memleket fotoğrafları / istanbul

iflah olmam, belki de bu derdile yanarım usul usul
nere gitsem kaybolsam bulur beni istanbul

arar ve bulur beni bebek’te kalan yanım
tekkenin dervişleri, surdibinde sarhoşlar
sokak sokak istanbul gezer yaralı canım
sabah olmak üzere şimdi ezanlar başlar

şimdi senin koynunda olmak vardı istanbul
beşiktaş’da çay simit beyazıt’da nargile
ve hayatı suyunda bulmak vardı istanbul
aşka hoşgeldin demek şiire güle güle

yine fettan bir ayaz beyoğlu zulasında
herşeyi unutturan bir akşamda üsküdar
sirkeci’de trenler ayrılığın yasında
ilk kez sevmiş ve kopmuş gencecik bir kız kadar
boğaz’dayım birazdan sonsuzun kıyısında

belki de geçer acım ben istanbul olurum
geçer gözüm önünden gençliğim ve vapurlar
ne kendimden geçerim ne kendimi bulurum
beni bir kızkulesi akşamında vururlar

bana sevinç kederin
ben sevdalı ben yoksul
saklıdır bende yerin
şiir gibi istanbul

Sıtkı Caney

istanbul_siirleri memleket fotoğrafları / istanbul

Ateşten Künyeler

olan oldu
gökle açıldı aram
ve bütün sırrını söyledi dünya

benimse bir denizden kanardı yaram
yorulduğunda atlarım
titrediğinde yolculuklar
yepyeni kapılar açardı rüya

ağlar bakardım suya
yazgım çarpıp durdukça beni hayata
dualar uçururdu anam
kendi çocukluğunu anlaşılmaz kılan ben
gökgürültüsü kadar hayta
uykularıma çelme takıp
karışırdım ay doğarken suya giden kızlara
akardım suya

geçmedi oysa ömrüme çaldığım ateşten kara
artık kuyulara kapanır insan
kapanır göğünde cennetten hülya
vedalara vakti olmaz
okunmaz nefretten terleyen alnı
dokunamadığımız bir yerde bırakılan
soldurulan bir yaprak olur
cehennemler açarak
girer uykuya

olan oldu
gökle açıldı aram
gördüm ateşi alınmış sokaklarda yaktığım şeyi
gördüm ruhundan kuleler yapıp yıktığım şeyi
olan oldu
alınmadı intikam
yitirdim aşkın rahmine bıraktığım her şeyi

olan oldu
doldu bütün kuyularımız
iyi bir karanlık diliyor herkes
iyi bir celladın yakarışları
ne yapsa yağmura karışmaz artık
varsın bize denizler bağışlasın
katil zamanların son gözyaşları

olan oldu ama ben toprak kaldım
bıraktım yalnayak nehre kendimi
herkesin ahını yalnız ben aldım
sordum alkışlarla şehre kendimi

çalındı sonunda zümrüdü anka
akıldan titriyor şakaklarımız
nedir hayatı çınlatan yoksul evlerde
nerde kırgın çocuklara deniz taşıyan
mahalledeki efsane
o hülyalı kız
akıldan titriyor şakaklarımız

fistanda gül varsa giyerdi kızlar
atardım aklımı ve kasketimi
ruhuma gözkırpar diye bir rüzgar
giymezdim bayramlık son ceketimi

olan oldu
kayboldu oyuncaklar
ya da biz oyundan çıktık
olağanüstü bir tatil diliyor herkes
iyi bir karanlık
iyi bir karanlık

Sıtkı Caney

why__by_ahmetorhan Ateşten Künyeler

Bir Aşk Hikayesi Ya Da Bir Aşk Şiiri

Veronica Micle, dünyada adına belki de en çok şiir yazılan kadınlardan biri. Kendisi de aynı zamanda şair ama Romanya’da ve dünyada şairliğiyle, kısa hikâyeleriyle, tercümeleriyle veya piyano resitalleriyle değil yaşadığı büyük aşkıyla tanınıyor…

Âşık olduğu adam öldüğünde tabutun içine bir demet çiçekle beraber kendi el yazısıyla bir not koymuş. “Beni unutma” yazıyormuş o notta.. Ölmüş bir adamdan kendisini unutmamasını istiyormuş. Aslında bu, beni orada bekle, geliyorum yanına demekti bir bakıma. Ve evet, çok kısa bir süre sonra öte dünyaya, sevdiğinin yanına gitmek için Veronica Micle intihar etti.

Sevdiği adam 15 Haziran 1889‘da öldü,  Veronica Micle ise bundan kısa bir süre sonra 3 Ağustos 1889’da intihar ederek öldü. Daha henüz 39 yaşındayken sevdiği adama kavuşmak için intihar ederek bu dünyadan göçüp giden genç bir kadın… Veronica Micle’nin büyük aşkı, Romanya’nın en büyük şairlerinden biri olan Mihai Eminescu’dan başkası değildi…

Veronica Micle 22 Nisan 1850 yılında Nâsâud’da, Cımpeanu ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası kendisi doğmadan öldü. Ana Cımpeanu eşi öldükten sonra iki çocuğunu da alarak Târgu Neamt’a taşındı. Çocuklarından biri Veronica diğeri Radu isimli erkek çocuğu.  Veronica Micle’nin erkek kardeşi çok kısa bir süre sonra öldü. Anne Ana Cımpeanu kız çocuğunu da alarak tekrar göç etti, bu sefer İaşi şehrine. Veronica ilkokuldan sonra kızlar okuluna gitti.  Bu okuldan mezun olmak için, mezuniyet sınavını vermek için karşısına çıktığı sınav komisyonunda çok kısa bir süre sonra eşi olacak olan adam da vardı ismi Ştefan Micle. Annesi Ana Cımpeanu’nun isteğiyle Veronica Micle daha henüz on dört yaşlarındayken evlendirilmişti kırk üç yaşındaki adamla. Anne Cımpeanu için bu evlilik çok önemliydi. Kızının şehrin en önemli simalarından biriyle evlenmesi, sosyal statü kazanması önemliydi. Kızı için en iyisini istiyordu.

Ştefan Micle, Veronica ile evlendiğinde kendisi üniversitede profesördü, kısa bir süre sonra aynı üniversiteye rektör olarak atanmıştı. Micle çiftinin iki kız çocuğu olmuştu bu evliliklerinden. Birincisi  evliliklerinden iki yıl sonra dünyaya gelen Valeria . Anne Veronica bu kızına hep “Cırcır Böceğim” diyordu. İkinci kızları ise evliliklerinin dördüncü yılında dünyaya gelen Virginia Livia…  Annesi bu kızına da hep “Kelebeğim” diyordu.

Veronica Micle 22 yaşlarındayken kulağındaki rahatsızlığından dolayı 1872 yılının ilkbaharında, eşi Ştefan Micle’nin isteğiyle tedavi olabilmek için Viyana’ya gidiyor. Piyano çaldığı ve şarkı da söylediği için, resitaller de verdiği için söz konusu rahatsızlık önemli bir sorun haline gelmişti. O seyahatte o sırada Viyana’da burslu üniversite öğrencisi olarak bulunan genç şair Mihai Eminescu ile tanıştırılıyor. Çok yakışıklı, şair ve en önemlisi kendisiyle aynı yaşta olan bir adamla tanışıyor ki birbirlerine ilk görüşte âşık oluyorlar. O andan itibaren artık ikisi de ülkelerinden uzakta olmalarına rağmen Viyana’da hiç de yabancı gibi hissetmiyorlar kendilerini. Aksine alabildiğine özgür hissediyorlar.  Eşinin konumu ve çevresi itibariyle o ana kadar hep kendisinden büyük yaşlı insanların sıkıcı sosyete hayatı içinde bunalan Veronica Micle ilk kez o insanlardan farklı ve kendini heyecanlandıran özgür hissettiren çılgın bir adamla tanışıyordu. Kendisi çok güzel, iyi eğitim almış olmasına rağmen küçük yaşta kendisinden yaşça büyük bir adamla evlendirildiği için özgürlük, sevgi, aşk gibi duyguları yaşamayı o ana kadar sadece hayal edebiliyordu ve ilk defa hayallerindeki gibi, düşlediği gibi biriyle tanışıyordu. Kendisine kadın olduğunu ve sevildiğini hissettiren biriyle… Saf bir aşktı. Mihai Eminescu mektuplarında, anılarında fiziki temastan sadece bir kez söz ediyor, bir kucaklaşmadan… Şöyle anlatıyor; “16/ 4/1876 hayatımın en güzel günüydü. Veronica’yı kucakladım ona sarıldım ve onu öptüm. Bana mavi çiçekler hediye etti ve onları hayatım boyunca saklayacağım.”

