Ancak şimdilik, ey kibar okuyucu!

221
Ancak şimdilik, ey kibar okuyucu! Ve
Kitabımı satın alan daha da kibar kişi!
Şair -yani ben- elinizi sıkar izninizle
Ve kulunuz köleniz olarak hoşçakal! der ki
Birbirimizi anladıysak eğer karşılaşırız yine,
Yoksa denemeyeceğim sabrınızı,
Bu kısa örnekten sonra bir daha,
Başkaları beni örnek alsalar da.

222
“Çık, küçük kitap, bu yalnızlığımdan!
Seni sulara bıraktım, git yoluna!
Ve eğer inandığım gibi, iyiyse damarın
Bulacak dünya seni günler sonra.”
Southey okunursa, Wordsworth anlaşılırsa bir gün,
Elimde değil bu iddiamı sunmamak övgüye-
İlk dörtlik Southey’indir tamı tamına,
Tanrı aşkına ey okuyucu! Benim olduğunu sanma.

Lırd Byron
Çeviren: Halil Köksel

lord-byron-don-juan Ancak şimdilik, ey kibar okuyucu!

Şurası kesin ki yaşama isteği uzatır yaşamı

Şurası kesin ki yaşama isteği uzatır yaşamı,
Hekimlerce bilinen bir şeydir açıkça,
Hastalar atlatır en umutsuz durumları,
Başlarının etini yiyen karıları ya da dostları yoksa,
Umutlarını yitirmemişlerdir daha çünkü,
Ne cerrahın neşteri, ne Atropos’un makası görünür onlara,
İyileşmekten umut kesmek kısaltır ömrü,
Ve kısa yoldan sona erdirir insanın acılarını

Lord Byron
Çeviren: Halil Köksel / YKY
Kanto II/64

IMG-20170410-WA0008 Şurası kesin ki yaşama isteği uzatır yaşamı

Üstüne titrediklerimizin ölümü

Kalbin o soğuk ağırlığını, yoksa mide
Mi demeli, duydu da yazık! Böylesi şeylere
Çare bulamaz en iyi eczacı,
Aşkın yitirilmesine, dostların ihanetine,
Üstüne titrediklerimizin ölümüne ki,
Onlarla bizim de bir parçamız ölür çılgın umutlar bitince:
Kuşkusuz ki daha da acıklı olabilirdi Juan’ın durumu,
Ancak güçlü bir ilaç gibi yatıştırdı deniz onun bulantısını.

Lorde Byron
Kanto II / 21

IMG_20170403_153047_811 Üstüne titrediklerimizin ölümü

Hafifletmek ister gibi

87
İki de baba vardı bu korkunç tayfa arasında,
Yanlarında oğulları da vardı, birinin oğlu
Daha sağlam ve güçlü görünüyordu ya,
Daha önce öldü ve yanındaki
Sofra arkadaşı bildirdi bunu babasına,
“Tanrı acı çektirmesin, elimden bir şey gelmez.” dedi babası
Bir an bakarak oğluna ve cesedin denize atıldığını
Gördüğünde ne bir gözyaşı döktü, ne de bir ah dedi.

88
Öteki babanın oğluysa
Ana baba kuzusuydu ve ,
İyi dayandı ancak, ılımlılık ve sabırla,
Geciktirdi onu izleyen alınyazısını,
Gülümsedi arada sırada,
Babasının yüreğinde büyüdüğünü gördüğü
Ölümün onları ayıracağı duygusunu
Hafifletmek ister gibi.

89
Ve babası eğildi oğlunun üstüne,
Yüzünden ayırmadı gözlerini ve solgun dudaklarındaki
Köpükleri silerek uzun uzun baktı ona,
Ve sonunda diledikleri yağmur geldi,
Parladı oğlunun gözlerindeki donuk tabaka
Bir an için kımıldar gibi oldu,
Babası sıktı paçavrayı, azıcık su damlattı
Ölmekte olan çocuğunun ağzına – ne ki boşunaydı.

90
Can verdi oğlan, babası tuttu onu
Baktı bir süre, ölüm kesinleşinceye
Kalp atışı dininceye kadar ve nabzı
Ve umutları sönüp gidince,
Sevgiyle izledi oğlunu
Gömülünceye dek azgın dalgalara,
Sonra çöktü, donuk ve ürpererek, ve göstermedi
Elinin ayağının titreyişinden başka yaşam belirtisi.

Lord Byron
Kanto II

denize-gomulen-insanlar Hafifletmek ister gibi

Ey güzel okur! Bir kez burnunu uzattığın bu sayfaların içinden bir daha çıkamayacağına ant içerim.

Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçen kaç ozan bilirsiniz? Biz onların yalancısıyız, doğuştan sakat ayağına karşın yaman yüzücü olan yiğidimiz Byron, daha sakalları şeftali tüyü denliyken, 1810 yılının Mayıs ayının üçünde, gezi yoldaşı teğmen Ekenhead’la birlikte Çanakkale Boğazı’nı yüzerek geçer. Merak bu ya, Homeros’un (boğazı yüzerek geçen yiğitler konusunda) doğruyu söyleyip söylemediğini sınamak için yaparlar bu işi de. Atalarından kalma Lord unvanını giyeli ve parlamentodaki Özgürlükçü Parti sıralarında kafa sallamaya başlayalı bir yıl olmadan yollara düşüşüne, at biniciliğine, barut sıkıcılığına, yerinde durmazlığına, başıbozukluğuna, göçebeliğine ve XI. Kanto’nun ellibeşinci sekizliğinde dediklerine bakarsak, Napolyon’udur ya, azıcık da Timurlenk’idir o şiirin.

Ey güzel okur! Bir kez burnunu uzattığın bu sayfaların içinden bir daha çıkamayacağına ant içerim” Don Juan, Byronun kendisinden başka biri değildir. Bir kurgu-öykü değil “hayatım roman” türünden yaşanmış gerçeklerdir.

Don Juan, kimi ağzının suyunu akıtacak, kimi beynimizi kafatasından uğratacak, kimi de yüreğinizi hoplatacak, ancak okumasını bilene sürgidesice bir kahkaha tufanı yaşatacak pek de beyin açıcı, yüksek yakıcı, kafa yapıcı, şen şakrak, koyu duygulu, coşkulu, kanlı bıçaklı, göbekli, çiftetelli ve de pek verici bir destan olup, Byron’ımızın sonunu getiremediği son ve baş yapıtıdır.

