Veda: Yas Tutmak Yasak

erdemli insanlar nasıl sessizce göçüp gider,
ve ruhlarına,’hadi bakalım!’ diye fısıldarlarsa;
kederli dostlarından bir kısmı”işte nefes durdu” der,
“hayır daha değil.”derken bir kısmı da;

tıpkı öyle eriyelim biz de, sessizce;
sel gibi gözyaşları, fırtınalı iç çekişler olmasın.
mutluluğumuza saygısızlık etmeyelim bence,
inancı tam olmayanlara aşkımızı açmayalım sakın.

zarar ve korku getirir yerküre sarsıntısı;
nedir, ne oldu diye herkes sorar durur;
oysa gökkürelerin sarsılması
çok daha büyük ama zararsız olur.

ayın altındaki aşıkların basit aşkı da işte
(ki özü bedendir) ayrılığa dayanamaz;
çünkü uzak düşerler aşkı oluşturan ögeler de
bedenler birbirinden ayrılır ayrılmaz.

oysa, öyle arıtılmış bir aşkımız var ki bizim,
nasıl bir şey, biz bile bilmeiyoruz;
öyle bir güvenimiz var ki aklına birbirimizin,
gözler, dudaklar, eller uzaktaymış, aldırmıyoruz.

ruhlarımız da aslında tek olduğundan,
ayrılmaz asla, ben gidince şimdi;
uzar gider yalnızca, hiç kopmadan;
hava inceliğinde dövülmüş altın gibi.

bir değil iki olsalar da, aynı,
sağlam bir pergelin iki ayağı gibidirler;
senin ruhun, sabit ayak yani,
hiç oynamaz, öteki kımıldamazsa eğer.

seninki merkezde durur ama her zaman,
öteki uzaklara giderse de.
eğilip kulak kabartır ardından,
ve o döndüğünde doğrulur yine.

işte böyle olacaksın benim için de sen:
öteki ayak gibi, ben ayrılıp gitsem de,
sen sağlam durdukça, şaşmayacak dairem;
başladığı yerde bitecek her seferinde.

John Donne
Çeviren: Bülent R. Bozkurt

john_donne Veda: Yas Tutmak Yasak

İkindi Güneşi

Bu oda – ne kadar iyi bildiğim bir yer burası.
Şimdi bu da, bitişik oda da işyeri olarak
kiralanmış. Acentelerin, tüccarların,
şirketlerin yazıhanesi olmuş bütün ev.

Ah, ne kadar bildik bir yer bu oda.

Bir divan vardı kapının yanında,
onun önünde bir Türk seccadesi;
hemen yanında, üzerinde iki sarı vazo duran raf.
Sağda, hayır, karşıda, aynalı bir dolap.
Ortada yazı yazdığı masa
ve üç büyük hasır iskemle.
Pencerenin yanında yatak dururdu,
üzerinde kaç kez seviştiğimiz.

Hala buralarda olmalı bütün o zavallı eşya:

Pencerenin yanında yatak dururdu;
ortasına kadar gelirdi ikindi güneşi.

… Bir ikindi saat dörtte ayrıldık,
yalnız bir haftalığına… Ah, ah,
bir türlü sona ermedi o hafta…

Konstantinos Kavafis
Çeviren: Cevat Çapan

ikindi-gunesi İkindi Güneşi

Yok Artık Sandalla Çıkmak Mehtaba

Yok artık sandalla çıkmak mehtaba,
Bitmese de gece kolay kolay,
Gönlümde aşk ateşi yansa da hâlâ
Ve hala tepemizde parlasa da ay.

Eskitir zamanla kılıç kınını,
Yıpratır insanı şu deli gönül,
Kalp bile bir an keser hızını,
Dinlenmeye yatar gül ile bülbül.

Aşkın anayurdu olsa da gece,
Ve dört nala koştursa da sabaha,
Yağsa da bir ışıltı ince ince
Yok artık sandalla çıkmak mehtaba.

Lord Byron
Çeviren: Haluk Şahin

byron Yok Artık Sandalla Çıkmak Mehtaba

“Şiir Sokakta” mı?

“Şiir sokakta” eyleminin (bunun bir eylem olduğundan şüpheliyim), modasının ne zaman ve hangi vesileyle başladığına dair bir bilgim yok. Ama bu ‘eylem’in doğası itibariyle gelip geçici modaların, kaba ideolojilerin, retorik olanın çok ötesinde olduğunu düşündüğüm ‘şiir’i örseleyici bir yanı olduğunu düşünüyorum.

