Tutkularım Bitti

Tutkularım bitti.
Düşlerimden de soğudum.
Sade çilem kaldı bana,
Kalbimdeki boşluğun meyvası.

Zalim kaderin fırtınasıyla,
Söndü gürbüz hâlem.
Üzgün ve yalnız yaşarken,
Beklerim, gelecek mi sonum?

Böyle duyulurken fırtınanın kış ıslığı,
Bir yaprak;
Çıplak dalda tek başına,
Geç soğuklarla vurgun yemiş,
Titriyor, çok geç kalmış.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

ahmetkytrk Tutkularım Bitti

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir

Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir
Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir

Benim feyz-i hayâtım hâsıl-ı rûh-ı revânımsın
Eğer sermâye-i ömrümde kârım varsa sendendir

Veren bu sûret-i mevhûme revnak reng-i hüsnündür
Gülistân-ı hayâlim nevbâharım varsa sendendir

Felekden zerre mikdâr olmadım devrinde rencide
Ger ey mihr-i münîr âh u zârım varsa sendendir

Senin pervâne-i hicrânınam sen şem’-i vuslatsın
Be-her şeb hâhiş-i bûs u kenârım varsa sendendir

Şehîd-i aşkın oldum lâle-zâr-ı dâğdır sinem
Çerâğ-ı türbetim şem’-i mezarım varsa sendendir

Gören sergeştelikde girdâb-ı dest zann eyler
Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir

Niçün âvâre kıldın gevher-i gaitanın olmışken
Gönül âyînesinde bir gubârım varsa sendendir

Şafak-tâb eyledin peymânemi hûnâb ile sâkî
Sabâh-ı sohbet-i meyde humarım varsa sendendir

Sanadır ilticâsı Gâlibin yâ Hazret-i Mevlâ
Başımda bir külâh-ı iftihârım varsa sendendir

Şeyh Galip

       blogger-image--860578527 Efendimsin cihânda i’tibârım varsa sendendir

Bir Firar

İki candarma İdris’i aralarına almış götürüyorlardı.

İdris ayaklarına basamayacak haldeydi. Candarmalar çok dövmüşlerdi, fakat seke seke yürümeye çalışıyordu.

Bayram namazında İmamköy Camii’ni bastığını ve orada namaz kılanları soyduğunu en nihayet itiraf etmişti.

Halbuki böyle bir şeyden haberi bile yoktu…

Ne çare?.. Dayak bu… Her şeyi söyletir.

En aşağı yedi sene yiyecekti.

Seke seke yürüyor, ara sıra ayağı bir taşa takılıp sendeledikçe candarmaların birisi koluna yapışıyordu.

Biraz yürüdükten sonra kendisine bir de sigara verdiler…

Bunlar da aslında fena adamlar değildi… Fakat ne yapsınlar, vazife… Takibe çıkarken, -faili bulmadan gelirseniz gözüme görünmeyin!- diye yüzbaşı sıkı sıkı emirler vermişti. Köyü soyan çoktan kirişi kırmış olacağı için, ne yapıp yapıp fail bulmak lazımdı.

İdris de zaten kaç senedir buralarda serseri serseri dolaşıyor, binbir türlü dalaverelere girip çıkıyordu.

Birkaç kere de sigara kağıdı ve çakmaktaşı satarken yakalanmıştı.

Asıl mühimi, köylü kendisinden şikayetçiydi. İlk zamanlarda rahmetli babasının -babası köyün imamıydı- hatırını sayanlar bile onun bu hallerini görünce kaybolmasını istemeye başladılar.

İdris köyde kaldıkça candarmanın ayağı kesilmeyecekti.

Bunun için candarmalar İdris’i yakalayınca, muhtarla köy bakkalı, İdris’i vakadan bir gün evvel İmamköy tarafına giderken gördüklerini söylediler…

Bu kadarı yeterdi. Üst tarafını candarmalar söylettiler…

İdris İmamköy Camii’ni bayram namazında nasıl soyduğunu anlattı..

Şimdi İmamköyü’ne gidiyorlardı.

İdris düşünüyordu; adamakıllı dalmıştı.

Bu dakikada aklında, ne yediği dayak ne de yiyeceği yedi sene vardı. Onun zihnini büsbütün başka bir şey, başka bir düşünce dolduruyordu.

Bu düşünce ona dayaktan ve hapisten daha acı geliyordu.

Fazla işlemeye alışmamış olan kafası bir çare arıyor, bulamıyor, sıkıntısını, dışarıya fırlayan gözlerinde, yüzünün birbirine karışan sinirlerinde gösteriyordu.

Düşündüğü şey şuydu:

İdris dayak yerken, köyü soyduğunu söylemişti. İş bu kadarla bitmiyordu. Deliller de lazımdı. Bunun için paraları ve gümüş saatleri nereye koyduğunu söylemek icap ediyordu.

Ne parası? Ne gümüş saati… Hatta ne soygunu?.. Fakat söylemek lazımdı… Sopa, dipçik ve tekme dayanılır gibi değildi. Beyni kafasından fırlayacak gibi oluyordu: Ne söylesin?

-İmamköyü’nü ben soydum!- demek kolay… Fakat paralarla gümüş saatleri meydana çıkarmak zor…

Hem çok zor…

Değnekler, tekmeler, dipçikler kalkıp iniyordu. Bayılacak gibi oldu. Gözleri karardı. Elini hafifçe kaldırdı:

-Diyivereceğim!- dedi.

Candarmalar bıraktılar. Yüzüne su serptiler. Bir sigara verdiler. O zaman İdris ilk aklına gelen ismi söyledi:

-Paralar İmamköyü’nde kahveci Süleyman Ağa’da!- dedi.

Dayak kesilmişti. İdris’in de o zaman düşündüğü yalnız buydu. Fakat İmamköyü’ne doğru yola çıkınca büsbütün başka şeyler düşünmeye başladı. -Yandı garip Süleyman Ağa!- dedi

Süleyman Ağa, kendi köyünde olsun, İmamköyü’nde olsun, ona hala yardım eden bir tek kişiydi. Kahvesinde yatacak yer verir, ona nasihat falan ederdi.

Nereden aklına evvela bu zavallının ismi gelmişti?..

Şimdi candarmalar, hiçbir şeyden haberi olmayan ihtiyarı yatıracaklar ve döveceklerdi. Gebertinceye kadar döveceklerdi.

Süleyman Ağa: -Bilmiyorum!- diyecek, binbir türlü yemin edecek, fakat dayağı yiyecekti. Titrek sesiyle yalvaracak, anlatmak isteyecek, kıvrım kıvrım kıvranacak, fakat dayağı yiyecekti.

Ak sakallı ihtiyarın, sakallarından yaşlar akarak ağladığını görür gibi oldu. İhtiyarın iki kat olmuş beline tekmelerin, dipçiklerin indiğini görür gibi oldu. Beyaz, gür kaşların altında, feri kaçıp dışarı fırlayan iki gözün kendisine dikildiğini, -beğendin mi ettiğini, İdris!- demek isteyerek baktığını görür gibi oldu.

