Ölümün Estirdiği Düşünceler

I

İyi şairler vaktinde ölmesini bilirler;
Büyük şairlerse, hemen her zaman
Şiirlerinden önce ölürler.

Aslına bakarsanız, şairler iki kere ölürler,
Bir kendi ölümleriyle,
Bir de şiirlerinin ölümüyle.

Ama bir kere de dirildiler mi,
Şiirlerinin sayısı kadar dirilirler,
Okurlarının sayısı kadar dirilirler.

Bir kuşun, tüylerinin, teleklerinin
Sayısı kadar çoğalıp, çoğalıp
Kuş katarına dönüşmesi gibi bir şey, bu.

12 Haziran 2008

II

Bir şeyler öğrenmek için
Bir ömür harcarsın,
Tam, öğrendiklerimle, hakikatin
Boyunu posunu öveyim, derken,
Bakarsın, senin ‘hakikat’ dediğin haspa
Huyunu husunu değiştirmiş,
Koynunda sabahlıyor
Akçeyi bastıranın.

12 Haziran 2008

III

sanatçı kendine sorar
kim olmalıyım ki,
herkesi olmam gerekmesin?

bilge kendine sorar:
neyi bilmeliyim ki,
her şeyi bilmem gerekmesin?

insan kendine sorar
neyi düşünmeliyim ki,
ölümü düşünmem gerekmesin?

13 Haziran 2008

IV

Sevdiklerimiz hakkında bilgi toplarız.
Ve böyle yaparak nesneleştiririz onları.
Bilgi, sevdiğini ölü ister.

Mezardaki karanlık bilgiyle,
Bilginin kireciyle ağartamazsınız;
Yanınızda fener götürmeniz gerekir;

Ama fenerin de orada göstereceği
Kendi içinizdekilerden farklı değildir:
Kurtlar, güveler, dişler, tırnaklar, kemikler…

12 Haziran 2008

V

bir gün, göğsümde kitap,
öyle, okurken öleceğim;

burnumda bayıltıcı kâğıt kokusu,
mürekkep kokusu,
hurufatın içine gömüleceğim.

kendi küçük hikâyemden süzülüp
büyük hikâyeye emileceğim.

13 Haziran 2008

VI

bir de şöyle bir sızlanması olabiliyor
ileri yaşlarda ruhun:

“ah, zaman yok, zaman yok
içimdeki kapıları kırmaya,
sandıkları döküp saçmaya,
kanıtları yok etmeye,
kötü anıları yakmaya!”

13 Haziran 2008

VII

bir yağmur yağsa bugün,
bir yağmur yağsa, bir yağmur!
ince esmer kadınlar sofalarda
yüzlerini avuçlayıp, sebepsiz
ağlasa, ağlasa, ağlasa!

ölüm de mahviyetten
kaf dağının arkasına saklansa
ve unutturmaya baksa
               yapıp ettiklerini!

13 Haziran 2008

VIII

insanlar gider, taşlar kalır,
taşlar kalır ve konuşur
insanın insana konuşmadığı kadar.

13 Haziran 2008

IX

– seni tanıdım, kader,
bak, senin gibi oldum!

– bunu iltifat mı bileyim, efendimiz?
gülü sayıklayıp da, dikeni
kucaklamış olmayasınız, sakın?

bağrınızdaki kanın rengine kanıp,
gül size ram oldu
sanmayasınız sakın?

14 Haziran 2008

X

ölümü düşünmekten yoruldum,
şimdi ölümü düşünerek dinleniyorum:

ölümü düşünerek kaybettim;
ölümü düşünerek kazanmak istiyorum.

kendini ölümle yüz göz olmanın,
ölümle kadeh üstüne kadeh tokuşturmanın
verdiği sarhoşluğa kaptıranın vay haline!

14 Haziran 2008

XI

Matematikçi Kurt Gödel, az konuşan,
insanlardan kaçan biriymiş.
öldüğü zaman, ağırlığı yalnızca
yirmi yedi kilogram gelmişmiş;

ruhun, sırtına vurup bedeni,
matematiğin göğünde,
rakamlar, simgeler arasında
rahatça kanat çırpabileceği
                         ağırlık bu, demek ki.