Sosyal medyanın malûliyetlerinden biri de şiiri şiirsizleştirmesi, slogan ya da aforizmaya dönüştürmesinin yanında her bayağılığın ‘şiir’ olarak algılanması tehlikesini barındırmasıdır. “Pars pro toto”, yani “Parça bütünün yerine geçer.” Şiirde parçanın bütünün yerine geçmesi söz konusu değildir. 

Adorno’nun “Lirik Şiir ve Toplum” makalesindeki şiirin o kendine özgü muhalefetinin lirik şiir yoluyla gerçekleşebileceğine ilişkin yorumu şiiri hayatın tam içinde konumlandırıyor zaten. Ama yüksek sesle bağırmak suretiyle değil.

“Zevk hezimeti”

“Şiir sokakta” eylemi şiirin bayağılaştırılmasını, ayağa düşürülmesini, itibarsızlaştırılmasını hızlandıran, niteliği değil niceliği öne çıkaran anlayışın ve kitsch’in tezahüründen başka bir şey değil kanaatimce.

Duvar dergisinin Eylül- Ekim 2014 tarihli 16. sayısında, Aydın Çam, “Şiire Bunu Yapmaya Hakkımız Var mı?” başlıklı o esaslı yazısının bir yerinde şiiri diyor, “imlâsına hiç dikkat etmeden, hem de çirkin bir yazıyla gelişigüzel bir yere yazmaya hakkımız var mı? ‘Şiir Sokak’ta kepazeliğinden bahsediyorum; tespitin hakkını vermek gerek, bunu anlamlandırmak için en uygun kelime kepazelik. O iki dizenin şiirden, hatta o şiirin bir arada olması gereken diğer şiirlerden çekilip alınmasına, yetim bırakılmasına, bağlamından tamamen koparılmasına ve sloganlaştırılmasına ne gerek var?” 

Tanpınar “zevk hezimeti” diyordu, çok haklıydı, estetik kaygılardan ziyade modaların egemen olduğu ve yönlendirdiği bir çağın şahidi olmak çok acı.

Poetikasını Yahya Kemal’in “Mısra benim haysiyetimdir” ifadesi üzerine kurmuş birinin böyle ‘hareket’lere teveccüh etmesi mümkün değil elbette.

Meselâ Hilmi Yavuz’un “hüzün ki en çok yakışandır bize”, Haşim’in “Bize bir zevk-i tahattur kaldı/Bu sönen, gölgelenen dünyada”, Yahya Kemal’in “Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl/ Temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün”, Oktay Rifat’ın “Yalnızlık gittiğin yoldan gelir”, Necatigil’in “Ben senin necinim, kalbim”, Sezai Karakoç’un “İyi ki bilmiyor kalabalıklar/ Yağmura bakmayı cam arkasından”, Asaf Halet’in “Bilmemek bilmekten iyidir”, Cemal Süreya’nın “Ölümü siyah bir kakül gibi alnına düşürmesini bildi” ya da Dıranas’ın “Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir/ Kâğıtlarda yarım bırakılmış şiir” mısralarının duvarda yazılı olmasının hiçbir anlamı yoktur.

“Bu şiir Cemal Süreya’ya aittir”

Bir şu var tabi: “Ayrılık da sevdaya dahil” dizesinin Cemal Süreya’ya (!) ait olduğunu duvarlardan, sokaklardan öğrenmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayabiliyorsunuz…

Ne diyelim, duvarları bir “piyasa kitabı”na dönüştüren zihniyette orijinallik, eylem felsefesi, güzellik, muhalefet ya da başka bir hikmet vardır da biz nasiplenemiyoruzdur belki de!

“Şiir sokakta” mı? Elbette hayır! Şiir kitaplarının basılmadığı, basılsa üç yüz- beş yüz adet bile satmadığı, dergilerin okunmadığı, şiirin zarafetinin asla yaşanmadığı bir ülkede şiirin sokakta olduğunun söylenmesi en hafif ifadeyle safderûnluktur. Şiir ne sokaktadır ne sokağa aittir ne de sokak sokak dolaşmak durumundadır. Parantez içinde belirteyim: Şiirin sokakla (mekânla) ilişkisini merak edenler Gaston Bachelard’ın Mekânın Poetikası’na bakabilirler.