Yiğit oğlanımız Don Juan, Byron’ın oldum olası tiksindiği ıslak ve boz iklimli İngiltere yerine kavuniçi güneşli ve kanlı canlı İspanya’da dünyaya gelir: (I:8): “Sevilla’da doğmuştu, portakalı / Ve kadınıyla ünlü o hoş kentte”. Türlü aşk ve meşk işleri çevirir: (I:170): “Julia’nın dudağına çevirdi Juan dudağını / Saçları lülelerini okşadı onun sonra / Neredeyse unuttular tehlikeyi ve umutsuzluğu / O an olsun söz geçiremediler sevdalarına”. Bu gönüllü sevda, anasının elinden zorunlu bir sürgün tacı kondurur Juan’ın başına: (I: 191): “Gezip tanımasına karar verdi oğlunun / Avrupa’daki iklimlerin hepsini, denizde karada / Eski ahlakını düzeltmesi ve yenisini kazanması için”. Julia’nın Juan’a yazdığı ayrılık mektubu ise (I: 192-7) ölümsüz bir delikanlı ozan Shelley’e göre yeryüzündeki en güzel sevda şiiridir. Biz de deriz ki: Kadın ruhunun abecesini ve çarpım cetvelini ezbere bilen pek az erkekten biridir Byron. Geçelim: Juan, Akdenize açılan bir yelkenliye dehdeh edilir. Bir sonraki görüntü yürek hoplatır: (II:27): “Geceleyin saat birde rüzgâr ani bir dönüşle / Her yanı denizden bir uçuruma fırlattı gemiyi”. Kulağınıza fısıldayalım ki bir tek Marquez değildir batan geminin öyküsünü yazan. 19. yüzyılda da fırtına anakonusu, ozanlara ve ressamlara pek çok ekmek yedirmiştir. Byron’ımız da bu evrensel yıkımdan ballı börek yemeyi savsaklamaz. Juan, tamusal bir fırtına içinde ceviz kabukluğu yaparken, bir yolu bulunur, yiğidimiz Ege’deki bir adaya güzeller arasına çıkartılır: (II:123): “İşte bu ikisi canlandırdı Juan’ı / Üst baş ve yiyecekler verdiler, baktılar ona / Ve kadınlara özgü, o içinde onbinlerce ince buluşu / Barındıran o yumuşak sevecenlikle…” Âdem ile Havva’nın cennetteki yaşantısına benzer biçimde elmayı ısırır ve güzel Haidee ile aşk şarabını içer. Nedir ki Âdem’in kıskanılıp cennetten sürülüşü gibi, elmadan sonra ayvayı yeme sırası şimdi âdemoğlu Juan’cığımızdadır. Haidee’nin korsan babasının (ki Tepedelenli Ali Paşa’nın betimlemesidir) adamlarınca kargatulumba bir kalyonun ambarına atılır. Doğru köle pazarına, İstanbul’a (V:3): “Avrupa ve Asya yakasında serpili camileriyle / Şurda burada birkaç yetmişiki kürekli / Yelkenlinin süslediği Boğaz’ıyla / Ayasofya’nın altın gibi kubbesi ve selvi ağaçları / Ve yüksek ve ak başlı Uludağ’ıyla / Oniki adasıyla, düşlediğimden de öte, tanımlanması / Olanaksız olan, Çekici Lady Montagu’nün çekiciliğine kapıldığı / O olağanüstü görüntü ortaya serildi.” Topkapı Sarayı’na köle olarak, “Juanna” adıyla hareme alınır. Haremde çevirdiği aşk dolapları yüzünden çuvalla Boğaz’a boca edilir. Kefeni yırttım derken Türk-Rus savaşının içinde uyanır: rastlantı sonucu ün salar ve onur takıları kazanır. Çariçe Katerina’nın gözdesi olur: “Şen şakrak hanımefendiler, danslar, hazır para / Buzu cennet, şakır şakır güneşli yapar kışı da.” (X:21). Katerina ve öteki Rus dilberleri Juan’ımızın iliğini emecek, onu yatağa düşüreceklerdir: Hastalığı bir tür “Sefer yorgunluğudur” (X:40). Katerina’nın eliyle, iyileşmesi ve hava değişimi için Juan elçi olarak binbir tantanayla Londra’ya yollanacaktır.

Bundan önceki kantolarla kahkahadan kırılan zeki okur, XI. Kanto’dan sonrakilerle gözünden yaşlar gelene de gülmekten yerlere yatacaktır. Çünkü ozanımız bundan böyle kendi alanında oynamaktadır ve kendi İngilteresiyle hesaplaşmaktadır. Don Juan’ın yazılışının ardında yuvalanmış zembereklerden biri de Byron’un anayurdunun ipini pazara çıkartma inceliğini göstermesi olmuştur.

Dilin oynaklığı tam onikiden vurulmaya açmadığı için göbeğini, çevirmenin işi de bir sözcüğün yalnız karşılığını değil, rengini ve kokusunu da okuyucuya sunarak onun yanaklarında güller açtırmaktır. Bir sözcüğün şairin sözlüğündeki hanında konaklamadan şiir yoluna düşülmeyeceğini bilmez miyiz? Biz burda Byron’a Türkçe don biçiyoruz: ozanımızın yedikleri, içtikleri ve sevdikleri kendinin olsun, bizimkisi biraz da okuyucunun geçmişte dönen o dolaplara, unutulan yerlere ve zamanlara girmesine kaydıraklık yapmaktır. Şiir her zaman şiirdir, ancak şairinin havasına girilmeyen şiir hünkârbeğendisiz tandır kebabına benzer. Bu yaklaşımımız karşısında cıvataları gevşeten ya da sigortası atanlar varsa bu kendilerinin bileceği iştir.

Genç ustamız, iki Venedik Karnavalı arasındaki uçkuru açık günlerinde Don Juan’ın ilk iki kantosunu yazmış ve Londra’ya uçurmuştur. Yayıncısı Murray ve dostlarının da Don Juan yerine “ağırbaşlı”, “yüce” ve “kutsal” bir şiir bağışlaması için kafasını ütülemeleri, ne mutlu bizlere ki şairimizi uyutmamış, tersine, 19 Ocak 1819’da Venedik’teki sarayından yayıncısına şu dudak uçuklatan sözleri patlatması için çimdiklemiştir ancak onun yanardağ yüreğini: “Hıristiyanlığın nağmeleri yolumdan edemez beni!”

Yiğit ozanların içleri, ne kendi içlerine ne de içinde yaşadıkları zamanlarına sığmaz a be okur! Bir baltaya sap olmayan işler yapmak da onların doğasındandır ki, kurulu düzen şakşakçılarını her zaman her yerde eşekten düşmüş karpuza çevirtir onların bu tutumları.

Ozanımızın yaşadığı sürece Don Juan’ı yazmayı sürdürmeye karalı olduğu da mektuplarından ve güncelerinden anlaşılır. Pessoa gibi ölüm gününü tastamam kestiremediyse de, Juan’ın kişiliğinde onunla birlikte yaşamının belirsizliğe ve ölüme kayışını duyar olmuştur Byron. Şimdi burada uyanıklık isterim: Yedi ülke ve denizi gezen, hep dört ayak üstüne düşen, kadınların çabucak avcuna düştükleri, açlıklara yoksulluklara düşse de sonunda hep düşeş düşüren yiğidimiz Juan, XVI. Kanto’da ilk kez gülünç duruma düşüyordur. İşte Byron’da kimseye çaktırmadan derinden derine yapıtını sona doğru çekiyordur. Destanın en son sekizliğinden bir öncekine şu soru vidasını yazın tarihçilerinin beynine burgulayacaktır.

     “Bir sorun olarak bırakıyorum bunu, her şey gibi.”

 Dahası, en son dizesi şudur:

    “Ya da uyku uyumuş olmaktan çok düş görmüş gibiydi.”

Ey okur söyle! Ölümden başka neyin tanımıdır bu? Ne ki ölüm de tıpkı yaşam gibi bir şakadan başka bir şey değildir. Byron için ve ol yazın tarihçileri onun bilerek ölüme yürüdüğünü az buçuk çakmamışlardır. İlerde göreceğiz.

Saymadık diye aldanmayın, ozanımızın okumamış olduğu ozan yok gibidir. Nedir, hep kitaplarda gezinmez. Yaşambilimi de savsaklamaz: … Günler olur kendini bir Ermeni manastırına kapatır, geceler olur Atina meydanlarında uçkuru açık yaşar. Osmanlı’nın Yunanistan’ın valisi Ali Paşa’nın sarayında aylarca keyif sürer…. başka ünlüleri anmazsak Goethe, Don Juan’ı çevirmekle kalmayıp Byron’ı şiir şampiyonu olarak duyuracaktır ortalığa. Evet ya, Shakespeare’den sonra yeryüzü ülkelerinde en çok şakşak almış İngiliz ozanı ve “Byroncılık” denen bir söylencenin doğmasına yol açan bir olaydır Lordumuz. Bunu da cebindeki para şıkırtısına değil, söylediği sözün toz kaldıran ve lav akıtan türden olmasına borçludur.

