor. Şükür insanlar ilaç bile bulamadığı için ölüyor Avrupanın göbeğinde, şükür. Fatmanur abla geliyor arada bir moral veriyor. Ama içinin ezildiğini hissediyorum. Esat geliyor. Hamza uğruyor mahal ile birlikte. Sağolsunlar yalnız bırakmıyorlar beni. Ses vermeseler tanıyamıyorum. Böyle görsünler de istemiyorum. Zor geliyor. İçeri büyük bir “iste gelsin” poşeti ile biri giriyor. Hocam ben Fulya. Meyve, termos, bardaklar yoğurt ve mantı” Duygulanmamak elde mi? Bir daha benle işi olmayacak bir öğrencim.

Eşim geliyor. Bir şeyler getirmiş meyve kuruyemiş. Yememe kızdığı gofletten de getirmiş “Bir çok kişi aradı dua ediyolar. Mehmedin selamı var. Bu gün de Akın abi ile Erdoğan abi aradı diyor merak ediyorlar. Tedavini beraber takip ediyoruz.” Diyor. Tedavim üzerinde dominansımı mı kaybediyorum. Zaten dünden beri takip edemiyorum. Bugün yaşadığım bu güzel duygular ağrı ve halsizliğin pençesinde kar gibi eriyor. Göz bandı istiyorum. Işığa hassasiyetim var. Işığı görmemem lazım. Zamanı takip etmekte yoruyor. Artık bırakmak istiyorum. İş olacağına varır. 
Bu gün beşinci gün.  Başımı dahi kaldırmakta zorlanıyorum halsizliğim çok yoğun. Ağrılar sabahı zor ettirdi. Ateş 38.9. Ateşe alıştım artık. En iyi onunla geçiniyorum.  Bardak su ile elimi yüzümü ıslatıyorum. Yaradan kabul etsin abdest niyetine. Oturmakta zorlanıyorum. Yattığım yerde namaz kılmaya çalışıyorum. Rekatlar, dualar, herşey birbirine karışıyor. Zihnim darmadağın.  İşler iyi gitmiyor hissediyorum. Bu gün beşinci gün ateşim hiç 38 in altına düşmedi. 5 günde toparlamam gerekti. Halsizlik daha da arttı. İştahım tamamen kesildi. Eşim bari gofretten bir lokma al diyor. Bir lokma alıyorum. Tat yok ağzımda büyüyor. Yoruldular galiba tetkik sonuçları bazen gelmiyor.  Kontrol grafi. İnfiltrasyonda artış var. Eşim giriyor içeri. Hocalarla konuştuk iki gün daha devam edeceğiz diyor. Biraz uzayabiliyormuş. İki gün daha. İki gün. Zaman mefhumundan uzaklaşmam lazım. Acı veriyor.

Annem, teyzem ve kardeşlerim arıyor her gün. Gelememeyi kabullenmemişler hala. Ama artık numara yapamıyorum. 1 dakikayı geçmiyor konuşmalar. Sesimi duyuyorlar yetiyor.  Annem dayanamıyor. Telefonu babama veriyor. Arka fonda uzaklaşan bir hıçkırık sesi.

Çocukları özlüyorum. En çok küçükleri. Maymun onlar, sevimli maymunlar. Isırarak seviyorum. Kollarını uzatırlar bana. Ben olmazsam onlar hatırlamaz. Bir iki kare belki kalır zihinlerinde, oda çoğu konfoblasyon. Eksiklik olur tabi. Olmaz olur mu? Ama dedeler amcalar doldurur yerini. Olmadı anneleri doldurmaya çalışır. Ama büyükler öyle mi? Onların bir yerleri kopar. Eksilir. Ve hep eksik kalır onlarda. Büyüklere çok üzülüyorum. Bir kere sarılma hakkı verilse -bulaş olmadan- en büyük kızıma ve oğluma sarılırım sımsıkı. “Resimlere, anılara değil doğrulara tutunun. Acı duymayın. Çünkü ben mutluyum, sizin gibi evlatların babası olduğum için” derim.

Kafamı, duygularımı toparlayamıyorum mükemmel bir halsizlik var. Yandaki bardağı alıp su içmek için kendimi motive etmeye çalışıyorum. Üçe kadar sayıyorum içimden tüm enerjimi toplayıp elimi uzatıp bardağı alıyorum. Bugün iyi gelişmeler de var sanki. Mesela sırtüstü yattığımda ağrım daha az.
8. gün. Ateşim 38.6. artık yatağımdan kalkmakta zorlanıyorum. İlk umut kırıldı. Fayda görmedim tedaviden. İlk zar şeş geldi. Düşeş artık çok daha muhtemel.  Eşim içeri giriyor. “Nasıl hissediyorsun. İyi olacaksın İnşallah. Hocalarla konuştuk Favipravire geçeceğiz. Bissürü selam ve dua edenler var diyor” diyor. Sanki gerçekle hayal arasında dinliyorum. Tereddütteyim. Bugünler gerçekler karışmaya başladı. Elimi uzatıyorum. Elimi tutuyor. Gerçek… Eldiveni çıkartmaya yelteniyor. Aman diyorum. Yüz siperi buğulanıyor. Ordera bakayım diyor. Arkasını dönüyor. Favipravir etkili bir molekül ilgili yayınları okumuştum hastaneye yatmadan önce. Umutlarım yeniden yeşeriyor birden. Eşime sesleniyorum. İnşallah bu sefer olacak diyorum. “Tabi ki İnşallah” diyor.

Ağrım hiç yok bugün. Ama halsizlik fena. Yatağın yanındaki tuvalete dahi geçerken kapıya tutunarak gidiyorum. Şükür diyorum şükür. Ağrım yok ya. Nefes nefese kalıyorum. Saturasyonum düşüyor. 88. Bu iyi olmadı işte. Telefon çalıyor. Halim yok. Biraz sonra su içmeye yeltenirsem bakarım. Fatmanur abla aramış. Arıyorum. “Abla beni aramışsınız.” “Ha sabahtı muhammetcim yanına geldim ya görüştük diyor” zihnim beni aldatıyor bu aralar. İki gündür çok olmaya başladı.

Pron yatıyorum kemiklerim batıyor. Olsun daha önceki acılardan daha hafif. Pron yatınca saturasyon 90 a çıkıyor. Bugün nefes darlığım başladı.

9 gün. Berbat durumdayım dünden beri burun kanamam var. Hayatımda hiç kanamamıştı. Boks yaparken bile. Tetkikleri öğrenemiyorum. İkindi vakti. Yataktan çıkamadım. Harekete edemeyecek kadar halsizim. Erkek hemşire olsa sonda isteyeceğim. Sabah kanları çıkmıştır. Ama 2 gündür sonuçlara ulaşamıyorum. Tam tetkik sonuçları gelecekken araya bir şeyler giriyor. Truman show daki gibi hissediyorum.

10. gün. Sanki veda günü gibi. Hiç bu kadar kötü olmamıştım. Bugün hiç yataktan çıkamadım. Artık clexan yapmaları gerekiyor.  Bacaklarımı dahi eleve edemiyorum nefes darlığım arttı. Saturasyon pron pazisyonda bile 88 in altında.  İçeri monitör, doziflowmetiri giriyor. Pre yoğunbakım evresindeyiz anlaşılan.

Hani bir video var; Srebzenitza da sırayala tek tek öldürülen Boşnaklar var ya orada yaşanan duyguyu hep merak etmiştim. Nasıl tahammül edebiliyorlar ve dayanabiliyorlar diye. Artık anlıyorum. Umutlar azalınca sakinleşiyor insan. Gerginliği azalıyor. Yalnız bir odada yalnız başına gerçekleşecek bir eylem. Düğün gibi, her şey senin etrafında. Ama eşin yok tek kişilik. Sevenlerinin sevgisi arkandan dua olarak gelecek. Ama tereddütteyim. Benim yapmam gerekirken yapmadıklarımın ya da yapmamam gerekirken yaptıklarımın hesabını ne düzeyde etkileyecek bu dualar. Ama diyorum en azından hakkedilmiş sevginin karşılığı ise dualar elde bulunur.
Çocuklarım geliyor aklıma, eşim, annem, babam, kardeşlerim dostlarım. Alacaklar ve verecekler var. Şükür alacaklara ihtiyaçları yok. Dedem gibi yazmayacağım alacakları, helal ettim.  Ama emanet olarak verilen ve hesapta duran para var. Kağıt kalem alıyorum vasiyetimi yazacağım. Pazar sosyolojisini yazarken bir iki kez yeltenmiştim yazmaya. Uzun uzun vasiyet. Herkese, dokunduğum herkese. Ama aklıma bir şey gelmiyor. Zihnimi toparlayamıyorum. Halim yok yazmak bile ölüm. Bir satır yazıyorum sadece bir satır. “… bankasında ki hesabımda olan para ismailin.” Kızıyorum kendime 41 yıllık bir hayattan süzülen bu satır mı olmalı. En azından çocuklarımın ellerinde okuyacakları bir satır mı bırakacağım. Baba olmak tecrübe aktarmak değil mi? Yollarını, yaşanmış tecrübelerin aydınlatacağı bir metin bırakmak değil mi? Çocuklara benden kalan, krokisi ve pusulası olmayan 2-3 resim mi olacak. Dünyaya bu yaşantıdan kalan : ….. diyecek bir şey yoksa gübre olmaktan fazla bir katkım olmadı demektir. 41 yıl bunun için çok fazla.  Çok kızıyorum kendime. Eğer buradan dönersem ilk yazacağım şey bir vasiyet olmalı.