Beline tekrar bir dipçik yemiş gibi inledi.

Candarmaların biri ona yandan bir göz attı… Sonra bir sigara daha çıkarıp verdi…

İdris sigarayı göbeğinin üzerinde sallanan kelepçeli elleriyle yakalayarak ağzına götürdü. Sıkı sıkı bir iki nefes çekti.

Beş on adım daha gittiler…

Sigara İdris’in ağzından düştü…

A-ah… Bunu yapamayacaktı…

Karşıdan İmamköy görünmüştü… Evvela bir iki uyuz ağaç, sonra birkaç kerpiç ev… Beş on çıplak çocuk…

Yüz adım daha… Sonra köye geleceklerdi… Ve Süleyman Ağa.

İdris etrafına bir bakındı… Şosenin sağ tarafı fundalıktı. Candarmalara baktı: Silahları ellerinde gidiyorlardı.

Bir sıçradı, hendeğin öbür tarafına atladı, düştü, tekrar kalkarak fundalıkta koşmaya başladı. Candarmalar -şırrak- diye mekanizmaları açıp kapadılar, ondan sonra iki tok ses… Havada kısa ve keskin bir vınlama oldu, İdris olduğu yere yıkıldı.

Candarmalar yanına koştular. Ağzından ince bir çizgi halinde kan geliyordu. Gözlerini açtı: -Süleyman Ağa’nın bir şeyden haberi yok…- dedi: Başı yana düştü. Ağzından tekrar ve çok kan geldi. Tekrar gözlerini açarak: -Benim de…- dedi.

Gözlerini bir daha kapayamadan hafifçe gerildi. Olduğu yerde dimdik kaldı.

Sabahattin Ali, 1933

firar_oykusu Bir Firar

Ölümle kavga etmekten vazgeçmemiz gerekiyor

Cebini çevirdim.

“Umarım bir gün hastanız olarak karşınıza çıkmam, ama kanser olursam ben de size geleceğim” dedim.

“Kiminle görüşüyorum?” dedi.
Kendimi tanıttım, zannettim ki “Aaaaa” diyecek, hiç oralı olmadı, hatta telefonu kapatmak için fırsat kolladı, sonunda da kibarca röportaj vermek istemediğini söyledi. İyi de, benim de her hafta sizin önünüze bir iş dayamam lazım! Bir de, onu merak ediyordum. Kanserle ilgili bitmez tükenmez sorularım vardı. Kapısına dayandım. Biraz emrivaki oldu tabii, ama kıramadı beni, kapısına gelmiş kadını geri yollayamadı. Dr. Sualp Tansan, Türkiye’nin en iyi onkologlarından biri. Kemoterapi deyince, akla o geliyor. Mehmet Ali Birand’ın da doktoru. Eşi Cemre Birand’a, Amerika’daki hastanelerle yazışırken, “Bize niye soruyorsunuz. Sualp var İstanbul’da ona sorsanıza” dedikleri adam. İsmail Cem, Osman Yağmurdereli, Ufuk Güldemir, Özhan Canaydın hep onun hastalarıydı. Selma Ann Desmond da onun hastası.
İstanbul Tıp fakültesi mezunu. Sonra ABD’ye gidiyor, 10 sene orada kalıyor. Önce Boston Üniversitesi eğitim hastanelerinde iç hastalıkları ihtisası ve medikal onkoloji üst ihtisası yapıyor. Sonra o üniversitelerin kemoterapi kliniğinde direktörlük ve üst ihtisas eğitim koordinatörlüğünü üstleniyor. O kadar şahane işler çıkarıyor ki, çeşitli ödüllere layık görülüyor. Sonra Türkiye’ye geliyor, hiçbir üniversitede kadro bulamıyor. Önce bir merkez sonra bir poliklinik açıyor, o günden bugüne de hasta bakmaya devam ediyor. Ama Sualp Tansan’ın değerini Amerikalılar kadar bilip bilmediğimiz meçhul…

Neden sizden bir röportaj alabilmek için boğazınıza çökmem gerekiyor!
– Çünkü ne zaman röportaj versem başım belaya giriyor. Ben politik biri değilim, lafı evirip çevirmesini bilmiyorum, sonra zarar görüyorum. Ayrıca bizim ülkede, adınız ne kadar çok duyulursa, o kadar fena. Bunu acı bir şekilde öğrenmiş bulunuyorum. Türkiye’ye ilk geldiğim zaman, insanlara faydalı olayım diye kanser konusunda televizyon programı yaptım. Sen misin yapan! Bir kafama domates yemediğim kaldı. Ama madem kapıma kadar geldiniz, buyurun sorun sorularınızı…

Bir süre önce, A ve E vitaminleri konusunda bir tartışma olmuştu…
– Evet. Ben sigara içenlerde, ekstradan alınan A ve E vitaminin, kanser riskini artırabileceğini söylemiştim. Kendi fikrim değildi. Bu konuda yapılan birtakım çalışmaların sonucuydu. Üzerime geldiler ama bir süre sonra haklı olduğum kesinleşti.

Yani sigara içenler, multivitamin almasınlar mı? Gerçekten kanseri tetikliyor mu?
– Evet. Özellikle A vitamini, sigara içenlerde akciğer kanseri riskini yüzde 20 artırıyor. E vitamininin de, kanser artırıcı etkileri ortaya çıktı. Söylemek istediğim şuydu: Sigara içenler, lütfen hap şeklinde vitamin almasın. Bunları ilk söylediğimde, offff kıyamet koptu, “Nereden uyduruyor bunları” dediler. Ama sonra işin gerçeğini öğrendiler.

Siz bir başka tartışmaya daha yol açtınız: “Türkiye’de ilaç firmaları kanserde fazla doz ilkesini savunuyor” dediniz.
– Tam da bu yüzden röportaj vermek istemiyorum! Çünkü öyle demedim. Bakın ne dedim anlatayım: Türkiye’de değil, bütün dünyada ilaç şirketleri, kanser tedavisi üzerinde çalışırken, ilaçların etkili olabilmesi için, “İnsanlara tolere edebilecekleri en yüksek dozu verelim” ilkesini benimsiyor. Benim itiraz ettiğim bu. Bu ilke yanlış. Bazı durumlarda, en düşük etkili dozu belirlemek ve hastaya vermek gerekiyor. Zaten onkoloji, bundan sonra bu yönde gelişecek. Biz yıllarca tersini yaptık. O yüzden kemoterapinin adı kötüye çıktı. Aslında kemoterapi doğru yapılırsa, bu kadar yan etki yaratmaz.

Artık kemoterapi hastaları, eskisine göre daha az hırpalanıyor, öyle değil mi?
– Evet. Çünkü yıllar içinde, kemoterapiyi daha iyi kullanmayı öğrendik. Sonra, destek ilaçlar çok gelişti. Eskiden bulantıyı kesmek için ilaç yoktu, şimdi var. Kan sayımları düşerdi, hastalar mikrop kapardı, şimdi kan yükseltici iğneler var.