Orhan Veli’nin çabalarıyla şiir, sokağa “düşürülmüştü”, şimdi onun süreği “şairler” ve sözde “şiir okurları” tarafından ayağa düşürülüyor. Bu durumun bilinçdışı okumasını yaparsak “estetik medeniyeti” olan medeniyetimize dair birçok hususiyetin itibarsızlaştırılmasına dair birçok imayı içerdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

“Şiir sokakta” mı? Latince deyişle ‘horribile dictu’ (korkunç şaka) olmalı bu!

Ercan Yılmaz

guvercin_gerdanligi “Şiir Sokakta” mı?

Tahattur

Bir Acem bahçesi, bir seccâde,
Dolduran havzı ateşten bâde…
Ne kadar gamlı bu akşam vakti…
Bakışın benzemiyor mu’tade.

Gök yeşil, yer sarı, mercân dallar,
Dalmış üstündeki kuşlar yâda;
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyâda!

Ahmet Haşim

tahattur Tahattur

Göztepe Gazeli

Bir hayli yıldır açtığı yok gonca-î gülün
Feryâd-ı gelmez oldu bu gülşende bülbülün

Mecrâsı sênkzâre dönen cûylar gibi
Vâdî-i uzletinde hamûşuz tevekkülün

Varsın hurûş-i kahrına had bilmesün felek
Yoktur hudûdu bizdeki sabr ü tahammülün

Dünyâ biter o yerde ki mağlûb olur hayâl
Temdîd-i ömre kudreti kalmaz tahayyülün

Ey bî-vefâ Kemâl’e şemîm-î vefâ yeter
Bir hayli mısraında kalan bûy-i kâkülün

Yahya Kemal Beyatlı

feridun-amcaya-siir Göztepe Gazeli

Karıma

Sofalar seninle serin
Odalar seninle ferah
Günüm sevinçle uzun
Yatağında kalktığım sabah

Elmanın yarısı sen yarısı ben
Günümüz gecemiz evimiz barkımız bir
Mutluluk bir çimendir bastığın yerde biter
Yalnızlık gittiğin yoldan gelir

Oktay Rifat

karima Karıma

Dua’ya Dair..

“Bize Dua’dan söz et!”

Bunun üzerine de şunları söyledi
Tanrı-Elçisi:

“Sıkıntı ve ihtiyaç içinde
olduğunuz zaman
dua edersiniz;
keşke, neşeyle dolup taştığınız zamanlar
da dua edebilseniz!
bolluk içinde yüzdüğünüz zamanlar da
dua edebilseniz!

Çünkü sizin benliğinizin, sizin
kendiliğinizin,
yaşayan küllî varlıkta açılmasından,
genişlemesinden başka nedir ki dua!

Ve daha huzurlu olmanız için,
içinizdeki karanlıkları,
içinizdeki katılıkları boşluğa boşaltmak
duayse eğer,
daha neşeli olmak için
kalbinizin şafağını dışarı saçmak da
duadır.

Ve içiniz sizi duaya çağırdığında,
ağlamaktan başka bir şey yapamıyorsanız,
sizi mahmuzlamaya devam etmeli içiniz,
ağlaya ağlaya sonunda
gülmeye varıncaya kadar.
Dua ettiğiniz zaman, sizinle aynı anda
dua eden,
ve duadan başka hiçbir yerde, başka
hiçbir halde
bir araya gelemeyeceğiniz kimselerle
buluşmak için
yükselirsiniz, yükselirsiniz,
bulunduğunuz yerden çok yukarılara.

Ve tapınağa sadece birşey istemek
için girmişseniz,
hiçbir şey elde edemezsiniz:

Oraya başkalarının iyiliğini için bile
olsa,
bir şey istemek için girmişseniz
işitilmeyecektir sesiniz.

Çünkü tapınağa girmiş olmanız yeter,
bununla, girmiş olabiliyorsanız eğer, aynı
zamanda,
sizin varlığınızda içkin
görünmeyen o en büyük tapınağa.

Sözcükleri kullanarak nasıl dua edilir,
bunu öğretmem ben size.
sizin dudaklarınızla kendisi dile
getirmedikçe onları,
Tanrı dinlemez sözcüklerinizi.