Hafif öksürük kesiyor düşündüklerimi. İçimde bir gıcıklanma ve kıpırdanma ile. Akıntı geliyor. Peçeteye tükürüyorum. Kan. Hemoptizim var. Cidden işler kötü gidiyor. Hemşire hanımı arıyorum sabah alınan kan sonuçlarımı soruyorum. Biz göremiyoruz hocam diyor. Düne kadar görüyordunuz. Trombosit sayısı d dimer ve fibrinojen düzeyini istiyorum diyorum. Rica edin nöbetçi bana sonuçların resmini göndersin. Burnum spontane kanıyor. DIC e giriyorum galiba.  Tansiyonuma bakıyorum 86/49 şükrediyorum beyin kanaması ihtimali düşük.  Ama şok tablosu mu??
Eşim geliyor. Çok üzülüyorum ona da. Ev çocuklar ben. Trombosit sayımı soruyorum. Biraz düşmüş düne göre diyor. Ne kadar diyorum. Tam hatırlamıyorum diyor. Hafızası iyidir unutmaz. “50 binin altı mı” diyorum. “Dün kaçtı bugün kaç oldu” diyorum “350 binden 105 bine. “ DİC’ giriyorum. Tosilizümab’ı ne yaptın diyorum. Ben yatmadan hemen önce fayda verebileceğine dair bir işaret var denilmişti makalenin birinde. “Hocalar IL 6 bakalım ona göre verelim diyorlar. Gereksiz immünsüpresyon yapmayalım diyorlar” başka bir ilaç kalmadı diyorum.” IL6 burada çalışmıyor Mehmet gelecek kanını alacağız. Diğer hastanede çalışacak. Mehmette tociluzimab’dan fayda göreceğine inanıyor” diyor eşim. Mehmet geliyor konuşacak halim yok. Ama umut veriyor mutlu oluyorum. Kanları götürüyor. Hemoptizim çok artı. Konuştuğum anda dahi çıkıyor. Yatak içinde sağdan sola dönmek bile zor artık. Hazırlık var dışarda sesler geliyor. Hemşire hanım giriyor. Bilincim açıkken yoğun bakıma gitmek istemediğimi söylüyorum. Hemşire hanım biraz tedirgin başı ile onaylıyor. Vitalleri alıyor çıkıyor. Aslında modern tıbba inancım azaldı. Verilen hiçbir şey katkı sağlamadı. Hava karanlık eşim arıyor. Bir romatolok ile görüştüğünü tociluzimabdan fayda görebilme ihtimalim olabilen grupta olduğumu, fakat yan etkiler ve alerjik reaksiyonlar açısında dikkatli olmak gerektiğini söylüyor. Ve ne diyorsun diyor. Verin diyorum. Kaybedeceğim şeyler çok azaldı. Ve atacağımız son barut.

İlaç temin edilecek. Dua ediyorum. Acılarımın hafiflemesi ve akıbet neyse onun artık kolaylaştırılmasını istiyorum. Aynı cümleler dönüyor dilimde. Yarabbi her şey senin elinde diyorum.  Tam bir yenilmişlik duygusu var. Artık yol bitti. Toprak kokusu geliyor.

Ne hissediyorum. Hiçbir şey. Kafasına sıkılan Srebrenitzalı gençte muhtemel böyle hissediyordu. Ruhsuz bir şekilde yürürken ölüme. İhtimaller zayıfladıkça, umut azaldıkça korkuda azalıyor. Korku dışında diğer tüm duygulardan azar azar garip bir kokteyl. Hiçbir duygunun baskınlığının olmadığı flu alacalı bir tat. Hafifçe gülümsüyorum hatta. Evet bunu bile yapabiliyorum. Bu büyük bir nimet. Artık çocuklar, eşim, ebeveynlerim içinde üzülmüyorum. Onlar önce kabullenecek sonra alışacak.

İlaç bulunmuş. Yeniden damar yolu açılacak. Yer yok. Her taraf tromboze. Hemşire hanım ben yeni doğan hemşiresiyim hocam yer bulurum diyor. Proksimalden birkaç başarısız deneme sonrasında işaret parmağına yakın bir venden açıyor. Önce avil ve prednol gidiyor. Ardından tocilizumab. Hiç içeri girilmediği kadar girip kontrol ediyor. Şükür tedavi bitiyor. Kazasız belasız. Değişen bir şey yok. Uyku ve baygınlık arası bir his ile uyuyorum. Son 4 gündür böyle.

Sabah uyanıyorum. Hava güneşli. Halsizlik yok. Ayağa kalkıyorum. Gözüm kararıyor. Çöküyorum. Ortostatik hipotansiyon. İyiyim ama.  Bu mucize. Bir lütuf verildi ya da mühlet.
Eşim geliyor. Ağlamaklı ama mutlu belli. Telefonunu açıyor. Öğrencilerim geçmiş olsun videosu çekmişler. En fazla duygulandıran da o videoda devamsızlıktan ve sınavdan bıraktığım öğrencilerimde var. Arkadaşlarım kurban kesmiş. Telefonumda 10 binin üzerinde geçmiş olsun mesajı var.

Şükür diyorum, aileme, tüm içtenlikle iyiliğimi isteyen arkadaşlarıma, dostlarıma, canımı güvenerek teslim edeceğim hocalarıma ve sınıfta dahi kalsa emeğe içtenlikle teşekkür eden öğrencilerime, asistanlarıma geri döneceğim için.
Çok şükür…

Prof Dr M. Emin Akkoyunlu
Medipol University
Medical Faculty
Department of Pulmonology

prof-dr-muhammed-emin-akkoyunlu-nun-koronavirus-tedavi-anilari Muhammed Akkoyunlu hocanın covid enfeksiyonu tedavi sürecinde hastahane anıları

