TRAGEDYALAR IV

EPİSODE

Ya alkol olmasaydı. Bir uzun bardaklarımız vardı. Herkes
birbirinden artardı
Bulanık, bungun artardı
Kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize
Çok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı
Meyhaneler biraz olsun solardı
İmgeler ve bütün çözüm yolları. Bardaklar
Bardaklar, o uzun bardaklar, dişi alkoller yani
Çiftleşip bırakırlardı sesimizi
Sirkler ve bütün sirkler, atlıkarıncalar öyle
Çılgınca dönerlerdi sesimizde
Biz bütün görme gücüyle görürdük sesimizi
Renksizdi
Ve nasıl kirliydi ki, her günkü kuşkulardan
Her türlü engellerden, aşklardan ve kurallardan
– Sesimizi duyuyor musunuz. Hayır!
– Sesimizi duyuyor musunuz. Evet!
Yani işte böyle biz
Tek anlamlı iki söz parçası olan.

Biz bir de çok eski zamanlardan kalmış olurduk. Ve bir de
Sert içkiler içerdik – Bu tuhaf akşamları kim çizdi
Öyküsü tanrılardan ve açık denizlerden derlenen
Bu tuhaf akşamları kim çizdi
Güçlü bir soluk tarafından ve hırsla

Ve kirli
Ve büyük bir sirk çadırı gibi, uçsuz bucaksız
Bu tuhaf akşamları kim çizdi
Biz içkiler içerken.

Biz içkiler içerken cam kapılar yeryüzünü keserdi
Düşük organlarıyla kadınları keserdi
Biz içkiler içerken
Kesilince giderdi
Cam kapılar dönerdi, dünyacığımız kanardı
Cam kapılar dönerdi
Gökboyu giderlerdi bir saydamlığı akıtıp
Doğanın gizlerine ve bütün rahimlere
Gökboyu giderlerdi
Tezgâhlar bira çekerdi
Tezgâhlar bira çekerdi, çürük ot oralarda kokardı
Çürük ot, çürük ot..
Oralarda kokardı
Sonra hep eski zamanlardan kalmış olurduk, o tenha
Bahçelerde, tasvirlerde, bir garip kum sarılığında
Olmuş olurduk
Sonra birden çağımıza girerdik. O çılgın
Atlarımız, örtülerimiz alkolden
Anılarımız, içgüdülerimiz
Ve büyük çıplaklığımız alkolden
Alkolse biraz olsun alkolden yaratıldığımız
Tanrımız bilincimiz tanrımız
Çağımıza girerdik.

Çağımıza girerdik, kaygan ve boyutsuz bir anlam biçiminde
Kurumuş bir kan kokusu ağzında
Kemikten bir av borusu tadında
Ağrılı bir hayvanın benekleri üstünde
Çağımıza girerdik
Çağımıza girerdik, çiftleşip bırakırdık çağımızı
Bırakınca giderdik
Bırakınca giderdik. Sonra her şey giderdi. Ve artık
Bir silah patlasa, bir kurşun
Doğayı baştanbaşa kanatan
Bir kurşun olurdu. İçkilere dönerdik.
Çünkü başka ne vardı, alkoller bizi yıkardı
Sığ denizler gibiydi alkol, geçerdi üstümüzden
Ve birden bırakırdı bizi
Biz öyle kalırdık da çakıllamış ve beyaz
Seslerimiz birbirinden artardı.

Çünkü yalnız o vardı, o alkol biçiminde olmak
O sonsuz buruşukluk
O sonsuz buruşukluk: ya alkol olmasaydı
Ya alkol olmasaydı

Ve alkol olmasaydı biz ölümsüz kalırdık
Dayanılmaz acısında bir ölümsüzlüğün
Biz öylece kalırdık
İmgelerin ve bütün çözüm yollarının bir öte dünyasında
Yani bir gerilimde, her şeyin bir kavram olup aktığı kanımızda
Oralarda
Sevişirken kalırdık
Akarsular alkollere girer kalırdı
Balıklar soğuk soğuk devinirdi, kalırdı
İçe ingin gözlerimiz vardı, kalırdı
Bir sessizlik gününün durmadan kutlandığı
Oralarda kalırdı.

Çünkü yalnız o vardı, o alkol biçiminde olmak
O sonsuz buruşukluk
O sonsuz buruşukluk: ya alkol olmasaydı
Ya alkol olmasaydı.

Herkes nerelerden olsa biraz sarkardı
Bir şeyden, bir olaydan, korkunun ilk yerinden
İşkenceler biraz olsun sarkardı
Ve duvar kâğıtları sarkardı ve sinek pislikleri, ampuller
İntihar zabıtları sarkardı
Evraklar, çekmeceler
Telefonlar biraz olsun sarkardı
Ve sesler örtmek için sesleri, sarkardı
Ve eller
Çürükler, sinir uçları
Bir korkunçluk gününün durmadan kutlandığı
Sert duvarlar beyaz beyaz kanardı
Ve polis müdürleri sarkardı kuşkunun ilk yerinden
Belki de bir cümleden: bütün işkencelere rağmen konuşmaz!
Diye harfler öyle öyle sarkardı
Ve cezaevleri sarkardı ve ıslak tabutlukar
Ve kurallar sarkardı, yasalar sonra sarkardı
Bir şeyden, bir olaydan, acının ilk yerinden
Herkes nerelerden olsa biraz sarkardı.

KORO

Ellerin ve bütün eylemlerin biraz olsun sarktığı
Sizi yok saymaya geldiklerinin anlamıyla
Şimdi bir anlama geldiğigiller çağı.

EPİSODE

Ya alkol olmasaydı. Bir uzun bardaklarımız vardı. Herkes
           birbirinden artardı
Bulanık, bungun artardı
Kuru gök, kuru bir yağmur bırakırdı sesimize
Çok uzaklarda çok düşündüğümüz bir şey solar solar solardı.

Edip Cansever

tragedyalar4 TRAGEDYALAR IV

TRAGEDYALAR V

I

Odalardan odalara bu kadar çok geçmeler
Kapıların hiç bitmeyen açılıp kapanması
Kuru kan, ölü asker, ağustosböceği
Gibi bir ses, bir yankı
Sonra bu yankıyı birden soğutan
Kurutup güne koyan bir anlam
Aynalardan aynalara kırılan sigara ateşleri
Ve alkol.

Yani bir alkol yörüngesi. Kocaman
Bir gün iskeleti konsolun üstünde
Doğanın ve bütün kızgın yaratıkların bağırtısından
Yanmış bir gün
Ve sınırsız doğurganlığı ağır, kadife perdelerin
Bir sarnıç uğultusuyla, kaybolmuş bir anahtarın
Kemirilmiş kalıntısıyla..

Ve onlar ceninler gibi orada. Öyle bir rahim çıplaklığına
Uzatılmış bir ışıkla buruşmuşlar gibi
Çok ağır bir tabutu kaldırıyorlar gibi arada
Elleri üzerinde. Ve boşluk yalpalayınca
Ve dünya kımıldayınca biraz. Dünya
Yanıtsız bir eşya gibi. Sonra?

(Sonra o geçitte, aşağıda
Bir krizantem soyunup yapraklarından
Ağıyor sanki işitilmedik bir güçle
Bir gündoğrusu hafifliğiyle, sabahsı, ıslak
Ve tedirgin bir yolcu biçiminde. Atışı duyulmaya
Başlayan bir yürekle gün iskeletinin
O garip efsanesine, geceye
Bitişik bir sabah gibi ağıyor
Ve çocuksu düşlerin hep birden büyüttükleriyle
Bir çiçek olmaktan sıyrılarak
Doluyor odalara
Stepan, Vartuhi, Armenak
Diran ve Lusin
Yani o altın tüveycin etkisinden koparak
Sonu gelmez bir durumun
Sonu gelmez kapılarını açarak
Devinen, bağıran, çok içen bir de
Yani korkular, iğrenmeler, anlaşmazlıklar olarak
Doluyor odalara
Lusin ile Vartuhi
Diran ile Armenak.
Belki arasıra o yorgun
Bedeviler geçiyorsa pasajdan
Stepan, Stepan!
Olsa olsa Stepan.)

II

Kuru kan, ölü asker, ağustosböceği
Baba Armenak durmadan sıkılıyor
Eşyalara bakarken sıkılan bir profili
Oymalarda sıkarak
Yeniden sıkılıyor. Bir hamamböceği sırtını parlatıyor kör
                               ışıkta
Düşlerdeki böcekler gibi ve düşlerdeki
Birtakım kıvrımlarla
Bir durumun sonu gelmez parçalarına bakarak
Aynı zamanda saydam bir duygu lekesi de
Ağır ağır yayılıyor gün iskeletinin üstünde
Bir insan eti lezzetinde günü dolduruyor
Besliyor günü
Gün
Sıcak ve kirli
Yani o alkol yörüngesi onu katılaştırıyor
Konsolun üstünde.

Sonra bu saydam leke Diran ve Lusin’in
Karışık bir evlilik fotoğrafı üstünde
Giderek eroinleşiyor
Baba Armenak durmadan sıkılıyor

Kara giysili insanların çevrelendiği
Bir kilise kapısında
Bir cinayet sölentisi gibi çevrelendiği
O taşkın yüzlerin
Ve büyük bir taşın yöresinde ufacık taşlar gibi
Sanki bir Kremlek anıtı gibi.. işte orada
Baba Armenak sıkılıyor
Sonra artık herkes içiyor.

(Ve alkol tanrının dengesini yitirdiği
Gibi bir gürültüyle çıtırdıyor
Ve tanrının uçsuz bucaksız denizlerde güneşlendiği
Bir günde alkol
Dünya bir sıkıntının yönetiminde ve uzun
Herkes biraz içiyor.)

Bu nasıl bir anlamdır ki, her yerde biraz duyuluyor Stepan
Bir ölü gömme töreninden doğmuş olan Stepan
(Armenak’ın böyle bir günün gecesinde
Topraksı bir titremeyle Vartuhi’ye sokulduğu
Çiftleştiği ve…)

Anlaşılması değil de sayılması olan Stepan
Gözlerinin ıssız, kara bir tabancaya takıldığı
Ateş etmeye hazır bir tabancaya
Takıldığı Stepan
Ve elleri annesi Vartuhi’nin
Kahverengi sabahlığını andıran
Bir iki kımıldayışla geçiştiren günü.

Sonra Vartuhi
O her yerde dürbünleri olan kadın
Mineden, sedeften, bağadan
Ve koynundan durmadan
Dürbünler çıkaran Vartuhi
Bir de çok uzaklara bakmak için din kitaplarından
Dürbünler yapan
Ve her şeyi birden yaşamakta olan yüzüyle
(Çünkü belki İsa’nın
Acıdan ve uzun boylu bir korkudan
Çıkarılmış bir homoseksüelliği götürüp
Bir gökyüzü boşluğunda biçimlendirdiği zaman
Ve sonra yeniden doğduğu zaman. İşte Vartuhi
Görmek için bunları birtakım din kitaplarından..)

Stepan’la kesin anlaşmaları olan
Çıldırmak, vuruşmak için geceleri
Ve dinsel Çin müziği Vartuhi
Yarı kalmış bir çiftleşmedeki
Yarı kalmış yaratıkları doğuran
Bir cehennem gibi dayanılmaz yapan kendini
Vartuhi
Stepan.

Ki herkes biraz alırdı
Koparıp geçerdi Stepan’dan
Öyle bir acı çekme kıvamında soluyan
Gün iskeletinin ucunda
Stepan.

Ve Diran, Armenak’ın sinirli oğlu
Sevimsiz bir büyücünün ellerinde dolaşan
Çirişli, mavi bir kurdele gibi
Ütülü pantolonu, her türlü mavi gözleriyle
Kül sarısı sakalları olan
Ve görünmez yarasaların konakladığı
O pirinç karyolaların altından
Bir seziş gibi çıktığı
Ve bir maden tadından
Başka bir şey olmayan Diran
Gömlekleri ayçiçeği, ıhlamur kokan
Lusin’in ilk kocası
Ve küçük istiridyeler gibi çabuk çabuk kapanan
Bembeyaz elleriyle
Akşamları’ garsonluk yapan barlarda
Çürük ilkyaz ağacı Diran
Ve kadınların o çürük sesleriyle çağırdıkları
Kareli yeleğiyle koştukça çocuklaşan
İpekli sesler çıkaran. Unutulmuş bir erkekliğin
Acısından oluşan bir Anka gibi
Ve yakan kendini durmadan
Zavallı Diran
Düşlerinde eriyen balmumundan bir olayın
Eridikçe çizdiği o yapışkan yollardan
Geçince evde olan
Bir dua gibi okunan Lusin’in gözlerinde
Bir dua gibi
Ve ayakta Stepan
O sessizlik yörüngesinin ucunda
Ve Diran bağıran, bağıran, bağıran
Bir yok olma tutkusuyla bağıran
Ki bundan bir daha doğan isterik Diran.

III

Sonra herkes içerdi, devinirdi durmadan
Yani bir çılgınlık yörüngesi, ağrılı, tutsak
Gün iskeletinin yanında
Ve sallantılı
Dururdu.

Konuşmalar olurdu. Herkes biraz olsun konuşurdu. Ve
            bundan
Hiç kimselerin uğramadığı oteller
Ve bazı lokantalar gibi karanlıklı
Lekeler bulunurdu konuşmalarında
Herkes bir yerlere dayanmış, öyle dururdu
Yüzyıllar kirli dururdu. Ve alkol
Dökülürdü binlerce kuşun çığlığı gibi
Sıkıntı kımıldardı: saat kaç?
Yörünge bozulurdu
Lekeler yer değiştirirdi: temmuzun ilk günleri
Gibi birtakım lekeler
Bir gider bir gelirdi
Yani hiç bitmezdi ki temmuzun ilk günleri
Kavgalar kavgaları eskitirdi. Ve bir de
Armenak’ın, Diran’ın kendi oğlu olmadığı düşüncesine
Bir sonsuz tortu bırakan
Lekeler..