Viyana’daki tanışmanın ve orada birlikte geçirdikleri günlerin ardından Mihai Eminescu 1874 yılında İaşi şehrindeki kütüphaneye genel müdür olarak atandı.  Eminescu o görevde üç yıl kaldı. Bu üç yıl boyunca Ştefan Micle’nin evine de defalarca gitti, ayrıca Veronica’nın piyano çaldığı solona da sık sık giderdi. Az önce fiziki temasları olmadığını yazdım ama başka rivayetler de var. Bu üç yıl boyunca Eminescu gün geçtikçe daha fazla bağlandı Veronica’ya. O dönemde Veronica’ya gönderdiği bir mektupta;”Hanımefendi, iki yıl boyunca çalışamadım, ahmak gibi beyhude bir umudu takip ettim. Siz kafamda bir hayalsiniz ve sizi tıpkı bir tabloyu seven biri gibi seviyorum.”
O kucaklamadan sonra her ikisinde de çok belirgin değişiklikler olmaya başlamıştı. Mihai Eminescu’nun şiirlerinde bu hemen fark ediliyordu. O dönemde, bir kaç ay boyunca çok sayıda şiir yazdı ve sadece başlıklar bile aşkı, acıyı, gelgitleri, açıkça anlatıyordu. “Gizli Seviyoruz,  Ben Sayıyorum Ah Ağlıyorum, Ne Fısıldıyorsun O Kadar Gizli,  Zehir Ve Büyü, Kıskançlık Ve Başka Şeyler” şiirlerini o dönemde yazdı.

Mihai Eminescu İaşi şehrinden 1877 yılında ayrıldı ve Bükreş’e taşındı. O dönemde Veronica’nın büyüsünden kurtulmuş gibiydi sanki ve şiirleri de. “Aşk Sözcükleriyle Bana İşkence Ettin” şiirindeki  “Kadere nasıl teşekkür ediyorum, senden kurtuldum” veya “Bugün kendimi yine yalnız ve iyi görüyorum” mısralarında olduğu gibi.  Hatta şiir “Seni artık zor hatırlıyorum”  diye bitiyor.

Veronica Micle’nin eşi Ştefan Micle 1879 yılında vefat etti. Veronica Micle artık dul bir kadın ve iki kız çocuğun annesiydi. Mihai Eminescu her ne kadar daha önce Veronica’nın büyüsünden kurtulduğunu şiirinde yazmışsa da Veronica’ya yazdığı taziye mektubundaki cümlelerinden durumun hiç de böyle olmadığı anlaşılıyordu. Söyle yazmıştı Mihai Eminscu o taziye mektubunda; “Hayatım tuhaf ve bütün tanıdıklarım için de anlaşılmaz, sensiz hiç bir anlamı yok” Hemen o sıralarda bir şiir de yazdı: “Dünya Bana Bir Sayı Gibi Geliyor”

Veronica Micle eşinin ölümünden çok kısa bir süre sonra, hiç beklemeden sevdiği adamın yanına gitti, Bükreş’e. Orada birkaç ay birlikte geçirdiler. Kaynaklar bu kısa süreyi “bal ayı” olarak anlatıyor. Yeni bir yuva kurmaya çalıştılar ama maddi sıkıntılardan dolayı başaramadılar. Bazı kaynaklarda “Eminescu’nun eğer evlenirlerse, Veronica’nın ölmüş eşinden kalan maaşı alamayacağını düşündüğü ve kendisinin de sevdiği kadına ve çocuklarına rahat bir hayat sunamayacağından korktuğu için aslında hiç bir zaman evlenmek istemediği “ belirtiliyor.

O dönemde kendileri için bir yuva kurmayı başaramadılar ve Veronica, İaşi şehrine geri döndü. Bir yıl kadar mektuplaştılar. Mektup gönderen daha çok Veronica idi. Sitem dolu mektuplar. Bu sırada bir makale yazdı Veronica ve yayınlandı. Eminescu’nun ilgisizliğinden kaynaklanan öfkeyle ve yine Eminescu’nun kendisine gönderdiği mektuplardaki “edebiyat dünyası” hakkındaki itiraflara dayanarak yazılmış bir makale. Makalenin ismi “Jüpiter’in Haremi ve Bir Edebiyat Çemberinin Gizemi’ idi. Veronica, makalesine dayanak olan Eminescu’nun o mektuplarını tümüyle ve orijinal haliyle hiçbir zaman hiçbir yerde yayınlamadı.

Veronica’ın o sitem dolu mektupları ve davranışları yaşadıklarından kaynaklanıyordu. Dul bir kadın ve iki çocuk annesi olarak, genç ve ünlü bir şair ile gönül ilişkisinin herkesin dilinde olmasına çok üzülüyordu. Veronica’nın “dünyaya karşı beni rezil ettin, küçük düşürdün” şeklindeki sitemleri devam etti hep. Mihai Eminescu’nun kendisiyle evlenmesini engelleyen aslında makalesinde söz ettiği edebiyat çemberinin içindekilerdi Veronica’ya göre…

Mihai Eminesc’nun dikkatini çekmek için, yalvartmak için Veronica kışkırtıcı mektuplar da gönderiyordu. Eminescu’nun ileri derecedeki kıskançlığını bildiği için “gelmezsen ben süslenirim ve bulvarda gezmeye çıkarım” diye yazıyordu ona. “Bulvarda gezmeye çıkarım”  diyerek  “ sen değil başka erkeklerin gözleri benim güzelliğimi seyredecek, görecek” demek istiyordu.  Eminescu ise bu mektupları aldığında, sevgi dolu sözlerle ve pek çok bahane öne sürerek Veronica’nın “süslenip bulvarda gezmesini” engellemeye çalışıyordu.

Mihai Eminescu’nun kıskançlık krizleri, açıklanamayan çılgınlık dürtüleri özellikle mektuplarında oldukça belirgin. Misal; “Veronica bilmelisin ki seni sevdiğim kadar, bazen, senden nefret ediyorum; bu nefret sebepsiz, anlatılmaz, sadece başkasıyla birlikte gülüyorsun, gülüş ki benim verdiğim değerindeki değerinde değil ve başkasının sana dokunacağı düşüncesi beni çıldırtıyor, bedenin bana ait ve paylaşılamaz. Senden nefret ediyorum bazen çünkü biliyorum ki beni deli eden çekiciliğin sahibisin, senden nefret ediyorum bana ait bir serveti senin başkasına sunabilme ihtimalini düşündükçe, servet ki tek servetim. Seninle tam mutlu olabilmem ve sakin olabilmem için insanlardan uzak, kimseye seni takdim etmek zorunda kalmadan seni bir kulübeye kapatıp o kulübeye yalnızca ben girmeliyim”.

Veronica ise mektuplarında “Sen bana o kadar az yazıyorsun ki mektubu açar açmaz okumayı bitiriyorum”,  ” Sana yazmamaya karar verdim, senin taşı sıkarken akan su kadar cevaplar vermemen için” veya “Sessizliğinin yılmazlığı yüreğimi parçalıyor” diyordu.

O dönemde, 1880 yılında Veronica Micle artık ayrılmak istediğini yazınca Mihai Eminescu hemen İaşi şehrine Veronica’nın yanına gitti onu bu isteğinden vazgeçirebilmek için ve başardı ama çok kısa bir süre için.