ölüm yatağında, merhumun
         küçücük cesedini
cenin gibi kıvrılmış durumda
bulmuş yakınları.

tıpkı, sözcüklere
ve esritici sorulara gömülüyken
kendi annesinin karnında
hissettiği gibi, şairin.

14 Haziran 2008

XII

bir odada tek başına günlerce
yahut kıyamete kadar mezarda
sükûn içinde oturmayı öğreten
ve bunu katlanabilir kılan bilgi…

işte bir ömür boyu
aranmaya değer olan!

14 Haziran 2003

Cahit Koytak

olum-hakkinda-dusunceler-cahit-koytak Ölümün Estirdiği Düşünceler

yarim şiir, arkadaşım şiir

o uzak evden hayatın neşesinin kaçmış olduğunu
biliyorum şimdi
bir çocuğun annesinden ayrılık matemine ağlamakta
olduğunu
biliyorum şimdi
ancak ben yorgun ve perişan
arzu dolu yolu bırakıyorum
yarim şiir, arkadaşım şiir
onun huzurlu eline ulaşıncaya değin gideceğim

Furuğ Ferruhzad

Furuğ / Sonsuz Gün Batımında
Derleyen: Behruz Celali
Çeviren: Kenan Karabulut
Kaynak: yeryuzundengokyuzune

yarim-siir-arkadasim-siir yarim şiir, arkadaşım şiir

Mısır Dönüşü

Doldur kadehimi Hasan Can! Güneşe
Tutsam derimi, ısıtmıyor. Bu mintan
Kefenden daha soğuk! Versem ateşe
Girit ve Rodos’u, kızoğlankız, civan

Kırk Macarlı odalık, bel, kasık, meme,
Dizsem karşıma, nafile! Ne Çaldıran,
Ne Şam, Mısır, su serpmez yavuz gönlüme,
Bir çeki taşı gibi üstümde Zaman

Ve soyulmuş etimde bin sırtlan anı.
Varın gidin cellata, vurulsun boynu
Yunus vezirimin! Hasan Can, şarap koy

Ki dönsün fırıl fırıl yer gök ve saray,
Arap, acem mülkü bütün, diyar-ı Rum!
Ayna tut, yüzümü görmek istiyorum!

Oktay Rifat

NGC-4845-Galaksisi-65-milyon-%25C4%25B1%25C5%259F%25C4%25B1k-y%25C4%25B1l%25C4%25B1 Mısır Dönüşü