GÜNDE BEŞ DOMATES YİYEREK KANSERDEN KURTULMA SAÇMALIĞI

Son yıllarda kanser ve beslenme arasında yakın ilişkiler kuruldu, “Şunu ye kanser olma” ya da “Kanser olduktan sonra, şunu ye iyileş” gibi…
– Bu konuşmalara artık Türk toplumu olarak son vermemiz lazım. “Günde beş domates ye, kanserden kurtulursun!” Böyle bir saçmalık olabilir mi?

Peki pirzolanın yanmış yeri…
– Tamam, laboratuvarlarda, o yanmış yerlerdeki bazı maddelerin, kalın bağırsak hücreleri üzerinde olumsuz etki yaptıkları görülmüş. Ama bu, kansere yol açar mı; bilmiyoruz… Besinle kanserin ilişkisi, çok kesin değil. Ama evet, genel sağlımız için, sağlıklı beslenmek zorundayız.

Sağlıklı derken neyi kastediyorsunuz?
– Bana göre taş devri diyeti… Yani taş devrinden beri yediğimiz şeyler: Et, balık, tavuk, sebze, meyve ve kuruyemişler. On binlerce yıl böyle beslenmişiz. Ama son 100 yılda beslenme alışkanlıklarımız değiştirmişiz. Hayatımıza, ekmek, karbonhidrat, şeker filan girmiş. İyi de organizmamız buna uygun planlanmamış. Peki binlerce yıldır süregelen beslenme alışkanlığımız değişince ne oluyor? Ortaya yeni hastalıklar çıkıyor.

O zaman vejetaryenliği de onaylamıyorsunuz…
– Herkesin kendi tercihi. Ama büyüme çağındaki çocukların et yemesi bence şart. Dokuz yaşındaki kızımla da bunun mücadelesini veriyorum. Hayvanları çok seviyor ve vejetaryen olmak üzere. Yanlış! Büyüme çağındaki çocuklar mutlaka hayvansal protein almalı. Sonra ister yesinler, ister yemesinler. Kadınlara gelince, menopoza girene kadar vejetaryenlerse, sonradan mutlaka demir almaları gerekiyor. Demir eksikliği ciddi bir konu.

Peki veganlar?
– Onlarda da sonradan başka bazı hastalıklar çıkabiliyor. Zaten çoğu sağlık için yapmıyor, felsefi. Benim “Özellikle et yemeli” dediğim bir başka grup da, aktif kemoterapi gören hastalar. Çünkü hayvansal protein almazlarsa, kan sayımları ve genel durumları olumsuz etkilenebiliyor.

Mehmet Ali Birand’a kemoterapi esnasında, et yemeği önerdiğinizi yazdığımda, Amerika’dan bile mail aldım, “Lütfen Mehmet Ali Bey’i uyarın, buradaki doktorlar kesinlikle karşı” diye…
– Herkesin fikri kendine tabii. Ben aktif kemoterapi altındakilere, eti özellikle öneriyorum. 20 yıllık bir gözlemim bu. Hasta büyük yararını görüyor. Kırmızı et olması da gerekmiyor.

Kanserde şeker, etten daha mı zararlı?
– Şeker zararlı. PET tomografi diye bir şey var biliyorsunuz. Şekerin, vücuda alındığında, ilk olarak kanserli hücreye gittiğini en iyi gösteren şey bu PET tomografi. Glikoz verilir verilmez, vücutta nerede kanser varsa, oraya gidiyor. Orada konsantre oluyor. Bu ne demek? Kanserli hücre, şekeri kullanarak, çoğalıyor, büyüyor, kendini yeniliyor demek.

O zaman, az şeker tüketenlerde, kanser riski daha az. Öyle mi?
– Kanser tedavisi esnasında şeker tüketimini azaltmakta büyük yarar var, ben bunu söylüyorum. Yoksa kimseye, “Şeker yemeyin!” demem. Ama ben yemiyorum.

Normal şeker kullanmıyor musunuz?
– Hayır.

Peki ne kullanıyorsunuz?
– Stevia. Güney Amerika kökenli, lifli bir bitki. Eski İnkaların kullandığı bir şey. Türkiye’de de satılıyor. Şeker tadı veriyor. Ama sentetik değil.

Bütün tatlandırıcıların içinde aspartam var, o da zararlı değil mi?
– Sentetik her şey, sonradan yapılmış, insana uymayan şeyler zararlı.

Siz mesela, bu işi köküne kadar bilen biri olarak, kansere yakalanmamak için ne yapıyorsunuz?
– Sağlıklı beslenmeye ve spor yapmaya çalışıyorum. En önemlisi de, erken teşhis için taramalarımı zamanında yaptırıyorum.

Senede bir kere mi yaptırmak gerekiyor?
– Yaşa göre değişiyor. Erkekseniz, 50 yaşından itibaren, prostat kanseri taraması yaptırmanız gerekiyor. Sigara içiyorsanız, mutlaka, düşük radyasyonlu akciğer tomografisi çektirmeniz gerekiyor. Bıraktıktan sonra da, beş sene devam edeceksiniz. Tomografiyle yakalanan akciğer kanserlerinin yüzde 85’i iyileşiyor. Ama kendisi ortaya çıkarsa, ne yazık ki oran sadece yüzde 15. Onun dışında kolonoskopi yaptırıyorum. İnsanların en dikkat etmesi gereken kanser türlerinden biri kolon kanseri. Erkeklerde de, kadınlarda da kolon konseri en yaygın üçüncü tür.

Mehmet Öz yaptırdı ve hayatı kurtuldu.
– Aynen. Yaptırdığı için kanserli kolon polipi teşhis edilebildi. Yaptırmasaydı, bir iki sene sonra işler sarpa sarabilirdi. Kolon kanseri, erken teşhisi en kolay kanser türlerinden biri. Hele polip safhasında yakalarsanız, tedavisi gayet kolay.

EN KÖTÜ HUYLU TÜMÖR BİLE ERKEN TEŞHİSLE İYİLEŞİYOR

Büyük üzüntüler, büyük stresler, kansere davetiye çıkarır mı?
– Tek başına kansere yol açtıklarını düşünmüyorum. Vücudumuzda, her gün, binlerce hücre kanserleşiyor. Vücudun bağışıklık sistemi, bu anormal davranan hücreleri tespit ediyor ve onları yok ediyor. Kanserli hücre, kontrolden çıkmış, kendi başına hareket eden hücre demek. Onları tanıyor bağışıklık sistemi. Ha ama şu var, çok büyük stres altında, bağışıklık sistemi görevini yeterince yapamıyor ve stres altındaki insanlarda kanser hücrelerinin oluşma olasılığı yükseliyor.