Ben aşka inanmıyorum

Vurgulamak istediğim nokta şu ki ben aşka inanmıyorum. Ne söyleyeceğimi ve neden söyleyeceğimi biliyorsunuz. Bir genç kadını ve erkeği birbirine çeken akım çok güçlüdür. Bireyin bir şeye ya da kişiye duyduğu tüm eski bağlarını ansızın koparıverir ve kişi için yalnız tek bir bağ kalır. Tıpkı tüm dallarını budayarak tek bir dal bırakan bir bahçıvan gibi. Bu tek dalı hayatın tüm öz suyunu ve kökünü içinde barındırsın diye bırakmıştır. Âşık da sadece aşk duygusu baki kalsın, baştan ayağa tüm varlığını sarsın, tüm bedenini felç etsin, insanı insan yapan maddi manevî tüm sebepleri kendinde eritsin, yok etsin diye diğer tüm duygularını öldürür, erteler ya da gölgede bırakır. Bu aşk değil, sarmaşıktır. Onu insanın kendisi seçmemiştir. O insanı seçmiştir. Bu doğanın arzu ettiği bir durumdur. Yaşın ve mizacın getirdiği bir şeydir. Doğa iki ayrı insanı bir araya getirmek için bir tuzak kurar. Doğa tuzak kurar derken bunun kötü bir şey olduğunu söylemek istemiyorum, asla. Bu, doğanın işidir. Allah’ın arzusudur. Nefes almak, içmek, yemek, çalışmak, uyumak, yeşermek, genç olmak, olgunlaşmak, yaşlanmak gibi bir şeydir. Konusu olduğumuz yaşamın parçalarından bir parça gibi. Parçası olduğumuz ruhtan ve bedenden neşet etmiş bir sıfat ve haldir bu.
Aşk, kızamık gibi her gencin hayatında bir kez tecrübe etmesi gereken bir şeydir. Herkesin söz ettiği aşk bizden, kendimizden çok hüviyetimizle ilgilidir. Öyleyse buna aşk demeyelim, kanın kaynaması, içgüdülerin harekete geçmesi, fıtratın bir isteği diyelim. Bu kadar! Yani aşk diye bir şey yok.
Evet, aşk diye bir şey yok. İnanın, buna inanmak istemeyenler yokluk inkarına düştüler. Aşk diye bir şey yok. İnsanın yaşamında karşılaşacağı ya da bulabileceği aşk adında bir şey yok. Aşk ancak icat edilebilir. Mahir ve becerikli iki elin işbirliği ve ortak serüveniyle “yaratılabilir”. Aşk diye bir şey yok. Aşk ancak vücut bulabilir. Evlilikle sonuçlanan aşk, huzur bulan, yatışan bir kaynamadır. Aşk ile sonuçlanan evlilik ise sonsuz ve gerçek aşktır. İnsanın “kendi” ürünüdür. Hangi evlilik? Birbiriyle düğümlenen iki tanıdık el, bildik bir söz ve ahit. Şaşırtıcı bir mucizeyi beraber yaratmanın ismidir aşk.
Aşk, evliliğe hazır iki cinsin üzerine ansızın çöken bir istilacı değildir… Aşk, derin, latif, zarif, karışık ve kaygan bir derstir. Aşk ciddi bir çabanın sonucunda yaratılan bir dünyadır. Birbirini tanıyan, akıllı, birbirine ve aşka inanan iki ruhun oyunudur. Her şeyi kapsar. Sonra yaratılır. Bu bir evliliğin en güzel çocuğudur. Bu kelâmda bir kitap vardır. Beyaz bir kitap ve öğretmensiz iki talebe. Her biri diğerinin şakirdi. Her biri diğerinin öğrencisi. Her biri diğerine “sevgi çekirdeği” eken bir bahçıvan. Okşayan eller altında, muhabbet mehtabının gölgesinde, anlayış güneşinde, nereden estiğini, ne haberler getirdiğini bilemediğimiz isimsiz ve nişansız gaybî nesim rūzgârlarının esintisinde çiçek açar, güneş sunar, dal budak sarar, tomurcuğa durur ve meyveler verir.
Her eş, aslında bir hiç olan spermini eşinin rahmine boşaltır ve eş hamile kalır, aşka gebe kalır. Sonra yavrularını kucaklarına alırlar. Tüm ömürlerini parça parça ederler. Onu yedirir içirirler. Tüm varlıklarını lime lime ederler ve onun dudaklarına sunarlar. Çocuk her gün bir gün öncesinden daha çok gelişsin, her gece bir önceki geceden daha fazla doysun ve her geçen gün anne babasını kendi varlığında eritsin diye tüm ruhlarını damla damla edip onun boğazına akıtırlar. Çocuk, her ikisini bitip tükenene kadar, her ikisi kendi varlığında eriyene kadar, iki hiç olana kadar, tek vücut olup “ben” ve “sen”, “o” olana kadar saat saat yutulacak bir lokma ekmek, yudumlanacak bir damla şarap yapar, onları birbirine karıştırır, yer, içer, yutar. Artık her ikisi de onda yaşar, onun ciğerleriyle nefes alır, onun gözüyle görür, onun boğazıyla ağlar, güler, onun dudaklarıyla konuşur, onun ayaklarıyla yürür, onun kalbiyle çarpar, onun damarlarıyla akar, onun nabzıyla atar, “onda” yaşar, sadece o olurlar. O ve onun dışında hiçbir şey!… İşte bunun adı aşktır. Aşk işte böyle doğar, böyle yaratılır. İşte şimdi diyebiliriz ki aşk vardır ve işte şimdi ona inanabiliriz.
Evet, dostlarım, aşk diye bir şey yok. Aşkı inşa etmek gerekir. Aşk bulunabilecek bir şey değildir. Aşk bir sanattır. Onu öğrenmek ve yaratmak gerekir. Aşk, iki usta elin okşamalarıyla ortaya çıkan bir melodidir. Aşk iki yabancı arasında ortaya çıkan ve bu iki yabancıyı birbirine çeken bir olgu değildir. Aşk birbirine aşina iki şairin, tek bir ağızdan söylediği gazeldir.
Ben bir arkadaş olarak nevruz gününüz olan bugünden itibaren sizleri bu gaybî eli tutmaya, birbirine bağlanmış iki aşina elle görünmeyen latif sazları çalmaya ve aşkı okşamaya davet ediyorum.
Mahir elleriyle bu güzel ve yürek parçalayıcı ahengin nağmelerini gün be gün yayan dostlarımı duymayı ümit ediyorum.
Tahran, gece yarısı
25.4.1350/16.7.1971
Ali Şeriati
Mektuplar / Fecr Yayınları