Ve ben öğretemem denizleri,
ormanların
ve dağların dualarını size.

Fakat, siz ey, dağlardan, ormanlardan
ve denizlerden doğup gelenler,
sizler hissedebilirsiniz onların dualarını,
dağların, ormanların, denizlerin içrek
yakarışlarını
kendi yüreğinizde.

Ve yalnızca gecenin sükûnetinde
duyabilirsiniz onları,
onların sessizce söylediklerini:

‘Ey Tanrımız, ey bizim aşkın,
kanatlı kendiliğimiz,
Senin istemindir, ne istiyorsak, isteyen
içimizde.
‘Senin arzundur, ne arzuluyorsak
arzulayan içimizde.

‘Senin verdiğin güdüdür
gecelerimizi gündüze çevirmek isteyen
ve senin gecelerini, senin
gündüzlerine…

‘Senden hiçbir şey istemiyoruz,
çünkü, daha onlar doğmadan içimizde
sen biliyorsun ihtiyaçlarımızı da,
özlemlerimizi de.

‘Bizim ihtiyacımız sensin, özlediğimiz
sen;
ve kendini biraz daha vermekle bize,
her şeyi vermiş oluyorsun hepimize”

Halil Cibran
-Tanrı Elçisi-

Çeviri: Cahit Koytak

dua Dua’ya Dair..

ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ

BİR ŞAİRİN BÜYÜK KİMSESİZLİĞİ
YA DA BÜYÜK ŞAİRLERİN ARASINA GÖLGESİ SIZMIŞ
ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; yüzü: Açılışına sadece kuşlar davetli bir sergi.

Gözleri; nasıl: İnsanın içine kadar bakıyor.

Bakışları; bir duvar bulsa gizlenecek, bir ağaç arkası bulsa saklanacak, olsa bir portakalı siper edecek kendine.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; „ve alnı geniş“

Fotoğrafına bakıyorum; „ellerinin gölgesi“‚ düşmüş yüzüne.

Fotoğrafına bakıyorum; mintanının içi rüzgârlar dolu.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum; Ağzı kelimeler dolu

Hep bir güneşin sofrasında,

„Suları anlamış dağları sezmiş bakan bir abdal bir uygarlık şairi.

Cahit Zarifoğlu’nun fotoğrafına bakıyorum yüzü; Yarısı Cemal de diğer yarısı Sezai Karakoç.

Şair Cahit Zarifoğlu
Şair Cahit Zarifoğlu
Yüzüne baktım yüzünde öylece duran kimsesizlik, gözlerinde hep üşümüş gibi duran bakış, o bakışlardaki kırık çocuk, yüzüne, gözlerine, bakışlarına ordan da daha derinlere içe, ruha sinmiş o büyük hüzün ve yalnızlık duygusu nasıl tanıdık yüzümden, gözlerimden, bakışlarımdan.

Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemal Süreya; Etrafındakiler. Azbuz şairler değil. Türk şiirinin büyük şairleri bunlar. Şiirin büyük ırmakları. O ırmaklarda boğulmak gitmek de var. Kimilerine göre Zarifoğlu’nun bu şiir adına en büyük şansıyken, bana göre büyük şairlerin ortamında, onların içinde olması onun kaderi büyük şansızlığıdır.

Bir yandan büyük şairlerin sofrasında oturup ortamında bulunmaktan ötürü onların düşünce ağırlıklı sohbetleri ile dış ve düş dünyanız zenginleşir ve ufkunuz genişlerken, diğer yandan onların gölgeleri altında kişiliğinizin ve şiirinizin kalma tehlikesi vardır. Nice yetenekli, nice iyi şairler kaybolup gitmiştir böyle. Bu tehlike Zarifoğlu ve şiiri için sözkonusu olmamış ise sebebi sadece iyi şairliği ve sağlam tabiatı değil çok hassas dünyası, ruhunda üzerinde derin izlerini taşıdığı çok özel çocukluğudur.

Bir çocuğun büyüklerinin yanında konuşurken çekine çekine, sözlerini eğe büğe konuşması gibi, Zarifoğlu şiirlerinin gür bir yatağa dönüşecekken zaman zaman sığa düşmesi bu büyük şairlerin yanında Zarifoğlu’nda ortaya çıkan kapıldığı çekingenlik duygusundan  gelir. Burda deyim yerinde: Büyük şairlerin (Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya) gölgesi ağır gelir Cahit Zarifoğlu’na. Bu gerçek büyük şairler yanında Zarifoğlu’nun şiirinin üzerinde  utangaçlık ve çekingenlik havası vardır ve hürmetten ve onlara saygısından şiirinin sesini kısmıştır yer yer ve bazı zamanlar.