Niko’nun Kahvesi

Niko rakı içer sandalı boyamazsa.
Niko susar. Onun sessizliği bürümüş
Masaları. Onun yalnızlığıdır, kireç
Badanalı, yamrı yumru, bu ak duvarlar.
Semaverin hemen yanıbaşında durur
Köstence’de bir dükkândan aldığı gemi.
Bu resim Pire’nin, bu böcekler Batum’un,
Bu ağlar tonla balık akıttı karaya.
Niko, eski yazlarda çığrışan martılar,
Zıpkından kurtulmuş kılıçlar, ahtapotlar
Ve en sıcak güneşlerle karmış harcını
Kahvesinin. Lipsoslar yine derindedir.
Orfos, beygir gibi kısar kulaklarını
Kefalos’taki sivri taşın kovuğunda.
Morumsu işkineler, oynatarak ağır
Ağır kanatlarını, bakarlar Niko’ya.
Boz bulutlar gibi çatısında denizin
Uskumru sürüleri devinir yukarda.
Gölgesi vurur tırandilin ışıltılı,
Yosunların, kara süngerlerin üstüne
Ey kancık ve oynak deniz dibi burdasın,
Burdasın sen! Şu tüten dumandasın! Çayda,
Tabakta, dolaptasın! Seni verir Niko
Liranın üstünü uzatırken, seni yer,
Seni içer cıgarasında, seni uyur,
Seni bilir, seninle yatar geceleri.
Bir yelkenli süzülür kapıdan. Bir yengeç
Köşedeki masada yumar gözlerini,
İri bir mercan keser oltayı ve dalar.
Voliden sonra denize atılan, ezik,
Iskarta balıklar gibidir, başı sonu
Olmayan anılar. Niko atar onları.
Düşler, bu kahvede yavru kediler gibi
Oynaşırlar ayakaltında. Tutarsınız
Birini, dizinize alır okşarsınız.
Ana uzaktadır, peykede güneşlenir
Niko da uzaktadır. Durulan denize
Ve maviye benzer. Yudumlar bulut rengi
Akşam rakısını. Çatalının ucunda
Tuzlu bir kalamar parçası, tabağında
Bir düş kırıntısı, bir zeytin, dalar gider.
Karagözle gezer, harmanlar sinaritle.
Yıldızlarla düşüp kalktığı günler gelir
Aklına, tek katlı evler, damlar. Bir ırıp
Dizisi, Akdeniz rüzgârlarıyla yüklü
Kuzeyden güneye iner ay ışığında.
Bir deniz feneri karışır aramıza.
Sesleniriz: “Bir çay yap, Niko, demli olsun!”
Zaman genişler ve çoğalır her yudumda.
Bakarsınız bir çitlembik çevrilir camda
Çok eskiden gidilmiş limanlara doğru.
Ve bir zakkum kokmaya başlar, bodur, tozlu.
“Ah, havalar hep böyle güzel gitse, Niko!”
Oturur beklersiniz. Kimi beklersiniz?
Neden beklenen gelmez bir türlü! Sesleri
Dinlersiniz, o deniz ötesi sesleri
Yoksa şehirler midir özlenen, o yeşil,
0 kırmızı cam toplar mı manavlardaki,
Boncuklu kapılar mı, renkli kâğıtlar mı,
Karpuz sergileri mi, küçük berberler mi,
Yoksa güverteler, direkler, lombozlar mı?
Havaya benzer insanoğlu, bilinmez ki!
şiir horoz öter uzaklarda, deniz parlar.
Kuytu kahvesinde Niko’nun, kimi dönük,
Kimi yan, kâğıt oynar birtakım adamlar,
Niko rakı içer sandalı boyamazsa.
Sesleniriz: “Bir çay yap, Niko, demli olsun,
Koyulsun kederimiz! Efkârlıyım bugün!”

Oktay Rifat

nikonun-kahvesi Niko'nun Kahvesi

Çağrı

gel dört gözle bekliyorum
kayıklarla pencereden gir
sedire kurul
odada yelken aç
yapış sulyenli dubalarıma
zehirli midyelerinle

gel de nasıl gelirsen gel

Oktay Rifat

gel-artik Çağrı

Benim Kalbim

Bir civan bir siyâh meşcerenin
En karanlık yerinde yatmıştı;
Başını bir garîb şeb-perenin
Zıll-ı şeb-rengine uzatmıştı.

Nevhalar, giryeler, şikâyetler
Ana olmuştu câme-hâb-ı huzûr.
Bir müebbed şeb-i siyeh-peyker
Anı etmişti ser-girân-ı fütur!..

Gönlü ağlardı gülse çeşmânı;
Gözüne yaş gelirdi güldükçe;
İncinirdi hayâl-i giryânı
Gözünün yaşları döküldükçe.

Rû-yı zerdindeki uçukluktan
Mütehâşî olurdu berk-i hazân;
Leb-i zârındaki donukluktan
Lâl ü hayran kalırdı hep mürgân!

Sinesinde halîde bir hançer
Sallanırdı teneffüs ettikçe;
Rahm ile titreşirdi hâk ü hacer,
Ânın enfâsını işittikçe!

“Kimdir âyâ bu haste-yî muğber?”
Diye ettim semâya isticvâb;
Eyledi bir perî-yi zerrîn-per
Asumandan şu yolda bast-ı cevâb:

“Gördüğün dil-şikeste-yî takdir,
Bil, senin kalb-i nâ-ümîdindir!
Öyle takdir eder ki Rabb-ı Kadir,
Ebedî hastedir dil-i şâir!”