ali-seriati-ask-uzerine Ben aşka inanmıyorum

Maksim Gorki’nin Kaleminden Anton Çehov

Bir seferinde beni Küçükköy’deki evine misafirliğe çağırmıştı; küçücük bir arazide iki katlı beyaz bir evi vardı orada. Bana “malikânesini” gezdiriyor, bir yandan da durmadan, heyecanlı heyecanlı anlatıyordu:
“Çok param olsa burada hasta öğretmenler için bir sanatoryum kurardım. Aydınlık bir yapı olurdu, hani, kocaman kocaman pencereleri, yüksek tavanları olan çok aydınlık bir yapı. Mükemmel bir kütüphane kurar, bütün müzik aletlerini bulundurur, arı besler, bostan eker, meyve yetiştirirdim. Onlar için tarım üzerine, meteoroloji üzerine, daha pek çok konuda konferanslar düzenlerdim – öğretmen dediğin her şeyi bilmelidir, ihtiyar, her şeyi.”
Birdenbire susuverdi, öksürdü ve o tatlı, o zarif, insanı ister istemez bütün dikkatiyle onu dinlemeye zorlayan karşı konulmaz çekicilikteki gülümseyişiyle bana şöyle, yan yan baktı.
“Düşlerimi dinlemek seni sıkıyor mu? Bunlardan söz etmek çok hoşuma gidiyor benim. Ülkemizin kırsal kesimlerinde iyi, akıllı, bilgili öğretmenlere ne büyük, ama ne büyük bir gereksinme olduğunu bir bilsen! Rusya’da öğretmenler için çok seçkin koşullar yaratmalıyız, hem de en kısa zamanda, çünkü biliyoruz ki, halkımız dört dörtlük bir eğitim görmezse, devlet kerpiçten yapılmış çürük bir ev gibi çöküverecektir. Öğretmen, işine tutkuyla âşık bir aktör, bir ressam olmalıdır, oysa çocuklarımıza bir şeyler öğretmek için köye âdeta sürgüne gider gibi isteksiz giden öğretmenlerimizin kendileri yarı cahil birer ameledir. Karınları doğru dürüst doymaz, hep horlanır, hep ekmeklerini kaybedecekleri korkusu içinde yaşarlar. Oysa öğretmen dediğin, saygınlığını hiç kimsenin tartışamayacağı bir kişi olarak, o saygıyı köylünün gözünde kendi gücüyle elde edebilmiş, köylünün soracağı her soruya cevap verebilen, köyün en önde gelen kişisi olmalıdır… Yoksa bizim ülkemizde olduğu gibi, kendisine eğitim müfettişi denilen ve eğitim koşullarının düzeltilmesine yardımcı olacağı yerde, bölgeden gelen yazıları dağıtmaktan başka hiçbir şey yapmayan devlet memuru başta olmak üzere herkes tarafından, köy bekçisi tarafından, zengin bakkal tarafından, rahip efendi tarafından, okul müdürü ve köyün ihtiyar heyeti tarafından aşağılanan bir kişi değil. Halkın eğitimini –dikkatini çekerim, halkın eğitimini!– ellerine teslim ettiğimiz kişileri sadaka kabilinden hem de kıskanarak verilen üç beş kuruşa mahkûm etmek ne kadar saçma. Öğretmenlerin paçavralar içinde dolaştığını, bakımsızlıktan harap olmuş rutubetli okullarda soğuktan tir tir titrediklerini, bacaları çekmeyen sobaların dumanlarından zehirlendiklerini, soğuk algınlığından kurtulamadıklarını ve daha otuz yaşına gelmeden larenjit gibi, romatizma gibi, tüberküloz gibi ve daha bir sürü hastalığın pençesine düştüklerini düşündükçe insanın isyan edesi geliyor. Bundan hepimiz utanmalıyız! Öğretmenlerimiz yılın dokuz, on ayını dünyadan uzak geçirir; iki laf edebilecekleri bir insan bulamaz; yalnızlıktan, kitapsızlıktan, oyalanacak bir şey bulamamaktan beyinleri kötürüm olur. Eşlerini dostlarını yanlarına çağırıp misafir edecek olsalar, bu sefer de bulundukları yeri beğenmemekle, hani, kurnaz halkın budalaların gözünü korkutmak için çok kullandığı o ‘muhalefet’ kelimesi var ya, onunla suçlanırlar işte… Bütün bunlar çok iğrenç… Üstelik de son derece büyük ve önemli bir iş yapan insanlarla böyle âdeta alay edilmesi… Bir öğretmenle karşılaştığım zaman inan ki ne yapacağımı şaşırıyorum – onun o çekingen, perişan hali yüzünden. Onun bu perişan halinden sanki ben sorumluymuşum gibi geliyor; sahi söylüyorum!”
Bir an için sustu ve kolunu ileri uzatarak, yumuşak bir sesle şöyle dedi:
“Şu bizim Rusya, ne saçmalıklarla dolu, ne akıl sır erdirilmez bir ülkedir!”
Duru gözleri derin bir üzüntüyle gölgelendi ve gözlerinin kenarlarında beliren incecik kırışıklıklar, bakışına daha bir derinlik kazandırdı. Çevresine bir göz gezdirdikten sonra kendi kendisiyle
alay etmeye başladı.
“Al işte – liberal bir gazete ağzıyla koskoca bir başmakale sana. Hadi gel de, gösterdiğin sabrın ödülü olarak sana çay ikram edeyim…”
Çehov genellikle böyleydi. Bir an büyük bir içtenlikle, ciddi ciddi derin konulara dalar, içini döker, bir an sonra da, kendi söylediklerine kendisi güler, kendi kendini alaya alırdı. Ama onun bu kederli, duygulu gülüşünün altında sözcüklerin değerini, düş kurmanın değerini bilen bir kişinin üstü kapalı, inceliklerle dolu kuşkuculuğu sezilirdi. Bu gülüşünde ayrıca, onun o gönülçelen alçakgönüllülüğünden, ince seziş yeteneğinden de bir şeyler bulunurdu.
Yürüye yürüye eve dönerken hiç konuşmadık. Ilık, pırıl pırıl bir gündü; parlak güneş ışınları altında şavkıyan dalgaların sesi duyuluyordu. Vadiden bir köpeğin sevinçli havlamaları geliyordu; kim bilir neye seviniyordu hayvan. Çehov kolumu tuttu ve konuşması öksürüklerle kesilerek şöyle dedi:
“Çok utanç verici ve çok hazin bir şey, ama gerçektir; köpeklerin halini bile kıskanan pek çok insan var…”
Sonra gülerek ekledi:
“Bugün ağzımdan hep bunakça laflar çıkıyor; yaşlanıyorum herhalde.”
• • •
Sık sık şuna benzer sözler işitirdim ondan:
“Dinle bak, bugün bir öğretmen geldi… Adamcağız hasta, karısı da var; onun için bir şey yapabilir misin? Şimdilik ben kendisine bir parça yardımda bulundum…”
Ya da:
“Gorki, dinle! Bir öğretmen var, seninle tanışmak istiyor. Adamcağız hasta, yatalak. Bir gidip görsen, ne dersin?”
Veya:
“Bir hanım öğretmen kendisine kitap yollamamızı rica ediyor…”
Bazen bu “öğretmen’’i onun evinde bulurdum; genellikle sıkılgan, utancından kıpkırmızı kesilmiş, bir sandalyenin ucuna ilişmiş, elinden geldiğince düzgün ve “kültürlü” konuşabilmek için sözcükleri özenle seçen, yahut yazarın gözüne aptal görünmemek tasasıyla besbelli o anda aklına geliveren konularda Anton Pavloviç’i soru yağmuruna tutan ve utangaçlığı hastalık derecesine varan kişilerin o aşırı senlibenli tavrıyla konuşan biri olurdu bu.
Anton Pavloviç saçmasapan konuşmaları dikkatle dinlerdi; kederli gözlerinde tutuşan bir gülücükle şakaklarındaki kırışıklıklar oynar, yumuşacık pes sesiyle konuşmaya başlardı. Hayattan alınmış öyle sade, öyle yalın sözcükler kullanırdı ki, konuğu hemen rahatlar, akıllı görünmek için çabalamaktan vazgeçer, bunun bir sonucu olarak da hem daha aklı başında, hem de daha ilginç bir kişi haline gelirdi…
Bu öğretmenlerden birini hatırlarım –uzun boylu, sıska, soluk benizli ve zayıf yüzünden çenesine doğru yaslı yaslı sarkan upuzun, kanca gibi burnu olan bir adamdı bu–, Anton Pavloviç’in karşısına oturmuş, kara gözlerini onun yüzüne dikmiş, hastalıklı, bas bir sesle, tekdüze, durmadan konuşuyordu:
“Çocukluk çağında okurken, içinde yaşanılan ortamdan alınan bu gibi izlenimler toplana toplana öyle bir ruhsal birikim oluşturur ki, artık çevredeki dünyaya asla nesnel bir davranış gösterilemez hale gelinir. Dünya, pek tabii, kendi kafamızdaki dünya kavramından başka bir şey değildir…”
Sözünün burasında konuyu felsefeye çevirdi ve buz üstünde kayan bir sarhoş gibi basmadık yer bırakmadı.
Çehov sakin bir sesle nazik nazik sordu: “Söylesenize bana, sizin köyde çocukları döven biri varmış, kimdir o?”
Öğretmen sandalyesinden fırlayarak kalktı ve öfk eyle kollarını savurmaya başladı.
“Ne demek? Ben miyim yani? Asla! Dövmüşüm, ha?”
Küskün bir tavırla homur homur homurdanıyordu öğretmen.
Anton Pavloviç onu yatıştırmak için gülümseyerek, “Alınmayın hemen canım,” diye sürdürdü konuşmasını. “Siz yaptınız dedim mi ben? Ama gazetede okuduğumu hatırlıyorum, sizin köyde öğrencilere dayak atan bir öğretmen varmış…”
Öğretmen tekrar yerine oturdu, mendiliyle bastıra bastıra yüzündeki terleri aldı ve içi rahatlamış bir halde o bas sesiyle pes perdeden sürdürdü konuşmasını:
“Çok doğru! Böyle bir olay oldu. Makarov’du bu öğretmenin adı. Dayak atmasına da hiç şaşmamak gerek. İnanılması zor, ama anlaşılmayacak yanı yok. Adam evli, dört çocuğu var, karısı hasta,