Bir mektubunda Mihai Eminescu:
” Biliyorum seni hak etmiyorum. Sana defalarca beni bağışlaman için yalvardım, hayatının üzerindeki mutsuzluk gölgesini atmaya cüret ettim ve sen iyi niyetle hep görmezden geldin beceriksizliğimi, hareket eksikliğimi ve zayıf karakterimi ki hayatımdaki kötülüklerin ana kaynağı. Senin için şüphesiz ki daha iyi bu sorumluluktan kurtulmak, bu adam hiç bir şey yapamıyor, hiç bir şey istemiyor, bu adam ki ömrünü tüketiyor korkaklığıyla ve güçsüzlüğüyle. Yaşamaya cesareti yok, ruhunda bir ışın yok ama bütün bunlara rağmen seni sevmeye cüret ettim. İnsanların düşüncelerini ve bakışlarını hesaba katmadım, benim olma isteğimin olmasını istemişim. Sana olan kötülüğüm ve davranışlarım beni korkutuyor” diyordu.

Mihai Eminescu ve Veronica Micle’nin 1881 ile 1882 yılları arasında bir önceki “nişanlılık” gibi bir beraberlikleri daha oldu. Tarih tekerrürden ibaret dercesine tekrar aynı şeyleri yaşadılar. Bu dönemden sonra Eminescu’nun hastalığı sinsice ilerlemeye başladı ve 1883 yılından itibaren hayatının geri kalan altı yılını daha çok hastanelerde, sanatoryumlarda geçirdi, yurt içi ve yurt dışında.

Bu sıralarda Veronica Micle’nin ilk ve tek kitabı yayınlandı, 1887 yılında. Mihai Eminescu o kitap için” Onun kitabı benim için ebediyen yeni kalacak. Ne güzel dizelerle karşılaştım bu kitapçıkta. Sen de oku, haklı olduğumu göreceksin” demişti.  Ertesi yıl 1888 yılında Eminescu Botoşani’den, yani doğduğu şehirden ayrılıp Bükreş’e temelli taşındı,  Mihai Eminescu’yu buna Veronica ikna etti. 1889 yılının ilk günlerinden sonra Mihai Eminescu’nun hastalığı gün geçtikçe ağırlaştı ve 15 Haziran 1889 yılında hayatını kaybetti. “Bir Tek Özlemim Daha Var” isimli şiirindeki gibi defnedildi. Sade bir tören, sade bir tabut ve en önemlisi şiirlerindeki “kutsal ıhlamur ağacı” mezarının yanı başında, başucunda… Bükreş’teki bugünkü adıyla Bellu mezarlığına defnedildi. Mihai Eminescu şiirlerindeki “kutsal ıhlamur ağacı” İaşi şehrinde, çok yaşlı bir ağaç, yaklaşık 500 yıllık.

Veronica Micle de Mihai Eminescu’nun ölümünden 50 gün sonra sevdiği adama uzun yıllar önce söz verdiği gibi hayatına son verdi cıva içerek; “Hayatımı sana kurban olarak getireceğim” demişti. “Ruhum ölümden sonra da sevilen şairin gölgesini arayacak”. Veronica Micle sevdiği adamdan uzak bir yerde öleceğini biliyor gibiydi; “biz bir birimizden uzak öleceğiz, belki bir birimize ağlamayacağız” demişti.
Veronica Micle kendisine annesi Ana Cımpeanu’dan miras kalan evi bir manastıra bağışladı ve kendisi de o manastırda intihar ederek öldü. Mezarı da orada… İntihar etmeden önce arkadaşlarını topladı, Mihai Eminescu’nun kendisi için yazdığı şiirleri okudular, çıkan yorumları okudular ve önceden eczaneden temin ettiği cıva ile o gece intihar etti.

Benim mümkün olduğunca özetleyerek çok kısa bir hikâye şeklinde anlatmaya çalıştığım son derece trajik ve hayli fırtınalı yaşanmış olan bu büyük aşkı her yönüyle bilmek anlamak ve hissetmek için elbette ki bu yazı yetmez.  Veronica Micle ile Mihai Eminescu’nun ölümlerinden sonra nesilden nesile aktarıldıkça adeta efsaneleşen bu gerçek aşk hikâyesi birçok araştırmaya ve yazıya konu olduğu gibi “Sonsuz Bir Aşk” adıyla sinema filmi olarak beyaz perdeye de aktarılmış.

Ben bir aşk hikâyesi dedim ama yanlış dedim galiba. Bu hikâye değil, hikâyeden çok öte… İnsanın yüreğini alabildiğine sarsan bir şiir bu.. Evet,  yürekleri sarsan bir aşk şiiri demeliydim. Gerçek “Bir Aşk Şiiri”,  iki şairin, Veronica ile Eminescu’nun birlikte yazdığı…

Teodora Doni

veronica_eminescu Bir Aşk Hikayesi Ya Da Bir Aşk Şiiri

Kaynak: asanatlar.com/sairlerin-aski-veronica-micle-ile-mihai-eminescu/

Kimse Soğutamaz Beni

Savrulsa da uzaklara düşüncen
Tıkansa da sevgimin pınarı
Sıcaklığını taşıyorum içimde

Uğraşsam da söndürme hızını
Bastırsam da aklımla fışkıranı
Sıcaklığını taşıyorum içimde

Vurulsa da doğam zincirlere
Yasaklansa da huylarım sana
Sıcaklığını taşıyorum içimde

Kör etseler de beni
Sağır koysalar da bir kenarda
Sıcaklığını taşıyorum içimde

Paramparça olsa da beynim
Dağılsa da algımın çatısı
Sıcaklığını taşıyorum içimde

Sarsılsa da değer yargılarım
Sallansa da boşlukta duygularım
Sıcaklığını taşıyorum içimde

Uyansam da aşk deliliğinden
Silkinsem de çılgın sarhoşluğumdan
Sıcaklığını taşıyorum içimde

Gömülse de evren sulara
Kalmasa da tek kıpırtı
Sıcaklığını taşıyorum içimde


Tevfik Akdağ

tevfik_akdag Kimse Soğutamaz Beni

Öteki

Öldürdüm içimde birini:
Sevmemiştim o kadını.

Dağın yamacında yanan
kaktüs çiçeğiydi;
alazlanan kuraklıktı;
serinlik nedir bilmeyendi.

Taş ve gökyüzü vardı
ayaklarında, omuzlarında,
ve asla inip aşağıya
aramadı “suyun gözü”nü.

Nerede dinlenmişse,
kavuran soluğuyla
ve yüzündeki harlı alevle
buruşur küçülürdü çimen.

Hızla sertleşen reçine misali
katıydı konuşması,
serbest bırakılmış tutsak gibi
düşmezdi sözcükleri sevgiyle.

Eğilmeyi bilmezdi
bu dağ bitkisi,
ve hemen yanı başında
bendim eğilen.

Ölsün diye bıraktım,
yüreğimin kanını söktüm aldım.
Yiyecek bulamayan bir kartal misali
düştü güçten kuvvetten.

Kanatları çırpmaz oldu,
eğilip büküldü, solup gitti,
ve düştü ellerime
usulca sönüp giden közü…

Hâlâ kızgındır bacıları bana
O’nun için bağırırlar bana,
ve kızgın balçık yaralar beni
geçip giderken oradan.

Karşılaştığımda şöyle derim onlara:
Uçurumlarda arayın
ve bulduğunuz balçığı şekillendirin
başka bir yanan kartal gibi.

Bunu yapamıyorsanız şayet,
unutun O’nu.
Öldürdüm O’nu ben. Sizler de
öldürmelisiniz O’nu.

Gabriela Mistral
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

gabriela_mistral Öteki

Mezar Taşı Yazısı

Eli boş gidilmez gidilen yere
Boş gelmedim ya Râb ben suç getirdim.
Dağlar çekemezken o ağır yükü
İki kat sırtımla çok güç getirdim.