Kanserden ‘yırtmış’ birine, “Sen artık hayatı değiştir. O stres ortamına asla dönme” denilebilir mi? Ya da o insanın işine duyduğu tutku, tam tersine kanser tedavisinde işine yarar mı?
– Bence yarar. Ben insanlara mümkün olduğu kadar, sevdiği şeyleri yapmalarını öneriyorum. Devam etsinler işlerine. Hele işiyle, kişiliğiyle, beyniyle yaşayan insanlar için tersi durum kesinlikle olumsuz etki yaratıyor.

Hangi kanser türleri daha ağır, daha vahim?
– Evresine göre değişiyor. En basit kanser bile bir yere sıçrayıp atladıysa, kategori olarak iyileşemez hale gelebiliyor. Öte yanda en kötü huylu tümör, erken aşamada yakalanabilirse iyileşebiliyor.

Bu işin şahikası, pankreas kanseri mi?
– En önemli, en zor kanserlerden biri. Erken teşhisi de en zor kanserlerin başında geliyor. Pankreas kanseri, bir nevi trafik kazası gibi.

Birden bire kamyon gibi çarptığı için mi?
– Aynen öyle.

Peki Apple’ın Steve Jobs’u…
– Onunki bildiğimiz, pankreas kanseri değil. Yavaş büyüyen ama genelde iyileşemeyen bir pankreas tümörü. Uzun süredir bu hastalıktan mustarip, karaciğeri filan da değişti. Ama bir yere kadar işe yarıyor.

Kanser, zararını göstere göstere mi verir? Sinsi sinsi mi?
– Tipine ve insana göre değişiyor. Bazılarında, meme kanseri çıkıyor, hooop bir ay içinde kıyamet kopuyor. Bazıları ise, seneler içinde, yavaş yavaş büyüyebiliyor. Hastalığın bulunduğu yere göre de değişiyor. Kalın bağırsağın sağ bölgesinde çıkanlar daha sinsi, belirti vermiyorlar. Sol tarafında çıkanlar ise, kanamayla gösteriyorlar kendini. Yani daha erken belirti veriyor. Aynı şekilde pankreas kanserlerinde; kanser, pankreasın başındaysa, hemen sarılığa yol açıyor, nispeten erken teşhis için bir şans bu. Kuyruktaysa, uzun süre belirti vermiyor, sağa sola atlayabiliyor, daha problemli olabiliyor

Siz kanser hücrelerini düşmanınız olarak mı görüyorsunuz?
Yok yok, onlar vücudumuzun bir parçası. Kontrolden çıkmışlar o ayrı. Ama, Yaradan’ın yaptığı bir şey bu. Kusursuz biyolojik yaratıklarız biz, tek kusurumuz kanser. Bu bir sinyal hatası, yapım hatası.

Kanserde, izin verilebilecek genellemeler nelerdir? Sigara yüzde 100 zararlıdır mesela…
– Evet. Girdiği yerden çıktığı yere kadar zarar veriyor. Ağız boşluğundan başlıyor, gırtlak, akciğerler, pankreas, böbrek, mesane. Bütün bu kanserlerin riskini de artırıyor. Hakikaten 20. yüzyılın bir kabusu sigara. Ama tüketiminin azalacağını düşünüyorum. Bu yeni politikalar sayesinde durum eskisinden çok daha iyi. İçicilerin sayısı azaldı.

Hiç içmemişler neden kansere yakalanıyor?
– İnsansanız, kanser olma riskiniz var. Sigara içmiyorsanız olmazsınız diye bir şey yok.

Sigara toptan kalkarsa, hayatımızda kanser de biter mi?
– Akciğer kanserinin yarıdan fazlası azalır.

Sigaradan sonra, ikinci en zararlı şey ne?
– Stresin katkı payı var. Ama kanserin oluşumunda değil, işi hızlandırmada etkili. Fazla kilonun ve şekerin de var. Ama bunların hiçbiri kesin değil. Aslında kanseri oluşturan nedenleri tam bilmiyoruz. Öğrenmeye çalışıyoruz. İnsan DNA’sını keşfettikçe, genleri öğrendikçe, neden kanser olduğumuzu daha iyi anlayacağız.

“Kanseri yenmek” salakça bir laf mı?
– Evet.

“Arman Kırım yenildi, öbürü yendi” yok yani…
– Hayır. İstatistikler ve şanslar, burada rol oynuyor. Arman Kırım çok yoğun ve iyi bir tedavi aldı. Yüzde 70 iyileşme şansı vardı, yüzde 30 da iyileşmeme riski. O, yüzde 30’un içine düştü. Sebebi yok. Öyle. Hangi yüzde 70 iyileşiyor, hangi yüzde 30 ölüyor, tıp bunu yeni yeni öğrenmeye ve belirlemeye çalışıyor.

MEME KANSERİ İNSANI ÖLDÜRMEYEN BİR HASTALIK OLMA YOLUNDA

Sizi şaşırtan vakalar var mı?

– Oluyor tabii. Son zamanlarda, beş seneden fazla yaşamayı başaran, son evre akciğer kanseri hastalarımızın sayısı çok artmaya başladı. Yayılmış meme kanserlerinde de, 10 seneyi geçenler var. Ve çok iyi bir yaşam kaliteleri var.

10 sene boyunca tedavi devam mı?
– Aralıklı olarak devam. Bazen altı ay tedavi oluyorlar, sonra bir sene olmuyorlar. Meme kanseri, artık kronik bir hastalık olma yoluna giriyor. İnsanı öldürmeyen ama beraber yaşayacağımız bir hastalık.

Süründürecek…
– Yok, süründürmesi de gerekmiyor. Bizim kanser doktoru olarak en önemli görevimiz, aslında hastanın yaşam kalitesini düzeltmek. Kanserin yol açtığı sıkıntıları ve şikayetleri ortadan kaldırmak. Bunun için, en etkili yöntemimiz kemoterapi. Bazen onun dışında şeyler de kullanmamız gerekiyor. Hastanın ömrü de, uzuyorsa ne güzel. Ama illa, ömrünü uzatacağız diye hastayı perişan etmenin de bir alemi yok. Bunu yapmıyoruz. Yeri gelmişken söyleyeyim, Türkiye’de, kültürümüzde ölümle ilgili çok ciddi bir sorun var.

Nedir?
Barışık değiliz ölümle. Bizde ne okullarda öğretilir, ne annemiz babamız bahseder. Ölüm bir tabudur.