Cenap Şahabettin

gogsunde-hancer Benim Kalbim

Angina Pektoris

Yarısı burdaysa kalbimin
              yarısı Çin’dedir, doktor.
Sarınehre doğru akan
             ordunun içindedir.
Sonra, her şafak vakti, doktor,
her şafak vakti kalbim
           Yunanistan’da kurşuna diziliyor.
Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp revirden el ayak çekilince
kalbim Çamlıca’da bir harap konaktadır
                     her gece, Doktor.
Sonra, şu on yıldan bu yana
benim fakir milletime ikrâm edebildiğim
Bir tek elmam var elimde, doktor,
Bir kırmızı elma:
                   kalbim…
Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis,
işte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
bende bu angina pektoris…

Bakıyorum geceye demirlerden
ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen
kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor…

Nazım Hikmet

yarisi-burdaysa-kalbimin-yarisi-cindedir Angina Pektoris

Şair

Elem-i mâteminden ayrılamam
Mâtemin en azîz hissimdir!
Seni yok unutmam artık ben
Sevdiğim şimdi hicr ü ye’simdir.

Cenap Şahabettin

elemi-matemim Şair

Eylül

Sahillerinde gemiler beklenen uzak şehirler bilirim
O şehirler ki takvim hep eylülde durur
Uzak şehirler uzak hatıralar gibidir
İçimde yaşar içimde ölür
O şehirler ki takvim hep eylülde durur

Ayhan Hünalp

alisan-hayirli-gunduzbey-fotograflari Eylül

Cahit Zarifoğlu Şiirleri Bercestem

açık açık çağırır aşkını
burda mı daha mı uzakta
bütün bir geceye
dayar alnını

*

Anılar defterinde gül yaprağı
Gibi unutuldum kurudum

*

Eyvah hüzün bu
Eyvah hüzün yine

*

Şunu da yaz bedeli olsun 
Sabırla titreyerek öyle yalın 
Ve kimsesiz olmadan oturacağız 
Kıyısında ayrılığın 

*
Bir miktar da elbette ağlamak istersin
Saçın kararmış yakından neşeli insanlar geçmiştir
Haydi toprağa çök de ağla
Ve bre
Başının üstüne uykular çağıran adam
*

Cennetse sevdan çık dışarı
*
Üzgün melal içre ve âşık 
Yürüdüğüm deniz sahillerindeyim 
*
Ve elbet
Gözlerin sularımdan çekilince
ürkek bir ceylanla anlaşırım
yüzünün çok yakını olan bir limana
dilinin ve ağzının verdiği baş dönmesine
bahçeni tutan tavşanlara sığınırım
*
Anlıyorum kaçmaya zaman yok
Şafak birden doğrulacak
*
bir adam bir kadın var içimde iyice anladım 
bana bunu sessizce anlatıyorlardı 
*
öyle bir gittin ki benimle 
*

Yedi adam biri bir gün
bir aşk bir gün
gereğini belledi
ölüm girse koynuna
Ayırmaz aşkı yanından
*
Ve ellerin uçuşan yapraklar gibi
Birden
Nasıl yalnız olduğumuzu anladım
Kimseler yoktu ikimizden başka birbirine bakan
*

koşu bitince aşk bir yorulmadır kaçılmaz kırbacından 
sayılır günü geçmiş anlar boşalan hangi tüfeğin arkasından 
*
sevinçle kaçın kurtulun ölümlerinizle.Yalnızlıkla ben kaldım 
sevindiniz işte alın kurtulun. Aha size son atım 
*
Dönüyor burgaç,
Dünya üstten, yanlardan daralıyor.
Ovalardan,
Dar geçitlere sürülen sığırlar gibi,
Karşısında olacaksın kaçtıklarının.

Dua et,
O gün henüz mahşer olmasın…
*
sen olabilirsin çaresi 
su içinde 
susuzluk hissinden ölen kimselerin 
*
*
O sabah bulutlar var yapma çiçekler gibi 
Görüş uzaklığı onbinlerce metre 
Elim dokunuyor her görüntünün tenine kalbine 
Bu bir köşk bu da eli çıralı adam 
Betonda bir gülümseme 
Şair bir kelime daha uzatıyor 
Saplanmıyor yine şaşkınım
*
Yaşamak bir sokak lambası gibi
Bir gece evden atılmış bir çocuk sanki
Tek bir damla tek bir ses gibi
Aklıma düşüyor
*