Tahirü’l Mevlevî’

mezartasi_yazisi Mezar Taşı Yazısı

Günoldu… Yine Bir Şiir

Ne ben uslandım o savurgan aşklardan
ne de acılar bağrımı dişlemekten uslandı..

Minicik bir sevinç uğruna bile
nice ezgi duygular yaşadım oysa..
Sabahları kalbimde palazlanan heyecan
nice bıçkın, nice hırçın arzular olarak uğuldadı;
sardım, sarındım en narin sıcaklıkları..
Günoldu, sarılıp yaralandım..

Yine de
ne ben uslandım o savurgan aşklardan
ne de acılar bağrımı dişlemekten usandı.

Nihat Behram

guvercin_gerdanligi Günoldu... Yine Bir Şiir

Tutunmadan Akıyorum

Sen benim en güzel annemsin
Sevinç doğuran yüreğime

Gözlerimsin benim en tatlı ışığı ile
Aydınlığı alıştıran düşünceme

Yüzümsün en duyarlı inceliğim
Onunla bakıyorum uzaktaki benliğime

Ellerimsin beyaz ipekten
Isınıyorum birden dokunsam neye

Zamanım sensin yerim de
Bir sözcükten başka neyim kendime

Neredeysem sen nasılsan
Ben de seninle cisimleniyorum öyle

Sen benim irademsin
Bıraktım aklımı sana her şeyimle

Bir gerçek arayıcısıyım ben
Tutunmadan akıyorum sevgin içinde

Tevfik Akdağ

gunyeli Tutunmadan Akıyorum

Bab-ı Ali’de Yayınevleri

19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim merkezi Babıâli, aynı zamanda Türk basınının da merkezi ve kalbidir. Divanyolu üzerindeki Sultan Mahmut Türbesi’nden başlayıp Sirkeci meydanına kadar kavisli bir şekilde inen bu cadde, bir orta noktada kırılır. Bu orta nokta Babıâli denilen, yani Osmanlı sadrazamlarının konağı, yönetim yeri olan, aynı zamanda da Paşakapısı denilen, valilik binasını orta merkez olarak alır. Sultan Mahmut Türbesi’nden, yani Divanyolu’ndan, köşeden başlayıp valiliğin uç noktasına, yani köşe noktasına kadar olan kısma eskiden Mahmudiye Caddesi adı verilmekte, valilikten aşağı ve Sirkeci’ye kadar olan kısmına da Babıâli denmektedir. Fakat bu iş 1934 yılında değişir. Osman Nuri Ergin yeni sokakların isimlendirilmesi ile ilgili görevlendirildikten sonra Sirkeci’den valiliğe kadar olan bölüme Ankara Caddesi, valilikten sonra Sultan Mahmut Türbesi, yani Divanyolu’nun başlangıç kısmına kadar olan yere de Babıâli Caddesi adını verir. Bu isimlendirmeye çok sinirlenen Reşat Ekrem Koçu İstanbul Ansiklopedisi’nin “Ankara Caddesi” maddesinde bunu sert bir dille, ağırca eleştirir.
19. yüzyılın sonundan, 1870’lerden itibaren bu caddede kitapçılar yer almaya başlar. Yüzyıl sonlarında bu kitapçılar önemlerini ve sayılarını çoğaltarak caddenin Türk basın yayın dünyasının en önemli merkezi haline gelmesini sağlarlar. 19. yüzyıl sonundan 20. yüzyılın sonuna kadar kitabevleri, matbaalar, gazete idarehaneleri, mücellitler, kırtasiyeciler, klişeciler velhasıl Babıâli Türk basınının kalbi olur. Reşet Ekrem Koçu “Büyük şehrin, dolayısıyla Türkiye’nin  fikir ve sanat merkez meşheri, İstanbul basının beşiği, bir politika kanalı, alimler, mütefekirler, müellifler, muharrirler, artisler güzergâhıdır. İstanbul’un büyük kitapçıları, en büyük kırtasiye mağazaları, mücellitleri, klişe atölyeleri, ilanat büro ve şirketleri, gazete ve mecmua bayileri, birkaç büyük matbaa, gazete ve mecmua idarehaneleri, bu caddenin iki kenarı boyunca sıralanmıştır” diye tanımlar Ankara Caddesi’ni. Gerçekten de bu bölgedeki kahvehaneler, berber dükkânları bile edebiyatla, siyasetle iç içedir. Nitekim İttihatçıların anılarından Sirkeci’deki berberde buluştukları, bazı hükümete yönelik işlerin oralarda fısıltılar halinde konuşulduğu bilinir. Yine burada ünlü Meserret Kıraathanesi’nde bir sürü insan hem Jön Türk neşriyatını el altından birbirlerine devreder, bir yandan da yine siyaset konuşurlar. Babıâli böyle hem siyasetle, hem yayın dünyası ile iç içe yaşayan bir mekândır.
Babıâli’nin ayrıntılı bir tarihi yazılamamıştır. Nitekim Türk basınının eskilerinden ve Babıâli’yi en iyi bilenlerden Münir Süleyman Çapanoğlu da “Basın tarihimiz yazılamamıştır” der ve Ahmet Rasim’in Vakit’te, Akşam’da ve bazı dergilerde, Ahmet Cevdet’in İkdam’da, Abdurrahman Adil’in İkdam ve Alemdar’da, Azim’de ve birkaç dergide yayımlanan basın tahine ait yazıları, hatıraları Arap harfleri ile çıkan gazete ve mecmuaların sütunlarında gömülü kaldığını, arada bir yeni harflerle çıkmış olan çıkan hatıralar ve notların da basın tarihini yazacaklar için kâfi olmadığını, eski Babıâli’yi bilenlere hatıraları yazdırmak, not almak, üstatların yazılarını gazetelerden dergilerden çıkarıp ayıklamak, yayımlamak gerektiğini ekler. Bu yazının yer aldığı kitabın yayımlandığı 1962 yılında hakikaten de çok sayıda yayıncı, gazeteci, eski kütüphane sahibi, eski kitabevi sahibi hayattadır.
Babıâli üzerine irili ufaklı çalışma yapanların başında Ahmet Rasim ve Ahmet Mithat Efendi gelir. Selim Nusret Gerçek, Server İskit, Münir Süleyman Çapanoğlu, Reşit Halit Gönenç, Orhan Koloğlu, Alpay Kabacalı, Ali Birinci, Nuri Akbayar, Yahya Erdem, Lütfü Seymen, Başak Ocak, Cem Atabeyoğlu, Cüneyt Okay, Naşit Baylav, Arslan Kaynardağ gibi araştırmacı ya da edebiyatçı, gazeteciler Babıâli ile ilgili çeşitli yayınlarda bulunmuşlardır. Fakat bu çalışmaların tümünü kapsayan topluca bir çalışma yoktur.
Babıâli kitapçıların yerleşmeye başladığı 1880’lerden günümüze, 1980’li yıllara kadar burada açılıp kapanmış yayınevlerinin, kitabevlerinin derli toplu tarihçelerine, kurucularının kimler olduğuna, aile bağları ve akrabalık derecelerine, ne zaman kapandıklarına, hangi zamanlarda ticari anlamda darboğazdan geçtiklerine dair hemen hemen hiçbir şey bulunmamaktadır. Bunlar sadece kıyıda köşede kalmış, notlar halinde, cımbızla toplanabilecek nitelikte belgelerde yer alır.