(Ey alkolden ölenler, büyük ölüler
Ölümle yalnızlık arası
O bilinmez ülkeyi şehvetle tüketenler!)

Ve Armenak’ın gene çok içtiği bir geceden sonra
Bir pazar sabahı
Genelev yakınlarında o falcı kadına rastlayıp
Şapkasını ayaklarıyla ezdiği
Ve neden ezdiği pek bilinmeyen
Sonuna kadar sıktığı kravatını
Ve neden sıktığı pek bilinmeyen
Baba Armenak
Sonra yanık kelebek renkli saçlarını
Etine çok yakıştıran bir orospuyla
Ölümün ekşi sarı kokusuna daldığı
Baba Armenak’ın
Ve ölüm bulununca kendine maskot yaptığı
O topaz heykelciği koynundan çıkarıp
Yüzüne tutaraktan ağlayıp bağırması
Ölümün kansız rengine sığan Armenak’ın
Gene bir insanın kansız, soğuk parlaklığından
Yani bir ölüden, ölünün devinimsiz taşkınlığından
Bir mağribi gibi kayıp da
O topaz taşta Diran’ın
Sarı bir kan gibi donuşup kalınlaşması.

Ölünün Armenak’la
Armenak’la Diran’ın
Diran’ın ölüyle sanki
Bir kini, bir kuşkuyu şehvetle sanrıması.

(Ve neden koz gece olmalı. Ve ölü
Bir denizin dengesiz ağırlığı
Gibi sallantılı ve yoğun
Bir yandan vurulunca bir yandan kalınlaşması
Ölünün
Gök bir kilise kavramı gibi alımlı, üstte
Bir ışık demetiyle bir sürü yaratığı
Sürüp de acıların üstüne
Geri çekmesi onları
Sonra bir makasın kana batmış parıltısı. Koz ölü
Olmalı. Ve bütün kozlar ölü olmalı. Sonra?
Kısa bir şey, bir yokluk
Bir sürü ak köpeğin karlarda dolaşması.)

Bir yankı
Yani bir olayın bir başka olayda
Yeniden kazanılması
Vartuhi, kısa saçlı Vartuhi
Bir gece gözetlerken Lusin ile Diran’ı
Ağzını dürbünleri gibi büyütüp küçülttüğü bir gece
Neden sanki Stepan’ın onun sırtını okşayıp
İncilin can alıcı bir yaprağını eline
Küfürden bir dua gibi bırakması.

(Sanki bir kurgu mu bu, yepyeni bir olaya
Bir ermiş mi yani Stepan ya da bir satranç ustası
Yoksa bir insan mı yalnızca, kaçınılmaz bir önseziyi
Yaşlı bir âşık gibi ustaca kullanması.)

Ve sonra Vartuhi’nin, kısa saçlı Vartuhi’nin
Armenak’ın odasındaki yaldızlı aynayı kırıp da
Kaçak Beyoğlu taşlarını sokağa fırlatması
Ve işte gürültüde dinlenen Baba Armenak’ın
Bir Budist rahibi gibi, çok dünyasız bir sesin
Önünde hızlanaraktan kendine katlanması.

Ve Lusin
Bembeyaz ağlaması Lusin’in, dokunulmamış Lusin’in
Dokunan parmak uçlarına hep aynı
Parmak uçlarıyla. Ve gözlerine
Hep kendi gözleriyle bakan Lusin’in
Saçlarını saçlarıyla yoklayan
Orgların, ilahilerin
Coşkusuyla tükenen ve yangınlaşan
Ve durmadan kendini
Bir tebeşirle çizer gibi karanlığına
Stepan-Lusin-Stepan!
O ceviz çekmecelerin kokuşunca
Mumların ve bütün tırnak uçlarının
Açlığınca avutan kendini
(Bir ermiş mi yani Stepan ya da bir satranç ustası
Ustalığınca kaydıran
Bir dua artığı gibi kendine
Lusin’i..)

Ve Lusin binlerce flaşla parlatılmış gibi
Günlerce korunduktan sonra
Bir gece yarısı:

LUSİN
Günlerce korudum ben kendimi
Konuşmak istiyorum artık Stepan
Seninle konuşursam her şey aydınlanacak sanki.

STEPAN
Beni güçlendiriyorsun Lusin. Ne var ki
İstemiyorum güçlenmeyi ben. Daha doğrusu
Bulunmuş bir eşyayım da sanki, örneğin
Bir para cüzdanı, bir anahtar zinciri
Ya da eski bir saat… her neyse
Kullanıyorum kendimi bulduğum gibi.

LUSİN
Bilmiyorum Stepan. Bildiğim bir şey varsa
Öyle bir satranç taşının oyuncusuyla
Çok zorlu bir durumda konuşması gibi
Konuşmaya geldim seninle.

STEPAN
Mutluydun. Dokunulmaz bir içgüdüyle
Yaşıyordun ölümsüzlüğünü. Ve tanrı
Yetiyordu sanırım bütün isteklerine.

LUSİN
Yitirdim inançlarımı Stepan. Ve nasıl alabildiğine
Sorumsuz dolaşırsa kan vücutta
Bir yandan bir parçası olarak insanın
Bir yandan büsbütün yabancı insana
Giderek tanrıyı buldum ben de. Tanrıysa
Yitirdi kesinliğini bir insan kılığında.

STEPAN
Ve sonra dayanılmaz bir yalnızlığın altında
İnsanları -gördün birden ve bütün kasvetleri
Diyebilirim ki, kapatılmış bir özgürlük isteği seni
Çekiverdi sanki odama.

LUSİN
Bir özgürlük de değil bu, daha çok
Bir özgürlük duygusu belki
Bence bu duygunun bir karşılığı olmalı
Tanrıya inandıkça tanrının olması gibi.

STEPAN
Bilmem ki, nasıl anlaşırız bu durumda
Çünkü ben mi yöneteceğim seni, yoksa
Sen mi alacaksın buyruğuna beni
Hiç değilse dengeyi kim sağlayacak
Ayrıca böylesi bir denge gerekli mi, değil mi.

LUSİN
Kopunca inancımdan, bir insan inancından kopunca
Bir de yalnızsa böyle.. ve bu durumda Stepan
Her şey artık insandır
Denemek istiyorum bunu, anlıyor musun?

STEPAN
Benim anladığım daha fazla bunlardan
Bir konyak içer misin?

LUSİN
Öyleyse şunu söylemek istiyorum kısaca
Denemek istiyorum ben kadınlığımı da
Kadınlığımı ve her şeyi
Hiçbir şey ummadan. Akşamüstü kiliselerin
Boşluğunda kaybolan
Sinirli dualarla tanrıda olmak gibi
Ya da bir esrime gibi, dayanılmaz bir mutluluk gibi..

STEPAN
Peki, ya Diran?

LUSİN
Diran’la bir ilgisi var mı sana gelmemin?

STEPAN
Gerçi aldırdığım yok benim de Diran’a
Ve benim hiçbir şeye aldırdığım yok, kurallara da
Ama var ya, bir kadeh tutma biçimi gibi
Ya da bir telefonu açınca
Ne diyorsam karşımdakine örneğin
Kurtarmak için bir durumu
İşte ilk cümlede, her zaman
Buna benzer bir şeyler söylemeliyim
Ya Diran?

LUSİN
Unutulmuş gibiyim ben. Ve insan
Bir bakıma unutulmuş gibidir
Bilmem ki, nasıl anlatmalı, yalnız bile değilim.
Belki de yalnızlıktan
Daha fazla bir şey bu
Unuttum ben kendimi de Stepan.

STEPAN
Kopunca kendimizden. Ve her şeyden biraz kopunca
Bir güç olduğunu sanırız yalnızlığın
Hatta bir bakıma övünürüz de onunla.

LUSİN
Güçlüyüm belki de bunun için
Unutmak, unutulmak, kim bilir
Her bakımdan daha iyidir. Ve insan
Bir gün yeniden tanıyabilir kendini. Bir umut!
Ve umut değil mi bizi koruyan. Bu böyle olunca da
Yeniden bir doğuşa hazırlanıyoruz demektir
İnsan neyi daha çok özleyebilir. Ve neyi
Daha çok isteyebilir bundan, bilmem ki

STEPAN
Hep aynı çıkmazlara düşmek de var sonunda

LUSİN
Ama ben yüceltmek istiyorum kendimi
Etimi, her şeyimi, yeniden
Yüceltmek istiyorum. Şimdi sorarım sana
Bir aşkınlık değilse bu, kısa bir mutluluk olsun değilse
Ya nedir?

STEPAN
İstemek daha başka. Önce mutluluk
Bir yer arar kendine boy atmak için
Sonra bir hastalık gibi yayılır ondan ona
Bana kalırsa Lusin, sen ki böyle tek başına
Başarabilir misin bu işi?

LUSİN
…………………………

STEPAN
Elini verir misin, elini?
Benim anladığımca sen
Bir başına yüceltmek istiyorsun kendini
Bu böyle olunca da, o zaman
Şaşırma bir gün mutluluk yerine
Daha hiç denenmemiş bir acıyla karşılaşırsan.

LUSİN
Bir acıyla.. daha hiç denenmemiş!.

STEPAN
Bak işte, en soylu isteklerle odama geliyorsun
Ve düşün, insanlığının en alımlı katında
Her şey bu kadar doğal, her şey bu kadar güzelken
Sorarım, neden böyle yabancı kalıyorum sana?

LUSİN
Bilemem ki Stepan..

STEPAN
Bak Lusin, çünkü ben sevmiyorum kadınları
Bu tuhaf alışkanlığı, bu gereksiz yakınlığı
Sense bencillik diyeceksin buna. Ya da
Bir zevk düşkünlüğü diyeceksin. Oysa hiçbiri değil..

LUSİN
Peki, ya nedir?

STEPAN
Olsa olsa bunca çıkmazı
Sürdürmek benimkisi bir zevk biçiminde boyuna
Ve yaratmak yeniden bütün iğrendiklerimi.

LUSİN
Kaçınılmaz bir yalnızlık seninkisi. Ayrıca
Katı, ilgisiz, iğreti…

STEPAN
Ve diyebilirsin ki Lusin, soyu kalmamış hayvanlar gibi
Öyle bir buz çağını yaşıyorum da
İçkiyle aşıyorum, içkiyle çözüyorum bu cehennemi.

LUSİN
Hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey istemeden gerçekte.

STEPAN
Belki de bir bilinci yoğunlaştırıyorum böylece
Doğarak acılarıma her an yeniden
Ve kendini kanatan bir bıçak gibi işte.

LUSİN
Anlıyorum Stepan, ne var ki, ben de
Çıkmalı diyorum bu boğuntudan
Bu yanlış orospuluktan, bilmiyorum
Bana yardım edebilir misin? Daha doğrusu
Bir yol gösteren değil, bir uğrak
Olabilir misin bana?

STEPAN
Sadece bir anlaşma! Ne çıkar anlaşsak da biz
Ve bütün anlaşmaların dünyada
Sanırım bir anlamı var: yok gibiyiz hepimiz.

LUSİN
Öyleyse yalnız da değilsin sen. Ayrıca
Tutsaksın yalnızlığına Stepan.

STEPAN
Bunu yadsımıyorum ki Lusin. Yadsımıyorum da
Demek istiyorum ki, sen de yalnızsın benim gibi
Biz ikimiz de yalnızsak.. ve işte bu durumda
İki kişilik bir yalnızlık olmaz mı bizimkisi?
Yok sanki bir şey yapacak..

LUSİN
Belki de var.. ama nasıl?

STEPAN
Zorlasak mı acaba bizim olmayan
Görünmez bir mutluluğun yollarını
Her türlü acılarla yılmadan
Savaşsak mı geleceği kurtarmak için
Ama gelecek ne Lusin, bilmem ki
Bilsem bile ne çıkar, o zaman da ben neyim?

LUSİN
Düşündüm ben Stepan. Düşündüm daha önce de
Diyorum bir geneleve gitmeli
Hiç değilse bir karşıkoyma biçimi. Ve belki
O yalanlardan, o yalan ilişkilerden
Daha önemli bu, kim bilir

STEPAN
Bence bu kurtuluş yolu değil. Gerçi her şeyin hakkını vermeli.
Üstelik kaygılanmadan
Ama bir tükenme duygusu, ölümsü bir yılgınlık da
Olabilir seninkisi. Öyleyse karar vermeli
Bir çözüm yolu mu bu, değil mi?

LUSİN
Hep böyle baş eğmek mi? İstemiyorum bunu Stepan
Düşmeli bir çirkinliğin içine. Ve yavaş yavaş
Aşmalı çirkinliği.

STEPAN
Bak Lusin, şu da var ki, genelevse gideceğin yer senin
Zaten bir genelevde yaşıyor gibisin
Her türlü çirkinliğin içinde
Her türlü düşmanlığın, her türlü bencilliğin
İçinde anlaşıyorsun vuruşaraktan
Ve kırılaraktan durmadan
Öyleyse bir kurtuluş bu mu? Bana kalırsa
Ölümünü içinde taşıyan bir isyan.

LUSİN
İsyandı tanrıya başkaldırmak da. Öyleyse
Ben şimdi neye inanacağım
Yalnızsam, beni yalnız bırakan
Ve yalnız değilsem, kararsız bir yargıç olan
Başkalarına mı?
Yoksa kendime mi Stepan, ne dersin?