Aşkımla boyun boyuna bir ejdarhayım 
Şehirde sen benim en çok sakladığım 
İçine girip korktuğum 
Çamlarını yıkamadığım karanlığını bozamadığım 
Sen benim durup durup saplandığım 
Mutlu an biraz uzun olmasın 
Yoksulluk gibi gideceğim bir yer var 
Efkarın aşılmaz yalnızlığın kaçınılmaz olduğu 
*
Ey zarif sen de ata yoluna meylettin
Korkarım binbir belaya dayanmaz sıkletin
*
Soruyoruz kiraz dudaklı kızlar durdurup kır hayvanlarını 
Hangisi sahte bu geçen dakikalardan 
Hangisi hak
*
Sen sevgileri göğüsle ve ne olur anla. 
*
Ya bu kez ölenleri görmeliysek 
*
Oysa sergimize kuşlar gelir uzanır.
*
bir acı mı ne gerek
öyle uykum var ki
öyle istiyorum ki
*
durup gelmeyince
iğne üzerinde yüzün gelip
kuşatmıştı beni
ama düşündükçe korkmak
yüzünle geldiğini
ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim
*
Sen hâlâ dizüstü 
Bunca anıyı besleyerek 
Sokaklarda avaz avaz konuşarak kendi kendinle 
Mektupları öpebilirsin kırmızı dudaklarınla 
Görür gibi olarak açıp baktığımı 
Bense şöyle diyorum: 
Buradan bir acı kanamış boyuna 

Kuşlar hazır 
Öncü havalanmak üzre 
Şehri gelen bir mevsime bırakıyorlar 
*
Aklımdan çıkmıyorsun dedim 
Başka türlüsünü yorgunum anlatmaya 
*
Evet hatırladım
Küçük basit şeyler 
Yetiyor kederlenmeye
Ya mutluluğa 
*
Seçkin bir kimse değilim
ismimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim
*
Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim
*
*

Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum 
*
Erkenden aşındırır aşkını
*

Ve oturdu mu bir masaya
Hakkını verir çay içmenin
*
Eski şairliklerim gitti gözümden
Gayridir başka bir hal kuşanıyorum
*
De Zarif inle. Ta ki huzra vardın
Nice yıl isyan durdun gurbet kaldın 
*
Boynuma bir ip at
Kölen diye yollarda gezdir beni
*
Çıkıp geliyorsun
Kor gibisin, bir kar gibisin
Soruyorsun: Zarifoğlu bana dargın mısın
Yoksa uyardılar mı seni sevdamızdan
‘Yaşamak’ bir perde gibi kalkıyor aramızdan
*
Sevgim uzanıyor
Soluk soluğa uyandırıyor menekşeleri
Görüyorum kıpırdanışlarını
Uykunda gül açan yanaklarını
*
Boğaziçi bir akımdır
Bir akan sudur
Nice dergahlar
Yeni doğan çocukların
Yamaçlarda mezarlıklar
Sever gibi bazıları
Açık havada gömülmeyi
*
          banka dükkânlarıyla doludur
*
O tek kuşun yalnızca süzülüşü
Ani bir haber gibi salt bir kez ötüşünü
Dinliyor kumu balçıklı toprağı
Ağacı kayayı ve kuşu
*
Uyku beladır göç içinizedir
Sabır ve zaman içinizdedir
Kadın ve çocuk içiçedir
*
‘Biz artık gitmeliyiz dağımıza anneciğim
Yorgun geldim savaşmadım ama
Bir ceset gibi ayaklarının dibindeyim’
*

korkularımız intihar dönemlerinde
kötü bir alışkanlık peyda olmuştur
*
Kolye gibi taşıyorum boynumda 
Varlığını onun 
Bir ceylan tutuyor ağzında 
Kuşlara takılıp gidiyor aklım 
Hergün kaçıyorum 
Yoksa gülüşün 
*
Koşup takıldığım çitlere bak
*
Kardeşim dedim
Acılarıma da kardeş olur musun
*
İşte
Bu çok yakıştı
Yanakları boyar elmalı şeker ve şoklarıyla
Bu son acı
*
İnsan
Yayını kurmuş telaşsız şaşmaz avcın
*
İki yol ağzında 
İşte bakın
İçimizden biri daha
Elinde dünyadan bir çıkın
*
Allahım 
Yol boyunca 
Düşerim sonra
*
Allahım 
Niçin halkettinse beni 
Kalbime söyle iyice 
Engellerden arınsın yolum
*
Allahım 
Yol boyunca 
Tarih boyunca 
Başıboş bırakma bizi 
*