Seks gibi.
– Seks yine de hayatın belli dönemlerinde konuşuluyor, bahsi geçiyor. Ölüm hiç konuşulmuyor. Sanki yok. Sanki bizler, ölümlü değiliz, ölmeyeceğiz. Oysa, bundan kurtulacak kimse yok, hepimiz öleceğiz. Yaradan böyle yaratmış bizi. 40 yaşından sonra geri sayım başlıyor. Hormonlarımız azalıyor, bitmeye, tükenmeye başlıyoruz. Bu bir gerçek. Nasıl doğduysak, öyle ölüyoruz…

ÜÇ AY ÖMRÜ KALAN HASTANIN ÜÇ YIL YAŞAMASI BİR HEDİYE

Türk insanının ‘ölüm’le sorunu olduğu kanaatine nasıl varıyorsunuz?
Yok, yok kanaatten öte bu söylediğim. Çok ciddi bir tespit bu. Üzerine sosyolojik araştırma yapılmalı. Resmen kavgamız var ölümle, bundan vazgeçmemiz lazım. Mesela dünyada nereye gitse üç ay ömür biçilecek hastaya tedavi uygulamışız, üç yıl yaşamış ama sonunda vefat etmiş. Aile geçmiş karşıma, “Onu kurtaramadınız!” diyor. Oysa onlara adım adım anlatmışım, o üç yıl bile hediye aslında, piyangodan çıkmış, ama bir türlü kabullenemiyorlar. Hep bir inkar, hep bir reddetme söz konusu. O yüzden hep yakınları uyarırım, “Allah’a şükür şimdi çok iyi gidiyoruz ama bu hep devam etmeyecek” derim.Fakat insanların beyni bunu kaydetmiyor. Hastayı kaybettiğimizde, “Nasıl olur! Nasıl ölür!” diyorlar. Bu bizim kültürümüzden kaynaklanıyor. Ölümle kavga etmekten vazgeçmemiz gerekiyor.

Başka kültürlerde farklı mı?
Farklı tabii. ABD’de 10 sene çalıştım, böyle bir şey yok. Orada insanlar gelirdi, “Doktor bey, kendimi iyi hissetmiyorum, galiba en son dönemimdeyim” derdi. Bakardık gerçekten de öyle. Derdi ki, “Kimim kimsem yok, beni yatırın burada, huzur içinde öleyim.” Yatardı bir hafta, ilaçlarını verirdik, rahat ederdi, huzur içinde vefat ederdi. Burada yüzde 100 öleceği bilinen, bunu çok iyi ilettiğiniz hastaların yakınlarıyla bile problem yaşıyoruz. Sık olan bir şey. Bu, hastanın entelektüel düzeyine filan da bakmıyor, o yüzden kültürel diyorum. Ölümle problemimizi çözmemiz lazım.

Arman Kırım’ın, onunla yaptığım röportajda, hiç ölmeyecekmiş gibi cevaplar vermesine hem hayranlık duymuş hem şaşırmıştım. Belki de biz insanlar böyle programlandık, ölümü kabul edemiyoruz.
Hayır efendim, biz Türkler böyleyiz! Tam da bunu demek istiyorum. En kültürlü, en entelektüel insanlarda bile bununla yüzleşememe, bunu kabullenememe var. Günün birinde hepimiz öleceğiz. Nokta. Ötesi berisi yok. Öyle değilmiş gibi davranamayız. Kimi kandırıyoruz? Önemli olan, ölürken, insanca, ağrı sızı çekmeden, tercihen hastane köşelerinde sürünmeden, ailemiz, sevdiklerimiz etrafımızdayken, huzur içinde, bu dünyadan göçüp gitmek.

Hastalarla mı eşleriyle mi daha rahat konuşuyorsunuz?
– Değişiyor. Bazı hastalar kendileri her şeyi öğrenmek, duymak istiyorlar. Ama ABD’deki oranlardan çok daha düşük bu. Orada bütün hastalara her şeyi çok açık söylüyorsunuz, makul karşılıyorlar. Burada, dediğim gibi yüzleşememe ve inkar var.

HER HAFTA HOLLANDA’DAN GELEN HASTAM VAR

Ya ülkemizdeki kanser ilaçları…
– Bu ülkede, kanser ilaçlarının teminiyle ilgili inanılmaz kolaylık var. Dünyada hiçbir devlet, hastasına en modern kanser ilaçlarını bu şekilde vermiyor. İnsanların bunu bilmesi gerekiyor.

Nasıl yani? Almanya, Fransa…
– Yok canım. Bana her pazartesi Hollanda’dan gelen bir hanımefendi var mesela. Akciğer kanseri, burada tedavi alıyor. Günübirlik alıyor ve dönüyor. Düşünebiliyor musunuz? Çünkü Hollanda’da vermiyorlar ona vermeleri gereken tedaviyi. Biz çok daha iyiyiz ilaç konusunda.

Nasıl oluyor?
– Hükümet bu konuda çok iyi çalışıyor. Türkiye, dünyanın en ucuz onkoloji ilaçlarının satıldığı ülkelerden biri. Ama bu kemoterapileri uygulayacak yetişmiş iş gücü yok. Devlette çalışan onkologlar, yüzlerce hasta bakmak zorunda. Bir onkolog günde, 100 hastaya bakabilir mi? Bir sürü meslektaşımız bu şartlarda çalışıyor. Sayı yetersiz. Yeni onkolog yetişmiyor. O nedenle birçok hasta, doğru dürüst tedavi alamadan ölüyor. Benim yanımda üç sene çalışan bir dahiliyle uzmanı, şu anda Kosova civarının en önemli medikal onkoloğu.

Bir enstitü filan kursanıza…
– Nerdeee? Çok isterdim akademik kariyerim olsun, genç hekimler yetiştireyim. Ben, ikinci bir medikal onkolog alamıyorum, iznim yok.

Neden?
– Özel bir kuruluşuz, vergi ödüyoruz, istihdam sağlıyoruz, fakat hangi doktorları hangi sayıda alabileceğimize devlet karar veriyor. “Böyle şey olmaz!” diyeceksiniz. Ama oluyor. O yüzden 16 yıldır tek başıma mücadele ediyorum. Ama ne yazık ki mümkün değil, izin vermiyorlar.

Uzun süre tedavi ettiğim hastamı kaybettiğimde bir hafta kendime gelemiyorum

Siz, aynı zamanda bir ‘eşlikçi’siniz. Hastalarınıza o dikenli yolda eşlik ediyorsunuz, bazıları gül bahçesine çıkıyor, bazıları taşlı bir yola. Siz, bu süreçte ne hissediyorsunuz?
Bir onkoloğun hastasıyla belli bir mesafede olması gerekiyor.

Arkadaş olmayı tercih etmiyorsunuz yani…
– Profesyonel olarak çok doğru bir şey değil. Hepsiyle dost olmak isterim, ama objektif olabilmeniz için, bir mesleki mesafenin kalması gerekiyor. Arkadaş olup sağa sola yemeğe gitmemeye çalışıyorum. Aynı zamanda bu hastaların önemli bir kısmını kaybediyoruz.

Var mı rakam?
– Son bir senede 110 kişi vefat etmiş. Ama ben binlerce hasta tedavi ediyorum. Bu çok düşük bir oran. Her kaybettiğimiz hastada inanılmaz üzülüyorum.