kendisi de veremli, maaşı topu topu yirmi ruble… Okulunsa bodrumdan farkı yok, öğretmene bir tanecik oda vermişler. Bu koşullar altında yaşayan biri, gökten melek inse de en ufak bir kabahat
yapsa, meleği bile döver, kaldı ki, öğrencilerin de hiç meleğe benzer yanları yok, inanın bana!”
Daha bir dakika öncesine kadar süslü püslü, tumturaklı sözcüklerle Çehov’u etkilemeye çalışan bu adam birdenbire, o kanca burnunu uğursuz uğursuz sallayarak basit, ama taş gibi ağır sözcükler –Rus köylerinde yaşanan hayatın lanetli, korkunç gerçekleri üzerine parlak bir ışık serpen sözcükler– edivermeye başladı…
Öğretmen ev sahibine veda ederken, Çehov’un zarif parmaklı kuru elini iki eli arasına alarak sıktı.
“Sizi görmeye gelirken,” dedi, “amirimin yanına çıkıyormuş gibi tir tir titriyordum. Benim de yabana atılmayacak biri olduğumu size göstermeye karar vermiş, baba hindi gibi kasım kasım kasılıyordum. Oysa şimdi giderken, halden anlayan, çok iyi, çok yakın bir dostun yanından ayrılıyor gibiyim. Halden anlamak ne yüce bir şey! Size teşekkürlerimi sunarım. Gidiyorum. Giderken de çok iyi, çok değerli bir düşünceyle ayrılıyorum buradan: Büyük insanlar, biz ölümlülere, aralarında yaşadığımız çurçurlardan çok daha yakın, bizleri daha iyi anlayan, daha sade insanlarmış. Allahaısmarladık, sizi hiç unutmayacağım.”
Burnu seğirdi, dudakları tatlı bir gülümsemeyle ayrıldı ve beklenmedik bir biçimde ekledi:
“Kötü insanlar, aynı zamanda talihsizdir; lanetlidir onlar!”
Öğretmen gittikten sonra Anton Pavloviç gözleriyle onu izledi, gülümsedi ve “Tatlı adam,” dedi. “Ne var ki, öğretmenliği fazla sürdüremeyecek.”
“Neden?”
“Yakasını bırakmazlar, sürerler… kurtulurlar ondan.”
Bir an sustuktan sonra yumuşacık bir sesle ekledi:
“Namuslu adamlar Rusya’da dadıların çocukları korkuttukları umacı gibidir…”
• • •
Anton Pavloviç’in yanındayken herkesin, farkında olmadan, daha sade, daha dürüst, daha doğal olma isteğine kapıldığı izlenimini edinmişimdir. Onun yanındayken insanların o gösterişçi tavırları, kitaplardan alınma tumturaklı konuşmaları, moda olmuş deyimleri ve Rusların Avrupalı görünme özentisi içinde tıpkı deniz kabuklarıyla, balık dişleriyle süslenen vahşiler gibi kendilerini donattıkları bütün o ucuz yüzeysellikleri bir kenara bıraktıklarını gözlemleme fırsatını pek çok kez elde ettim. Anton Pavloviç öyle “balık dişlerine”, “horoz tüylerine” filan hiç itibar etmezdi; cafcaflı, şıngırtılı insanların “gösterişli görünmek” uğruna donandıkları bütün o acayip şeylerden sıkılırdı. Kaç kez tanık olmuşumdur, ne zaman böyle şatafatlı giyinmiş biriyle karşılaşsa, konuşmakta olduğu kişinin gerçek yüzünü ve yaşayan ruhunu çarpıtan bütün bu gösterişli, bu yüzeysel süsleri onun üstünden çekip almak, onu bunlardan kurtarmak için karşı konulmaz bir içtepi duyardı. Anton Pavloviç bütün ömrünce özü sözüne, sözü özüne uygun, gösterişten kaçan, iç dünyası özgür bir insan olarak yaşamış ve bazılarının ondan beklediği, daha az nazik bazılarının ise ondan istediği şeylere kulak asmamıştır. Ayağına giyecek doğru dürüst bir pantolonu bile yokken kadife esvap özlemi çekmenin saçmalığını unutacak kadar saf yürekli Rusların çok hoşlandıkları, “yüksek” konuların ele alındığı konuşmaları sevmezdi o.
Basit ve sade olmanın güzelliğini kavramış biri olarak basit, gerçek, samimi olan her şeyi severdi. İnsanları basitleştirme konusunda kendine özgü bir tarzı vardı.
Bir gün çok şatafatlı giyinmiş üç hanım onu ziyarete gelmişti; hanımlar, odayı ipek giysilerinin hışırtılarıyla, ağır parfümlerinin kokularıyla doldurduktan sonra ev sahibinin karşısına ciddiyetle yerleşip, politikayla yakından ilgileniyorlarmış gibi bir havaya büründüler ve başladılar sorular yöneltmeye.
Anton Pavloviç! Ne dersiniz, savaş nasıl bitecek?
Anton Pavloviç öksürdü, bir an durdu, yumuşak, ciddi ve sevecen bir ses tonuyla yanıtladı:
Herhalde barış yapılacak…
E, tabii ki! Peki ama kim kazanacak, Yunanlılar mı Türkler mi?
Bence kim daha güçlüyse o kazanacak.
Peki, size göre kim daha güçlü diye soruyorlardı hanımlar birbirleriyle yarış edercesine.
Daha iyi beslenenler ve daha eğitimli olanlar…
Ah, ne zekice! diye haykırdı hanımlardan biri.
Siz hangisini daha çok seviyorsunuz Yunanlıları mı Türkleri mi diye sordu diğeri.
Anton Pavloviç, hanımın yüzüne tatlı tatlı baktı, uysal, nazik bir gülümsemeyle cevap verdi:
Ben marmelat severim… Siz de sever misiniz?
Çok! diye heyecanla bağırdı hanım.
Çok hoş kokar! diye ciddi ciddi onayladı diğeri.
Sonra üçü birden marmelat konusundaki engin bilgilerini ortaya dökerek heyecanla konuşmaya başladılar. Zihinlerini zorlamak ve o ana dek akıllarına bile gelmemiş olan Yunanlılar ve Türklerle ciddi biçimde ilgileniyormuş gibi bir hava yaratmaya gerek kalmadığı için çok memnun oldukları açıkça görülüyordu.
Giderken Anton Pavloviç’e neşe içinde vaatlerde bulunuyorlar ve:
Size marmelat göndereceğiz! diyorlardı.
Sohbetiniz harikaydı! dedim, hanımlar gittiklerinde.
Anton Pavloviç kıs kıs güldü ve:
Her insanla kendi dilinde konuşmak gerek… dedi.
Başka bir gün Çehov un evinde yakışıklı sayılabilecek genç bir savcı yardımcısına rastladım. Genç adam, Çehov un karşısında di-kilmiş, kıvırcık kafasını sallayarak cesaretle konuşuyordu:
Anton Pavloviç, Suçlu öykünüzle beni son derece zor bir sorunla karşı karşıya bırakıyorsunuz. Deniş Grigoryev de bilinçli olarak işleyen kötü niyetin varlığını kabul edecek olursam, Deniş’i kayıtsız şartsız hapse tıkmak zorunda kalırım, çünkü toplumun çıkarları bunu gerektirir. Ancak o yabani biridir ve yaptığının suç olduğunu bilmiyor. Ona acıyorum! Eğer ona karşı bilinçsiz hareket eden biri gibi davranacak ve acıma duygularına kapılacak olursam, Denis in raylardaki vidaları yine söküp bir kazaya yol açmayacağını topluma nasıl garanti edebilirim İşte sorun bu! Ne yapmalıyım?
Savcı yardımcısı sustu, gövdesini geriye doğru attı ve inceleyen bakışlarını Anton Pavloviç’in yüzüne dikti. Sırtındaki üniforma yepyeniydi, göğsündeki düğmeler, bu genç ve adalet dağıtma konusunda kıskançlık derecesinde titiz adamın saf yüzündeki küçücük gözler gibi kendinden emin ve anlamsızca parlıyordu.
Ben yargıç olsaydım, dedi Anton Pavloviç ciddi bir ifadeyle, Denis’i beraat ettirirdim…
Peki, neye dayanarak
Ona Sen, Deniş, henüz bilinçli bir suçlu olacak kadar olgunlaşmamışsın, git de olgunlaş!’ derdim.
Hukukçu gülmeye başlamıştı, fakat hemen ciddileşerek devam etti:
Hayır, saygıdeğer Anton Pavloviç, sizin ortaya koyduğunuz sorun, benim canını ve malını korumak görevini üstlendiğim toplumun çıkarları yararına çözümlenebilir ancak. Deniş, yabani bir adam, evet, fakat aynı zamanda da bir suçlu. Bu gerçeği değiştiremeyiz.
Gramofon dinlemeyi sever misiniz diye birden gülümseyerek sordu Anton Pavloviç.
Ah, evet! Çok severim! Şahane bir buluştur! diye heyecanla yanıtladı genç adam.
Bense gramofon sesine hiç katlanamam! dedi Anton Pavloviç sıkıntılı bir şekilde.
Neden?
Çünkü gramofon da hiçbir şey hissetmeden konuşur ve şarkı söyler. Gramofondan çıkan sesler karikatür gibidir, ölü seslerdir… Peki fotoğrafla ilgilenir misiniz?
Hukukçunun müthiş bir fotoğrafsever olduğu anlaşılmıştı; Çehov un zarif ve doğru bir şekilde biraz önce ifade ettiği bu şahane buluş la kendi arasındaki benzerliği hiç umursamadan gramofonu bir kenara bırakıp büyük bir hevesle fotoğraftan söz etmeye koyulmuştu. Üniformasının içinden, hayatta kendisini, hâlâ ilk kez ava götürülmüş bir enik gibi hissetmekte olan kıpır kıpır ve çok eğlenceli bir insancığın baktığını gördüm bir kez daha.
Anton Pavloviç, delikanlıyı uğurladıktan sonra kaşlarını çatıp şöyle dedi:
İşte görüyorsunuz… adalet koltuğunda böyle zıpçıktılar oturuyor ve insanların kaderini belirliyorlar.
Bir an sustuktan sonra ekledi:
Savcılar balık tutmayı çok severler! Özellikle de hanibalığı tutmayı!