Nedir, sayın okurlar, erken çiçek açan ve gittikçe su çekip boy atan ve şişkinleşen kabağın, eğer ayrı bir özen gösterilmezse, el üstünde taşınırken düşeceği bellidir. Byron’ımız kötü aldanmış, bilgelik gösteren ancak dünyadan ve köprüler altında akan ırmaklardan çakmayan, hayat değil de kitap adamı bir hatuna yüzük dayamıştır. Sonu yıkımdır. Nedenini söylemeyelim, karısı bir yaş yaşamış bebesini aldığı gibi baba evine kaçar.

Byron’ımız ağaçları ve kırları elektirikli süpürgeyle süpürülmüşe benzeyen tertemiz İsviçre’de dişe gelir bir şey yazmaz. Çünkü ey okur, sarımsak ve baharat kokusu ve de sokaklara asılan binbir renk çamaşırlar görüntüsüdür şiir filminin yönetmeni ki, ne zaman Venedik sokaklarında dolaşmaya başlayacaktır yiğidimiz, işte o dakika, derin bellek kuyularından çekmeye başlayacaktır Don Juan filmini.

Varsıl ozan yoksul ozanın çenesini yorar. Okuyucularımızın içini daha çok burmadan Byron üstüne önsöz yerine çizdiğimiz ve onların değerli kafalarını ütüleyen işbu önemsiz tanıtım yazısından sonra, İngiliz okuyucusu için yüzde yüz gerekli olmuşsa Türk okuyucusu için de yüzde binyüz gerekli olan dipnotların kuş hızıyla ayıklanarak önlerine sunulacağını muştulayalım ki, bize kulak verme inceliğini gösterenler işimizin şiir değil de öykü olduğu kuşkusuna kapılmasınlar.

Don Juan’ı üstadımız Byron beş yılda güle oynaya yazmıştır. Çevrilmesiyse, dergilerde göz kırpan genç ve umut verici bir ozan olan şu çevirmen kulunuzun da ömrünü on yıl törpülemiştir. Nedeni de Byron’ın söylemediği tek sözün bu çeviride gün yüzü görmeyişine çabalamasıdır. Ozanın sözleri didik didik edilip olabildiğince öz ve günümüz Türkçesiyle imbiklerden çekilmeye çalışılmıştır. Sonuçta hem özüne bağlı hem de göz alan bir şiir ortaya çıksın diye nice tellerde nice dengeciliklere sıçranılmıştır. Nedir ki böylesine bir dev tencerede kotarılan pilavdan tek tük taş çıkması da olmaz iş değildir. Bu har hur uğraşa en çok bozuk atanlar da yuvamızın direği Mechteld ve yuvamızın gözü Tamay hanımlar olmuştur ki buracıktan onlara sırtımıza verdikleri başsız sonsuz dayanak için sağolsunlar varolsunlar deyişimizi uçurmak borcundayız. Buracıkta çevirinin düzeltme aşamasındaki “Vaka-i Hayriye” oluveren Hayriye hanımı da anmamak olmaz, sağolsun varolsun.

İşbu çeviridir ki, adı üstünde son çözümlemede bir tür “çevir şişi yanmasın kebap!” işidir, her ne eksiğimiz varsa bizi bağışlamayasın ve bize duyurup kulağımıza küpe yapasın ve her ne yetkinliğimiz de olmuşsa, okurlar ülkesinde kulaktan kulağa uçurasın, ey güzel okur!

Halil Köksel
Don Juan / Yapı Kredi Yayınları

siirin-napolyonu-lord-byron Ey güzel okur! Bir kez burnunu uzattığın bu sayfaların içinden bir daha çıkamayacağına ant içerim.

Olayların oyuncağıdır insanoğlu gerçekte

17
“Ancak üzme canını: Senin yaşındaki birisi için
Dönek bir kadındır ya şans dönek olmasına,
Yine de zor bırakır peşini sıkıntılı günlerinde senin,
(Karın olmadığı içindir o da)
Alınyazısıyla çekişmeye girmesi insanın
Karşı koyuşuna benzer buğdayın tırpana;
Olayların oyuncağıdır insanoğlu gerçekte
Olaylarla oynuyor görünse de.”

19
“Fırtınalı denizlerde, ancak şu son darbe -“
Ve durakladı yine, yüzünü çevirdi.
“Vay,” dedi arkadaşı, “Ben de bu işin içinde
Bir kadın olduğunu anlamıştım sanki,
Bu gibi şeyler gözyaşı döktürür kişiye;
Senin yerinde ben de olsam gözlerim yaşarırdı:
İlk karım öldüğü gün ağladım ben de
Bir de ikinci karım beni bırakıp gittiğinde:”

20
“Üçüncüsü” – “Üçüncü mü?” dedi Juan dönerek ona,
“Otuzunda ya var ya da yoksunuz üç karınız mı var yani?”
“Hayır – yalnızca ikisi yaşıyor şu anda:
Birinin üç kez kutsal bağla bağlandığını
Görmek pek de olağanüstü olmasa gerek ya!”
“Peki üçüncüsü” dedi Juan, “O ne yaptı?
O da kaçmadı ya?” dedi Juan.
“Hayır, alınyazısı işte” – “Yani?”, “Ben kaçtım.”

Lord Byron
Kanto V
Çeviren: Halil Köksel

alinyazisi Olayların oyuncağıdır insanoğlu gerçekte

Dostlarıma

Yaşamın şafağı, gençler, aydınlatıyor sizi,
Aşk acılarından bile zevk duyduğunuz zaman
Kaderin karanlık süngülerini değdirmeyin üstünüze.
Acı göz yaşlarını kurutun!

Bu belirsiz ve değişken dünyaya teslim olun!
Aşk ateşi yaksın gençliğinizi!
Bir ihtiyar delikanlılık taslarsa gülünç olur,
Ama bir delikanlı yaşlı gibi olsa bu da hüzün verir!

Yaşamının her anında
Yönü belli olana övgüler yağdırıyorum.
Tutkuları yatıştırmak ve dünyanın büyük kaygılarını
Kabullenmek için her zaman erken olacaktır,

Güneşin parıltısı şafağı değiştirdiğinde,
Yararlı ve aşk sahte bir biçimde birleştiğinde.
Tek bir öğüt veriyorum size, iyi dinleyin,
Kardeşler, çünkü ben yüreğin yıkımlarını tattım.

Hoppa ve geveze kadından uzak durun.
Ruhunuzu bağlar ve içinden gelmeyen, yalan şarkılar söyler.
Aşığının sözleri hoşuna gider ve neşe verir ona,
Hiçbir aşk ürpertisi yüreğine dokunamaz.

Nikoloz Barataşvili

genc-tiran- Dostlarıma

Gönüllere Güz Çökse Bile

Uzun düşünceleri
Bahar günlerinin
Unutulmayacaktır
Gün gelip gönüllere
Güz çökse bile

Mibu No Tadamine
Çeviri: Rahşan Ecevit

haiku Gönüllere Güz Çökse Bile

Adejda Mandelstam’ın Ossip Mandelstam’a Son Mektubu

Yerine varamayan bir mektup
iki yaprak samanlı kağıda yazılmış
belki de bir rüzgara, uykunun sınırlarında
milyonlarca kadının Türk, Fransız, Rus, Alman,
kocalarına, oğullarına, kardeşlerine, babalarına
yazdıkları milyonlarca mektuplardan.
Gönderilemedi ama bu mektup
iki yaprak samanlı kağıda yazılan
tam otuz yıl bekledi
bir sandık köşesinde
arasında öteki kağıtların
şimdi yer alıyor son sayfalarında
Nadejda imzalı bir kitabın:

                                                         22 Ekim 1938
(“Ossia, sevgilim, uzak dostum benim!
sözcükler uçup gidiyor sevgilim,
yazarken belki de hiç okuyamayacağın bu mektubu,
ama ben boşluğa postalayacağım gene de onu.
Hatırlıyor musun Ossia çocuk hayatımızı
nasıl da mutluyduk, sen ve ben!
Kavgalarımız, oyunlarımız ve aşkımızla!
Şimdi gökyüzüne bakmıyorum artık, 
bir bulut görsem gösterecek kimim var?
Hatırlıyor musun Ossia, o kara ekmeği,
katıksız yediğimiz,
nasıl da güzeldi, bir mucize;

ve son kışımızı Voronej’de,
mutlu yoksulluğumuzu ve şiirimiz?