STEPAN
Korkunçtur, bana kalırsa adımıza
Hazırlanmış bir oyun var bizim
Hepimizi yalnız bıraktıkları bir oyun
Ve bilirler, insanlar yalnız kaldıkça
Konuştukları dil de değişir
Sonunda hiç anlaşamazlar. Öyle ki
Bir zaman parçası içinde, bir durumun
Değişmez akışında, tekdüze
Kalırlar bir sıkıntı avcısı gibi
Ve bir gün anlarlar ki, bir güç değildir artık yalnızlık
Ve bunu anlayınca, işte o zaman Lusin
Aşıvermek isterler bu zamanla durumu
Koşarlar, koşarlar, tam sınıra gelince
Sanki o tel örgülere yapışmış gibi
Bir duman oluverirler ya da kaskatı
Bir kömür parçası, bir ceset..
Nedir bu durumda insanın anlamı?

LUSİN
Aşmalı bu durumu Stepan.

STEPAN
Duymuyorum ben acılarımı. Ve yitirdim çoktan
Yitirdim bütün karşıtlıkları. Ne umut
Ne umutsuzluk, ne hiçbir şey
Kurtaramaz varlığımı benim. Ve yoğun bir anlamsızlığın
           içinde
Sanki renksiz, boyutsuz
Ve göksüz, zamansız bir evrende
Tek çıkar yol yaşamaksa Lusin
Yaşıyorum ben de kaygısız
Değişmez bir anlamsızlığı böylece.

LUSİN
Yani bir çıkmazı sürdürüyorsun kısaca
Bu yitiriş kendini, bu çöküş
Sanki bir üstünlük duygusu veriyor sana

STEPAN
Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki
Bir önseziyi kuruyorum şimdiden.

LUSİN
Asıl iş bir sonuca varmakta.

STEPAN
Varabilir misin?

LUSİN
Öyleyse çok uzun bir yol bu doğrusu.

STEPAN
Bir konyak daha içer misin?

LUSİN
Ayrılalım Stepan, belki biz anlaşıyoruz ama
İlkemiz ayrı yaşamak
Ve ne varsa işte bu ayrılıkta.

STEPAN
Adım Stepan, Lusin. Yani ben
Bir satranç oyuncusu olamam

LUSİN
Elini ver Stepan, ne de olsa bir anlaşmadır bu
Belki de bir anlaşmadır.

IV

(Bir insan yaşanmamışlığı bulunca
Onu artık hiç kimse anlatamaz
Kalır sonsuz gücünün buyruğunda
Ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız
Dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında).

Şimdi her yerden bakıyor gözleri. Ve bütün kaygılardan
Sarkıyor bir yanık lekesi gibi
Stepan
Alkolden bir İsa gibi pencereye gerilmiş
Elleri gökyüzünün katlarında
Ve alkol korumakta onu. Ve zaman
Çekmekte kıvrımlarını ağdırmak için
Yalnızlığına Stepan’ı
Bitmeyen bir insan yapmak için onu. Ve ortaklaşa
Bir kasvet bağıntısına sığdırmak için
Zaman
Öyleyken direnmek istiyor Stepan: bir ilinti!
Yani insandan bir İsa gibi arıyor
Gittikçe daralan boşluğunda kendini.

(Sarı şey! bu dünyada ağrı var
Ağrıdır unutulmak, korkular
Çaresizlik bir ağrı
Ve göğün sürüleri bu ağrıdan kopmuşlar
Yeryüzü bundan böyle dağınık
Ki ölüm bir kurtuluşsa ağrının baskısından
Yalnızlık
Bir kurtuluşsa.. Sarı şey!
İnsan kendini korumaktan yorgun
Ağrının gezegen yaratığı
Stepan.)

Stepan, bir yağmurluğun yerini bulamamış hışırtısı
Kullanılmış bir jilet yere düşüyor, o
Bir konyak içer misin? Alıyor, işte Stepan
Dilidir Stepan’ın “bir konyak içer misin?”
Yani bir ölü gömme töreninden doğmuş olan Stepan’ın.

(Armenak’ın, Diran’ın babası sandığı birini
Kumar oynarken vurduğu o gecenin
Sabahında. Ve sessiz bir düşüncenin
Kapatılmış bir acının yavaş yavaş yayıldığı
Ve kutlar gibi bir rahatlığı ölünün
Toprağa saldırdığı olağan bir vazgeçişle..
İşte böyle bir günün gecesinde Armenak’ın
Topraksı bir titremeyle Vartuhi’ye sokulduğu
Çiftleştiği ve…
Sonra deliler gibi ağladığı bu gözyaşımsı döllenmeye.)

Armenak
Düğmelerini parlatıyor şimdi. Ve Diran
Bir Armenak’a bakıyor, bir de her şeye
(Her şeyse, bu tek görünüşlü dünyamızdan
Bir yer mi ayırmak oluyor kendimize
Kim bilir..)
Ve işte kapının yanında öyle
Bir yer arıyor kendine Vartuhi
Alkolden dürbünleriyle
Aç, susuz bir böcek gibi kabuğuna çekilip
Büsbütün yitmemek için.

(Ayrıca, bu durumda hepsi de
Önce bir acıyla katılaşmak
Sonra o acıdan çözülmek uyumunda belki de.)

VARTUHİ
Ben demiştim, bir gün canımız sıkılacak
Bu kadar sıkıntının içinde.

ARMENAK
İyisi ne, biliyor musun, bir şakayı tekrarlayalım
Hey, Diran! sen kuş olsana gene.

VARTUHİ
Bırak Diran’ı canım
Hani şu falcı kadını görünce şapkanı
Nasıl ezdiğini ve sonra kravatını…

DİRAN
Sahi bir şapka aldım ben tavşan tüyünden.

ARMENAK
Haa, bildim, geçenlerde söylüyordun gene
Üç aşağı beş yukarı
Hep aynı biçimde söylüyorsun bir şapka aldığını.

VARTUHİ
Şapkanı göstersene, şapkanı!

ARMENAK
Diran, görelim şapkanı!
DİRAN
Hey, Diran, şapkanı göstersene!

ARMENAK
Olmadı, eğlenemiyoruz. Stepan!
Katılsana sen de oyuna
Ya da.. dur bakayım.. eğer istersen
Kısa bir şiir okudu bize Stepan

VARTUHİ
Boşuna yoruluyorsun, dinler mi hiç Stepan bizi
Tam on yaşındaydı, hiç unutmam
Biri dövmüştü onu, dudağı yarılmıştı
Ve hatırlar mısın günlerce
Dudağında gezdirmişti o kanı.

ARMENAK
Vardıkça üstüne kanattıydı yeniden.

VARTUHİ
İşte yıllarca böyle
Kanadı durdu Stepan kendi renginde.

ARMENAK
Önce bir kan biçiminde, önce bir kan biçiminde.

DİRAN
Peki, ne zaman doğdu Stepan, kim inanır öleceğine?

ARMENAK
Ölür mi hiç Stepan, nasılsa doğdu bir kere
Bir konyak içer misin Stepan?

VARTUHİ
Susuyor, küstürdünüz çocuğu
Ver Stepan, bardağını doldurayım
Aaa! sahi unuttum, bugün Stepan’ın doğum günü!

DİRAN
Aman ne güzel, Stepan’ın doğum günü!

ARMENAK
Bence kaldırmalı bu doğum günlerini
İnsan bir yas gibi doğuyor yeniden.

DİRAN
Öyleyse eğlenelim, vakit de geçmiyor zaten
Kiliseye gidelim, kiliseye!

ARMENAK
Yani geldiğin yere, öyle mi?
Ne de olsa tanrı çocuğu, ne dersin buna Vartuhi?

VARTUHİ
Hiiç! daha iyi bilirsin sen, kaçırmazsın çünkü cenaze törenlerini
Yakınsındır din adamlarına bu yüzden
Hele bir töreni oldukça incelikli
Sen düzenlemiştin de hani..

ARMENAK
Ben bilmem neyi daha iyi bildiğimi..

DİRAN
Nazlanma canım, herkes bilir ne kumarbaz olduğunu senin.

VARTUHİ
Ne yapsın, yalnızdı, vakit de geçmiyordu.
Ne o, sen de mi yalnızsın Stepan?

DİRAN
Doğrusu ben anlamam ama
Bir türlü insan vardır, der Stepan
Her yerde yalnız olan
Bir türlü insan vardır.

ARMENAK
Yok canım! hangimiz benziyoruz ki Stepan’a.

DİRAN
Niye saklayayım, ben benzemek isterim bazan Stepan’a

ARMENAK
Bence bir başka anlamı olmalı bu sözün.

DİRAN
Bir türlü insan vardır, der Stepan
Her zaman böyle der de.. ama siz isterseniz
Dokunulmamış bir anlam yükleyin bu söze
Deyin ki, Stepan her türlü kesinliğin üstünde
Yaşarken bir yaşanmamışlığı.

ARMENAK
Sen mi konuşuyorsun, Stepan mı?

DİRAN
Bir türlü insan vardır, der Stepan.

VARTUHİ
Neden anlaşamıyoruz öyleyse?

DİRAN
Sahi, biz neden anlaşamıyoruz Stepan?

ARMENAK
Benim iskambillerim nerde, bütün gün aradım durdum?

VARTUHİ
Kiminle oynayacaksın?

ARMENAK
Ha, sahi, unuttum, kiminle oynayacağım?

DİRAN
Kendinle oyna, kendinle!

VARTUHİ
Sıkıldım, çıkıyorum, canınız cehenneme
Lusin’i bulurum belki.

ARMENAK
Öyle ya, Lusin nerde?

DİRAN
Kendinle oyna, kendinle!

ARMENAK
Söyleyin, Lusin nerde?

STEPAN
Bana kalırsa önce biz
Yeni bir ad bulmalıyız Lusin’e.

VARTUHİ
Doğrusu anlamadım.

STEPAN
Bir kelime ya da bir simge
Buluyormuş gibi çirkinliğimize.

ARMENAK
Peki, ya Lusin nerde?

STEPAN
Yok Lusin diye bir şey yeryüzünde
Stepan da yok, Vartuhi de.

DİRAN
Diran’la Armenak da yok öyleyse..

ARMENAK
Ben varım. Ama örücü Nikolayla
Piyano tamircisi İvanof
Yok şimdi ikisi de
Öldüler.. Biri içkiden öldü
Biri de..

STEPAN
Lusin mi nerde? gitti ya Lusin.

ARMENAK
Nereye?

DİRAN
Zaten her zaman Lusin
İsterse biraz giderdi
Bu kez de uzatmıştır azıcık
Belki de
Seyreder gibi vitrini
Kalakalmıştır bir yerde.

VARTUHİ
Peki elbiseleri nerde, şapkası?

ARMENAK
Terlikleri nerde, terlikleri?

DİRAN
Belki de atlayıp gitmiştir bir trene.

ARMENAK
Terlikleri nerde, terlikleri?
Kırmızı terlikleri, rugan terlikleri?

DİRAN
Duruyor elbiseleri. Fildişi
Tarağı da duruyor ve siyah
El çantası ve hepsi.

ARMENAK
Terlikleri nerde, terlikleri
Uyuyan terlikleri, hiç uyumayan
İç çeken, yalvaran, ağlayan geceleri?

VARTUHİ
Hepiniz aptalsınız, canınız cehenneme
Lusin’i bulurum belki
Bulamam belki de
Bulurum, bulurum
Yok canım! bulamam ben Lusin’i
Bulsam ne, bulmasam ne?

ARMENAK
Hiç, sadece alışkanlık! Hey diran, bir şeyler söylesene!

DİRAN
Uyumak istiyorum, hazırlanmalı geceye.

VARTUHİ
Canınız cehenneme! Lusin’i bulurum belki.

STEPAN
Hep gitmek biçiminde, hep gitmek biçiminde.

ARMENAK
Benim iskambillerim nerde?

STEPAN
Yok senin iskambillerin, yırtmıştın hani bir gece
Çekmiştin esrarı da bütün gün
Ben kralları, din adamlarını sevmem diye
Yırtınıştın sonra onları.

ARMENAK
Ha, sahi, unuttum, yırtmıştım ben onları.

VARTUHİ
Sonra da korkmuştun, bütün gün bağırmıştın
Ben cinayet işledim, ben cinayet işledim, diye.

STEPAN
Unutmak biçiminde, unutmak biçiminde.

DİRAN
Bu sabah vardı gazetelerde
Bir öğrenci babasını zehirlemiş.

VARTUHİ
Biri de intihar etmiş yepyeni bir usulle.

ARMENAK
Sen niye ölmüyorsun? çirkinsin, üstelik de geveze
Ya Diran niçin ölmüyor?

DİRAN
Ben bayılırım cenaze törenlerine
Üstelik çiçek de yaptıracağım senin için

VARTUHİ
Biz ölümsüz aile.

STEPAN
Ha şöyle! koro halinde, koro halinde!

ARMENAK
Yok canım, üzülme sen de. Ona bir konyak
Daha versenize
Bari tadını çıkarsın ölümsüzlüğün.

DİRAN
Yani biz küfürle mi anlaşıyoruz ne?

VARTUHİ
Neden olmasın, elbette…

STEPAN
Bence bir efsaneyiz biz, acılı, mutsuz
Ve hayal gücüyle görünürüz sadece.

VARTUHİ
Kapı mı çalınıyor ne? Aaa! bakın, Lusin geldi.

DİRAN
Lusin mi geldi? Ne zaman?
Desene, çoğalıyoruz gittikçe.