Babıâli Caddesi’nin 19. yüzyıldaki durumu hakkında Ahmet Rasim ve Ahmet Mithat Efendi çok güzel bilgiler sunarlar. gibi kitabı var. Kültür Bakanlığı tarafından yeni harflerle yayımlanan Muharrir, Şair ve Edip adlı kitapta çok ilginç bilgiler yer alır. Yine Ahmet Mithat Efendi’nin yazmış olduğu birkaç romanda hem Cağaloğlu’nun hem İstanbul’un diğer semtleri ile ilgili olarak çok güzel tasvirlere rastlanır. Bu kaynaklardan Babıâli Caddesi’nin açılışının 1865 yılında Hoca Paşa yangını sonrasına dayandığı anlaşılır. Islahat-ı Turuk komisyonu bazı binaları, evleri yıkarak caddeyi genişletir ve Babıâli Caddesi bu şekilde oluşur. İlk Babıâli kitapçısı hakkında Ahmet Rasim Vakit gazetesinde “Matbaa Tarihinden Bir Nokta” başlıklı bir makale yayımlar. Ahmet Rasim Efendi bir gün Babıâli’de otururken, Asır Kütüphanesi’nden Kirkor Faik Efendi’yle bir söyleşi yaparlar. Bunun üzerine Ahmet Rasim bize şu bilgileri aktarır: Babıâli’de ilk kitapçı dükkânı Toros isimli birine aittir. Dükkân, İkdam gazetesinin çıktığı İkdam Han’dadır. Ahmet İhsan Tokgöz ise Matbuat Hatıralarım adlı kitabında Mülkiye Mektebi’nde dersleri takip ederken, eski Babıâli yokuşunun matbuat hayatı ile son derece alakadar olduğunu, caddede Esat Efendi Kütüphanesi adlı tek bir Türk dükkânı bulunduğunu, sahibinin de hâkimlikte bulunmuş ulemadan olup Abdülhamid döneminde ara verdiği faaliyetine hürriyetin ilanıyla geri döndüğünü ve bu esnada Basiretçi Ali Efendi ile birleştiğini anlatır. Fakat her ikisinin de ömürleri vefa etmediğini, Esat Efendi kütüphanesi dışındaki kitapçıların da Ermeniler olduklarını ekler. Ahmet İhsan’ın bahsettiği Esat Efendi’nin bulunduğu tarihte Aleksan, Kaspar, Kirkor, Ohannes Efendiler kitapçılığa başlamış durumda gözüküyorlar. Bu bahsedilen tarih ise 1881 ile 1887 arasında bir yıl olmalıdır; çünkü Ahmet İhsan Bey Mülkiye Mektebi’nde 1881-1887 arasında okur. Dolayısıyla Babıâli’de ilk kitapçılık yapan kişi meselesi bu anılardan da pek ortaya çıkmamaktadır. Bir de bizim halen bildiğimiz saatli maarif takvimlerini yayımlamakta olan Maarif Kütüphanesi’nin sahibi Naci Kasım Bey’in babası Hacı Kasım Efendi’nin ilk Türk kitapçısı olmak gibi bir iddiası vardır. Çünkü bu bey 1862 yılında İran’ın Hoy kentinden İstanbul’a gelip hemen kitapçılığa başlar, fakat kitapçılığa başladığı mekân Babıâli’de değil, Beyazıt’ta Hakkaklar Çarşısı’ndadır. Daha sonra oğlu Naci Kasım Babıâli’de Maarif Kütüphanesi’ni kurar. Hüseyin Tutya da Yeni Şark Kütüphanesi’ni kurup 1970’li yıllara kadar Babıâli’de kitapçılık yapar. 1881 tarihli Annuaire Oriental’de İbrahim Hazım diye bir isme rastlanır. İbrahim Hazım Babıâli Caddesi 26 numarada, onun dışında Avedis Papazyan Babıâli Caddesi 18 numarada, Arekel Tozluyan Babıâli Caddesi 46 numarada görülür.
Bütün bu belgelerden ve notlardan çıkardığımız sonuca göre, Babıâli’deki ilk kitapçı bence Arakel Tozluyan Efendi’dir. Arakel Tozluyan Efendi 1875 yılında İstanbul’da Babıâli’de dükkânını açar ve çalışmalarını uzun zaman sürdürür. İşin başında daha yaptığı çok büyük bir hizmet, 1301 yılında (1884) yılında Matbaa-i Ebuziya’da Arakel Kütüphanesi kataloğunu bastırmış olmasıdır ki bu benim tespitlerime göre ilk ticari kitapçı kataloğudur. Babıâli kitapçılığının modern kitapçılık anlamında ve sahaflıktan ayrılan bütün ilk müteşebbisleri Ermenilerdir. Daha çok tömbekici, tütüncü dükkânlarında, kahvehanelerde, bir miktar Beyazıt’ta Sahaflar’daki dükkânlarda satılmakta olan matbaa baskısı kitaplar ancak bu ilk dönem Ermeni kitapçılar sayesinde modern anlamda bir ticari meta olarak karşımıza çıkar, vitrine çıkar, alınır satılır hale gelirler.
Bu Ermeni kitapçılarının çoğu gazete müvezziliğinden, gazete dağıtıcılığından gelmektedir. Eskiden çoğunlukla gazeteler sokaklarda, meydanlarda müvezziler aracılığıyla satılmakta, dağıtılmaktaydı, o yüzden bu müvezziler de çok önemliydi. Bu müvezziler aynı zamanda bu kitabevlerinde kitapçı oldukları zaman, gazetelerde abone ederek ya da posta yoluyla da bazı insanlara göndermek aracılığıyla gazeteciliğin gelişmesine hizmette bulunurlar.
İkinci bir grup olarak İran kökenli diye addettiğimiz Azeriler de Babıâli’de epey bir yer teşkil ederler. Maarif, Yeni Şark, Cemiyet gibi büyük yayınlar, büyük işler yapmış, yayın alanında isim olmuş bazı kitabevleri ve yayıncılar da Azeri kökenli, Acem denilen insanlardandır. İbrahim Hilmi Çığıraçan hakkında ciddi bir araştırma yapan Başak Ocak’ın tespitine göre Ermeni kitapçılar bilimsel ve edebi kitaplar ile okul kitapları piyasasını, İranlı kitapçılar da halk, medrese kitapları piyasasını ellerinde bulundurmaktadırlar. Bir de 1870’li yıllardan itibaren Beyazıt’ta, Hakkaklar Çarşısı’nda, Sahaflar Çarşısı’nda dükkân açan bazı kimselerin de daha sonra bu dükkânları kapatıp Babıâli’ye doğru kaydığını tespit ediyoruz ki, kitapçılık ağırlık merkezinin giderek Babıâli’ye doğru kaydığının bir göstergesidir bu.