Nereden öğreniyorsunuz hayatlarını kaybettiklerini…
– Kemoterapi bittikten sonra hastayı terk etmiyoruz ki, o hastanın terminal bakım veya destek tedavilerini mutlaka yapıyoruz. Hemşireler, doktorlarımız evlerine gidiyor, ben de gidiyorum.

O bir son konuşma var mı?
– Hastasına göre değişiyor. Bazısı istiyor, bazısı istemiyor. Ama yakınlarıyla sürekli irtibat halinde oluyoruz. Bu kadar sene geçti, hâlâ alışamadım hastalarımın ölmesine. Alışacağımı da zannetmiyorum. Çok uzun süre tedavi ettiğim bir hastamı kaybettikten sonra bir hafta etkisinde kalıyorum. Denize açılmak istiyorum, yelken yapmak istiyorum, her şeyi unutmak istiyorum.

HASTANIN ACI ÇEKMEMESİ DOKTORUN ELİNDE

Acı çekerek ölmek nasıl engellenebilir?
– Artık günümüzde bir kanser hastasının acı çekerek ölmesi için hiçbir neden yok.

Ama hep öyle anlatıyorlar, “Çok ağrısı vardı” filan diye…
– Hayır, bir kanser hastası, tamamen ağrısız sızısız ölebilir. Bu, doktorun elinde. Yaşamın son kısmında yapılacak şeyler, çok belli bilimsel olarak. Bir kere kemoterapi alan hastalarda ağrı daha az oluyor. Bunun dışında ağrı bilimi o kadar gelişti ki, bu hastaları evlerinde ilaç pompalarıyla huzur içinde, mutlu mutlu tutabiliyoruz.

Kanser bir kere geldi mi, geri gelir mi?
– Yayılmış bir kanserse ve ilk teşhis edildiğinde, kan yoluyla ait olmayan organlara gitmişse, genel prensip olarak geri gelme ihtimali çok yüksek.

sualp_tansan Ölümle kavga etmekten vazgeçmemiz gerekiyor

Şirinevler Kitabevi

Şirinevler Kitabevi
(El-Mucib / Er-Rezzak c.c.)

Beş yıl aradan sonra aynı sokakta kitabevi açmanın nasip olması bir dejavu hissi oluşturdu. Kader’in tuhaf oyunları var; yıllar sonra aynı sokağa getirip bırakıyor; ‘Bir daha dene, göreyim’ der gibi.

El-Mucib: Kulların duasını kabul edip, cevap veren. Cenabı-Hak, canlı cansız akıl sahibi veya buna kabiliyeti olmayan mahlukatın istek ve ihtiyaçlarını onlardan daha iyi bilir ve görür. Kullarından her kim ister hal diliyle, ister konuşma diliyle istek ve ihtiyacını arz edip, istekte bulunsa, kulun duasını işitir ve istediği cevabı verir.

Er-Rezzak: Dilediğine bol bol rızık veren; rızka muhtaç olan bütün mahlukata rızkını veren. Yarattığı varlıkların hayatını devam ettirecek maddi manevi muhtaç oldukları her türlü rızkı verip son nefeslerine kadar yaşamalarını sağlayan.

On gün kadar önce Ömer Bey ile bir yayınevinde oturuyordum. Yeni çıkan kitaplara bakarken gözüme Arif Arslan Beyefendinin Esma Zikri takıldı. Kitabın sonunda her ismin ebcet değeri ve bu isme karşılık gelen Esma Zikrinin yer aldığı bir tablo vardı. Ahmet’in karşısında El-Mucib c.c., Ömer’in ise Er-Rezzak c.c. vardı. İsimlerimizin ebcet değeri ve buna karşılık gelen Rabbimizin sıfatını öğrendiğim andan beri iç alemimde esen fırtınalar halen de durulmuş değil. Zira her sıfatı insanı ayrı bir tesir altında bırakan Yaratıcı’da beni en çok düşündüren sıfatı el-Mucip ve ed-Darr olmuştur. El-Mucip c.c. sıfatlarını çokça anan ben ve yine bunlara karşılık yanımda er-Rezzak sıfatına karşılık gelen Ömer Bey. (Ömer Bey, Şirinevler Kitabevini açmam için maddi manevi destek olan kişi.) Buradaki ilahi ebceti, dengeyi, mütekabiliyeti anlamaktan, kavramaktan kendimi aciz hissediyorum.

Sanırım insan kazandıklarına aşırı derecede sevinmediği gibi kaybettiklerine de gereğinden fazla üzülmüyorsa yaşlandığını, olgunlaştığını anlayabilir. Aslında Bakara süresinin 216. ayetine iman insanı olgunlaştırıyor: “Savaş, hoşunuza giden bir iş olmadığı halde size farz kılındı. Bazan hoşunuza gitmeyen birşey hakkınızda hayırlı olabilir, buna karşılık hoşunuza giden birşey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, fakat siz bilmezsiniz.

Rabbim O’na karşı mahcup olacağımız şeylerden bizi muhafaza etsin.

8%2B12%2B2014%2B-%2B21 Şirinevler Kitabevi

Destan Önü

İşte zamanın karanlığı, gece gibi,
Geçer bir gölge komadan.
İşte Tanrı nefesli sahiller,
İşte Bizans kopmuş Romadan.
Sakalları uzamış keşişler sırtında,
Bahar halinde bir yük:
Sur örülmüş kıyılarda yokluğa taraf,
Taşlarla, kıskançlıkla ağır ve büyük.

          Eski İstanbul, ruh kadar eski,
          İnsan daha fazla eskiyemez ki.

Bir boşluk ki göller tadında uzun,
Ya hiçe uzanmış vaktimiz, ya hepe.
Yedi meçhul üstüne açılmış,
Yedi tepe.
Haliç, dünya öküzünün boynuzu, hiç kımıldamaz,
Kımıldar bir kapalı su.
Geçer, asırlar gövdesine, aydınlık,
Uyumayanların uykusu.

          Eski İstanbul, hatıralardan eski,
          Göresin usul usul gez ki.

Tarumar olmuş,
Dara’dan, Sardanapal’dan anlar.
Gemilerle, kervanlarla dolmuş, çırılçıplak,
Aşkı kaybedenler, bulanlar.
Devir devir kapılarında durmuş,
Nesilleri Asya’nın, bu bakış ahu diye.
Sormuş sıcak rüyasını,
Peygamberin orduları, Hu, diye.

Eski İstanbul, eski,
Geçmiş günleri kimse söyletemez ki.

Saz nameleri gelir, din uğruna çarmıha gerileceklerden,
Belki çarmıhsınız, belki sazsınız.
Ölümlerden hangisi gerçek,
Anlıyamazsınız.
Farkedilmez Doğu ve Batı.
Hayaller dolusu cenaze, düşüncelerden.
Ayaklarınızın, ayaklarınızın,
Ayrılışı yerden.

          Eski İstanbul, yakın ve eski
          Öyle bir ses ki.