VARTUHİ
Lusin, çok kaldın kilisede!

ARMENAK
Yok canım! Lusin değil ki o, bence
Adres soran biri olmalı. Değilse
Bir şirketin satış memurudur.

DİRAN
Belki de bir orospudur, birinden kaçıyordur..

VARTUHİ
Belki de.. hiç böyle giyinir miydi Lusin
Hem o kadar düşündüm ki onu ben
Kim olsa biraz benzerdi Lusin’e.

STEPAN
Ve herkes birbirine, ve herkes birbirine!

ARMENAK
Bence bir şirketin satış memurudur.

DİRAN
Ya da bir bankanın senedat servisinde..

VARTUHİ
O kadar çoğaldı ki son günlerde
Şu manikürcü kızlardan biri olmalı

ARMENAK
Kim bilir, belki de gündelikçidir bir giyimevinde.

DİRAN
Olsa olsa lüks otellerden birinde
Asansörcüdür. Bütün gün bir aşağı bir yukarı
Çene çalıyordur müşterilerle.

STEPAN
Gel Lusin! ta kendisi o Lusin’in.

DİRAN
Al bakalım, Stepan’ı içki vurdu gene.

ARMENAK
Hey Stepan! canın mı sıkılıyor ne?

DİRAN
Stepan sevgi gösterisinde..

ARMENAK
Biz sahi neden sevmiyoruz birbirimizi?

VARTUHİ
Alıştı sevmemeye.

DİRAN
Bakın şu ellerine, hiç Lusin olabilir mi o?

LUSİN
Ama ben Lusin’im işte
Şöyle bir uğrayayım dedim geçerken.

ARMENAK
Ne dersin Stepan, çok mu kaçırdık yine?

STEPAN
Yok canım, ne kaçırması, Lusin değil ki o!

DİRAN
Sen değil miydin, o Lusin’dir, diyen az önce?

STEPAN
O zaman biraz Lusin’di, şimdi değil.

ARMENAK
Benim iskambillerim nerde?

STEPAN
Geri dönmüş gibiydi, Lusin’di o zaman elbette.

VARTUHİ
Canınız cehenneme! işte ben gidiyorum.

DİRAN
Ee! gideceksen git sen de..

STEPAN
Yani bir anlamda elbette Lusin değil.

DİRAN
Kim kime benziyor, kim kimin biçiminde?

ARMENAK
Peki, Stepan nerde?

DİRAN
Hay allah! unuttum gene, Stepan da kim?

VARTUHİ
Adımı söylesenize, adımı!

ARMENAK
Adını bilmem ama, seni ben
Birine benzetiyorum, birine.

STEPAN
Olmaz ki, işi çok karıştırdık.

VARTUHİ
Yeniden tanışalım öyleyse.
İşte ben Vartuhiyim!

DİRAN
Sen Vartuhi olunca.. Diranım ben de.

ARMENAK
Diyelim ben de Armenakım
Kim kalıyor şimdi geriye?

LUSİN
Lusin’le Stepan kalıyor. Bense
Lusin olduğuma göre..

STEPAN
Tek aday kalıyor Stepan’ın kimliğine.

ARMENAK
Benim iskambillerim nerde?

VARTUHİ
Şimdi de fal mı açacaksın?

DİRAN
Hadi kuş gibi öteyim. Kanarya ya da iskete
Gibi öteyim, eğer isterseniz
Ve Stepan isterse
Lusin de isterse, madem ki Lusinim, diyor..

VARTUHİ
Değişsene üstünü Lusin!

DİRAN
Bir şeyler okusana İncilden
“Ey kardeşler, size muştularım, ve…”

ARMENAK
Bana bir konyak versene Lusin!

STEPAN
İyi geceler!

LUSİN
Her şey aynı her yerde.

V

Ufacık meyhaneler vardı daracık sokaklarda
Baba Armenak içerdi.

(İçmek! şimdi hep birden neyi deneyelim
Neyi
Sen, tanrıtanımaz kalabalık, büyük ağlamak
Dengesiz yokluk
Yerini bulamamak
Seni mi, neyi?

Bir akşamüstü kıyılara çıkmıştık, şöyle bir durmak ne güzeldi
Bir pencere açıldı
Bir bardak ekşi erik rakısı içildi
Sanki bir defaya mahsus olmak üzere dünyaya bakıldı
Sonra
Balkonlar eski rengine boyandı ve güneş gözlükleri
Çıkarıldı
Yeryüzü anlatıldı, dinledik
Karışık olduk bir süre. Gözlerimizi
Sallantılı bir denize bırakır gibi içimize bıraktık
Sandallar bir yükü boşalttılar yani
Bir kenti boşalttılar, ev içlerinin
Karışık, durmaz halini.

Sonsuzduk. Bir sonsuz adam denirse bize
Ve çılgın bir gemicinin diliyle söylersek
Küçücük bir seren direğinden kocaman
Dünyamız görünürdü.

Sonra her şey birdenbire çirkin, birdenbire çirkin, birdenbire
Çirkindi
Bozuldu bir akşamüstü kıyılara çıkmak çünkü
Eller bir soğuk el resmine girip dondular
Ay çürüdü
Her şey bir hizada kaldı, bütün eşyaları kaldırdılar
O kaldı
Bir o kaldı: gelişen korku.

Yani kutsal kitaplardaki değil ve çağdaş felsefedeki
Seçkin bir dili abartırkenki görkemli
Bir korku değil
Değil de, ne Romalı bir köleninki
Ne engizisyon mahkemelerindeki, ne de
Barışsever bir Yahudinin
Avlanırken duyduğu
Bir korku da değil bu
Ve bütün insan avlarında duyulan
Konuşmaya ya da telaşlanmaya
Hiç mi hiç vakit bırakmadan
Tüyler, anılar bir daha yaşasın, bırakmadan
Kocaman bir “vur!” sesi
Var ya
O bile değil.

Gelişen bir korku bu yalnız
Umudu, umutsuzluğu
Bir anlama getiren
Anlamsız bir soy olma korkusu.

İçmek! şimdi hep birden neyi deneyelim
Neyi
Yalnız kaldık, yalnızlığımız bizim çok büyüdü
Dünya ayaklarımızdaydı galiba. Ellerimiz
Acılı bir şekilde gökyüzüne takılı
Ve nasıl benziyordu her şey ki baktığımız
Bir cambazhanenin kurumuş bir çıkartma gibi
Serili her şeyine
İşte burda diyebiliriz ki bay yargıç
İçmek bize yepyeni bir iyilikçilikti
Öyleydi
Size günlerimizi gösterelim, gecelerimizi
Yırtıcı kuşlarımızı ve örümceklerimizi
Didik didik edildiğini gövdemizin bay yargıç
Ah öyle değil
İçmek, içmek, içmek! ne anlama gelirdi
Getiren cehennemini birlikte
Baş eğmez, ama yılgın bizleri
Cezalandıran
Yapayalnız kalmaktaki eylemimizi
Suçlayan bir şeydi alkol
Öyleydi.
Ve yaşam söylemekti bay yargıç
Bilip de söyleyemediklerimizi
Eski bir umut kadar eskidik. Ve eski
Yaralarımızı gösterelim size, çürüklerimizi

Koparılmış tırnaklarımızı bay yargıç
O soğuk karanlıklardan soğuk
Artakalan gözlerimizi
Ah öyle değil
Çünkü eski bir toplumbilimdi yargılanmak
Ve eski
Bir cehennemi uygulamaktı bizlere
Baş eğmez, ama yorgun bizlere.

İçmek! şimdi hep birden neyi deneyelim
Neyi
Yangınsız, cehennemsiz
Bir ölüm mü kalıyor sanki geriye
Ve ölüm ki nedir bay yargıç
Çok garip bir şekilde kirlenmenin
Adıdır ölüm
Sonra soğuk ve eski
Ve sonsuz bir dilekçenin
Altındaki pullar gibidir
İmzası görünmezse de çürümüş iskeletlerimizin.)

Herkes biraz olsun içerdi. Kapı açılınca zil sesleri
Gibi her türlü acıların hep birden delirdiği
Oralarda içerdi
Stepan evde içerdi. Vartuhi
Çantasında taşıdığı dürbünsü bir şişeden
Değişmesi bitince hep yeniden içerdi
Lusin de içerdi de.. nasıl anlatmalı
Bulanık bir dünyanın içinde

Düşe kalka içerdi
Ve gündüzler olurdu sonra geceler
Geceler gündüzlere girerdi
Çiçekler getirirlerdi, hiçbir şeyden yapılmamış çiçekler
Bırakır gibi bir mezarın üstüne
Bırakır giderlerdi
Adı geçerdi birinin, hiç olmayan birinin
Sonra adı olmayan bir ülkeye giderdi
Zamanlar birbirine girerdi. Koz gece.

(Ve cinayet gecesi Baba Armenak
Yağan yağmurun altında, asfaltta
Ölü bir tilkiyi hatırlıyor
Herkesin ölü bir şeyi vardır. Ölüler çoğaldıkça
Artık hiçbir şey ölemez.
Ve bu yüzden olacak Armenak ölümü tanımıyor
Yollar var arasında ölümle
Aşamaz o yolları. Aşmak için
Hiçbir şey yapamaz Armenak
Stepan da öyle
Bunlar ne zaman ölecekler, bilinmez
Bak Lusin ölebilir şimdilik
Diran da, Vartuhi de
Ve Lusin ölmeyebilir de.. Sarı şey
Ölüm.)

Peki bu yuvarlak masalar da ne, karanlık örtüler
Upuzun her yerleriyle hiç alışmadıkları
Bir dünyaya sarkıtılmış bu insanlar da ne
Sonra bu gürültü de ne. Bu adam
Neye uzanıyor böyle, anlamıyorum.
Birini mi kaldırıyor yerden. Ve niçin
Onu kaldırınca kendisi
Düşüyor da yere, öteki
Onu kaldırıyor sonra, anlamıyorum
Bir tekdüzelik, bir ilinti
Bir ayakta durma biçimi belki
Belki de..

Her neyse, benim ellerimse bunlar, iskambillerim nerde
O sahi Lusin’di de ben tanımadım mı
Stepan! korkunç yalnızlık
Stepan!
Oğlanlarla kapanıp bir yerlere günlerce
Sapsan dudakları ve yağlanmış teniyle
Çıkagelmesi bir gün. Ve nasıl
Nefretin en çağdaş biçimiyle
Bir şeyler çözülüyor, bir şeyler yıkılıyor, anlıyorum
Öyleyse
Sayılar neden böyle yumuşak
Neden hiç kimseler konuşmuyor
Ben neden yalnızım?

Benim eski bir gramofonum vardı, nerede
Plaklarım da vardı
Ben sessiz filmlere giderdim, nerede
Bilardo oynardım, kırmızı top
Çarpa çarpa büyürdü caddelerde
Kadınlar bana bakardı. O zaman Beyaz Ruslar vardı
Ve korkunç çalgılar vardı meyhanelerde

Örücü Nikolanın evi vardı, kendi yaptığı votkaları
Vardı Nikolanın. Paskalyada
Çörekler alırdı bize Nikola. O zaman ne güzel yağmurlar da
      yağardı
Saçak altları ne güzeldi. Biri kapıyı açardı
Eski resimler çıkardı, resim resim kokardı onlar
Bir sürü terlikler çıkardı sonra, bahçe kapıları çıkardı
Üst üste odalar, saatler, yüzük kutuları
Kolonya şişeleri, örtüler, daha bir sürü şeyler
Hep durmadan çıkardı
İpekli kumaşlar başka türlü alınırdı. Kadınlar
Kapıları başka türlü açarlardı
Nikola, bir de Nikolanın arkadaşı İvanof
Piyano tamircisi İvanofla birlikte
Rakılar içerdik. Benim karışık işlerim olurdu
Nikola takılırdı bana. Gerçekte fena adamlardık
Kadınlar kapıları başka türlü açarlardı gene de
Yumuşak sesler çıkarırlardı. Yatakları tertemizdi
Sahi ben Hera’yı sevmiştim bir ara
Şu manikürcü Alman kadını
Kim bilir nereye gitti. Ben Armenak
İmzasını şöyle şöyle atan Armenak
Ve mektup yazardım. O zaman genç kızların ipekli şemsiyeleri
      vardı
Ben Armenak
Kaç yaşında olmalıyım.

İçsem mi biraz daha, içmesem mi
Ne diyordu İvanof, sen ne kadar içsen de
İçmedin bir gün bile

Nerde şimdi İvanof
Saklanıyordur ölümde
Kim bilir, belki de bir piyano olmuştur İvanof
Nikola dikiş iğnesi olmuştur
Yani insan ister istemez
Bir şey oluyor ölünce
Ben iskambil olacağım. Koz kupa olacak gene
Piyano, iskambil ve iğne
Ben Armenak
Vartuhi’nin kocası
Vartuhi
O da mineli yahut sedef
Bir dürbün olacaktır elbette
Sahi ne yapıyordur şimdi Vartuhi
Stepan
Ya ne yapıyordur Diran
Lusin ne yapıyordur. Lusin kim bilir nerde
Herkes kim bilir nerde
İçsem mi bir kadeh daha, içmesem mi
Ne diyordu İvanof
Ölümüne saklanan İvanof
Sen ne kadar içsen de
İçmedin bir gün bile.

Ben şimdi ne yapacağım.

VI

(Saat kim bilir kaç olmalı. Belki
Her türlü saatlerin hep birden
Tanımsız bir yeri gösterdiği
Bir saat olmalı ki..