Bu büyük şairlerin gölgelerinin üzerinden çekildiği, gölgelerinden sıyrıldığı ve o kendine çok ağır gelen ortamdan çıktığında ise kendi kuytu, kendi uçurum ve derinliklerini bulduğu yerlerde (şiirlerde) tıpkı gür bir ırmak gibi yankılanır ve ustalardan büyük şairlerden aldığı ve sesine, şiirine kattığı yeni bir tavırla Cahit Zarifoğlu’nu var eder içinde ve Türk şiirinde. İçinde o büyük şairlerin de olduğu yeni bir ses yeni bir şiirdir arada Cemal Süreya’ya da selam çakarak büyük ırmaklar Necip Fazıl ve Sezai Karakoç paralelinde akar.

Cahit Zarifoğlu’nun en büyük şiiri ve  Karakoç ustanın ‘Çocukluğumuz’ şiirindeki gibi bir büyük şiir-masal havasıyla beni en çok etkileyeni ‘İşaret Çocukları’dır.

İşaret Çocukları

Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan
Geçerdi babam
Başında yağmur halkaları
Anam yeşil hırkalar görürdü düşünde
Daha ilk güzelliğinde
Alnını iki dağın arasına germiş
Bir devin göğsüne benzer
Göğsünden dualar geçermiş
Çarşılar ellerinde ekmek iğneleri
Cami avlularına açılan
Havuz sularına kapılan çocuklar
Görmeden güneşin bütün renklerini
Götürmezlerdi dükkandaki babalarına
Ocaktan akan kaynar yemekleri
Nenelerinin koyduğu avuç taşlarına
Başı ve yüreği şahbaz
Kaleleri ağırlayan kadınların
Süslerini kemerlerini
Başlarını ağırlaştıran
Ağır siyah şelale saçlarını
Tutunca gençleşirdi erkekler
Sonra insan o ki denizde
Küçük ve büyük nehirde
Bedeni ıslatan afsunlu suda
Önce niyet sonra yıkanırdı
Zaman dert getirdi sulara
İçinde eski balıkların yattığı kayalar
Savaşan insanların elinde
İnce yontulup taşındı balta mızrak şekline
Anam kanları kuruyan
Kavga ayıran bir kargı elinde
Kara ocağın taşlarına
İşaret koydu çocuklarını
Belinde gezdiren babamın
Beyaz yazılarla kazındığı adları
Yüreği korkuyla kuvvetlendi babamın
Unutup genç gelen günleri
Zamanın sürerken çektiği günleri
Çetin bilmecelerle
Sürdü atını şehirlere
Yün ören at güden kadınlar
Ormanlara tepeden eğilen toprak evlerde
Küçük pencereli karanlık dar odalarda
Uzaktan uzayıp gelen kurt seslerinin
Uzağa çekilip giden
Ayazda donan gülmeler içinde
Ormanlarda süt emziren anne
Unuttu gittikçe uzayan çocuğunu
Hep kaçarmış şehirlerin
Demir dağlarına
Uyuyunca toprak beşiğimde
Sahipsiz kalan
Ellerimden kayan aydınlık günlerim

“İşaret Çocukları” ki Allah yeryüzüne onlar için çakıl taşları yerine kelimeler bırakmıştır kendisini bulsunlar diye ve Cahit Zarifoğlu o kelimeleri takip ederek büyük bir kimsesizlik, büyük bir yalnızlık dolu yolun sonunda gelir Allahı bulur O’na, en yakın en sevgili arkadaşına sığınır. O kadar arkadaştır ki Allahla, Allahın karşısında gözyaşlarıyla döker bütün dünya derdini. Çünkü yoksulların en yakın arkadaşı şiir ve Allahtır. Bu duyguya en çok Cahit Zarifoğlu okurken yaklaşıyorum.