Can ile ten susamış, susamış,
Geçmiş de nice güzeller aradan.
Osmanlı padişahı Sultan Mehmet,
Bir seher, kadırgalarını yürütmüş karadan.
Aşk ile dizdiği topları bir bir dizmiş.
Çevirmiş hülyanın her yanını.
Lale gibi vermiş, bir akşam güneşinde,
Yiğit yeniçeri canını.

          Eski İstanbul, çok eski,
          Rüzgar, şahadete varasın, es ki.

Dil farkı, din farkı iyice azalmış o demlerde,
Bir sis ki bahçeleri, yüzü, cihanı kaplar.
Tekrar güne çıkmış, tekrar hayata, mahzenlerden,
Nur ve hayal ölmüş ellerin yazdığı kitaplar.
Yürümüş yürümüş hilalleri Türklerin,
Allah’ın havalarına, yalnız ve tek.
Serdengeçtilerle, akıncılarla
Buradan başlamış dünyayı sevmek.

          Eski İstanbul, hem rahat, hem eski,
          Yaşaması öyle tez ki…

Fazıl Hüsnü Dağlarca

fazil_husnu_daglarca_siirleri Destan Önü

Veda

Senin sevecen hayalini son kez,
Hayalimde okşayıp,
Kalbimin gücüyle rüyama can vermeye,
Ve kimsesiz, ürkek, ilahi huzurumla,
Aşkını hatırlamaya,
Cesaret buldum kendimde.

Koşup gidiyor yıllarımız değişerek,
Değiştirerek herşeyi ve bizi.
Sen, çoktan giymişsin şairin için,
Mezarlıkların alacakaranlığını.
Ve dostun senin için,
Sönüp gitmiş çoktan.

Kabul et, uzaklardaki sevgilim,
Kalbimin vedasını,
Dul kalmış eş gibi,
Bir mahpusluk öncesi,
Dostuna suskunca sarılan,
İyi dost gibi.

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin

blogger-image--647448489 Veda

Artık dua etmemesi insanın / Allah’ı öldürmesi değil mi?

Kendini öldürmesi insanın
Düştüğü yerde kalması değil mi?

Bana bir saat verdin
Geçmişe akıyor
Saat şakağımda dünyanın kalbini Kabe’den duyuyorum
Tik tak
Canımı dişime takıp secdeden kalkıyorum
Yüreğime çıkışıyorum
Yaşamak ölmek meselesi değil
Kumsalla çöl arasındaki bir deniz farkla
Yaşayacağım
Akşam göğünden bir salkım yıldız koparıyorum
Sırtımı Kıble’ye dönüyorum
Artık dua etmemesi insanın
Allah’ı öldürmesi değil mi?

İçindeki…

seziland Artık dua etmemesi insanın / Allah’ı öldürmesi değil mi?

Kaynak: sezininaltingunu.blogspot.com.tr/

Çobanyıldızı

Geçmişin hikayelerinde
Belki de hiç söylenmemiş.
Soylu büyük bir ailede,
Peri gibi bir kız varmış.

Ailenin tek bir kızı,
Sevimli ve güzelmiş.
Azizeler arasında en iyisi,
Yıldızlar ortasında ay’mış.

Yüksek şatolar gölgesinde,
Güven içinde gidiyormuş.
Pencere köşesinde,
Çobanyıldızı’nı bekliyormuş.

Bakarken deniz ufkuna,
Yükselerek parlıyordu.
Hareketli patika yolda,
Kurşuni kayıklar gidiyordu.

Bugün de görüyor, yarın da,
Böylece hayaline girerdi.
Hep izledi haftalarca yukarda,
Güzel kızın gönlüne damladı.

Dirsekleri arasında başı,
Düşlerinde onu arzuluyor.
Yüreğine tüm hasretini,
Gönlüne aşkını dolduruyor.

Herhangi bir gecede,
Nasıl da canlı parlıyor.
Şatonun kara gölgesinde,
Görüneceğini düşlüyor,

*

Kızın ardında adım adım,
Birden odasına dalıyor.
Kırağı düşmüş toprak gibi,
Bir serinlik veriyor.

Uzanıp doğruca yatağına,
O hemen uykuya dalıyor.
Dokunup elleriyle göğsüne,
Güzel kirpiklerini kapatıyor.

Işık aynaya vurunca,
Bedenine yansıyor.
Yüzünü çevirse de.
İri gözlere saçılıyor.

O, aynadan ürperip,
Gülümseyerek süzüyordu.
Geçmişi rüyasına dağılıp,
Gönlünün içine giriyordu.

Kız uykuda onunla sanki,
Ah edip iç çekerek konuşuyor,
…-“Ah gecelerimin tatlı beyi
Neden gelmiyorsun gel”, diyor.

Yavaşça in Çobanyıldızı,
Parlak ışıklarından kayarak,
Aydınlat bu yaşamımı.
Evime ve hayalime girerek.”

Heyecanla dinleyip,
Giderek tutuşuyordu.
Şimşek gibi çakıp,
Denizde kayboluyordu.

Nasıl da suya düştü,
Gökte daireler çizerek.
Bilinmeyen derinlikte,
Sevimli bir genç büyüyerek.

Sessizce pencere kenarında.
Eşiğin ortasından geçiyor.
Elinde tuttuğu bastonuyla,
Acıları birleştiriyor.

Yumuşacık altın saçlı,
Genç bir beye benziyor.
Çıplak omuzundan aşağı,
Mor bir atkı bağlıyor.

Ama bakarken gölgesine,
Beyaz mum gibi dökülür.
Bir ölü, gözleri sevecen,
Dışarıda şimşek çakıyor.

-“İnan yerimden zor geldim,
Ardımdaki çağrıların üstüne,
Bak gökyüzü babamdır benim,
Deniz de benim anam.

Görmek için yakından,
Odana girmeye geldim,
İndim parlak ışığımdan,
Ve sular içinde doğdum.

Bilinmez özlemimle geldim.
İrkilme, her şeyi bırak sen,
Gökteki Çobanyıldızı’yım;
Gelinim olacaksın sen.

Şatonun kolonları mercan.
Sen sonsuzda yaşadıkça,
Dünyada okyanustur insan,
Hep seni dinledikçe.”

-“Rüyalardaki gibi güzelsin,
Melek görünüşündesin,
Düşündüğün yolda ben;
Gidemem hiçbir zaman.

Yaşam olmadan da ışıksın,
Sözlerin, giysilerin yabancı,
Korkutuyor beni gözlerin.
Sen ölüsün, ben canlı.

*

Bir gün geçer, üç gün de
O, yine de gece gelir,
Çobanyıldızı üstüne,
Parlak ışıklarını saçar.

Kız uyuyup sakince,
Onu hep hayal ediyor.
Ve hasret çekiyor beye,
Yüreğinden tutuşuyor.

-“Yavaşça in Çobanyıldızı,
Parlak ışıklardan kayarak,
Aydınlat bu yaşamımı.
Evime ve hayalime girerek”

Gökte sesini duyunca,
Acısından sönüyor,
Kaybolduğu yerde
Gök dönmeye başlıyor.