Çok karanlık bir cümlede durmuş gibiyiz
Herkesin, ama herkesin yanılıp bir yerlere gittiği
Bir cümlede durmuş gibiyiz
Ki bütün mektupların, telgrafların
Durmadan yanlış verildiği
Sapsarı bir cümlede ve geniş.)

Telefonlar kesildi evrendeyiz
Stepan
Alkolün yaslı çocuğu
Denizden bir İsa gibi kaybolan
Kendi denizlerinde.

Bir konyak içer misin? Alıyor, işte Stepan
Adıdır Stepan’ın “Bir Konyak İçer misin”
Susuyor
Niye susuyor, yok mu bir alacağı dünyadan?

(Sarı bir şey oluyordu bir akşam
Issız gökyüzünün içinde
Sarı bir şey! Bu nasıl bir anlamdır ki, elinde
Bitmez tükenmez duvar kâğıtları taşıyan
Bir adam
Bir zaman dışı işçisi belki
Ya da bir kasvet tanrısı tarafından
Gönderilmiş bir haberci
Telaşsız elleriyle dünyayı yorgunlaştıran.

Ve duvar kâğıtları kaplanınca gökyüzüne
Tam o zaman
Sarı bir şey yapıyorduk herbirimiz
Bir ölüm habercisi gibi kendimize
Sarı bir iğrentiyle ve sarı
Çılgınlığımızla buluşan
Bir intihar sonrası gibi ıssız
Sapsarı yüreklerimize.)

Saklıyız. Biri mi geziniyor dünyada ne
Yok canım, bize öyle geliyor
Peki, bu ayak sesleri
Merdivenleri çıkıyor Diran
Yani yaşıyor olmak
Yaşamakla bağdaşamaz bazen.

(Çok telaşlı bir şeyleri durmadan yaşamaktan
Yılgınız
Ve “ne yapsak” bizim yüzümüzdür
Yaşlıyız kullanmaktan
Kadınların aramızda olmadığı saatler
Gibi soğuk uçlu ve kaba
Ve inatçı bir keder tanrısı tarafından
Çekilmiştir sayısız
Arkamızda duvar kâğıtları, fotoğraflarımız.

Olmayan insanlarız. Üstelik olmamaya
Tanığız, kararlıyız.
Sanki bir hayat komasından çıktık da
Görünsün istiyoruz yeniden
Hep aynı biçimde yeniden
Yeniden, yeniden, yeniden çıldırdığımız.)

Hayat ölüm istiyor, bozgundayız
Vartuhi
Bir karanlıktan bir başka karanlığa
Bir karanlık gibi geçen Vartuhi
Ölüme dalmış gibi. Ölüme
Saplı bir bıçak gibi Armenak
Kara bir çılgınlığın dünyaya uzarkenki
O ilkel biçiminde.

(Çılgın! şimdi bir çılgınlığı anlamanın
Vazgeçilmez kendisi olmalı
Kötü bir akşamüstüne uzatılmış ayak parmaklarının
Ağır ve güneşsiz sallantısında
Uykulardan vurulmuş o acaip kuşlarla
Kansız ve zararsız kuşlarla
Hiçbir anlama gelmeyen kuşlarla. Sonra
Çok uzun bir bıçağın kaçınılmaz ölümsüzlüğü
Bir kaktüs suyunun rahimsi yoğunluğunda
Ve mezarların ki kustuğu, gebe kalmış toprağın
Kustuğu yalnızlığa
Bitmeyen yalnızlığa, gelişen yalnızlığa
Çılgın
Yani bir çılgınlığı anlamanın
Vazgeçilmez kendisi
Hangi hoş kokulu zamanların, acıyla unutulmuş
Çağların katı bilinci
Ve taşlar arasına sıkışmış parlak taşların
Bir konyak ağırlığınca neyi ateşlediği
Gibi
Güçlü ve yılgın.

Ey boşluksu beline asılmış tabancanla
Sen, bütün imgelerin yolunu değiştirdiğin
Sayısız değiştirdiğin yeryüzü eşyalarını
Az bulunur bir çirkinlikle ve hızla
Ve günler yarattığın korkunç ve kaba
Ve yanmış alkollerin, sınırsız alkollerin
Kimseyi sokmadığın o taşkın havasında
Ve ölüm sonrası bir yaratık gibi kendini
Yaşamaya zorladığın kurşunla
Sen
Çılgın
Yani bir çılgınlığı anlamanın
Çağdaş ve seyircisiz tanrısı
Günüyüz, görkemiyiz bir seni kutlamanın.)

Şiirlerin yavaş yavaş bittiği saatler
Bir çocuk yüzünün, bir sokak isminin, bir kitap sayfasının
Bittiği ve uzantısını geri çektiği saattler.

(Bir şeyiz
Kaçınılmaz ölü saatler içindeki
Kimse artık bir şey için daha fazla bir şey söyleyemez
Yaşadıklarımızı ancak toplarız. Dünyadan
Hiçbir şeysiz ancak çıkarız
Ki biz öldük diye yapılır bütün işlemler arkamızdan
Susarız, katlanırız
Uçsuz bucaksız rengini alırız bir daha hiç konuşmamanın
Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız.

Arkamızdan biraz olsun gülerler
Gülsünler! bu bizim boş bulunup onlara yakalandığımız
Onların günübirlik yaşadıklarına
Yeni doğmuş gözleriyle kaygısız
Biz ki işte kendimizi ancak toplarız
Son kadehlerimizi ancak içeriz. Sigara paketlerimizi
Ceplerimize koyarız
Kapılardan ancak çıkarız. Masalarda
Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız.

Ve kalır kahverengi saatler, hiç bilinmeyenler
Bir çağı gerdiğimiz, süresiz kanattığımız
Kalır elbette bunlar, daha fazla değil
Ve soğuk dünyamızda yanıtsız kaldığımız
Sonra işte acılarımızı ancak toplarız
Şehirlerimizden ancak çıkarız. Boş sokaklarda
Evlerde, tezgâhlarda ve bütün olağanlıklarda
Sorularımız ancak kalır, sıkıntılarımız.)

VII

Ve onlar ceninler gibi orada. Öyle bir rahim çıplaklığına
Uzatılmış bir ışıkla buruşmuşlar gibi
Çok ağır bir tabutu kaldırıyorlar gibi arada
Elleri üzerinde. Ve boşluk yalpalayınca
Ve dünya kımıldayınca biraz. Dünya
Yanıtsız bir eşya gibi. Sonra?

(Sonra o geçite, aşağıya
Bir krizantem giyinip yapraklarını
Düşüyor sanki işitilmedik bir güçle
Ölümsü bir delirgenlikle, katı ve soğuk
Ve değişmez bir yolcu biçiminde. Atışı bitirilmeye
Zorlanan bir yürekle, gün iskeletinden
O sonsuz efsaneye, geceye
Ve bir çiçek olmada varlaşarak
Düşüyor kan görmemiş taşlara
Stepan, Vartuhi, Armenak
Diran ve Lusin
Yani o altın tüveycin etkisine koşarak
Sonu gelmez bir durumun
Sonu gelmez kapılarını açarak
İniyor kantanımaz taşlara
Lusin ile Vartuhi
Diran ile Armenak.

Belki arasıra o yorgun
Bedeviler geçiyorsa pasajdan
Stepan, Stepan!
Olsa olsa Stepan.)

Edip Cansever

tragedyalar-5 TRAGEDYALAR V

Montreal Mektupları – Onüç

‘Arkadaşlar burada buluştu ve kucaklaştı
Sonra her biri kendi yanlışı peşi sıra gitti’
W. H. Auden

Gitmek fethetmektir
Yahut yenilmektir kan kusarcasına
Hikayen doğrulanmalı uzaklarda
Sessiz bir onay, mütebessim bir baş eğiş
Ararız sokulduğumuz her sokakta
Oysa gençken nasıl da çırpınırdık yanlışlanmaya
Öğretsin isterdik hayat, bildiği ne varsa
Acımadan, susmadan, kafamıza vura vura

Gitmek bükülmektir yalnızlığa
Öğle sonu güneşine çarpmaya
Aday bir haylazlık, okul kaçkınlığı
Yetişkin mazereti berduşluğa
Çünkü sen koynunda bir güneşle dönersen
Yazın ilk günleri okula
Mağrur bir padişah gibi surları yıkarak
Yani çitlerden atlayarak saklıca
Hep gidecekmiş gibi yaşarsın da
Dünyada bir gurbet tadı olur ağzında

Gitmek özlemektir doya doya
Karnaval misali bir uykuya
Karışıp kaybolmaktır
Gitmek dönmektir güya
Kaçı döner gidenlerin
Dönenlerin kaçı gitmiştir ya da

Gitmek hazırlanmaktır
Mihr ü mah arasında
Çıkacağın son yolculuğa.

Kemal Sayar

kemal_sayar_siirleri Montreal Mektupları - Onüç

Denizde Şarkı

Ben hep böyleyim işte köpüklü dalgalar
Şiir yazmak için gelip size bakarım
Güzelliğinizden-iyiliğinizden söz ederim
Rüyalarıma da girersiniz benim

Ama bana hiçbir parçanız bir gün
”Güzel kız merhaba” bile demediniz
Günler günü sahilinizde duran bu kızın
Hatırını bir defa olsun sarmadınız

Sizin aklınız mı var sanki
Köpük köpük kendinizi kendinizi taşlara vuruyorsunuz
İnsan kardeşlerim sizi sevdikçe
Siz neden öyle kuduruyorsunuz

Bakın, ben niye geldim bana baksanız ya
Ben balıkçı değilim balıklarınızı çalmam
Ben gemici değilim sizi çiğneyip geçmem
Ben yüzücü değilim kollarımla sizi döğmem
Ben fırtına değilim sizi sallayıp üzmem
Ben iyi kalpli şair bir kızım
Yirmi beş yıldır sizin dostunuzum

Rabia Bayraktar

rabia_bayraktar Denizde Şarkı

Sana Bu Yaradan Ölüm Yoktur

(Sana bu yaradan ölüm yoktur,)

Sana bu yaradan ölüm yoktur,
Anan sütü, çiçekler merhemdir sana!
Bir doktor sizi falanca hastalıktan
Yatırıp tedavi etmek ister
Zararsızdır bugün yarın ertelersiniz
Bir gün gittiğinizde
Sert bir hastalık el hareketiyle
İter ötekini geçer öne.
Siner eski hastalık, şaşırır doktor
Ve hasta şimdi can derdinde.
Ben sizi başka şey için
Yatıracaktım.

(Gözlerinizi kapatmanız gerekir)

Gözlerinizi kapatmanız gerekir
Sizi ölmek üzre görürlerse
Bir bağ olsa da
Bağlasanız iyidir
Gözlerinizi.

Çözmeseniz iyidir
Bağ ayırır sizi
İstemediğiniz şeylerden.

(Çıt yok bellekte)

Çıt yok bellekte
Acı anıları ilerlere kaçırmıştır
Çocuklarını kurtaran anne gibi.

Behçet Necatigil
Şiirler / YKY Yayınları (S.482-483)

c%C4%B1t_yok_bellekte Sana Bu Yaradan Ölüm Yoktur

bir gül yaprağı gibi ince ve yalın

Kendime karşı “bir gül yaprağı gibi ince ve yalın”  olmaya çalışacağım.
Hep senden istiyor,
     sana hiçbir şey vermiyorsa
Kendine yazmanı istiyor,
     sana iki satır yazmıyorsa
Hediyeler almanı istiyor,
     sana hediye almıyorsa
Kendisiyle bir gelecek kurmanı istiyor,
     sana bir gelecek kurmuyorsa
İşinde yanında olmanı istiyor,
     senin işini kurmuyorsa
Çevresinin ne diyeceğini düşünmeni istiyor,
     senin çevrenin neler diyeceğini düşünmüyorsa
Her zaman yanında olmanı istiyor,
     senin istediğin zaman yanında olmuyorsa
“bir gül yaprağı gibi ince ve yalın” olmadığım ortaya çıkıyor.
denge bir gül yaprağı gibi ince ve yalın

Eskiden Terzi

beni eskit, bir terzi çıkar
fazlalıklarımdan, prova yokmuş
meğer! acıyan ve acıtan ten var
oldukça gövde dikiş tutmuyor

eskiden terziydim, dar vakitte
dükkanım vardı, ilk gömleğim
tez uçtuydu tenimden, o hevesi
artık gönlüm seçmiyor

teninden bir yağmur biç bana da
aramızın açıldığı yerden, o makas
hatırayı paslı bıraktı! düğmenin
yeraltında ten yokmuş tenhadan başka

şimdi heves bol geliyor

Haydar Ergülen

eskiden_terzi Eskiden Terzi

Büyük Gözlü Kız

Büyük Gözlü Kız bize bakıyor
n’olur kaldırma kendini göz önünden
Büyük Gözlü kız evimize konuk
aynadaki yara onun yüzünden değil

şehrimizden geçen trenin arka odasındayız
birbirimizden başka sınırımız kalmamış
önce büyük seviş, sonra beni sev
birlikte bir daha çıkarsa ateşimiz

kendini hâlâ yanan kadından kurtarma
Büyük Gözlü Kız hepimize gücenir
onca kötülükten bir iyilik çıkarabildi
onca lüks, onca kayıp taşındı iyiliğe
başkalarının uzaklığından taşınan herkes
Büyük Gözlü kızın komşusu oldu
mendilinde başkasının gözyaşını taşıyan herkes,
Büyük Gözlü kızın gözleri doldu

 beni ayart ve ayarla Büyük Gözlü Kız
vakit mi, o zalim bana uzak geçiyor
Büyük Gözlü Kız benden onu isteme
beni aldatmak için bile beni kullandığını
bu yüzden ikimizin sende kaldığını
biliyorsun her prens baloda boğulmuyor

Büyük Gözlü Kızı bulduğum için
Büyük gözlü Kızı çocuk bulduğum için
öyle zarardayım ki özür dilerim,
beni eskisi gibi anlasın istiyorum;
cinnetine ulaşmak içindi istediğimiz kayık
yüzdüren sakin adamlardı, sessiz istedik
ama ey akıl ey sermaye ey sahil
çekilecek yer yoktu ruhun beyaz bayrağına…

Büyük Gözlü Kız bize bakıyor
yangını denedim kül etmiyor
hançeri denedim hatırası yok
yağmurun unuttuğu ateşi denemedim
kimseyi görmek istemeyen bir ayna kaldı
kırıla kırıla hepimize büyük gözlü kız
şehrimizden geçmeyen trenlere bin
başkasının mendilinde gözyaşını arama
yalnızca gözlerinle bak ve beni
ara sıra ağlatmayı unutma

içimdeki uçak düştü
“Yağmur Bacaklı Kız” uçtu
Büyük Gözlü Kız sen bize bakma

Haydar Ergülen

buyuk_gozlu_kiz Büyük Gözlü Kız

Sedat Bozkurt ile Türkiye’nin ve Siyasi Aktörlerinin Hâl-i Pür-Melâli Üzerine Röportaj

-Erdoğan’ın “sır küpümdü, istifasına olumlu bakmıyorum” dediği Hakan Fidan istifa etti, nasıl değerlendiriyorsunuz?