1890’lardan başlayarak, 1900’lü yıllara doğru, yani Babıâli’de Ermeni ve İran kökenli kitapçıların ticari faaliyette bulunması sırasında birtakım Türk kitapçılar, müteşebbisler de bu faaliyetlere katılırlar. Bunların en başında yine Ahmed İhsan gelir. Servet-i Fünun mecmuasının sahibi ve yayımcısı olan Ahmed İhsan 1890 yılında bir arkadaşı ile birlikte Alem matbaasını satın alır ve yayıncılık işine başlar. Yine Hüseyin Kitapçı Babıâli’de önce İran kökenli bir kitapçı olan Şems Kütüphanesi’nde belli bir müddet çıraklık yapar, daha sonra kendisi Beyazıt’ta Zafer adıyla bir dükkân açar. Ardından o dükkânı kapatıp yeni köprünün başındaki dükkânlardan birini tutarak orayı İkbal Kütüphanesi yapar. Hatta bir ara bir İtalyan gemisi köprüdeki o dükkânların olduğu yere çarpar ve bütün kitaplar Haliç’te yüzmeye başlarlar. Bu tehlikelerden sonra Babıâli’nin üst tarafında bir dükkân kiralar ve yine 1970’li yıllara kadar kitapçılık faaliyetini sürdürür İkbal Kütüphanesi. 1896’da Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey bir kütüphane açar. İlk ismi Kitaphane-i İslam ve Askeri olan bu dükkânda önce daha çok askerlere yönelik, İslami bazı eğitici kitaplar yayımlanır. Daha sonra adı Hilmi Kitabevi’ne çevrilir ve kitabevi, sahibinin ölüm yılı olan  1963’e kadar faaliyette Babıâli’de bulunur. Özellikle meşhur Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bütün eserlerinin tek yayıncısı konumundadır. 1962 yılında hastalıklı bir haldeyken bile bazı yazarlara, edebiyatçılara mektuplar yazarak onlarla yayın anlaşması imzalamak isteyen, bu işe gönül vermiş bir kişidir İbrahim Hilmi Çığıraçan.
İmparatorluğun sonundan Cumhuriyet’e doğru Babıâli’deki Türk kitapçıların sayısı hızla artar, bu arada Ermeni kitapçıların azaldığı görülür. Bir kısmının yokluğu hem yaşlılıktan hem de genç yaşta ölümlerden kaynaklanır, bir kısmı ise tam çözemediğimiz bir şekilde kitapçılığı bırakıp başka mesleklere döner. Bunlardan Kaspar Efendi kitapçılığı belli bir süre yaptıktan sonra, Bağlarbaşı’nda bir bakkal dükkânı açar ve burayı işletirken ölür. Bir de istisnai durum vardır: Suhulet Kütüphanesi ve Matbaası sahibinin Osmanlı’daki ismi Leon Lütfi olup daha sonra Müslüman olarak Semih Lütfi adını alır. Hanımı ve ailesi ise hayatlarına Ermeni olarak devam ederler. Semih Lütfi Kütüphanesi’nin kapanış tarihi 1980’li yıllardır, Semih Lütfi ise 1940’lı yıllarda ölür. Karısı, yani Aznif Hanım ise 1980’li yıllara kadar yayın yapmadan o kitapevini, sadece eski bastıkları kitapları satarak devam ettirir. Ben öğrenciyken Aznif Hanım Sirkeci’de kütüphanesinin içerisinde karanlık, tozlu bir kasanın başında oturur, sıradan verirdi satıştaki kitapları. Eğer bozuksa arkadaki kitaptan vermez, kovardı. Ölümünden sonra, bina çok değerli olduğu için kitaplar kimsenin gözünde değildi. Kitapları önce Kuleli’ye yolladılar, garnizonlara, çünkü depolarında dağıtılamamış, satılmamış on binlerce kitap vardı. Bunların Kuleli Askeri Lisesi vasıtasıyla bütün garnizonlara dağıtılması için bir teklifte bulunuldu. Askerler bir kısmını aldı götürdü. Daha sonra binanın bir an önce boşaltılması gerektiği için bu kez Edebiyat Fakültesi’ne haber verildi; onlar da bir müddet, bir miktar seçip götürdüler. Edebiyat Fakültesi’nde kütüphanenin 2-3 gün boyunca kapısının açılacağı ve kitapların istenildiği kadar alınabileceği şeklinde bir şaiya çıktı; gerçekten de içeri girip, istediğiniz kadar kitabı torbaya doldurup götürebiliyordunuz. Böylelikle kitaplar dağılabildiği kadar dağıldı, dağılamayanlar da maalesef kâğıtçıya, hurdacıya gitti.
Babıâli yayıncılığının en zor dönemi bana göre 1928 yılıdır, çünkü 1928 yılının sonlarında ünlü harf devrimi dolayısıyla Babıâli’de bulunan bütün yayınevlerinin sermayeleri bir anda sıfıra inmiş olur. Depolarda binlerce eski yazı kitap vardı, bunların bir kısmı mektep kitapları, bir kısmı eğitime yönelik kitaplardır. Bunlar bir anda kullanılamaz, okutulamaz ve satılamaz hale gelir. Dolayısıyla 1982’deki bu sıkıntılı dönemde pek çok kitapçı, yayınevi maalesef kendini kurtaramamıştır. Fakat 1920’li yıllarda daha henüz yayıncılığa girmiş kitapçılar zarar görmemiştir, çünkü depolarındaki kitaplar eski harfli değildir. Bu durumu devlet birtakım önlemlerle düzeltmeye çalışır. 1928’de Latin alfabesi ile öğrenim yapılacak mektep kitaplarının basılması için bazı kitapçılara haklar tanınır. Fakat bu yine de kitapçıların zararlarını maalesef karşılayamaz. Dolayısıyla 1928’den sonra uzun zaman kitapçılarla devlet arasında birebir maddi anlamda bir alışveriş olur. Hatta maddi kayıpları o kadar fazladır ki 1932 yılında Ahmet Halit Kitaphanesi, Hilmi Kitaphanesi, Kanaat Kitaphanesi, ortak bir imza ile Türk Kitapçılığının Bugünkü Vaziyeti ve İstikbali başlıklı bir ortak rapor kaleme alarak kendilerince birtakım durum değerlendirmeleri yapar ve sorunlara bazı çözümler önerirler.
1880’li yıllardan 1940’lı yıllara kadar Babıâli’de dükkân açmış kişilerin, müesseselerin isimlerini ve dükkân numaralarını tespit edebildiğimiz en büyük kaynak Annuaire Oriental dediğimiz şark ticaret yıllıklarıdır. 1881’den 85’e kadar 3 kişinin adı geçer, daha sonra 1889 yılında 10 kitapçıya çıkar Babıâli’deki kitapçılar. Hemen hemen tamamı Ermenidir. 1889’da Artin Asaduryan, Biberciyan, Ohannes Ferit, Aleksan Kocabıyıkyan, Avedis Şamgoçyan, Kaspar Kayseryan, Kirkor Kayseryan, Karabet Keşişyan, H. Michel Arekel Tozluyan olarak aynı aynı kadro hemen hemen devam eder. 1896 yılında bunlardan farklı olarak Hüseyin Efendi ve İbrahim Hilmi Tüccarzade karşımıza çıkar. 1901’de Rauf Bey diye bir isimle karşılaşırız. Onun dışında bütün kadro aynıdır. Bu arada 1901’de Tefeyyüz diye bir isme rastlarız ki bu 1896 yılında Garabet Keşişyan’ın ölümünden sonra dükkânın devralınıp isim değişikliği yaşamasına dayanır. Tefeyyüz Kitaphanesi 1970’li yıllara kadar Babıâli Caddesi’nde faaliyette bulunur. 1913 yılında yine birtakım yeni isimler bu kitapçılara eklenir.