***
Anton Pavloviç, her yerde bir kabalık bulma ve bunu belirtme sanatına, yani yalnızca yaşamdan yüksek beklentileri olan bir kimsenin erişebileceği, ancak insanları basit, güzel ve uyumlu gör-me isteğiyle yaratılabilecek bir sanata anlayışı vardı. Kabalık, onun şahsında her zaman acımasız ve sert bir yargıçla karşılaşıyordu.
Birisi, Anton Pavloviç’in yanında, popüler bir dergi yayınlayan ve insanlara sevgi ve merhamet göstermek gerektiğini her fırsatta söyleyen bir adamın demiryolunda bir kondüktöre haksız yere hakaret ettiğini ve bu adamın, emri altında çalışanlara sürekli ve aşırı derecede kaba davrandığını anlatıyordu.
E, ne bekliyordunuz, dedi Anton Pavloviç, acı acı gülümseyerek, aristokrat ve okumuş biri… özel okulda okumuştu ya! Babası çarıkla dolaşırdı, kendisi cilalı potinler giyer…
Bu sözlerde aristokratı bir anda önemsiz ve gülünç düşüren bir şey vardı.
Çok yetenekli bir adam! demişti bir gazeteciden söz ederken. Her zaman böyle soylu, insancıl… limonata gibi yazılar yazar. Başkalarının yanında karısına aptal diye hakaret eder. Hizmetçi odası rutubetlidir ve oda hizmetçileri sürekli romatizmadan yakınırlar. ..
Anton Pavloviç, NN yi beğeniyor musunuz
Evet… çok beğenirim. Hoş adamdır, diyor Anton Pavloviç öksürerek. Her şeyi bilir. Çok okur. Üç tane kitabımın da üstüne yattı. Dalgındır, bugün size harika biri olduğunuzu söyler, ertesi gün birilerine, sevgilinizin kocasının mavi çizgili siyah ipek çoraplarını aşırdığınızı anlatır…
Birisi, onun yanında kalın dergilerdeki ciddi bölümlerin sıkıcılığından ve ağırlığından yakınıyordu.
Siz de o yazıları okumayın, dedi Anton Pavloviç ciddi bir yüz ifadesiyle. Danışıklı yazılar bunlar… ahbap çavuş yazıları. Bunları Bay Krasnov, Çernov ve Belov yazıyorlar. Biri yazıyı yazıyor, diğeri ona karşı çıkıyor, üçüncüsü de ilk ikisinin arasını buluyor. Karşılıklı oturmuş, iskambil oynuyorlar sanki. Bütün bunlardan okura ne Birisi de çıkıp bu soruyu kendi kendisine sormuyor.
Bir gün şişman, yanağından kan damlayan, şık giyimli, güzel bir hanım Çehov’un evine gelmiş ve Çehovvâri konuşmaya başlamıştı:
Hayat çok sıkıcı Anton Pavloviç! Her şey öylesine sönük ki; insanlar, gökyüzü, deniz, hatta çiçekler bile soluk görünüyor gözüme. İçimde hiç istek yok… ruhumda bir kasvet… Sanki hastalık gibi…
Hastalık tabii! dedi Anton Pavloviç inandırıcı bir ifadeyle. Hastalık bu. Latince adı da morbus pritvorialis.
Neyse ki hanımefendi Latince bilmiyordu, belki de bildiğini belli etmedi.
***
Eleştirmenler, atların tarlayı sürmesine engel olan sığır sineklerine benzerler, dedi Anton Pavloviç, zekice gülümsemesiyle. At çalışmaktadır, bütün kasları, kontrbas teli gibi gerilmiştir, işte tam bu sırada sağrısına bir sığır sineği konar, kaşındırmaya, vızıldamaya başlar. Deriyi titretmek ve kuyruk sallamak gereklidir. Sığır sineği niye vızıldar Bunu kendisi de bilmiyordur herhalde. Sadece huzursuz bir yapısı vardır ve kendisinin de yeryüzünde var olduğunu, yaşadığını açıklamak ister. İşte bakın, ben de vızıldayabiliyorum, hem de her konuda! Yirmi beş yıldır öykülerim üzerine yazılan eleştirileri okuyorum, değer verilebilecek tek bir uyarıya, tek bir iyi tavsiyeye rastlamadım. Yalnız bir defa Skabiçevskiy, beni etkilemiş, benim bir duvar dibinde sarhoş halde geberip gideceğimi yazmıştı…
Gri, kederli gözlerinde hemen hemen her zaman ince bir alay kıvılcımı yumuşacık parlar, fakat bu gözler ara sıra soğuk, sert ve acımasız gözler olup çıkardı; böyle anlarda onun kıvrak, ta yüreğinden gelen sesi sertleşirdi. İşte o zaman bana öyle gelirdi ki, bu alçakgönüllü, yufka yürekli adam, eğer gerekli görüyorsa, kendisine düşman olanlara karşı güçlü ve sert olabilir, asla pabuç bırakmazdı.
Zaman zaman insanlara karşı tutumunda soğuk, sessiz bir karamsarlığa varan umutsuzluk hissederdim.
Acayip bir yaratık şu Rus insanı! demişti bir gün. Elek gibi, içinde hiçbir şey durmuyor. Gençken eline geçen her şeyi ruhuna dolduruyor, otuz yıl sonra ise içinde soluk paçavralar kalıyor. İyi yaşamak için, insanca yaşamak için çalışmak gerekir! Sevgiyle, inançla çalışmak gerekir. Bizde bunu beceremiyorlar işte. Mimar, bir iki güzel ev yaptıktan sonra oturup kâğıt oynamaya başlıyor. Hayatı boyunca kâğıt oynuyor veya tiyatro kulislerinde boy gösteriyor. Doktor, eğer pratik kazanmışsa, bilimsel gelişmeleri izlemeyi bırakıyor, Tedavide Yenilikler dışında hiçbir şey okumuyor ve kırk yaşına gelince de bütün hastalıkların üşütmekten kaynaklandığına ciddi ciddi inanıyor. Yaptığı işin önemini birazcık olsun kavramış tek bir memura rastlamadım: Başkentte ya da büyük bir kentte alıştığı gibi oturuyor, birtakım kâğıtlar yazıyor ve bu kâğıtlardaki buyruklar yerine getirilsin diye ücra Zmiyev ve Smorgon’a gönderiyor. Bunlar Zmiyçv ve Smorgonda kimleri özgürlükten yoksun bırakacaktır Memur bu sorunun yanıtını, bir tanrıtanımazın cehennem azaplarını düşündüğü kadar az aklına getiriyor. Başarılı bir savunmayla isim yapmış bir avukat, gerçeğin savunulmasına özen göstermekten vazgeçiyor, yalnızca mülkiyet hakkını savunuyor, at yarışı oynuyor, istiridye yiyor ve kendisini tüm sanat dallarının erbabı olarak gösteriyor. îki üç rolde şöyle böyle bir oyun gösteren aktör, başka rollere çalışmıyor, kafasına bir silindir şapka geçirip, kendisini dâhi sanıyor. Rusya, açgözlüler ve tembeller ülkesidir: Bu insanlar doymazcasına yemek yiyorlar, içki içiyorlar, gündüzleri uyumayı seviyorlar ve uykularında horluyorlar. Sırf evlerinde bir düzen olsun diye evleniyorlar, toplum içinde itibarlı olmak için de kendilerine bir sevgili buluyorlar. Psikolojileri köpeklerinkine benziyor: Dayak yediklerinde sessizce mızırdanıp kulübelerine saklanıyorlar, okşandıklarında sırtüstü yatıp patilerini havaya dikerek kuyruk sallıyorlar.
Kaygılı, soğuk bir nefret vardı bu sözlerde. Ancak nefret ederken acıyordu da. Anton Pavloviç, yanında birine sövüp sayacak olursanız hemen o kişiye arka çıkardı:
Niye öyle diyorsunuz Adam yaşlı, yetmişine gelmiş…
Ya da:
Daha çok genç, aklı ermediği için yapmıştır…
Bunları söylerken de yüzünde herhangi bir nefret belirtisi görmüyordum.
***
Kabalık, gençlikte sadece eğlenceli ve önemsiz bir şey olarak görünür ama insanın çevresini ufak ufak sarar, beynini ve kanını, zehir ve kömür kokusu gibi gri dumanıyla doldurur ve insan, pasın kemirdiği eski bir tabelaya döner: Bu tabelanın üzerinde bir resim vardır ama nedir, anlayamazsın.
Anton Çehov, kabalığın insanın içini karartan acıklı şakalarını, bulanık bayağılık denizinde keşfetmeyi daha ilk öykülerinde başarmış biriydi; gülünç sözlerin ve durumların ardında yazarın acımasız ve itici ne çok şey gördüğüne ve utanarak bunları sakladığına inanmak için yapılacak tek şey, onun mizahi öykülerini dikkatle okumaktır.
Aşırı derecede alçakgönüllüydü. İnsanların, daha dürüst olmalarının kendileri için mutlaka gerekli olduğunu yine kendilerinin tahmin edebileceklerini boş yere umut ediyor, onlara yüksek sesle ve açık açık Sizler… daha dürüst olun! demeye kalkışmıyordu. Bütün kabalıklardan ve çirkinliklerden nefret ederek, hayatın iğrençliklerini bir ozanın soylu dili ve bir mizahçının yumuşacık gülümsemesiyle betimliyordu. Öykülerinin güzel dış görünüşlerinin ardında onların acı bir serzenişle dolu iç anlamı göze pek az çarpıyordu.
Çok saygıdeğer okur kitlesi, Albionun Kızı öyküsünü okurken gülüyor ve hali vakti yerinde bir beyefendinin her şeye ve herkese yabancı, yapayalnız bir adamla alçakça alay ettiğini neredeyse görmüyordu. Ben Anton Pavloviç’in mizah öykülerinin her birinde, saf, gerçekten insanca bir yüreğin sessiz ve derinden iç çekişini, sahip oldukları insanlık erdemine saygı duymayı beceremeyen ve kaba kuvvete direnmeksizin boyun eğerek, köle gibi yaşayan, her gün olabildiğince daha yağlı lahana çorbası içmek gerektiğinden başka hiçbir şeye inanmayan ve kendilerini pataklayan güçlü ve küstah kişi her kim olursa olsun korkudan başka hiçbir şey hissetmeyenlere karşı umutsuz bir acımanın iç çekişini duyarım.