Hayat uzun Ossia, sevgilim!
Sonsuz uzun ve güç, engebeli,
tek başına ölmek,
yalnız ölmek.

Her gece düşüme giriyorsun,
ne olduğunu soruyorum sana,
cevap vermiyorsun.
Son düşüm de şu:
Yiyecek alıyormuşum kirli bir dükkandan,
çevremde karanlık yüzler, yabancılar,
parayı verip yiyecekleri alıyorum
ama birden anlıyorum ki
dayanılmaz bir acıyla,
götürecek bir yerim yok bunları
çünkü sen yoksun
ve bilemiyorum artık nerede olduğunu.
Nerdesin Ossia?

Uyanınca,
“Ossia öldü,” dedim, Şura’ya,
bilemiyorum hayatta mısın hala
ama o günden sonra yitirdim izini
bilmem ki duyacak mısın beni?

Bir bilsen seni ne çok sevdiğimi,
yeteri kadar vaktim olmadı, biliyorum,
seni nasıl sevdiğimi söylemeye
sadece “sen” diyorum,
hep yanımdasın, bir gömlek gibi,
hep yabanıl ve katı olan benim yanımda
doğru dürüst ağlayamayan benim yanımda
şimdi bak, ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum…
Benim, Nadia, sen neredesin? Elveda!
Nadia.“)

Adejda Mandelstam

nadejda-mandelstam Adejda Mandelstam'ın Ossip Mandelstam'a Son Mektubu

1943 yılında öldü Osip Mandelstam
Sürgünde, Sibirya’da
okuyamadan Nadia’nın mektubunu.
Çoktan silinmişti zaten
telefon defterinden
adı, adresi ve numarası
ve yeri yoktu hiçbir kitapta.

Seviyorsanız eğer geç kalmayın sakın,
aşkınızı söylemeye!…
Telgraf çekin, telefon edin, mektup yazın,
uçaklara, trenlere, tüm taşıtlara binin,
koşun, arayın, bulun, haber gönderin, birine anlatın,
duvara yazın, ağaçlara kazıyın,
yani deneyin bütün olanakları,
hiç olmazsa iki yaprak samanlı kağıda yazın,
Nadejda Mandelstam’ın yaptığı gibi
ama sakın geç kalmayın aşkınızı söylemeye!..

Özdemir İnce

ossip-mandelstam Adejda Mandelstam'ın Ossip Mandelstam'a Son Mektubu

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Arasıra düşmüyor değil aklıma
Yabancı kadınların sıcaklığı
Ama Allah bilir ya ne saklıyayım
Yanında ihtiyarlamak istiyorum

Turgut Uyar


Ey hüzünlü ruhum,ihtiyar budala

Charles Baudelaire

– Neydi ayrılık delikanlı?
– Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının.

Süreyya Berfe


Bitti aşk dolu günlerim, artık aklımı
Alamaz eskisi gibi başımdan
Kızların, evli kadınların, dulların çekiciliği,
Terk etmeliyim o hayatı eskiden yaşadığım,
İki kafanın uyuşabileceğine inanan o saf umudum geçti,
Geçti aşırı şarap kullanmalarım,
Yaşlı bir beyefendiye yakışacak bir günah için
Sanırım para tutkusunu arkadaş edinmeliyim.

Lord Byron

Modern toplum düzeni, delileri, sakatları olduğu kadar yaşlıları da görünmez kıldı. Ayak altında dolanmamaları, hayatın akışında bir sekteye yol açmamaları icap eden, bu sebeple de mümkünse buharlaşan, silikleşen unsurlara dönüştüler: Bir yük, bir ayak bağı, yavaşlatan bir kaygı unsuru.

Ahmet Murat

Yaşlı bir adamdan duymuştum:
Bir bildiği yok konuşanların, bilenler sessizlik içinde.
Eğer o yaşlı adam Yol’u bilenlerden biriyse
Neden beş bin kelime yazmak zorunda kaldı ki.

Konfüçyüs

Kuru dalı ağacın
Artık çok yaşlı, beli solgun
Ve yok tomurcuklanmak umudu

Cahit Zarifoğlu

Ördeklerle uçma özlemi içindeyim
Yaşlı bir kaplumbağa gibi kabuğumun içinde sabırlıyım

Kayser Eminpur

hüzün çocuklar için arada bir, yaşlılar için sürekli

Gülten Akın

Ey yüce gökleri yükselten!
Neden yaşlılığımda beni çaresiz bırakıyorsun?!
Genç iken herkesten üstün tutardın beni;
Yaşlılık çağımda neden alçalttıkça alçalttın beni?!

Firdevsî

Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde
hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor
güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken.

Yannis Ritsos

Hep duldalı güz şarkıları mırıldanır yaşlı kadınlar
Cennetle Cehennem arasındaki A’râf’ta
İlkbaharları, yazları geçmiştir ömürlerinin
Kışları birer buz çiçeğidir tozlu rafta

Bahaettin Karakoç

Kurtlara yenilmemekti dileğimiz,
Bizler de olduk birer tilki…
Şimdi ne kadar bizden uzak kalbimiz,
Bize ne kadar yakın kin, ne uzak sevgi.

Hüsrev Hatemi


Rahmetli ninem derdi ki “Bak oğlum!
Beni tek inciten, tek üzen var ya?
O yıllar söylenen aşk suçlarıydı.
Gönül kovanımda ilk gezen var ya?”
Dedemi göstererek:
“Aha şu haşarı kızıl arıydı!”

Ahmet Süreyya Durna

Gençler bütün haşarı
Yaşlılar büsbütün kederlidirler.

Cahit Külebi

bir somun ekmek çalan
yaşlı kadındır aşk

ve çok fazla ve
fazlasıyla erken kullanılan
bir sözcüktür aşk.

Charles Bukowski

pencerede oturmuş
yaşlı adam
gözleri yorgun
saçları ak
ağzı kötümser
kimin yolunu bekler
ölümünden başka

Attila İlhan

Serüvenlerin yorgun yeniği
elleri titreyen yaşlı bir kadındır hüzün
ya da hasta bir tanıdıktır ancak
hepsi o kadar
Unutma

Ahmet Telli

Vâkıâ ben de yoruldum, o fakat pek yorgun…

Mehmet Akif Ersoy

Dün akşam gün batmadan
Yaşlı ölülerin arasına
Bir küçük misafir geldi.
Çocuk bahçesinde kovası kalmış
Kumların üstünde küçük küreği.
Besbelli çok yorgun hemen uyudu.
Doğruldu yerinden yaşlı bir ölü
Örttü üstünü:
Madem ki annesi burada yok,
Bu küçük kız bize emanet,
İlerde yatan bir başka ölü
Yavaşça seslendi:
Başındaki kurdelayı çözüp katlayın
Ütüsü bozulmasın.

Baki Süha Ediboğlu

Ah, Yaşlılık günleri yorgun, bezgin günler,
Uykusuz geceler geçiyor acılarla:
Ey gençlik günlerimin altın zamanları,
Neden dönüp gelmiyorsunuz yeniden bana!