Sözünü ettiğimiz kitabevlerinin bazılarının tarihçelerine baktığımızda, örneğin Ahmet Halit Yaşaroğlu 1918 yılında Babıâli’ye gelir ve Talebe Defteri İdarehanesi adıyla bir idarehane açar ve Halit Fahri Ozansoy, Şükûfe Nihal, Orhan Seyfi Orhon gibi edebiyatçıların ilk şiir kitaplarını basar. Bir diğer adı da Halk Kütüphanesi’dir. Ve 1920’de mütareke yıllarında kapanır. Ahmet Halit Bey 1920’den 28’e kadar bir yandan da hocalık yapar ve 1928 yılında sadece Şişli Terakki Lisesi’ndeki tarih hocalığına devam eder, onun dışında resmi vazifeden ayrılır ve vefat ettiği 1951 yılına kadar kitabevinde bizzat çalışır. Hanımı da öğretmen ve yazardır; hatta Naime Halit alfabesi diye çok özel bir alfabe yayınlarlar. Latin alfabesini öğreten bu alfabe çok tutulur. 1951’den 1973 yılına kadar da Ahmet Halit Yaşaroğlu’nun Ayhan ve Yıldız Yaşaroğlu adlarındaki iki oğlu 1973 yılına kadar kitabevini sürdürürler.
Meşhur Arakel Efendi 1876’da Babıâli 46 numarada dükkânını açar ve bilhassa Ahmet Rasim, Halit Ziya gibi Osmanlı dönemi Türk edebiyatçılarının çok önemli eserlerini yayımlar. Muallim Naci ile birlikte Talim-i Kıraat ve Mekteb-i Edep diye okul kitapları hazırlar ki bunlar çok tutulup belki 100 kadar baskı yapar. Arakel Efendi 1912 yılında ölünce oğlu Leon Efendi bir müddet işi sürdürür, ama 1914 yılında kitabevi kapanır. 
Yine Babıâli’de Cemiyet Kütüphanesi Hacı Kasım Efendi’nin oğulları tarafından kurulup daha çok popüler, folklorik, polisiye-roman, biraz müstehcen yayın, hikâyeler basar. Daha sonra her iki kardeş ayrı kitabevleri kurarak Cemiyet Kütüphanesi yayınlarına son verirler. 
Gayret Kütüphanesi Kirkor Faik’in Asır Kütüphanesi’nde tezgâhtar olduğu dönemde, yanında yetiştirdiği Garbis Balamutoğlu adında birinin kurduğu bir kitabevidir. Garbis Balamutoğlu’nun kardeşi Misak Balamutoğlu da Zaman Kitaphanesi’ni kurar ve 1970’li yıllara kadar İstanbul’da kitapçılık yapar. Zaman Kitaphanesi 1930’lu yıllarda Osmanlı kıyafetleri ile ilgili Avrupa’da basılmış kitapları burada özel klişeciler sayesinde Türkçe’ye çevirttirip basar.
Hâlâ faaliyette olan İnkılap Kitabevi’nin kurucusu Garbis Fikri Bey de Kayserili bir Ermenidir. 1907’de Kayseri’de doğar ve Kumkapı’ya yerleşir. 1930 yılında Gedik Paşa Ortaokulu’ndan mezun olur. 1930 yılında bir arkadaşı ile birlikte Cumhuriyet kütüphanesi adıyla bir kitaphane açar, fakat kütüphaneyi 1932 yılında arkadaşına bırakır ve Ankara Caddesi’nde 157 numarada İnkılap Kitabevi’ni açar, 1932-54 arasında burada faaliyette bulunur. Daha sonra 1962 yılında Aka Eren diye bir yayıncıyla birleşir, İnkılap ve Aka Kitabevleri adını alır. Ağırlıklı olarak ders kitapları yayımlarlar. 1971 yılında Garbis Fikri Bey ölür, 1984 yılında Aka Kitabevi ile ayrılırlar ve İnkılap Kitabevi hâlâ bildiğiniz gibi yayınını sürdürmektedir. Nazar Fikri Bey, Garbis Bey’in oğlu işin başındadır ve 3. kuşak Arman Fikri Bey halen bu dede müessesesini sürdürmektedir.
Yine eskilerden ve önemli kitabevlerinden Kanaat Kitabevi’nin kurucusu İlyas Bayar, bir Musevidir. 1898 yılında Babıâli’de bu dükkânı açar; oğlu Aslan Bayar’ın ölümüyle 1994 yılında Kanaat Kitabevi tasfiye edilir ve kapanır. Maarif Kütüphanesi 1895’te kurulur. İlk yeri Hakkaklar Çarşısı’dır, daha sonra Babıâli’ye geçer ve hepimizin bildiği ünlü saatli maarif takvimlerini çıkartır; şu an halen Babıâli’de faaliyette olan belki de tek kitabevidir. Remzi Kitabevi 1926 yılında Beyazıt’ta Ümit Kütüphanesi adı altında kurulur ve burada ilk defa Ömer Seyfettin’in Yüksek Ökçeler isimli kitabı ile Rudolph Valentino’nun Aşk Maceraları isimli kitapları basılır eski harflerle. Daha sonra 1930 yılında Babıâli’ye geçer, orada da Nazım Hikmet’in Sesini Kaybeden Şehir isimli eserini basar ilk kez. Bu eser çok büyük yankı uyandırır.
Babıâli’de bir yeni kitapçı 1935 yılında Zekeriya Sertel’in kardeşi Kenan Yusuf Sertel tarafından kurulur. Kenan Yusuf Sertel aslında tahmin olunacağı üzere daha çok sol yayınlar yapar, fakat çok fazla siyasi fikri olan biri değil, aslında tüccardır. Nazım Hikmet’in, Sabiha Sertel’in bazı kitaplarını bastıktan sonra, Nazım Hikmet’in tutuklanması, propaganda adına sorgulamaların başlaması üzerine 1938 yılında dükkânını Nail Çakırhan’a devreder ve İzmir’de tütün tüccarlığına başlar. Nail Çakırhan ise 1-2 sene orayı idare eder ve o da bir başka gazeteciye, Mithat Sertoğlu’na kitabevini devreder. Yeni kitapçıda çok ilginç bir şey, Babıâli’de olmayan bir sistemle okurlara emanet kitap verilmesidir. Böylelikle satın alma gücü olmayan bazı insanların belli bir depozito vererek kitapları geri getirmek şartıyla okumasını sağlamaya çalışılır.
İsmini tespit edemediğimiz ya da ismini tespit edip de hikâyelerini söyleyemeyeceğimiz meçhul bir sürü kitapçıdan örneğin biri Çiftçi Kütüphanesi’dir. Sahibi Ahmet Akif Bey’in daha milli mücadele başlangıcında Atatürk’ün resimlerini bazı kartpostallara bastığı ve bunların izinsiz ve kaçak basılmalarından dolayı işgal kuvvetlerinin pek çok kereler bu kitaphaneyi bastığı, hatta Atatürk ile ilgili bu kartpostalları müsadere edip kartpostalların yakıldığı, imha ettirildiği notlar, bilgiler mevcuttur. O yüzden de Çiftçi Kütüphanesi’ne dair basılmış Atatürk kartpostallarının hemen hemen hiç görülmediği ya da çok nadir olduğu şeklinde bilgilerimiz vardır.
1980’li yıllara gelindiğinde birtakım kitabevleri faaliyetlerini sürdürürken bilhassa gazetelerin Babıâli’den ayrılmaları, üniversitelerin daha değişik yerlerde yaygınlık kazanmış olması, sadece İstanbul Üniversitesi’nin o bölgede varlığını sürdürmesi, diğerlerinin başka üniversitelerin de genişleyip yayılması dolayısıyla, Babıâli de artık bir kitap merkezi, yayınevi merkezi olmaktan çıkar. Bu yıllardan sonra artan bir ivmeyle yayıncılar da Beyoğlu tarafına, İstiklal Caddesi’ne, Taksim’e, Şişli’ye doğru yayılırlar. Babıâli yayıncılığı ve kitapçılığı her ne kadar tamamen bitmiş olmasa da -çünkü hâlâ birtakım dağıtım evleri oradadır- eski önemini eski merakını veya okuyucusunu kaybetmiş durumdadır.
Nedret İşli
babiali_yokusu Bab-ı Ali'de Yayınevleri