Çünkü Cahit Zarifoğlu’nun kelimeleri dolu ve inandırıcıdır. Çünkü onun samimiyeti bozulmamış bir samimiyettir. Şiirlerinin etkileyiciliğinin en büyük sebebi de bu samimiyetidir. Bu samimiyet ve inanç Zarifoğlu okurken ruhumu ürpertir ve içimi sarsar derinden. Şiiri ve inancıyla Yunus Emre ne kadar inandırıcıysa o kadar inandırıcıdır Zarifoğlu.

Hemen hemen bütün şiirlerinde arka plana sızmış bir kimsesizliği ve yalnızlık duygusu vardır ki, Zarifoğlu en etkileyici en büyük şiirlerini buradan söyler. Bu iki duygu 1962 yılında o sıralar Paris’te bulunan Cemal Süreya’ya Cahit Zarifoğlu’nu mektup yazmaya iter bir çare diye. O mektubu saklamamakla ne yazık etmiştir Cemal Süreya, yine de hem mektubun duygusu hem Cemal Süreya’nın hislerini anlamak için Cemal Süreya günlüğünün o mektupla ilgili tanıklığına başvuralım.

Cahit Zarifoğlu
Cahit Zarifoğlu
“Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış. … İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. (Sezai) Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai (Karakoç)’tan almış. Saklamamışım o mektubu.
Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda. Bende bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni?
Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)…”

Cemal Süreya mektubu garipsese de bugün kendime ben o mektubu Zarifoğlu’nun içinde bulunduğu büyük kimsesizlik ve büyük yalnızlık duygusu ile anlıyor ve açıklayabiliyorum. O mektupla o teklifin Cemal Süreya tarafından anlaşılmaması ne yazık ki ne yazık.

Ne zaman Cahit Zarifoğlu adı duysam bir dünya kimsesizlik ile dolar içim. Ne zaman bir Zarifoğlu şiiri okusam içlenir, bir dünya kimsesizlik içinde bir büyük bir yalnızlık duygusu ağır bir taş gibi oturur şurama ta içime.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Hep geriye hep eskiye çağıran, eski mahallem, eski sokağım, eski evim olur.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Bir rüyadan bir kimsesizlikten bir yalnızlıktan, çok eski bir şiirden tanışım olur.

Cahit  Zarifoğlu neyim mi olur: Durup bana Cemal Süreya’yı ve tutamadıkları evi hep hatırlatır ve o hatırlatmadan ötürü şiiri akrabam, kendisi dünya ahiret şairim olur.

Cahit Zarifoğlu fotoğrafına bakıyorum: Nasıl kimsesiz nasıl yalnızız ve „Sana ansızın alın yazımı ve kendimi ekliyorum“

Ali Asker Baruy
Kaynak: aliaskerbarut

cahit-zarifoglu ZARİF BİR ŞAİR PORTRESİ

En Zoru

  insani yardım görevlisi olarak çalışırken
                        bir ABD bombardımanı sırasında
                        iki bacağını kaybeden ve hasta yatağında
                        kelle avcıları tarafından tutuklanıp
                        ABD güçlerine teslim edilen
                        Guantanamo tutuklusu
                        Abdullah Sani Faris el-Enezi ve diğerlerine

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru
En ağırı inan
„Semirmiş bir koyun gibi“
Satılmaktır düşmana
Kardeşin tarafından

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Sırtını dönüp gerçeğe sevdiklerinin
Düşmandan yana
Taraf olmasıdır yalandan

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Korkuyla köpekleşip düşmana
Teslim olması dostlarının
Vazgeçmesidir inançlarından

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Özür için küstahça
Diz çöktürülüp karşılarında, onurun
İçine itilmesidir koca bir çamurun

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Duyuyorum kardeşim, duyuyorum
Gece „Eziyet içinde çarpan“ kederli kalbini
Tehditle olmayınca cömert vaatlerle
İtirafa zorlanmaktır yokken hiç bir suçun

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Soğuk bir zindana çevrilip sevgili ülkenin
Karanlığın baş tacı yapılması
Zorbalığın kara yasalarına
Büktürülmesidir boynunun.

Ne en ağır işkencelerdir en zoru
Ne hapis ne sürgün
Hepsinden en zoru en ağırı
Başı önünde vicdanın susmasıdır
Güçlü cesur öfkeli kelimeler seç
Bu çığlık bu gözyaşı bu çaresizlik
Dünyanın öbür ucunda uzak bir hapisaneden
Seni ey şair içinde bir yangınla ayağa kaldırsın

Ali Asker Barut

air-transport-to-guantanamo En Zoru