Robert Burns


on yılları uçurup
yaşlılığa doğru kayarken

Charles Bukowski

Geçim parası için
nice yaşlının
eski İstanbul evlerinden
getirdiği eşyalar
üstüne kar koyulup
satılıyor antik
acılar çarşısında

Sunay Akın

orta yaşlı bir kelebeğiyim istanbul’un
her ayrılık bir hüzün bırakır yüzümde

Sunay Akın

İhtiyârım ama bir gece sen beni adam akıllı bir sev de, seher çağında koynundan genç çıkayım

Hâfız

Bir çocuk sevdim uzaklarda
Bir elinde yarın öbür elinde dün
Erken ihtiyarlamaktan sanki biraz üzgün
Dünyanın haline bakıp güldü geçti

Metin Altıok

«İhtiyarım, hazan yaprağı gibi kuru;
Karım yok, yalnızım, bir ayağım çukurda;
Belim bükülmüş, Tanrım, mezarıma doğru,
Nasıl eğilirse suya, susuz bir boğa.»

Victor Hugo

ya da ucuz bir pansiyon odasında
Marilyn Monroe’nun fotoğrafıyla yaşayan bir ihtiyar

Charles Bukowski

“İnsan ne yaparsa yapsın ölümlü bir varlık. Vücudu yaşlanıyor; hemen değil hayır, önce gözleri ya da bacakları ya da kalbi yaşlanıyor. İnsan parça parça yaşlanıyor. Ve bir gün ruh yaşlanmaya başlıyor. Çünkü vücut ihtiyar olmak istiyor, ama ruhun hâlâ özlemleri, hatıraları var ve hâlâ arıyor, seviniyor, arkadaşlarını özlüyor. Ve mutluluğa duyulan özlem kaybolduğunda sadece hatıralar ya da kibir kalıyor; ve insan o zaman gerçekten sonsuza dek ihtiyar oluyor.”

Sandor Marai

Yaşım 27 -İnsan
kökü çürümüş çınar gibi
apansız ihtiyarlar-
Azaltmıyor, azaltmıyor
müezzinin sesi
göğsümdeki kederi

Ahmet Oktay

Cami avlusunda
İkindiyi bekleyen ihtiyarlar gibi
Beklerdim gelişini
Oysa sen
Sehiv secdesi gibi geldin her seferinde
Bizimki iki tövbe arasında aşktı
Belli ki…

Adige Batur

Çardak altları bitti, bitti üzümün tadı,
Artık ihtiyar çamlar, selviler saltanatı,
İşte bir kere daha haraboldu bahçeler.

Ziya Osman Saba

Artık yanarak değil, tüterek yaşıyorum.
Nemli bir tomar gibi.
Kanatlarım her gün bir parça daha ağırlaşıyor.
Galiba ihtiyarlıyorum…

Cemil Meriç

deneyimlerim sesleniyor ki
bitimindeyiz zamanın
yaklaşan bir sonu var
ya senin, ya ihtiyar akbabanın

Furuğ Ferruhzad

Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri?
Sana düşer azapların, tövbelerin beteri.
Alçakları besler, yoksulları ezer durursun:
Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.

Ömer Hayyam

Bir ihtiyar delikanlılık taslarsa gülünç olur,
Ama bir delikanlı yaşlı gibi olsa bu da hüzün verir!

Nikoloz Barataşvili

Güz-
kuşlarla bulutlar bile
yaşlı görünüyorlar

Başo

istanbul dönüşü yaşlı kucağına atlardım
kırkında bir olgun adammış o zaman
şimdi ihtiyar diyorlar, ben onu bu yaşıma değişmem

Ömer Faruk Hatipoğlu

Bazı el sanatçıları yirmi yıllık tecrübeleriyle övünürler. Oysa aslında bir yıllık tecrübeyi yirmi kere geçirmişlerdir. Sen bu hataya düşme. Senden büyüklerin tecrübe avantajına da kızma. Unutma ki onlar bu tecrübeyi kazanmak için karşılığım hayat keselerinden ödemişlerdir. Yemden doldurulamayacak bir keseden.» Otake-san hafifçe gülümsedi. «Sonra yaşlıların tecrübelerinden mutlaka yararlanmak isteyeceklerini de hatırından çıkarma. Ne de olsa ellerinde ondan başka bir şey kalmamıştır artık.»

Şibumi

Gecenin bir yarısı Lalelide ölüm raporu düzenlediğim yaşlı adam da hafızamdaki mezarlıkta yerli yerinde duruyor. Anladım ki, insan dokunduğu ölüleri hiç unutmuyor. Ya şu önümüzdeki bilmem kaç piksellik ölüm fotoğraflarına da dokunsaydık… Ya dokunanlar… Ya sevdiğimiz birinin ölüsüne dokunmak…

Zehra Betül

Yaş da geldi yaşlılığa erdi ya, herkese her şeye bir veda gözüyle bakıyorum artık. Eskiden gördüğüm, duyduğum dokunarak geçtiğim her eşyadan, her insandan, her yerden son bir kez daha görerek, duyarak, dokunarak geçeyim istiyorum.

Ali Asker Barut

Dualar bir işe yaramıyor ve inatçı yağmur, yaşı gereği toplulukta yağmurun tutumunu herkesten daha iyi bilen en yaşlı adamın uyarısından sonra diniyor: “yağmak mı istiyor? bırakalım dilediği kadar yağsın”

Louis Althusser

ben, yeryüzünün yaşlı şairlerinden biri,
taşların, otların, kuşların dilini
çözmüş sanırdım kendimi.

Cahit Koytak

Yanımdaki masaya bir genç kız oturuyor,
On yedi on sekiz yaşlarında.
‘Ne çıkar’ diyorum kendi kendime,
‘Güneşli bir ikindi değil mi yaşlılık da?’

Ahmet Ada

– “Sağ ol, sağ ol genç adam. Kaç yaşındasın sen?”

“Seksen,” diye yanıtladım.

– “Ah ah, şimdi seksen olmak vardı!”

“Peki ya siz? Siz kaç yaşındasınız?”

– “Seksen dört, Evet, aynen öyle, seksen dört. Hiç inandırıcı gelmediğine eminim. Arkadaşlarım otuzlarımda gösterdiğimi söyler”

Irwin D. Yalom

…Gencim, ne ki, eriyor
tükeniyor gençliğim, tıpkı yaşlılığım gibi.
Korkuyorum yaşlılığımdan daha uzaklarda
olmasına karşın. Yok bir farkı
ömrümün baharının ondan.”

Giacomo Leopardi

Mutluluğun capcanlı anıtını gördüm geçen gün
Dimdik bir yokuştan çıkıyor
Çok yaşlı bir kadınla bir erkek
Kol kola elele
Dayanmışlar birbirine
Bakışları gülüşleri titrek titrek
Sanki yapışıp kaynaşmışlar

Aziz Nesin

kardeşler ben çalayım siz görün
nasıl geçilir kiraz rengi sokaklar
soluk soluğa yeni aşklarla
yorulmaz yaşlı bir yürek bile
gülüşler ona akar da

Haydar Ergülen

Eskiden her konuda konuşurdum istekle
Bir geniş gülümsemeyle dinliyorum şimdi

Şükrü Erbaş

Oğul bakıyor
yürümeyi bile göze alamayan yaşlı anaya
adım atsın diye koluna giriyor
ve düşünüyor yıllar öncesini o anda:
“Onun gibiydim bir zamanlar
ayaklarım güvensiz titrek…
Beklerdim uzatsın diye kollarını
esirgesin beni yürümeye başlarken…”

Kemal Özer

Artık yüzün
Yaşlı bir adamın yaşlanmaya başlamış yüzü,
Uzun süredir yolcuların inmediği
Bir hanı andırıyor gözlerin

Ülkü Tamer

Tanabay, “Böyle olacağını bilsem hiç bugün yola çıkar mıydım?” diye hayıflandı. “Şimdi ne ileri gidebilirim ne de geri. Yolun ortasında kalakaldım. Atı iyice yorup bu hallere düşmesine sebep oldum.”