ERDOĞAN HOŞLANMASAYDI FİDAN İSTİFA ETMEZDİ

Hakan Fidan’ın Erdoğan’ın açıklamalarına rağmen MİT müsteşarlığından istifa ederek milletvekili adayı olamayacağına dair inancımı muhafaza ediyorum. Erdoğan ve Erdoğan’ın yanında pozisyon almış siyasal kimlikli insanlar tam tersini, Erdoğan’ın bu işten hoşlanmadığını söylüyorlar. Hoşlanmasaydı “hayır kardeşimle” başlayan bir cümle kursaydı, Hakan Fidan istifa etmezdi.

ERDOĞAN İSTEMEZSE DAVUTOĞLU BİLE ADAY OLAMAZ

Recep Tayyip Erdoğan Hakan Fidan için “sır küpüm” diyor, bu dönem için söylemek gerekirse gerçekten birlikte çok operasyonel işler yaptılar. Gerçekten de Hakan Fidan, Recep Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun sır küpü, kolay kolay vazgeçemeyecekleri, karşılarına alamayacakları bir isim.
O yüzden, Hakan Fidan’ın isteklerine karşı fazla direneceklerini tahmin etmiyorum. Hakan Fidan da belki buradan aldığı gücünü kullanarak Recep Tayyip Erdoğan’a rağmen milletvekili oluyor olabilir. Bu cümleyi kurarken bile inanmadan kuruyorum, çünkü ben hala, Recep Tayyip Erdoğan istemezse
bırakın Hakan Fidan’ı Ahmet Davutoğlu bile aday olamaz diye düşünüyorum.

Ama sonuçta milletvekilliği listesini hazırlayacak kişi Ahmet Davutoğlu, altına imzasını atıp YSK’ya başvuracak kişi de kendisi. Hiç kimseye sormadan milletvekili listesini kendisi hazırlayacak.

-Yapabilir mi?

BU ÜÇ İSİM KARŞI KARŞIYA GELİRSE MASA DEVRİLİR

Yapamaz tabii, mümkün değil. Bu üç isim; Recep Tayyip Erdoğan, Ahmet Davutoğlu ve Hakan Fidan karşı karşıya gelemezler. Aralarında bir sorun olduğunda, bu üç sac ayağından biri bozulursa masa devrilir. Suriye ile ilgili Türkiye’ye yönelik bütün uluslararası iddialar bu üç özne üzerinde toplanıyor. Varsayalım; Türkiye uluslararası bir mahkemeye dava konusu oldu, hazırlanacak iddianamede yer alacak ilk üç isim bu isimlerdir. Birbirlerine ihanet etmeleri, karşı çıkmaları mümkün değil. Bu bir danışıklı dövüştür. Milletvekili listesini Erdoğan yapacak, sanki Davutoğlu göstermelik bir Başbakan gibi ortada duracak gibi bir beklenti vardı. Bu beklentiyi yok edecek bir tartışma yaşıyoruz. Bu tartışma onu mu amaçlıyordu o da başka bir tartışma konusu. Ben başta öyle gördüm ama iş biraz daha ciddiyet kazanmaya başladı.

ERDOĞAN VE DAVUTOĞLU ARASINDAKİ AÇI GENİŞLEYEBİLİR

İşin biraz da ciddiyet kazanıyor olması da Ahmet Davutoğlu’nu Başbakan olarak bir zeminin üzerine oturtma çabası planının bir parçası mı, o da olabilir. Bunun net yanıtı yok ama görünen şu; Hakan Fidan üzerinden Erdoğan ve Davutoğlu arasında bir açı ortaya çıkıyor, bunu zaten kendileri de ifade ediyorlar. Daha önce 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ve Yüce Divan oylaması ile ilgili ortaya çıkan açının Hakan Fidan tartışmasında da ortaya çıktığını görüyoruz. Recep Tayyip Erdoğan’la Ahmet Davutoğlu arasında bir açı vardır hatta bu açı da genişlemeye müsaittir gibi bir tablo ortaya çıkarır mı, bunu listeler kesinleştiği zaman göreceğiz.

-Hakan Fidan Başbakan olacak mı tartışmaları var, sıradan bir milletvekili mi olacak, siz ne düşünüyorsunuz?

ERDOĞAN HAKAN FİDAN’LA YAKIN ÇALIŞACAK

Anladığım kadarıyla, Hakan Fidan’ı güvenlikle ilgili bir direksiyonun başına geçirmek istiyorlar, belki Emniyet ve MİT de bundan sorumlu olacak. Yeni bir bakanlık mı oluşturacaklar bunu bilmiyoruz. Şunu biliyoruz; Birincisi; Erdoğan Cumhurbaşkanı olmadan önce MİT müsteşarının yargılamasını kendi iznine bağladı. Yani, Cumhurbaşkanı’nın izni olmadan MİT müsteşarı sokakta cinayet bile işlese yargılayamıyorsunuz. MİT müsteşarını kendisine bağlama, Hakan Fidan’dan kaynaklanan bir gerekçeydi. Hakan Fidan olduğu sürece o da Cumhurbaşkanlığı’nda oturacaktı ve koruyacağı bir bürokrat figür olarak orada duracaktı.

İkincisi; Cumhurbaşkanlığı sarayının içinde MİT müsteşarı için bir bölüm oluşturuldu, bu bölüm aslında MİT müsteşarı için değil, Hakan Fidan için bir mekandı. Erdoğan, Hakan Fidan’la MİT müsteşarı olarak yakın çalışmak istiyordu, hem onu yargı dokunulmazlığı açısından koruyup kollayacaktı hem de güvenlik açısından sürekli yanında bulunduracaktı. Şimdi bir taraftan Hakan Fidan için bunları yaparken Hakan Fidan’ın bir anda bunları bırakarak siyasete dahil olması, bu planlardan Erdoğan’ın vazgeçeceği anlamı çıkar mı, bence çıkmaz. Anladığım kadarıyla, siyasal kimlikle yine onu oralarda muhafaza edecek. Bakan mı olur, danışman mı olur, ya da bürokratik yapıda yeni bir birim mi oluşturulur çok bilemiyorum ama Hakan Fidan’la yakınen çalışmaya devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü, Erdoğan’ın MİT’e ihtiyacı hala bitmiş değil.

-AK Parti’den bu konuda çelişkili açıklamalar yapılıyor. AK Parti içerisinde bir kriz var mı sorusuna AK Parti “yok” diyor, sizce bir kriz var mı?

AK PARTİ’NİN İÇİ O KADAR KARIŞIK Kİ…

Çok net bir kriz var. Ak Parti o kadar karışık ki, biz gazeteciler muhtelif partilerle ilgili öngörülerde bulunabiliyorduk ama AK Parti’de bu tamamen yok oldu. İlk kabine açıklandığı zaman ben gölge Başbakan’ın Yalçın Akdoğan olduğunu, Recep Tayyip Erdoğan’ın Akdoğan üzerinden hükümeti yöneteceğini söylemiştim çünkü Erdoğan’ın en yakınındaki isimdi, sırdaşıydı. Ahmet Davutoğlu siyasi bir figür olarak ortaya çıkınca yakınında gördüğümüz kişi Akdoğan oldu. Gerçekten Erdoğan’a yakın çalışacaksa ve Yalçın Akdoğan Erdoğan’ın Başbakan adayıysa Ahmet Davutoğlu’nun tam yanında nasıl yer alabiliyor, en azından bu tartışmalarda nasıl yanında yer alabiliyor. Hakan Fidan aynı şekilde, bir baktık Davutoğlu’nun yanında yer aldı, bunu cephe olarak söylüyorum, Erdoğan’ın itirazına rağmen Davutoğlu’nun yanında yer aldı.

Öte yandan, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı adaylığından itibaren taca attığı Abdullah Gül’ün ekibi (Hakan Fidan ve Ahmet Davutoğlu) bir anda hükümette öne çıktılar. Abdullah Gül’ü bir taraftan etkisizleştiriken onun adamları ön plana çıkıyor, bu da kafa karıştırıyor.

-Neye bağlıyorsunuz bu durumu?

BÜLENT ARINÇ BİLE YANILGIYA DÜŞÜYOR

Hiçbir şeye bağlayamıyorum, AK Parti’de karışık işler oluyor, çözmek mümkün değil. Ama bunların tamamının bir rahatsızlık sonucu ortaya çıktığını söylemek mümkün. AK Parti bugün yönetilemiyor, teşkilattan sorumlu genel başkan yardımcısı Süleyman Soylu, merkez sağdan gelen milli görüş geleneğini bilmeyen biri, yani teşkilatta da bir mutlaklık yok, teşkilatlar da çok karışık. Hatta bazı kongrelerde çok sayıda aday çıktığı için kongreler yapılamadı, AK Parti sadece iktidarda olduğu için kendisini muhafaza ediyor. Bütün bunlar AK Parti’nin yönetilmesinin sıkıntılı bir noktaya geldiğine işaret ediyor, bir kafa karışıklığı olduğu kesin. En azından Bülent Arınç gibi partinin kurucularından olan bir ismin partide ne olacağını bizden iyi bilmesi gerekir değil mi, ama o da bizimle aynı yanılgıya düşüyor, bir öngörüde bulunduğu zaman onun da öngörüsü doğru çıkmıyor. Partinin içindeki önemli isimlerin öngörüsünün doğru çıkmadığı partiye ilişkin bizim yaptığımız öngörülerin yanlış çıkması bana çok normal gibi geliyor.

-Abdullah Gül’ü devre dışı kalması sonrasında onun ekibinin daha etkili hale gelmesinde Gül’ün rolü olabilir mi?

ERDOĞAN’IN BOZAMADIĞI TEK KURGU GÜL’ÜN KURGUSU

Ben onun rolü olduğunu düşünmüyorum, çünkü Abdullah Gül kişilik olarak böyle şeylere çok uygun biri değil ama baktığınız zaman Abdullah Gül’ün ekibi biraz daha ortalamanın üzerinde bir ekip, bunu nitelik ve eğitim olarak söylüyorum. Bugün, ekonomi bürokrasisinde hala Abdullah Gül’ün kurgusu işliyor, Ali Babacan’dan Merkez Bankası Başkanı’na, IMF’e giden Hazine Müsteşarına kadar. Bu bürokratik kurgu Abdullah Gül’ün kurgusu, bunu Abdullah Gül yaptı ve Erdoğan’ın dokunup bozamadığı tek kurgu orası.

-Niye bozamadı?

“GÜL ANAHTARI TESLİM ALACAK” DİYEMEYİZ

İşlerini iyi yaptıkları, ekonomide bir karşılıkları olduğu ve biraz önce söylediğim gibi AK Parti’nin niteliğinin çıtasının biraz üzerinde insanlardan oluştuğu için. Şimdi buradaki kurguyu, yani Abdullah Gül’ün kadrosunu muhafaza ediyor diyebilir miyiz, diyemeyiz. Tam tersi, hayatın gerçeği o adamların orada kalmasını gerektiriyor. Baktığınız zaman, az önce de Ahmet Davutoğlu, Hakan Fidan örneğinde olduğu gibi bu kişiler Abdullah Gül’ün arkadaşları, onun getirdiği insanlar. Ama buna, “Abdullah Gül orada kadrosunu muhafaza ediyor, bir dönem sonra gelecek, AK Parti’den anahtarı teslim alacak” diyemeyiz.

-Ne yapacak Abdullah Gül, aday olacak mı mesela?

ABDULLAH GÜL AK PARTİ’NİN KAPISINI ÇALMASINI BEKLİYOR

Cumhurbaşkanlığı yapmış birinin dönüp parti içi mücadelelere girmesi kendisi açısından hoş değil, kendisi de bundan hoşlanmayacağını açıkça söyledi. Bu saatten sonra sıradan milletvekili olmak da hoş değil. Bir de partide Abdullah Gül’e karşı bir direnç var, buna da bakmak lazım. Erdoğan’ın sonradan partiye taşıdığı isimlerin hiçbiri Abdullah Gül’ü partide istemiyor, zaten Erdoğan bunun için Cumhurbaşkanlığına çıkarken parti içinde parçacıklar oluşturdu. Numan Kurtulmuş, Süleyman Soylu, Ahmet Davutoğlu’yla… Biz tek parçadan değil, üç dört parça bir partiden bahsediyoruz. Parti içerisinde, Numan Kurtulmuş kliğinden, zayıf da olsa Süleyman Soylu kliğinden, Ahmet Davutoğlu kliğinden bahsedebiliriz ama bunların içinde bir Abdullah Gül kliği yok. Şimdi partide böyle bir karşılığı yokken, Abdullah Gül’ün partiye yönelik böyle bir talebi yokken milletvekili adayı olacağım diye ortaya çıkması çok hoş değil. Abdullah Gül, “işler iyi gitmiyor, işleri düzeltsen bir tek sen düzeltirsin, lütfen gel” diye AK Parti’nin topyekün kendi kapısını çalmasını bekliyor.