Hayattaki küçük şeylerin acıklılığını hiç kimse Anton Pavloviç kadar açık ve ince bir şekilde anlamamıştır, ondan önce hiç kimse, insanlara küçük burjuva bayağılıklarının bulanık karmaşası içindeki yaşamlarının hazin ve rezil manzarasını böylesine katı bir gerçeklikle resmetmemiştir.
Bayağılık onun düşmanıydı; hayatı boyunca bayağılıkla mücadele etmiş, onu alaya almış ve ilk bakışta her şeyin çok iyi, çok düzgün, hatta pırıl pırıl göründüğü yerlerde bile bayağılık küfünü bulup ortaya çıkararak, sakin ve keskin kalemiyle betimlemiştir ve bayağılık, bunun öcünü, onun, yani büyük bir ozanın ölü bedenini, istiridye vagonunda taşıtarak aşağılık bir davranışla almıştır.
Bu vagonun kirli yeşil rengi bana, bayağılığın, yorgun düşmanıyla alay eden geniş, muzaffer gülümsemesi olarak, sokak gazetelerinde yer alan sayısız anı ise ardında, düşmanının ölümüne için için sevinen yine aynı bayağılığın soğuk, pis kokulu nefesini hissettiğim ikiyüzlü üzüntüsü olarak görünüyor.
Anton Pavloviç’in öykülerini okurken kendini, havanın son derece berrak olduğu ve bu berrak havada çıplak ağaçların, birbirine bitişik evlerin, külrengi insanların keskin çizgilerle resmedildiği hüzünlü bir sonbahar gününde hissedersin. Her şey öylesine tuhaf, öylesine tek başına, hareketsiz ve güçsüzdür. Koyu maviye bürünmüş uzaklar ıssızdır ve soluk gökyüzüyle birleşerek, buz tutmuş çamur tabakasıyla kaplı toprağa kasvetli bir soğuk üflemektedirler. Yazarın aklı, yürüye yürüye kanıksanmış yolları, eğri büğrü sokakları, zavallı küçük insanların bilinçsiz, yarı uykulu bir koşuşturmayla doldurdukları, can sıkıntısından ve tembellikten boğulmak üzere oldukları sıkışık ve pis evleri, sonbahar güneşi gibi korkunç bir parlaklıkla aydınlatmaktadır, işte köle misali çok sevebilen sevimli, uysal bir kadın olan Duşeçka, gri bir fare gibi huzursuz, fırt fırt oraya buraya koşup duruyor. Suratına tokat atılabilir ama o, yüksek sesle inlemeye bile cesaret edemeyen uysal bir köledir. Onun yanında Üç Kızkardeşler’den Olga, üzüntüyle duruyor: O da sevgi doludur ve tembel erkek kardeşinin ahlaksız ve kaba karısının kaprislerine hiç itiraz etmeden boyun eğiyordur. Kız kardeşlerinin hayatı, gözlerinin önünde paramparça olurken o ağlamakta ve hiç kimseye, hiçbir yardımda bulunamamaktadır. Bayağılığa karşı ağzından tek bir güçlü, canlı protesto sözü çıkmaz.
İşte insanın gözlerini yaşartan Ranevskaya ve Vişne Bahçesi’nin diğer eski sahipleri. Onlar da çocuklar kadar bencil, yaşlılar kadar cansızdırlar. Ölmek için geç kalmışlardır ve çevrelerindeki hiçbir şeyi görmeksizin, hiçbir şeyi anlamaksızın sızlanmaktadırlar. Hayata yeniden yapışma gücünden yoksun birer asalaktır onlar, işte haylaz öğrenci Trofimov, bir yandan çalışmanın gerekli olduğu konusunda nutuk atarken, bir yandan da çevresindeki işsiz güçsüz takımını rahat ettirmek için durup dinlenmeden çalışan Varya ya aptalca şakalar yaparak ortalıkta boş boş dolanıp duruyor.
Verşinin, üç yıl sonra yaşamın ne kadar güzel olacağını hayal ediyor ve çevresindeki her şeyin çürüdüğünü, Solenıy’ın sıkıntıdan ve budalalığı yüzünden zavallı Baron Tuzenbah’ı gözleri önünde öldürmeye hazır olduğunu fark etmeksizin yaşıyor. Aşklarının, budalalıklarının ve tembelliklerinin, dünya nimetlerine karşı aç-gözlülüklerinin kölesi olmuş kadınların ve erkeklerin oluşturduğu başı sonu olmayan bir insan dizisi gözler önünden geçiyor; yaşam karşısında karanlık bir korkuya kapılmış olan bu köleler, bulanık, belirsiz bir endişeyle yürüyorlar ve yaşadıkları zamanda kendileri¬ne yer olmadığını hissederek, gelecekle ilgili abuk sabuk konuşmalarla hayatlarını dolduruyorlar.
Bu soluk kitle içinde zaman zaman bir silah sesi duyuluyor, İvanov veya Treplev, ne yapmaları gerektiğini anlamışlar ve ölmüşlerdir.
Bu insanlardan pek çoğu, iki yüz yıl sonra yaşamın ne kadar güzel olacağını hayal ediyor ama şu basit soruyu sormak hiç kim-senin aklına gelmiyor: Biz hep böyle hayal kurmayı sürdürürsek, hayatı kim düzeltecek
Bütün bu güçsüz insanların oluşturduğu sıkıcı, boz kalabalığın yanından büyük, akıllı, her şeye dikkat eden bir adam geçti, yurdunun bu can sıkıcı insanlarına baktı ve hüzünlü bir gülümsemeyle, yumuşak ama derin sitemlerle dolu bir tonla, yüzünde ve göğsünde umutsuz bir kederle, samimi, güzel sesiyle şöyle dedi: iğrenç bir yaşam sürüyorsunuz, baylar!
***
Beş gündür ateşim var ama canım yatmak istemiyor. Gri Fin yağmuru, ıslak tozlar halinde yere dökülüyor. Küçük Inno Kalesinde toplar gümbürdüyor, birilerini vuruyorlar. Projektörün uzun dili geceleri bulutları yalıyor. Şeytanca bir sanrıyı, savaşı akla getirdiği için iğrenç bir manzara bu.
Çehov okudum. Bundan on yıl önce ölmüş olmasaydı eğer, savaş, insanlara karşı duyulan nefretle ilk önce onu zehirleyerek öldürürdü herhalde. Aklıma cenaze töreni geldi.
Moskova’nın tatlı sevgilisi yazarın naaşı, kapısında iri harflerle istiridye için yazan yeşil bir vagonla getirilmişti. Yazarı karşılamak üzere istasyonda toplanmış olan küçük kalabalığın bir kısmı, Mançurya dan getirilmiş olan General Kellerin naaşının ardından yürüyor ve Çehov’un neden askeri bando müziği eşliğinde gömüldüğüne şaşıyorlardı. Yanlışlık ortaya çıktığı zaman bazı neşeli insanlar kıs kıs gülmeye, kikirdemeye başladılar. Çehov’un tabutunun arkasından en fazla yüz kişi yürüyordu; damatlar gibi yeni ayakkabılar giymiş, rengârenk kravatlar takmış iki avukat aklımda iyice yer etmiş. Bu avukatların ardı sıra yürürken adı, V. A. Maklakov olanın, köpeklerin zekâsından söz etmekte olduğunu, tanımadığım diğerinin ise yazlık evinin konforunu ve evin çevresindeki doğal güzellikleri öve öve göklere çıkarttığını işitiyordum. Leylak rengi elbise giymiş bir hanımefendi de, dantelli şemsiyesinin altında yürürken bağa gözlüklü yaşlı bir adama: Ah, fevkalade sevimli ve zeki biriydi.. diyordu.
Yaşlı adam pek inanmamış gibi öksürüyordu. Sıcak, tozlu bir gündü. Alayın önünde şişman emniyet müdürü, besili, beyaz atının üstünde azametle ilerliyordu. Bütün bunlar ve daha pek çok şey, büyük ve zarif sanatçının anısıyla hiçbir biçimde bağdaşmıyordu.
***
Çehov, yaşlı A. S. Suvorin’e yazdığı mektuplardan birinde şöyle diyordu:
“Yaşama sevincini yok ederek duygusuzluk yaratan ekmek kavgasından daha sıkıcı, daha tekdüze, daha kasvetli ve şiirsellikten uzak bir şey yoktur.”
Bu sözlerde, bence yalnızca Anton Pavloviç e özgü olmayan, genel, aşırı derecede Rus özelliği taşıyan bir ruh hali ifade buluyor. Her şeyin çok olduğu, ancak insanlarda çalışma sevgisinin bulunmadığı Rusya da çoğunluk böyle düşünür. Bir Rus, enerjiye hayrandır, ama enerjiye inancı azdır. Rusya dan, örneğin Jack London gibi hareketli, enerjik ruhlu bir yazar çıkmaz. Gerçi London un kitapları ülkemizde hevesle okunur ama ben bu kitapların Ruslarda eylem yapma isteği uyandırdığını sanmıyorum, bu kitaplar olsa olsa hayal gücünü biraz kımıldatır. Ancak Çehov, bu anlamda çok Rus değildir. Onun hayatını kazanma kavgası, daha gençlik yıllarında, sadece kendi boğazına yetecek ufacık bir lokma için değil, koskoca bir ekmek için küçük, günlük işler olarak, yani pek hoş olmayan biçimiyle başlamıştır. İnsana sevinç aşılamayan bu işlere gençliğinin bütün gücünü vermiştir. Şaşırtıcı olan, gülmece duygusunu nasıl koruduğu sorusunun yanıtıdır. Hayatı yalnızca insanların can sıkıcı zenginlik ve refah isteği olarak görüyordu; hayatın büyük dramları ve trajedileri, ona göre, günlük olayların kalın perdesi altında gizliydi. Ancak çevresinde tok insanlar görme kaygısından birazcık kurtulduğu zaman, keskin bakışlarını bu dramların içyüzüne dikmiştir.
Kültürün temeli olarak emeğin önemini Anton Pavloviç kadar derinden ve çok yönlü hissedebilen birini daha görmedim. Bu durum, onun bütün ufak ev eşyalarında, bu eşyaların seçiminde ve onlara karşı sevgisinde ifadesini bulmuştur. Bir şeyler biriktirme hırsından uzak, eşyalara, insan ruhunun yaratma gücünün ürünlerine duyulan hayranlık biçiminde ortaya çıkan soylu bir sevgidir bu. O, bina yapmayı, bahçe düzenlemeyi, toprağı süslemeyi sever, çalışmanın şiirini duyumsardı. Bahçesine kendi elleriyle diktiği meyve ağaçlarının ve süs çalılarının büyümelerini öyle dokunaklı bir kaygıyla izlerdi ki! Autko’daki evin yapımıyla ilgili koşuşturmaca içinde şöyle demişti:
Her insan kendi toprağında yapabileceği her şeyi yapmış olsa dünyamız ne kadar güzel olurdu!
Vaska Buslayev oyununu yazmaya başladıktan sonra, övüngen Vaskanın şu monologunu okumuştum ona:
Ah, keşke daha güçlü olsaydım!
Sıcak soluklar verip karları eritseydim,
Çepeçevre dünyayı gezip her yeri sür şeydim,
Bir asır dolaşıp kentler kuşatsaydım,
Kiliseler kurup bahçeler ekseydim!
Toprağı süsleseydim kız gibi,
Sarılsaydım ona yavuklum gibi,
Kaldırsaydım toprağı göğsüme kadar,
Kaldırsaydım, götür şeydim onu Tanrıya:
-Bak Tanrım, nasıl bir toprak,
Onu nasıl da süsledi Vaska!
Sen onun taşını göğe attın,
Bense onu zümrüt kadar değerli yaptım!
Bak, Tanrım, sevin,
Güneşte nasıl da yeşil yeşil parlıyor!
Onu sana armağan etseydim,
Ama -pahalıya mal olur- hem de çok pahalıya!
Monolog Çehov’un hoşuna gitmişti; heyecanla öksürüp bana ve Doktor A. N. Aleksin’e şöyle demişti:
Güzel… Son derece gerçek, insanca! Tüm felsefenin anlamı bu işte. İnsanoğlu dünyayı bir yaşama alanı yaptı, onu kendisi için de rahat edeceği bir hale getirecektir. Başını kararlı bir tavırla salladıktan sonra yineledi: Evet, getirecektir!
Vaskanın kendi kendine düzdüğü övgüyü bir kez daha okumamı söyledi, dinledikten sonra pencereden bakarak şu öğüdü verdi:
Son iki dizeye gerek yok, şiiri bozuyor. Fazlalık…
***
Edebi çalışmalarından çok az ve isteksiz söz ederdi; söz etmek istediğinde de efendice, Lev Tolstoy’dan bahsederken gösterdiği özenle konuşurdu. Çok ender olarak, neşeli bir anında, bir konuyu, genellikle de mizah içeren bir konuyu gülerek anlatırdı.
Biliyor musunuz, tanrıtanımaz bir öğretmen hanımı anlatan bir öykü yazacağım. Darwin hayranı bu hanım, halkın boş inançlarıyla savaşmak gerektiğine inanıyor, fakat kendisi, köprücükkemiği için gecenin on ikisinde, hamamda kara bir erkek kedi pişiriyor. Bu kemik, erkeğin ilgisini çeker, onu kendisine âşık edermiş…
Oyunlarından neşeli şeylerden söz eder gibi söz ederdi ve neşeli oyunlar yazdığına galiba yürekten inanırdı. Savva Morozov, büyük olasılıkla onun sözlerinden hareket ederek ısrarla, Çehov’un piyeslerini lirik komediler olarak sahneye koymak gerekir, diyordu.
Ancak Çehov, genel anlamda edebiyata çok önem verir, genç yazarlara özellikle duyarlı davranırdı. B. Lazarevskiy, N. Oliger ve diğer pek çoklarının sayısız müsveddesini şaşılacak bir sabırla okurdu.
Daha fazla yazar gerek bize, diyordu. Gündelik yaşamımızda edebiyat, seçkinler için bile henüz çok yeni bir şey. Norveç te her iki yüz yirmi altı kişiye bir yazar düşüyor, bizde ise bir milyon kişiye bir yazar…
Hastalık, onda bazen bir merak hastasının, hatta bir insandan- kaçarin ruh halini yaratıyordu. Böyle günlerde eleştirilerinde huysuz ve insanlara karşı davranışlarında zor biri oluyordu.
Bir gün, sedire uzanmış, kuru kuru öksürerek elindeki termometreyle oynarken şöyle demişti:
“İnsanın günün birinde öleceğini bilmesi zaten tatsız bir şeydir; ama vaktinden önce öleceğini bilmek – işte bu çekilir gibi değil…”
Başka bir defa, açık pencerenin önünde oturmuş, uzaklara, denize bakarken ansızın kızgınca şöyle demişti:
Güzel bir hava, iyi bir ürün, hoşa giden bir roman umuduyla, zengin olmak ya da polis komiseri olmak umuduyla yaşamaya alışmışız, daha akıllı olmak umudunu ise görmüyorum insanlarda. Yeni bir çar gelirse daha iyi olacağını, iki yüz yıl sonra daha iyi bir şeyler olacağını düşünüyoruz ve bu iyi şeylerin hemen yarın olması için hiç kimse çaba göstermiyor. Hayat her geçen gün her yönüyle daha karmaşık hale geliyor ve almış başını bir yerlere doğru gidiyor, insanlarsa gözle görülür biçimde aptallaşıyorlar ve giderek daha fazla insan yaşamdan uzak kalıyor.
Bir an düşündü ve alnını kırıştırıp ekledi:
Tıpkı haçlı yürüyüş sırasındaki sakat dilenciler gibi.
O, bir hekimdi, ancak bir hekimin hastalığı, hastalarının hastalığından her zaman daha ağırdır; hastalar organizmalarının yıkıldığını yalnızca hissederler, hekimin ise bu konuda bildiği şeyler vardır. Bilginin ölümü yaklaştıran bir şey sayılabildiği olaylardan biridir bu.
***
Güldüğü zaman gözleri çok güzel oluyordu: Bir kadının gözleri kadar tatlı ve yumuşak. Neredeyse sessiz denebilecek gülüşü çok güzeldi. Gülerken gülmenin zevkine varıyor, sevince boğuluyordu; böyle içten gülebilen birini daha tanımıyorum.
Kaba fıkralar onu hiç güldürmezdi.
Sevimli ve içten gülerken bana şunları anlatıyordu:
Tolstoy size karşı neden bir öyle bir böyle davranıyor, biliyor musunuz Kıskanıyor, Sulerjitskiy’in sizi, kendisinden daha fazla sevdiğini düşünüyor. Evet, evet. Dün bana, şöyle dedi: Gorkiy e karşı samimi davranamıyorum, nedenini kendim de bilmiyorum ama yapamıyorum. Suler in onun evinde kalması bile hoşuma gitmiyor. Suler için zararlı bir şey bu. Gorkiy hırçın bir adam. Zorla saçı kesilip rahip giysileri giydirilmiş ve bu yüzden herkese kızmış bir ilahiyat öğrencisine benziyor. Gözcü ruhu var onda. Bir yerlerden kalkıp, bilmediği Kenan Ülkesine gelmiş, herkesi dikkatle inceliyor, her şeyi görüyor ve her şeyi tapındığı Tanrıya rapor ediyor. Tanrısı da köylü kadınların inandığı orman devi ya da su cini türünden bir umacı/
Çehov, anlatırken gözlerinden yaş gelene kadar gülmüş, gözyaşlarını silerken şöyle devam etmişti:
Ben Gorkiy, iyi adamdır, diyorum. O ise Hayır, hayır, ben biliyorum, diyor. Burnu ördek gagası gibi. Sadece mutsuz ve hırçın insanların burnu böyle olur. Kadınlar da onu sevmiyorlar, kadınların, tıpkı köpekler gibi, iyi insanı anlama sezgileri vardır. Suler’e bak, o, insanlar konusunda gerçekten de paha biçilmez karşılıksız sevme yeteneğine sahiptir. Bu konuda bir dâhidir. Sevebilmek, her şeyi yapabilmek demektir…
Çehov, bir süre durup, dinlendikten sonra yineledi:
Evet, ihtiyar kıskanıyor… Ne garip değil mi?
*
Tolstoy’dan hep gözlerinde özel, belli belirsiz, tatlı ve utangaç bir gülümsemeyle, sesini alçaltarak, özenli, yumuşak sözcükler gerektiren hayali, gizemli bir şeymiş gibi söz ederdi.
Çehov, Tolstoy’un yanında, tıpkı Eckermann gibi, yaşlı bilgenin keskin, beklenmedik ve genellikle de çelişkili düşüncelerini titizlikle kaydedecek birinin bulunmayışına çok kez hayıflanmıştır. Bu işi siz yapabilirsiniz, diye Sulerjistkiy i ikna etmeye çalışırdı. Tolstoy sizi çok seviyor, sizinle ne kadar çok, ne kadar güzel konuşuyor.
Çehov, Suler le ilgili olarak bana:
Akıllı bir çocuk bu Suler, demişti.
Çok doğru söylemişti.
*
Tolstoy, bir keresinde benim yanımda Çehov’un bir öyküsünden, galiba Duşenka’dan övgüyle söz etmiş, şöyle demişti:
Bakire bir kızın ördüğü dantel sanki bu öykü; eskiden böyle dantelci kızlar, yaşlı kızlar vardı. Bu kızlar bütün hayatlarını, bütün mutluluk hayallerini desene dökerlerdi. Sevgililerini desenlerle hayal ederler, tüm gizli, saf sevgilerini ördükleri dantele aktarırlardı. Tolstoy çok heyecanlanmış, gözlerinde yaşlar belirmişti.
O gün Çehov un ateşi yüksekti, kıpkırmızı olmuş yanaklarıyla oturuyor, başını eğmiş, özenle gözlüğünü siliyordu. Uzun süre konuşmadı, sonunda derin bir iç çekip alçak sesle ve mahcup:
Dizgi hataları var… dedi.
*
Çehov’la ilgili çok şey yazılabilir. Ancak onun hakkında çok incelikli, çok düzgün yazılar yazmak gerekir ki bunu da ben beceremiyorum. Onun hakkında yazarken tıpkı onun gibi, onun hoş kokulu, zarif ve hüzünlü Bozkır öyküsü gibi bir öykü yazmak, yapılacak en güzel şey olurdu.
Böyle bir insanı anımsayınca insanın hayatına hemen bir canlılık geliyor, yeniden parlak bir anlam katılıyor.
İnsan, dünyanın eksenidir.
Peki ya kusurları, eksiklikleri
Hepimiz insan sevgisine açız, insan açken iyi pişmemiş ekmek bile tatlı gelir.
Maksim Gorki

maksim-gorkinin-kaleminden-cehov Maksim Gorki'nin Kaleminden Anton Çehov