Cengiz Aytmatov

Âşinâ, çehre azaldıkça duraktan durağa,
Acı bir hâtıra enkazı çöker ortalığa.

İbrahim Alâettin Gövsa

Yaşlı adam, yaşlı çocuk, yaşlı kız
Savaşın sağladığı eşitlik!

Şükrü Erbaş

Yaşlılık işte. Bardak doldu, ama damlası eksik. Onu bekliyorum efendim.

Ercan Kesel

Ben yaşlılığa inanıyorum, sevgili dostum. Çalışmak ve yaşlanmak, işte yaşamın bizlerden beklediği. Günün bitiminde ihtiyarlamak, ama her şeyi anlamaktan hâlâ çok uzak bulunmak, öyleyken yeniden işe koyulmak, öyleyken sevmek, öyleyken sezgilere açık olmak ve yıldızlara varıncaya kadar uzakta yer alan ve dile gelmeyen ne varsa, tümüyle ilişki içinde yaşamak.

Ralner Maria Rilke

‘Oğlumu benden önce almayın’ diyen
Yaşlı bir adamın bakışları
Karanlıkta
Vicdan gibi.

Bejan Matur

Bir zamanlar olduğumdan daha yaşlı olmayı isterdim. daha dingin, deneyimli, bütün olumsuzluklardan kurtulmuş, dünyaya yukardan bakabilen biri. Belli yaşa gelmiş, tutkulardan arınmış, durulmuş oturmuş kadınlara hayranlık duyar, imrenirdim. onları hayatlarının hesap sağlamasını yapıp kadınlık sınırını aştıklarını, gözyaşlarını arkada bıraktıklarını, sevilmeye fazla gereksinme duymadıkları için artık acı çekmediklerini düşünürdüm. Şimdi gençliğimde özlediğim yaşlardayım, ama hâlâ olmayı umduğum kadın değilim. Bu modelin bana pek uyduğunu da sanmıyorum ayrıca. Olgunluğu niteleyen bütün iyiniyetli sözcüklerin arasında başıboş dolaşıyor, yan yollara sapıyorum bu yüzden.

İnci Aral

-87’yim! Ama bir türlü kendimi yaşlı gibi hissetmeye başlayamadım. Sanki orta yaşlıyım. Sanki  yapacağım daha çok şey var…

Betül Mardin

Malum, ölüme hazırlanmak üzerine çok kesin sözler söylenebilecek bir mesele değildir. Ama eğer seçme şansım olsaydı son gün gelip çattığında Schmid gibi sıradan, sevdiğim bir gün gibi yaşayabilmeyi isterdim. Yağmur sonrasının rayihasıyla tüten bir avuç toprak, limon kokulu yaprakları ürperten serin bir rüzgar, sevdiğim bir şiirin eksik hatırladığım mısraları, taze bir bahar kokusu ve yaraları iyileştiren ‘insan olma’ mucizesine derin şükranla…

A. Esra Yalazan

Gölgeler yerleşiyor pencereme;
Çağınız başlıyor ey hâtıralar

Cahit Sıtkı Tarancı

İçimde bir çocuk, yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş, yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?

Şükrü Erbaş

Herşey herşey belli
Ortada ve açık
Birlikte çekilmiş resimlerimizden pişmansın
Resimde sarıldığın yaşlı adam
Üç beş yıla kalmaz ölür
Kalıtı arasında resimlerin görülür
Onurun iki paralık olur
Herşey herşey belli
Yazdığın mektuplarından pişmansın
O güzelim sevi sözlerinden
Ki yaşlı adamın uğruna can vereceği

Aziz Nesin

Bir anlasam şiirden
şiirden ne anladığımı bilsem
Aşktan -yalan-
yaşlılıktan -doğru- anlarım
Belki bilirim yaşlı olanları
sadece onları
Yaşlı karmaşık ilişkileri
Yaşlı sıkıntıları bıkmaları
Yaşlı istememeleri ve sonuçlarını
ve benim gibi bütün yaşlıları
Yaşlarına göre geç de olsa anlarım
Aşktan ve şiirden
ve insan sevgisinden
ve senden anlamam
Şiir olsun diye değil
sahiden anlamam

Süreyya Berfe

Sanki birçok hayat yaşamışım gibi
Çok yaşlı hissediyorum şimdi kendimi.
Belki de hiç bilemeyeceğim artık
Deli olduğum için mi,
Yoksa yazgımın isteğine uyarak mı
bunları yaptığımı.

Gary Snyder

Her yıl bir yaprak daha düşüyor çınardan
Yaşlı bir aslanın boynu bükük dönmesi gibi ormana
Dibine kadar mağlûp, dibine kadar mağrur, dibine kadar munis

Cihan Oğuz

Yaşlı bir adamı gömmüştük
Uzundu, zordu, bulanık ve tenha
Öldükten sonra da babamdı…

Şükrü Erbaş

Ama ben yaşlı bir kadınım artık. Bunu duymaya alışık olmayabilirsiniz, yani bir kadının kendi kendini ele vermesi sizin için şaşırtıcı bir şey olabilir. Olsun. Ben gerçekten yaşlı bir kadınım. Bir zamanlar diri birer aşk ikonu olan göğüslerim şimdi güneşte kalmış bir sigara paketi gibi solgun ve yorgun. Ama içlerinde hala tütün, hala aşk var. Çünkü zaman yalnızca bedeni yakar.

Martha Nicole King

herkesin gençliğinde
yaşanmamış bir çocukluğun,
yaşlılığında da yaşanmamış bir gençliğin
gömülü olduğunu biliyor

Cahit Koytak

Ey ölüm, yaşlı kaptan artık gidelim!

Charles Baudelaire

Yaşlı ve yorgun ruhum
vedalaşıp uzaklaşıyor gölge ve ışıktan

Hüseyin Atlansoy

“Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”

Hz. Muhammed S.A.V.

aşlı bir komşum var, ahvâli güzeldir
Yaşlıları severiz;
Gel, bir çayını içmeye gideriz

İbrahimî Feyzullah Yalçın

yaşlı bir köpek şimdi şiirim
ne kulağı duyuyor ne yüreği

Haydar Ergülen

kırk yıldan fazla oldu martha,
anımsa beni lütfen
seninle bir kahve içelim
eski günlerden bahsedelim
şiirler, yazılar ve martha,
her şeyim sendin,
senin her şeyindim
yarını hiç dert etmedik
kederlerimizi kaldırdık rafa
yağmurlu bir günde indirmek için
kendimi çok yaşlı hissediyorum
sen de yaşlandın tabi
kocan, çocukların nasıl?
biliyorsun, ben de evlendim
şanslısın, seni koruyacak birini buldun
o günlerde çok gençtik,aptaldık
şimdi olgunuz ve güzel günler geride kaldı

Tom Waits

Ne kadar uzakta görünüyor yıldızlar
Ve ilk öpüşmemiz ne kadar uzak
Ve ah, yüreğim ne kadar yaşlı”

William Butler Yeats

Sen de öyle incineceksin sonunda.
Ama ben yaşlıyım, sen gençsin
Ve barbarca bir dille konuşuyorum ben.

William Butler Yeats

Yalnız bir taze kadın yaşlılığı arıyor;
Yaşlılığım, yaşlılığım! Diye yalvarıyor.
Sırları dökülüyor baktığı aynaların;
Söndürüp yürüyor bir bir aynaları kadın

Ahmet Muhip Dıranas

Ah kırlaşan başım, sevecen yumuşaklılığıyla
Yaşlılık’ın karlarını eritmeye yetmez;
Şu yaşlı bedenim, saçsız ya da başsız,
Batıyor Zaman’ın soğuk öfkesine.