Kitap Sevmeyen Yayıncı

Bir zamanlar benim de severek yapmış olduğum kitap yayıncılığı, her şey yolunda gittiği sürece ilginç, zevkli, insana haz veren bir uğraştır. Sürekli olarak yazarlarla, çevirmenlerle konuşursunuz, çevrenizde sanat ve kültür insanları vardır. Matbaa aşaması da hoş antimon kokusu ve Heidelberg baskı makinelerinin müzik gibi gelen monoton sesiyle bir alışkanlık yaratır. (En azından benim zamanımda öyleydi. Şimdi herhalde teknikler değişmiştir.) Ama bu işin, dağıtıcılardan para tahsilatı, kitabevlerinde yer alabilmek, çekler, senetler gibi çok tatsız yanları da vardır. Buna rağmen, kitap âşığı birçok genç insan, bütün zorlukları göğüsleyerek yayınevi kurma yolunu seçer. Matbaada basılıp ciltlenen yeni kitapları, fırından çıkmış, dumanı hâlâ tüten ekmekler gibi severler, koklarlar. Böyle kişisel yayıncılık girişimleri, ne yazık ki büyük yayınevleriyle,bankaların yaptıkları yayınlarla kolay kolay mücadele edemez ve bazıları kapanmak zorunda kalır. Zaten kitap okumaya geç başlamış bir toplumuz. Türkiye’de yüzyıllar boyunca sürüp giden bir yayıncılık yok. En eski (ve hâlâ çalışır durumda olan) yayınevimiz 100 yılı aşkın bir süredir nitelikli kitaplar yayımlayan Remzi Kitabevi’dir. Alman yayıncım Klett-Cotta’nın Cotta bölümü, 15. yüzyıldan beri yayıncılık yapar. Schiller’in, Goethe’nin kitaplarını basan bir yayınevidir bu ve çok köklü geleneklere sahiptir.
Bir fecaat
Dünyanın en büyük yayınevlerinden biri, merkezi New York’ta bulunan Random House’dır. Alman Bertelsmann şirketinin eline geçmiş olan bu dev yayıneviyle ilgili bir anekdot hiç aklımdan çıkmaz. Bu ilginç anıyı bana, kitaplarımı Amerika’da temsil eden Robert Bernstein anlattı. Yayıncılık dünyasının bu önemli ismi, Random House Yayınevi’ni 30 yıl yönetmiş. Random House’dan emekli olan Bernstein’in yerine, Olivetti firmasından bir yönetici (CEO) atanmış. Basın bu önemli değişime ilgi duyduğu için de epey yayın yapılmış. Gazeteciler, yeni yöneticiye ne tarz kitaplardan hoşlandığını sormuşlar. Adam ne cevap vermiş, biliyor musunuz: “Ben hiç kitap okumam. Sadece benim için kitap okuyacak olan insanları işe alırım.” Bu feci cümle, Amerika’daki yayıncılık sektörünün yeni yönelimlerini ortaya koyması bakımından çok önemli. Artık yayınevleri, kitap ve edebiyat seven insanların bir uğraşı olmaktan çıkıyor, uluslararası sermayenin mal pazarlayan şirketlerine dönüşüyor. Sattıkları malın kitap, fare zehiri, buzdolabı veya meşrubat olması hiç önemli değil. Nasıl olsa Amerikan “business” okullarında yetişen genç yöneticiler,kafalarına şırınga edilen “kâr maksimizasyonu” ve yıl sonunda alacakları “bonus” dışında hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar. Kitap sevmeyen yayıncıların yönettikleri yayınevleri de ister istemez, “kutsal satış rakamları”na tapılan ticarethanelere dönüşüyor. Nitelikli edebiyat diye bir kaygı kalmıyor ortada. Kitabın ne olduğu, neyi nasıl anlattığı önemli değil. Yeter ki satsın. Amerika’daki durum bunun tam tersi. Yeni bir romanı basacak olan yayınevi, yazarın bir önceki kitabının satış rakamlarına bakıyor ve ona göre karar veriyor. Kitabevleri bir yazarın yeni kitabı gelince, bilgisayardan eski satışlarına bakıyorlar. Bu yüzden birçok değerli kitap basılamadan ya da kitapçıda kendisine yer bulamadan yok oluyor. Eğer bu tutum dünyadaki bütün yayınevleri tarafından uygulansaydı, kitapçı raflarında, edebiyat tarihinin yüz akı olan temel eserleri bile bulamayacak hale gelirdik. İyi ki bu anlayış henüz dünyaya egemen olmadı.
İşini iyi yapmak
Mesela, Fransa’nın en önemli yayınevi olan (Yaşar Kemal, Orhan Pamuk ve benim romanlarımı da yayımlayan) Gallimard, hâlâ edebiyat zevkini ve kaliteyi, satış rakamlarından daha önemli görüyor. Gallimard’da yabancı yayınlar müdürü olan Jean Mattern’e bu konuyu sorduğumda birçok yazarın adını vererek, “İlk kitapları çok az sattı. Yüz kopya, iki yüz kopya gibi sayılarda kaldılar. Ama biz edebi kalitesine güvendiğimiz yazarları yayımlamayı sürdürdük” demişti. İyi ki de böyle. Yoksa Gallimard gibi bir yayınevinin Andre Gide, Marcel Proust gibi yazarları listesinden çıkarıp yerine bir sürü abur cubur doldurması gerekecekti. Türkiye’de de epeyce bir süredir, yayınevlerinde sadece ticari bir kuruluş olarak hareket etme eğilimi yükseliyor. Ama durum hâlâ o kadar kötü değil. Edebiyat seven editörler ve yöneticiler sayesinde yayınevleri direniyor ve deyim yerindeyse “insani bir yayıncılık” çizgisini sürdürmeye çalışıyorlar. Satış grafikleri elbette onlar için de önemli ama tek ölçü değil. Ne var ki ortam umutlu olmamıza pek izin vermiyor. Bu gidişle durum ne olur, içinde yaşadığımız kapitalist diktatörlük ortamı, edebi yayınevlerinin yaşamasına ne kadar izin verir bilemem. Zaten şimdiden, sayıları hiç de az olmayan genç ve nitelikli yazarlar, kitaplarını yayımlayacak bir kurum bulmakta zorlanıyorlar. Bir yayınevine kitabı kabul ettirmek yazar adayları için gittikçe zorlaşıyor. Kitap basılsa bile dağıtım aşamasında da büyük sorunlar yaşanıyor. Bu durum, yazarların gereğinden çok basım ve dağıtım işiyle ilgilenmelerine neden oluyor. Daha doğrusu satış aşamasında fazlasıyla devrede oluyorlar. Yazarın böyle bir sürecin içinde yer almasına, popüler olanlarda da yeni ortaya çıkmaya çalışanlarda da sıkça rastlanıyor. Gönül isterdi ki, ürünlerin okura (müşteriye) ulaştırılması işi ile onları üretmek işi birbirlerinden tamamen ayrı olsun. Yani basım dağıtım sorunları yazarların kafasını bu derece meşgul edecek düzeyde olmasın. Çünkü “piyasa”da kabul görmek için yapılması gerekenlerle has bir edebiyatçı olarak gelişmek için yapılması gerekenler, birbirinden farklı özellikler gerektiriyor. Hatta birbiriyle çelişen ve aynı kişide bir arada bulunamayacak özellikler bunlar. Uzun zamandır, her yapıtın değerinin iki bileşeni var: Biri yazınsal değeri, öteki de piyasa değeri. Yaşadığımız dönemde, ürünün piyasa değeri çok daha belirleyici olmaya başladı. Bu değerin her iki bileşeni için de halkın onayının sağlanması gerekiyor. Halk onayı, yazınsal değer açısından şaşmaz bir ölçüt kabul edilebilir. Bazı deneysel çalışmalarda “yaşarken anlaşılamamış” yazarlar oldu elbette. Ama onların değerini anlayan da sonuçta yine halktı. Bir iki kuşak sonraki halk. Üstelik kabul görmemek veya ortaya çıkamamak konusunda da yayıncı-dağıtımcı etkileri hep vardı. Yapıtın piyasa değeri açısından da halk onayı gerekiyor. Ne var ki bu gereklilik, daha çok bir yozlaşma ortamı yaratıyor. Ürünün piyasa değeri daha önemli hale geldikçe, yayıncılık sektöründeki yöneticiler de piyasaya uygun kişilerden seçiliyor veya kendilerini o yönde değiştiriyorlar. Eski dünyada genç yazar ve şairleri, etkili edebiyat dergileri,yarışmalar, roman, öykü, şiir ödülleri tanıtırdı. Ayrıca ulusal ya da uluslararası ortamda, bazı ünlü yazarlar beğendikleri bir yazarı tanıtmaya uğraşırlardı. Bunun dünyada ve Türkiye’de Fethi Naci, Roger Caillois, Louis Aragon gibi örnekleri var. Ama ne yazık ki artık ne dünya eski dünyaya ne de yazarlar eski yazarlara benziyor.
Bu karamsar tabloya karşın, internet devrimi bütün hızıyla dünyayı değiştirmeye devam ediyor ve genç yazarlara yepyeni olanaklar sunuyor. Dünyadaki dijital kitap okuru sayısı her gün artmakta. Bir süre sonra, kitap yazan herkes eserini internette sergileyebilme ve büyük kitlelere ulaşma olanağına kavuşacak. Ve ne mutlu ki o ortamı, Random House örneğinde görüldüğü gibi, “kitap sevmeyen yayıncı”ların dolar fetişizmi yönetmeyecek.
Edebiyat Mutluluktur
Zülfü Livaneli
Doğan Kitap

8%2B12%2B2014%2B-%2B17 Kitap Sevmeyen Yayıncı