Gül kokuları çocukların kaburga kırıklarından geliyor
*
Ayrılık vardı hep
*
Görevi bu olarak 
Yalnızlığımızı sesizce ortaya koyalım 
Erkeçe sesiz ve erkekçe 
Kiminki sahipse ölümü o karşılasın 
Ağırlasın
*
Aşka ne zaman veda 
Demiş ki bu topraklar 
*
Ve şimdi 
anlat bana ey can tatlısı kız ki 
Çünkü ben ödevliyim yinelemeye 
Eskiçağ ozanlarının ağız toplantısını 
Anlat bana gönüllerindeki bağ bozumunu 
Hep şarkı sancıyan dizelerini 
Kocamış dumanı ve is yüklü tavan direklerinin 
Arasından destanlara sarkan yılanı 
Kapıdaki baharı yaprak selini sarı kanaryayı 
Ölümsüzlüğünün kar yığını – granit yığınını – su yığınını 
Anlat durmadan
*
Babanın yüreği ordu yüreği 
/ Zırhını kırdı / 
Narası göğe vurdu 
Daha gür bir ses duyuldu 
Belki bir melek gülümsedi 
Çünkü sıyrıldı gergefi dizinden 
Belki ayağının dibine vuran sesten
*
Dilediğim en güzel hayat 
Çöplerin içinde rüya aradım 
Düştümse eğer sana bakarken düştüm 
*
Şimdi yoksun üstelik uzaktasın
            ellerin yapayalnız biliyorum
gözlerin dalıyor yine
            hep benim için olmalı
*

İlle gerek mi özlediğimi söylemek
ya da sevdiğimi seni 
*
Evlerle aramız açılıyor 
Çünkü savaşlardan biridir evlerimizden kaçanlar 
*
dışımda açıkça bir tazı koşuyor 
ölümlerde yorulup 
bir güle kapanan 
*
sık sık anne tekrarı 
ve kalbinde allah yazan çocuk 
kızlar hızlanan gelinler 
erkeklerde insan uğultuları 
çocuklar ki mutlaka kutupta bırakılan 
ve dönülen bayrak 
*
yağmur alınlara doğruldu 
secdeye durdu süslendi ölümle sözleşen 
ateşli hastalar gibi 
*
Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan 
Geçerdi babam 
Başında yağmur halkaları
*

*
-Bismillah, elif lâm-

Aşkım bir hüzün bulutuna dönüşüp 
Çöker dağının üstüne 
Havf ve reca makamında 
Dilimde

-İnna lillalıi ve inna ileyhi raciun-
Güzel hayatlar ve ölümler için.
*
Şiirlerin seni ele verir şehriyâr
*

-Şimdi üzgünüz arkadaş-
*
raskolnikof
müthiş bir iman ağrısı çekmektedir.
*
sırtına çevrilmiş hamalın
yorgun kalkışı
*
ama bir şarkıda geçer adımız
*
İnsanlık bizde kalsın fakat Allah 
Onları sorguya çekecek 
*
Derken 
Oğlunu gömen bir baba gördüm 
Açılıp duruyor gibi kafatası 
Elleri gidip kapanıyordu başına 
*
Üzülmüyorum korkmuyorum ağlamıyorum
Sadece
“Melenkoliniz uğradı” diyor pansiyoncu kadın
“Haber vereyim dedim yoktunuz dünden beri bekliyor odanızda”
*
Bir incelik gösterin
İncinmesin yüreğim
*
Değil mi ki kavuşmalarımız topal
Ayrılıklarımız koşar adım
*
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi olduğunuzu
*

Artık aşk insan kalbine sığmıyor
*
Aşka değdikçe gövdesi
Nar çiçeği gibi patlasın
Şerha şerha yarılsın
*
ihtiyar kızlar kocamış oğlanlar
*
– Gecelerimi ağırlıyamaz oldum
*
Hayret ve varolma tıkandı
Hayret ve haya tıkandı
Hayret ve hayret ve hayret
İlk kez geriye dönmek gerekiyor

*

Dünya, ölünün başucunda açık kalmış radyo.

*

Tanıyınca bir hoş oldu yaşamak!

Cahit Zarifoğlu
cahit-zarifoglu-siirleri-bercestem Cahit Zarifoğlu Şiirleri Bercestem