Robert Burns

yaşlı şairlere iş kalmıyor demektir, yârenler,
yaşlı şairlere iş kalmıyor,
sessiz sessiz ağlamaktan başka;

Cahit Koytak

Bazı yönlerden sen benden daha yaşlısın. Asla derin bir şekilde aşık olmadın. Belki de asla olmayacaksın. Aşk insanın yakasını bırakmaz. Erkeklerin yakasını. Yeniden yirmi yaşına döner insan, yirmi yaşında olduğu gibi acı çeker. Yirmi yaşının bütün saçmalıkları. Şu anda sana çok mantıklı görünüyor olabilirim, ama kendimi hiç de öyle hissetmiyorum. Bana telefon ettiğinde, heyecandan neredeyse altıma kaçırıyordum. Ben aşık olmuş yaşlı bir adamım. Eski neslin komik bir figürü. İyice bayatlamış. Hatta komik bile değil.

John Fowles

Yaşlılık, karasevdaya döndürecek gözlerini
Yalnız, yapayalnız olacaklar
Perde kapandıktan sonraki sahne gibi.

Lo Men

Yılların, azgınlıklarının yıprattığı,
belini büktüğü yaşlı bir adam, bitkin
ağır ağır yürüyor dar sokakta.

Konstantinos Kavafis

Giderek azalınca kaygıların,
Bir an gelip adın yaşlı olur,
Yaşlılığa teslim olma yine de,
Kale ol fethedilemeyen.

Şota Nişnianidze

kırığım ve yaşlıyım nasıl onarsam kendimi

Gülten Akın

Uykuya dalan bahçeyi uyandırmadan geçti de yağmurlu güz,
kışı atlatamadı, toprakla kucaklaştı sokağın yaşlıları.

Oya Uysal

sözverdiğimiz yerde buluştuk
sözverdiğimiz zamanda değil.
ben yirmi yıl erken gelip bekledim
sen geldin yirmi yıl geç
ben seni beklemekten yaşlıyım
sense beklettiğin için genç

Aziz Nesin

Yaşlı bir çocuğum ben, çocukların en yaşlısı
Ağzımda sakız tatlısının hiç eksilmeyen tadı
Sevilince kendimi tadıyorum bir de
Kendime dönüşüyorum

Edip Cansever

Acı,
ağulu dikenler gibi ruhuna dolandığında,
öfke,
kızıl bir küheylan gibi koşturduğunda,
keder,
yaşlı bir ağaç gibi üstüne yıkıldığında,
duracaksın,

Ahmet Altan
kardeşler ben çalayım siz görün
nasıl geçilir kiraz rengi sokaklar
soluk soluğa yeni aşklarla
yorulmaz yaşlı bir yürek bile
gülüşler ona akar da

Haydar Ergülen
Yolun başından başlamak için
Yolun başına kadar yürümek gerekti
Yaşlıydım
Mevlana İdris Zengin
ben ona sabah olamasam da 
dingin bir ikindi olayım istemişimdir 
her şeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin 
yüzünde uçuk bir gülümsemeyle 
yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına 
serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganını 
dinlendireyim istemiştim 
üşütmek istememiştim.

ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında 
gecikmiş… ince… güzel ve uzak… 
biraz da kendime istemiştim 
sevgi adına

Şükrü Erbaş
Şarap içti mi, dilenci sultanlaşır;
Tilki çıkar deliğinden, aslanlaşır;
Yaşlı başlı adam delikanlaşır;
Delikanlı yaşca başca olgunlaşır.
Ömer Hayyam
Sanki birçok hayat yaşamışım gibi 
Çok yaşlı hissediyorum şimdi kendimi

Gary Snyder
Yanlış kıyılarda çırpınıyor bu yaşlı deniz
Bu ağır suyu bu ince kum kaldıramıyor…
Şükrü Erbaş
Üstelik günlüğü yoktur hüznün
hiçbir zaman da tutulmayacaktır
Serüvenlerin yorgun yeniği
elleri titreyen yaşlı bir kadındır hüzün
ya da hasta bir tanıdıktır ancak
hepsi o kadar
Unutma

Ahmet Telli
Neden, niçin aşık oldun bana?
Minicik kız, yazık sana.
Yüreğine anca bir kelebek sığar, ama
Sen tuttun, yaşlı bir kartalı hapsettin oraya.
Rupen Sevag Çilingiryan
Şu çiçeği yurt edinen,
bir çiğ tanesi değil,
benim yaşlı yüreğim.
Her esintisiyle meltemin
tiril tiril titreyen.

Ki Tsurayuki
yaşlanmak hatıra denizinde boğulmaktır
Kenan Çağan
birlikte yaşlanmayacağımızı bilmenin yaş farkı

Murathan Mungan
Bir ahşap gibi yaşlanmayı isterdim
Haydar Ergülen
Yaşlanmak, gözyaşları olmadık hüzünlerde
Sızar, görürsünüz çoğunuz
Kıyı köşe, durmayın üzerinde
Gördünüz mü giderim.

Behçet Necatigil
Yalnızlığa dayanırım da, birbaşınalığa asla..
Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka..
Bir dost göz arayışıyla.
Saat tıkırtısıyla…..
Elif Şebnem Akal
farkında mısın? akşamlar da yaşlanmada artık …

Hilmi Yavuz
Bedenimin ve yüzümün yaşlanması 
korkunç bir hançerin yarası
dayanılır gibi değil.
Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı,
merhemlerden az çok anlayan,
düşlerle,
sözcüklerle avutmasını bilen.
Korkunç bir hançerin yarası.
Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı,
hiç değilse bir süre sızıları dindiren.
Konstantinos Kavafis
İnsan yaşlanır, ama gönlü yaşlanmak istemez. İşte öyle, arada sırada, bir silkinir, birden doğrulup koşmak ister.

Cengiz Aytmatov / Elveda Gülsarı
Değişmiş çok, yaşlanmış da
Sigaramı yakıyor durmadan
İstemem diyemiyorum – ama yakmasa –
Edip Cansever
sanki bir çocuk
daha ilk gülümsemesiyle birlikte yaşlanmıştır

Furûğ Ferruhzâd
Oysa, yaşlanmak vardı seninle
Ve paylaşmak tüm yaşamı
Sabahı birlikte karşılamak
Birlikte yaşamak akşamı…
Başaramadım sevdiğim,
Bağışla…
Sevdalar çocuk kalır…
Suna Tanaltay
Yaşlanmak, o her şeyin biraz biraz yettiği..

Behçet Necatigil
Gönülleri yaşlanmamış;
Tutku ya da elde etme isteği,
Nereye giderlerse gitsinler, hâlâ yüreklerinde.
W. B. Yeats
Ahlat ahların ağacıydı,
Yaşlanmaya başlayanların,
İtiraf edilememiş aşkların,
Evde kalmış kızların.

Didem Madak
Sizinle beraber yaşamanın ve yaşlanmanın.
hayalini bile kurdum gizli gizli,
Sahir Üzümcü
Elini tutup çekiyorum
Yaşlanmakta olan elimle
Saklıyorum bakışlarını
Feri sönmüş gözlerimde.

Endre Ady
Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile.
Tezer Özlü
“Çok, ama çok yaşlıyım. Kafa kağıdıma göre altmış filan, ama kaydım yapıldığında çoktan koşturduğuma bakılırsa yetmişime yaklaşmış olmalıyım.”