-Bu seçimde çalarlar mı kapısını?

BAKANLAR KURULU’NDA ABDULLAH GÜL İSMİ İKİ KEZ GEÇMİŞ

Çalma ihtimalleri olabilir. Muhtemelen Ahmet Davutoğlu’nun kafasından Abdullah Gül’le temas sağlamak geçiyordur. Çünkü Bakanlar Kurulu toplantısında iki kere Abdullah Gül konusu gündeme gelmiş. Birincisi,Ortadoğu’da sıkıntılar yaşanırken, “kendisini arabulucu yapalım, Ortadoğu’da karşılığı olan bir adam muhtelif fikirleri Devlet Başkanlarıyla konuşsun, derdimizi anlatsın, ilişkilerimizi yumuşatsın” diye, ikincisi; Anayasa Mahkemesi’nde sorun yaşanırken devreye girip, “nedir dert” diye hükümet adına temaslarda bulunsun diye. Bakanlar Kurulu’nda bu görüşler Ahmet Davutoğlu tarafından onaylanmış ama daha sonra hayata geçmemiş, muhtemelen bunu Cumhurbaşkanı istememiştir. Abdullah Gül’e karşı bir direnç olduğunu görüyoruz, şimdi bir milletvekili olur mu, olmaz mı bunu çok kestiremiyorum ama zor görüyorum. Sıradan bir milletvekili ya da bir bakan olarak kabinede yer almasını mümkün görmüyorum.

-Ne olursa kabul eder?

ABDULLAH GÜL MECLİS BAŞKANI OLABİLİR

Ahmet Davutoğlu biraz daha kıvrak olsa, Abdullah Gül üzerinden AK Parti’den kaçan seçmeni tutabileceği gibi bir hesap yaparsa “Meclis Başkanı ol” diyebilir. Meclis Başkanı tarafsız, Cumhurbaşkanı yurtdışına çıktığı zaman yerine vekalet eden bir makam. Cumhurbaşkanı’na eş değildir ama buna yakındır. Böyle bir şeyi teklif ederse, “ülkenin durmu belli, Meclis Başkanı ol, katkın olsun” diye ikna ederse belki olur.

-Erdoğan böyle bir şeyi ister mi?

Erdoğan istemez.

-Erdoğan’a rağmen Davutoğlu böyle bir teklifle Gül’e gidebilir mi?

ERDOĞAN’A RAĞMEN HAKAN FİDAN İSTİFA EDİYORSA…

Erdoğan’a rağmen Hakan Fidan MİT müsteşarlığından istifa edip AK Parti’ye geliyorsa Abdullah Gül de gelebilir, niye gelmesin. İmkansız değil ama zor. Fakat bu zorluk Abdullah Gül’den kaynaklanıyor. Abdullah Gül bir öneri üzerine “geleceğim, Meclis Başkanı olacağım” derse Erdoğan’ın buna
direneceğine çok ihtimal vermiyorum.

-Abdullah Gül bunu kendisi söylemez mi, neden bekliyor?

ABDULLAH GÜL SÖYLEMEZ

Abdullah Gül söylemez. Çünkü, dediğim gibi kişiliği bu işlere uygun değil. Biraz daha agresif, biraz daha mücadeleci bir yapısı olsaydı şimdi zaten Huber Köşkü’nde evinin tamir edilmesini bekliyor olmazdı.

-Başkanlık sistemine karşı mısınız, neden?

ERDOĞAN MUTLAK HAKİM OLMAK İSTİYOR

Başkanlık sistemine tabii ki karşıyım. Başkanlık sisteminin uygulandığı ülkelerde bizdeki gibi temsili demokrasi yok. Bizdeki seçimler, partileri meşrulaştırma aracı. Üç-beş kişi bir araya geliyor liste hazırlıyor, insanlar sandığa gidip oy veriyor, genel başkanın hazırladığı listeyi onaylıyor, bu demokrasi değil. Katılımcı demokrasi olan örgütlü toplumlarda Başkanlık sistemi işliyor. Türkiye’de başkanlık sistemi, sistemin tıkandığı yerde değil, kişilerin tıkandığı yerde tartışılıyor. Özal’da bunu yaşadık, partisi elinden gitti, hükümete hükmedemez oldu, Başkanlık sistemini tartıştı. Demirel Başkanlık sistemine karşı çıktı, Köşk’e çıktıktan sonra partisi elinden gitti, hükümet elinden gitti, o da mahçup bir şekilde yarı başkanlık sistemini tartışmaya başladı. Şimdi Erdoğan yukarı çıktı yine Başkanlık sistemini tartışıyoruz.

12-13 yıllık bir iktidar var, bir de önümüzde devletin bütün organlarına mutlak hakim bir cumhurbaşkanı var, istediği her şeyi yaptırıyor, Başkanlıktan daha fazla yetkileri var. ama yarın öbür gün bu yetkilerin elden gideceğini bildiği için biz Başkanlık sistemini tartışıyoruz. Ben bunu sağlıklı bulmuyorum. Mesela hala barajı yüzde 10’da tutuyoruz, barajı indirelim, dengeler kuvvetler ayrılığı üzerine kurulmuş bir parlamenter sistem üzerinden gitsin, çünkü bu sistem bugüne kadar iyi kötü geldi. Başkanlık sistemini isteyen Erdoğan, bunu mutlak hakim olmak için istiyor. Mutlak hakim olduğu zaman bugünkünden daha fazla hangi gücü olacağını ben merak ediyorum.

-Erdoğan şu an neyi yapamıyor ki daha fazla güç istiyor?

CUMHURBAŞKANI’NA UÇUK KAÇIK YETKİLER

Her şeyi yapabiliyor. Bizim Anayasamız Cumhurbaşkanına uçuk kaçık bir yetki veriyor. Cumhurbaşkanı bütün bakanları topluyor, karar aldırıyor, aldığı kararların hepsini uygulatıyor, bu alınan ve uygulanan kararlar, hukuka, yasaya aykırıysa bundan bakanlar sorumlu oluyor, cumhurbaşkanı sorumlu olmuyor. Ve bakanlar Anayasamıza göre Cumhurbaşkanının söylediğini yapmak zorundalar. Yani cumhurbaşkanı bakanları toplayıp hepsine yasadışı işler yaptırabilir, bundan dolayı hepsi Yüce Divan’da yargılanabilir ama Cumhurbaşkanı hiçbir yerde yargılanamaz.

ERDOĞAN KENDİNİ MUHAFAZA ALTINA ALMAK İSTİYOR

İkincisi, parlamentoyu feshedebilir, bakanları azledebilir, böyle yetkileri var. Yargılanması konusunda hukuki bir tartışma var, ben Cumhurbaşkanının Anayasaya göre yargılanabileceğine inanıyorum, yargı dokunulmazlığı yoktur ama onu yargılayacak bağımsız bir yargı lazım. Bu Anayasaya göre, Cumhurbaşkanı adi bir suç işlediğinde kelepçe takılarak savcı karşısına çıkarılabilir. O yüzden Erdoğan Başkanlık sistemi açısından kendisini muhafaza altına almak istiyor. Muhtemelen istediği Başkanlık sisteminde yargılamaya yönelik özellikler de olacaktır, çünkü nasıl bir başkanlık sistemi istediğine dair detay vermiyor. Fransa usulü yarı başkanlıktan söz ediliyor ama kendisi hep Amerika’yı söylüyor, Amerika’da Clinton, Monica Levinski skandalından sonra “yalan söylediği için” hakim karşısına çıkarıldı. Yani, yargılama, margılama, dokunulmazlık diye bir şey yok. Amerika’da senato Obama’nın bütçesini onaylamadı. Yani dengeler üzerine kurulmuş bir ülke rejiminden söz ediyoruz. Amerika’da sivil toplum örgütleri var, kişi başına üç-dört sendika üyeliği düşüyor. Bizim ülkemizde çalışan nüfusun yüzde 10’u sendikalı değil. Kendi dengeleri olmayan bir yerde Başkanlık sistemi padişahlık sistemidir.

MEVCUT ANAYASA’YA UYMAYAN BİRİ YENİ ANAYASAYA UYAR MI?

Daha vahimi de şu; Erdoğan bir Anayasa değişikliği de istiyor. Mevcut Anayasaya uymayan bir Cumhurbaşkanının yeni bir Anayasa istemesi bu yeni Anayasaya uyup uymayacağı konusunda da soru işaretleri yaratır. Eskisine uyarsınız, “bakın uyuyorum ama sıkıntı çıkıyor” dersiniz o zaman yeni bir Anayasayı tartışmaya başlarsınız.

-Erdoğan’ın kendini bu kadar güvence altına almasının sebebi ne?

KORKU İNSANA BUNLARI YAPTIRIYOR

Korku insana böyle şeyler yaptırıyor. Baktığınız zaman zaten bu korkuyu hissediyorsunuz. Ben yıllarca Başbakanlık muhabirliği yaptım, Cumhurbaşkanlarını da izledim, hiç bu kadar yoğun bir güvenlik önlemleri alınmış bir Cumhurbaşkanı ya da Başbakan görmedim. Gerektiğinden fazla koruma var. Eskiden parlamentonun içine Başbakanın ya da Cumhurbaşkanının bir tek koruma müdürü girerdi, şimdi bakanların bile dört-beş koruma müdürüyle girdiğini görüyoruz, müthiş bir koruma iklimi var.

GENEL AF ERDOĞAN İÇİN Mİ, ÖCALAN İÇİN Mİ?

17-25 Aralık da dahil olmak üzere söylüyorum, bunların hepsi bir gün dosya şeklinde açılır, ülkedeki en kötü işleyen kurum yargı olmasına rağmen yine de açılır. Açılmaması nasıl mümkün olur? Türkiye’de Abdullah Öcalan ve KCK’lıların çıkarılması için hep bir genel af konuşuluyor. Bunu hep Abdullah Öcalan’ın ve PKK’lıların ve KCK’lıların istediğini varsayarak konuşuyoruz. Sürecin sonunda genel affın bu kişiler için çıkacağını düşünüyoruz. Ama şöyle bakmak lazım; 17-25 Aralık meselesi üzerinden söylüyorum; Genel affa Abdullah Öcalan’ın mı daha çok ihtiyacı var, Recep Tayyip Erdoğan’ın mı daha çok ihtiyacı var. Genel af ortaya çıktığı zaman Abdullah Öcalan dışarı çıkacak deniyor. Öcalan zaten Kürt isyaseti üzerinden mutlak hakimiyetini muhafaza ediyor, hem örgüte, hem silahlı, hem silahsız kanadına talimatlar veriyor, içerde kendisine göre tezler üretiyor, çalışmalar yapıyor. “Ben içeride iyiyim, dışarı çıkma gibi bir talebim yok” diyor. Dışarı çıkma gibi talebi olmayan bir insan genel af talep etmez, en azından genel aftan bir beklentisi yoktur. Ama öteki taraftan bir genel afla kendisi hakkında (Türkiye sınırları içinde söylüyorum) hukuki herhangi bir sorunu ortaya çıkma ihtimali ortadan kalkacak Cumhurbaşkanı ya da onun yanındaki eski bakanlar, bürokratları var. Böyle baktığınız zaman sizce genel af en çok kimin işine yarar?

-Türkiye sınırları dışı için konuşursak?

TÜRKİYE’DEKİ GENEL AF DIŞARI DA KURTARMAZ

Uluslararası planda da Türkiye hükümet üzerinden çok eleştiriliyor, pek çok mesele konuşuluyor. Dinlemeler, tapeler, belgeler, bilgiler, bunlar ciddi şeyler. Bunlar yarın öbür gün uluslararası bir mahkemede dava konusu olursa Türkiye’deki gene af onları kurtarmaz. Anladığımız kadarıyla bunlara ilişkin veriler de var ellerinde. Amerikan yönetimi dönem dönem bir gazeteciye bir köşe yazısı için bir bilgi sızdırıyor, o köşe yazısına baktığınız zaman Türkiye’de hükümetin de içinde yer aldığı bir silah sevkiyatı söz konusu. Aynı şekilde Almanya’dan bu şekilde bir ima geliyor, İngiltere’den Hollanda’dan, Danimarka’dan böyle imalar geliyor. Bu imaları bir araya topladığınız zaman bir hukuki mesele olabilir, yargının denetimine tabi bir konu haline gelebilir. Oradan nasıl yırtacaksınız o da bir sorun.

-HDP seçimlere parti olarak girme kararı aldı, bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz, sizce barajı geçebilecek mi?

HDP, kendisi açısından, siyaseten doğru bir şey yapıyor ama bana göre çok da ahlaki değil.

-Neden ahlaki değil?