Luis Sepulveda, Aşk Romanları Okuyan İhtiyar

Aynasına bakıyorum ömrümün
Bir nice yüz ki ben miyim şu, o mu ben
Bir liman gibi ihtiyarlamışım
Bir düdük sesi kaldı her gemiden
Ne icinde yolcu, ne anbarında yük
Ne işaret, ne kampana, ne düdük
Bir limansız gemide boş gemiyim.

İlhami Bekir

Yıllardan beridir ağaran teller,
Bu akşam parıldar şakaklarında.
“Bu gece ömrümün en son demi, der,
Büsbütün ağarsın varsın yarın da…”

Ahmet Kutsi Tecer

Çocuk olamadım hayatımda ihtiyar doğdum, onun için oyun kardeşliği edemezdim sana ama hikayeler anlatırdım, ekmeğimi bölüşürdüm.

Cemil Meriç

Bir ayağın çukurda, ihtiyar Maria,
geldim seninle gerçekleri konuşmaya:
Bir tesbihin dizili acıları oldu hayatın
ne seven bir erkeğin oldu, ne sağlık, ne mal mülk,
ancak açlık vardı paylaşılan.

Che Guavera

onlara ün mü gelir bazı ses mi duyarlar
yumuşak bir kedere ufalır bakışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları
yorgun öksürükleri oturup kalkışları
yaşayıp durmaktan gizlice utanırlar
her gece artık gitmek vaktidir sanırlar
geçmiş günlerinden bir destek aranırlar
uysal bir gülümseme tek sızlanışları
idam mahkumlarıdır aslında ihtiyarlar
ölüme koşullanmış bütün davranışları

Attila İlhan

– Seni ne ihtiyarlattı?

– “Beni Hud Suresi ihtiyarlattı?”

– Hud mu?

– Hud.

– Hud da nedir?

– “Elif lam ra… Öyle bir kitaptır ki bu…”

Abdullah Harmancı/ Seni Ne İhtiyarlattı?

– Neydi ayrılık delikanlı?
– Hiç. Benden kaçması ihtiyar bir atlının.

Süreyya Berfe

Çok ihtiyarladığımı hissediyorum.
Halbuki biliyorsun,
henüz kırkıma basmadım.

Nazım Hikmet Ran

Yorgun ihtiyarlar bir de, gençliğini arayan

Nurullah Genç

Görgülü ihtiyarlar bir bir ortalıktan çekilir

Yaşlandıkça insan dünya başkalaşıyor.

Attila İlhan

Lâkin bu ikinci varlığımda,
Son devrede, ihtiyarlığımda,
Artık çekilince söz ve sazdan,
Ömrüm İç-Erenköyü’nde geçsin.

Yahya Kemal Beyatlı

Günler kısaldı. Kanlıca’nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbalarları.

Yahya Kemal Beyatlı

istanbul bir kadıköy vapurunda gazete okuyan asık suratlı ihtiyarlardır

Abdullah Harmancı

İhtiyarın bir oğlu vardı ve yirmi yıl kadar önce savaşta ölmüştü. Pek gençti öldüğü zaman ve şimdi onu Çordon’dan başka kimse hatırlamıyordu.

Cengiz Aytmatov / Oğulla Buluşma

Yaşam, belleği icat etmekle gaddarlık etmiş. En eski anılarımı ayrıntılarıyla içlerinde taşıyan ihtiyarlar gibi, ölümün kıyısına gelmişken belleğim, güneşin çevresinde dönüyor ve neleri aydınlatmıyor ki o güneş! Her şey mevcut, hiçbir şey yitmemiş.

Frida Kahlo


Anladığım kadarı ile sona doğru gidiyorum. Kendimde ihtiyarlık ve zayıflığı daha çok hissediyorum.

Ali Şeriati

Ah nasıl inanmışım nasıl da kanmışım sonra yaşlandım işte
Oysa ihtiyarlara kalan çok ağır ve çok kısa öyle ki rüzgar başka türlü eser onlara

Louis Aragon

Bu defa farkına vardım ki ihtiyarlamışım.
Hayatı bir camın ardında gösteren tılsım
Bozulmuş anlıyorum, çıktığım seyahatte.
Cihan ve ben aynı değiliz artık eski hâlette.

Yahya Kemal

Gidip o ihtiyara sormalı bunu
Kirpikleri ellerinden çok titreyen.

Şükrü Erbaş

ihtiyar bir adam neden hayattan öyle vazgeçer.

Enis Batur

Bu def’a farkına vardım ki ihtiyarlamışım.
Hayâtı bir camın ardında gösteren tılsım
Bozulmuş, anlıyorum, çıktığım seyâhatte.
Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.

Yahya Kemal

su bitti gül susadı her şey bitti
bir kurt ihtiyarladı ve soğuk bölgelere gitti

Turgut Uyar

belki de kırgın bir ihtiyar olduğum için artık
olanla yetinmeliydi kalbim; gel gör ki,

William Butler Yeats

«İhtiyarım, hazan yaprağı gibi kuru;
Karım yok, yalnızım, bir ayağım çukurda;
Belim bükülmüş, Tanrım, mezarıma doğru,
Nasıl eğilirse suya, susuz bir boğa.»

Victor Hugo

Ey hüzünlü ruhum.
İhtiyar budala.
Kanının kanatlarında hırçın bir kıvılcım yanardı,

Charles Baudelaire

Vakit ikindi.
Gün ihtiyarladı.
Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne.
Hüzün renkli bulutlar sardı göğü.
Güneşin saltanatı bitmek üzere.
Zevale akıyor ışıklar.
Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun.

Mevlânâ Celâleddîn

İhtiyarlıyorduk, o bir dolu yaprak bense pınar,
O az güneş bense derinlik,
O ölüm bense yaşama bilgeliği.

Yves Bonnefoy

Sen aklıma düşünce
Üstüme yemek dökecek kadar ihtiyarlıyorum

Bülent Parlak

Dün gece rüyamda bir ihtiyar, aşk mahallesinde,
“Bizim tarafa gel.” diye işaret ediyordu bana eliyle.

Mevlânâ

“Ben şahsım itibarıyla vazife-i Nuriyeyi yapmaya tâkatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış. Hem müteaddit tesemmümlerle ve çok ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla, şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm kalmamış gibidir. Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de, zahirî hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.”

Bediüzzaman Said Nursi

Koltuğuna gömülür de güzin
Derdi ki ihtiyarlıktır önüm
Beni yalnız bırakacaklar ah
Yakında bütün aşıklarım

Sâlah Birsel

Her şairin bir gülle bahtiyar olduğunu
Bir sana bir göklere baktığım gün hatırla
Gönlümün kahrın ile ihtiyar olduğunu
Sigaramı sessizce yaktığım gün hatırla

Nurullah Genç

İhtiyarların cebinde bir yumak sicim,
Ve en fazla bir elli lira.
Bir de paslanmış bir çakı.

Hüsrev Hatemi

Azalınca ihtiyarlık çağlarında
Aşkın ateşi,
Bir sevdâ hatırasıyla ısınmak
Her ihtimale karşı.

Behçet Necatigil

Sıkıntım da benimle birlikte ihtiyarlıyor.

Oğuz Atay


Ben de
    Boğaziçi de bu bahar
Mavi sakalına erguvanlar takmış
Sarhoş bir İskele Babası kadar
Hem delikanlı
              hem deliler gibi ihtiyar

Can Yücel

Bir mektup geldi ihtiyar anamdan
İçinde kargacık burgacık harfler
Hasattan bahsediyordu, yaz hasadından,
Firenk üzümlerinden, kiraz ağaçlarından.

Pär Lagerkvist

Alnım omzuna dayalı olarak ihtiyarlayacağım
sanıyordum oysa ben.

Ekaterina Yosifova

ihtiyarlik-siirleri “Yaşlı kişinin kalbi iki şey üzere gençtir. Uzun yaşama sevgisi ve mal çoğaltma sevgisi.”