HDP AÇIK AÇIK SÖYLEMELİ

Kendileri buna “yok” diyorlar ama parlamentoda Kürt halkı temsil edilmediği zaman bana, yeni bir parlamento oluşturma niyetleri varmış gibi geliyor. Bunu açık açık söylemeleri gerekiyor, ben kendi adıma bu düşüncelerini desteklerim. Ama bunun adını koyup yapmaları lazım, baraj riski olmasına rağmen “seçime parti olarak katılıyoruz” demeleri biraz dolambaçlı bir yol oluyor. Selahattin Demirtaş Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yüzde 9.5 oy aldı, bu da bugün potansiyeli gösteriyor, HDP bu potansiyeli parti olarak da yakalamak istiyor, yakalama ihtimalleri var, Kobani meselesinden sonra AK Parti’nin Kürt seçmeni HDP’ye kaçmaya başladı ve AK Parti’nin bölgede artık bir kendisinin de beslediği bir rakibi var o da HÜDAPAR. Onlar da bağımsız adaylarla seçime katılacaklar, neresinden bakarsanız bakın bölgede yüzde 3-4 oyu olan bir yapıdan söz ediyorsunuz, Türkiye geneline vurduğunuz zaman binde 5’e tekabül eder. Binde 5 AK Parti’den HÜDAPAR’a bir oy gidecek. Kobani meseleleri nedeniyle hem bölgede hem de Türkiye genelinde AK Parti’den HDP’ye oy kayacağı net bir şekilde görülüyor.

TÜRK SEÇMENİ İKTİDAR PARTİSİNE KIZARSA…

Türk seçmeni 80’lerden sonra şöyle bir refleks geliştirdi, kızdığı iktidar partisini en çok kim dövecekse gidip ona oy veriyor. 12 Eylül darbecileri Turgut Sunap’in partisini işaret ettiler, o dönem ANAP’a oy verdiler, ANAP’a kızdılar SHP’ye oy verdiler, ANAP’a, SHP’ye, DYP’ye kızdılar Refah Partisi’ne oy verdiler. Bunların tamamına, 28 Şubatçılara kızdılar gittiler AK Parti’ye oy verdiler. Türk seçmeninin karşıt yaratma konusunda böyle bir yeteneği var.

NAZLI ILICAK ŞAKA YAPMADI

Nazlı Ilıcak HDP’ye oy vereceğim dediği zaman şaka yapmadı. Gerçekten İstanbul burjuvazisinde, sermayedarlarda ciddi bir HDP eğilimi var. Hiç ummayacağınız insanlar arasında “bu seçimde HDP’ye oy vereceğim” diyen insan oldukça fazla. Tüm bunları alt alta koyduğunuz zaman barajı geçme ihtimali ortaya çıkıyor ama tabii ki ihtimaller mutlak değildir.

-HDP barajı geçerse ne olur?

BAŞKANLIK SİSTEMİ MÜMKÜN DEĞİL

HDP barajı geçerse AK Parti hükümet kuracak milletvekili sayısını yakalamakta zorlanır. Tabii bu CHP ile MHP’nin performansına da bağlı. CHP, Birleşik Haziran Hareketi ile ittifaka girmek istiyor ama merkez sağdan da birkaç isme listesinde yer verecek, öyle görünüyor. Öte yandan MHP mevcudiyetini muhafaza ediyor, kimlik ve süreç meselesinden dolayı da hala kimliği saldırıya uğramış belli sayıda insan için hala sığınılacak liman gibi görünüyor. CHP ile MHP’nin performansı da fena olmazsa AK Parti tek başına hükümet olamayabilir.

-O zaman Başkanlık sistemi de hayal olur?

Başkanlık sistemi hiçbir durumda mümkün değil zaten. Parlamentoda 367’nin üstünü bulamadıkları zaman bu münkün değil. Çünkü, 367’nin içinde Ahmet Davutoğlu gibi (çünkü o Başkanlık sistemine karşı) 3 tane daha adam ret oyu verdiği zaman Anayasa değişikliği otomatikman referanduma gidiyor. AK Parti’nin kendi yaptırdığı ölçümlere göre başkanlık sistemine en top destek yüzde 30. 400 milletvekilini bulurlarsa belki ama 367-368-370 olursa kesinlikle mümkün değil.

-Erdoğan’a rağmen mi halk bunu istemeyecek, bugüne kadar girdiği bütün seçimleri, referandumları kazanmış birinden bahsediyoruz, o isterse halk istemez mi?

AK PARTİ ARTIK YIPRANMAYA BAŞLADI

Hayır istemez. AK Parti’nin kendi yaptırdığı araştırmanın sonucu bu. AK Parti’nin kendi tabanı da dahil olmak üzere destek yüzde 30.

-Başkanlık seçimi için referanduma giderse ilk kez kaybedecek. Bu neyi gösterir bize?

Artık yıpranmaya başladı, her şeyin bir ömrü var. Amerikalılar akıllı adamlar, siyasetçilere 10 yıl ömür biçiyorlar, iki dönem seçiliyorlar. Tam Obama’nın bittiği dönemde süresi de bitiyor. Türkiye’de de bu çok net şekilde görünüyor, artık bir yenilenme, bir restorasyon lazım. Devlet kurumlarının da tamamen elden geçirilmesi lazım, boyayla badanayla kurtarılacak gibi değil çünkü. AK Parti için de bunun işaretleri görülüyor zaten.

ERDOĞAN’IN OYU YÜZDE 43

30 Mart’ta Erdoğan kendini, devleti ortaya koydu yüzde 43 oy aldı. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bizzat kendisi girdi, yine yüksek sesten vatan, millet, devlet, paralel, cemaat propagandası yaptı, eğer katılım oranını Mart Genel seçimleriyle aynı tutarsanız oran yine yüzde 43. Yani, Ak Parti’de yüzde 43’e sabitlenmiş bir Erdoğan oyu var. Şimdi Erdoğan gitti, Davutoğlu geldi. O günden bugüne kadar Türkiye’de AK Parti’ye oy vermemiş insanların AK Parti’ye oy vermelerini gerektirecek olumlu bir gelişme oldu mu, tam tersine daha önce AK Parti’ye oy verdiğini ama bu dönem oy vermeyeceğini söyleyen insanlar var.

DAVUTOĞLU KAZANSA DA KAYBEDECEK

Ahmet Davutoğlu atanmış bir Başbakan, ilk seçimine girecek ve seçilmiş bir Başbakan olmak istiyor. Kazanırsa, Anayasasyı değiştirecek çoğunluğa sahip bir parlamento oluşturursa Başkanlık sistemine geçilecek kendi kaybedecek. Yani, Ahmet Davutoğlu kazansa da kaybedecek, kaybetse de kaybedecek bir siyasi figür. Şimdi Ahmet Davutoğlu’ndan müthiş bir performansa göstererek partiyi uçurmasını bekliyorsunuz. Neresinden bakarsanız bakın AK Parti için 7 Haziran sonrası çok iyi geçecek bir süreç değil.

-Çok sayıda bürokrat, rektör, öğretim üyesi görevlerinden istifa edip en çok da AK Parti’den milletvekili olma yarışına giriyor, nasıl değerlendiriyorsunuz bunu?

SİYASİ KİMLİKLE BİR YERLE GELENLER…

İlk kez bu dönem şöyle bir şeyle karşı karşıya kaldık; tarafsız olması gereken yerlere siyasal kimlikli insanlar atandılar, insanlar siyasal kimliklerinden dolayı bir yerlere getirildiler. Siyasal iktidarın yan bahçesi gibi çalışan bir sendika var, o sendikaya üyeyseniz istediğiniz yerde şef, müdür olabiliyorsunuz. Siyasal kimlik bu derecede iş görünce, insanlar bu kimliğe daha çok sahip olmak istediler.

Yani, bürokratların muhtemelen yüzde 80’i aday bile yapılmayacak ve geri işlerine dönecekler. Ama işlerine geri döndükleri zaman bir kimlik edinmiş olacaklar; AK Parti aday adaylığı kimliği. Bu kimlik, bürokraside önlerini açacak müthiş bir şeydir. Yani hiçbir zaman liyakata bakmadılar, insanların yeteneklerine, birikimlerine bakmadılar, bu kimlik kurtarıcı oldu. Bu mutlaklaştırılmış kimlikle bürokrasi içinde var olmaya çalışacaklar.

İkincisi, bu işler de aynı bürokrasideki gibi hiyerarşiye bakıyor. Yani, şefseniz, müdür, müdürseniz daire başkanı olmak istiyorsunuz. Bürokrasideki en üst yer milletvekilliği, oraya da atamayla geliyorsunuz. Yani, sizi atayacak kişinin hoşuna gidecek işler yaptığınız zaman oraya atanıyorsunuz.
Milletvekilliğine atandığınız zaman da otomatikman bürokrasinin en üstündeki kişi olarak atama yapıyorsunuz, tayin yapıyorsunuz, icraat yapıyorsunuz, bürokrasinin bir kolu gibi görünüyor, çok sağlıklı değil tabii. Biz devlet ve siyaseti neden hep ayrı tutuyorduk; iki ayrı kurum olduğu için.

Ama şu anda o kadar iç içe geçmiş durumdalar ki, durumu meşrulaştırmış oluyorsunuz. AK Parti’den aday adayı olmayan gariban birisi ve AK Parti’den aday adayı olmuş birisi bir yere atanacaksa burada aday olmayan kişinin şansı olmadığını görüyorsunuz. Böyle devlet idare edilmez. Siyaseti siyasetçiler yapmalı, bürokratlar da siyaset yapmak istiyorlarsa görevleri bittikten sonra partiye giderler, milletvekili olmak zorunda da değiller, illerden, ilçelerden, teşkilatlardan çalışmaya başlarlar, Türkiye’nin büyümesi için çalışırlar!

Ekonomik veriler de iyi değil. Türkiye Cumhuriyeti devleti iyi işlemeyen bir devlet. İyi işlememesinin nedeni de bugün AK Parti’den aday adayı olan bürokratlar. Devleti iyi işletirsiniz, iyi işler yaparsınız, onun karşılığında göğsünüzü gere gere çıkar dersiniz ki; “ben iyi işler yaptım, artık siyasete atılıyorum” Devletin hali ortadayken, devleti yöneten insanların milletvekilliği peşinde koşması da ayrı bir ironi.

-Türkiye dışardan nasıl görülüyor şu haliyle?

AMERİKA TÜRKİYE’Yİ SİLDİ

Türkiye’nin ABD ve AB ile ilişkileri çok vahim. Zaman zaman yurtdışından gelen insanlarla konuşuyorum, Amerika’da bir sene sonra seçim yapılacak. 2016’daki seçimde Cumhuriyetçilerin başa gelme ihtimali yüksek deniyor. Cumhuriyetçiler geldiği zaman Türkiye ile ilişkileri daha çok kotaracaklar gibi bir beklenti var, tam tersi Amerika’da artık neoconlar dönemi bitti, Cumhuriyetçiler de Türkiye’ye hiç iyi bakmıyorlar. Hayatlarında ilk kez Türkiye ile ilişkileri eskisi gibi iyi bir seviyeye götürmek istemeyen bir kadro gelecek.

Amerika Türkiye’yi tamamen silmiş vaziyette ve bundan dolayı Türkiye’nin kendisine bir övünç çıkarmasını da çok komik buluyorlar. Çünkü Amerika bu dönemde İsrail’i de sildi. Obama bu yüzden çok eleştiriliyor. Amerikan halkının beklentilerini yerine getiremeyen bir lider olduğu için eleştiriliyor. Çünkü Amerikalılar Amerika’nın dünyanın jandarması olmasını, her yere müdahale etmesini seviyorlar. Obama döneminde tam tersi oldu, İran’la, Küba’yla barışıldı, hiçbir yerle savaşılmadı, savaşılan bazı yerler boşaltıldı, geri gelindi. Amerikan halkı bundan çok hoşnut değil, ekonomik dengeleri de çok iyi değil o yüzden Amerika’nın bu dertlerle uğraşırken, bir de “Türkiye ile iyi geçineceğim” gibi bir derdi yok.

AMERİKASIZ YAŞARIM DERSENİZ AFRİKA’YA GEZİYE GİDERSİNİZ

AB için de aynı şey söz konusu. “Amerika’sız da AB’siz de yaşarım” derseniz, işte 3 tane Afrika, 3 tane Güney Amerika ülkesini ziyaret edersiniz, tıpış tıpış kendi ülkenize gelirsiniz. Bütün bunlara rağmen “Ben bu ülkeyi yönetirim” diyemezsiniz. Çünkü, Avrupa’nın da, Amerika’nın da bu ülkede çok yatırımı var, bu yatırımları başı boş bırakmazlar. Bankacılık sektörünüzün yüzde 75-80’i yabancılarda, telekominakasyon sisteminizin yüzde 90’ı, sigorta şirketlerinizin yüzde 100’e yakını onlarda, pek çok alanda yatırımları var, kimse bu yatırımları kendi haline bırakmaz. Buradaki kötü bir gidiş onları da rahatsız eder. Bu kısa vadede döner mi, çok dönmez, Amerika’daki Türkiye’ye bakış açısındaki olumsuzluk çok ciddi.  Dışişleri sözcücü de, Beyaz Saray sözcüsü de her çıktığında Türkiye’ye sağdan soldan bir iki tokat atıyor, yani Türkiye’nin muhatabı sözcüler!

Röportaj Nesrin Yılmaz / internethaber

sedat_bozkurt Sedat Bozkurt ile Türkiye'nin ve Siyasi Aktörlerinin Hâl-i Pür-Melâli Üzerine Röportaj

Kızaran nara benzersin, dalın tepesinde

Kızaran nara benzersin, dalın tepesinde;
En yüksek dalında unutulmuş, bir ağacın.
Hayır, unutulmuş değil, yetişilememiş.

Sapppho

sappho Kızaran nara benzersin, dalın tepesinde