Bakır kıvılcımlar boşlukta,
Tüm evrene yayılıyor,
Kaos içindeki ovada,
Bir adam secde ediyor.

Saçı siyah salkıma benzeyip;
Sanki taç gibi parlıyor,
Güneşin ateşiyle yıkanıp,
Doğrulardan geliyor,

Kurtulunca yaslardan.
Günahsız omuzları.
Düşünerek geliyor,
Ve solgundur yüzü.

Gözleri iri ve hoş gibi.
Umut içinde ışıldıyor.
Sanki iki evsiz gibi,
Karanlıkla doluyor.

-“Uzun bir yoldan geldim,
Şimdi seni dinlemek için,
Güneş babamdır benim,
Geceler de annem.

Benim tanımsız özlemim,
Bırak ne olur her şeyi,
Çobanyıldızı’nım ben;
Gelinim olacaksın sen.

Konayım sarı saçlarına,
Bizi yıldızlar birleştirsin,
Sevecen ol onlardan,
Doğ semamda bir tanem”

– “Ancak, rüya gibi güzelsin,
Huysuzsun belki bir an;
Fakat açtığın o yollardan,
Gidemeyiz hiçbir zaman.

Acımasız boş sevginden,
Göğüs kolonlarım ağrıyor,
Ah, beni o iri bakışların,
Bana baktıkça yakıyor”

– “Ama nasıl inebilirim?
Acaba bunu anlar mısın?
Çünkü ben ölümsüzüm,
Sen ise ölümlüsün?”

– “Seçkin sözleri aramam,
Nasıl başlar bilmiyorum,
Seni ben anlayamam.
Anlayarak konuşurum,

İstiyorsan gerçeğinle,
Hemen seni sevebileyim,
Sen de ölümlü ol benimle.
İn gel yere de göreyim”

– “Bir öpücük uğruna mı,
Ölümsüzlüğü istiyorsun,
Ne kadar çok sevdiğimi,
Anlamanı istiyorum;

Başka bir kanun göster,
Üzülerek doğayım,
Ben buraya bağlıyım,
Beni çözebilirsen.

Gidiyor, hep giderken,
Kıza bakıp sevdalanarak,
Koptu kendi yerinden,
Çoğu zaman kaybolarak.

*

Catalin bu mevsimde,
Güçlü bir evcil çocuk,
Misafirler masada,
Kadehe şarap koyar.

Çaba gösterir tavırlarıyla,
Giysilerle kendini sevdirir,
Bir çiçekten olmuşsa da.
Cesur ve açıkgözlüdür.

Gelincik gibidir yanakları,
Catalin onu gizlice süzüyor,
Saklanıp gözetleyerek kızı,
Hep kurnazca konuşuyor.

Güzel ama sıkılgan,
Yakan alev gibi sevimli,
Dene şansını istersen.
Hey Catalin tam yeri,

Bir köşede gerçekten,
Kızı nazikçe kucakladı,
-“Ne istiyorsun Catalin?
Git işine bak”, dedi.

– “Ne istiyorsun? İsterdim ki,
Dalma hep düşüncelere,
Daha hoş görünesin ki
Bir öpücük ver sadece.”

– “Huzur ver, uzaklara git,
Ne istediğini bilmem.
Sarmış beni ölüm özlemi.
Gökteki Çobanyıldızı’yım.”

– “Bilmiyorsan göstereyim,
Sevmeyi tane tane.
Yeter ki öfkelenme
Uslu durabilirsen.”

Tuzak kuran avcı gibi,
Korudaki kuşlara,
Uzatırsam sol yanımı,
Sar beni de kucakla.

Kıpırdanmayan gözlerin,
Bakışlarımın altındadır,
Dikilip altında güneşin,
Sanki ökçesinden yükselir.

Ne zaman Yüzüm yüzünde,
Doyumsuzca bakışıyoruz,
Senin de yüzün yüzümde,
Hoş geçiyor hayatımız.

Bilesin ki çok doluyum,
Bu gerçek sevginle,
Öp ne olur sevineyim.
Sarılıp da okşadığında,

Sanki çocukça dinliyor,
Şaşırıp, çılgınca eğleniyor,
Sevimli ve Çekingendir,
İstekli ama, bekliyor,

Sessizce:- “Yine de bana
Seni ben tanıyorum.
Geveze ve bir hiçtin ama,
Yine de bana uygunsun…

Çobanyıldızı yine belirdi,
Unutulan bu sessizlikte,
Ufukta beliriyor belli,
Büyük yalnızlığında.

Kirpiklerim ağırlaştı,
Gözyaşlarım dinmiyor,
Geçince su dalgaları,
Ona doğru gidiyor.

Parlıyor güçlü bir aşkla,
Bütün dertlerimi kovuyor,
Ona kavuşmamak adına,
Hep yükseklere çıkıyor.

Onları ayıran dünyadan,
Ezilip ebedice batıyor,
Çok uzaklardan da olsa
Onu eskisi gibi seviyor.

Bu nedenle günlerim,
Bozkır gibi boş kalır.
Büyülü kutsal gecelerim
Onsuz anlamsız kalır”

– “Bir çocuksun hepsi bu,
Hadi gel kaçalım buradan,
Herkese unutturalım bunu.
Silip izimizi ardından,

Çünkü ikimiz de uslu,
Gururlu ve onurluyuz,
Çobanyıldızı’nın düşünü….
Aile özlemini de kaybederiz,

Çobanyıldızı göründü,
Göklerin kanadında.
Binlerce sene oldu,
Bunca saniyelerde.

Yıldızlı bir gök üstünden,
Göğün üstünde yıldızlar,
Bir şimşek gibi bitmeyen,
Boşlukta yok olup gider.

Tehlikeli bir vadi,
Örtüyor etrafını,
Her zaman olduğu gibi,
Işıktan bir pınardı.

Deniz gibi kabarıp,
Akıp onu kucaklıyor,
Her şeyini kaybedip,
Düşünde buluşuyor.

Orada, her şey boş,
Gözleri yabancıdır.
Doğumlar da bir boş.
Sanki zaman geçicidir.

Her şey var ama yoktur.
Susamış yutkunuyor sanki,
Kör kuyu içinde unutulur,
Görünmez bir boşluk sanki.

“Bu ağır yükten,
Kurtar beni ey tanrım,
Yerde hep övülürsün,
Her şeye de kadirsin.

Ne istersen iste tanrım,
Bana başka bir kader ver,
Her yaşamın kaynağısın,
Ölümü de sen verdin.

Ölümsüzlüğümü geri al,
Bakışlarımdaki alev ile.
Her şeyi değiştir de al.
Bir saatlik sevgi ile,

Tanrım, kaos içinden çıktım,
Yine o kaosa döneceğim.
Bu boşluk içinde doğdum.
Yine de boşlukta duracağım.

– “Hyperion’un ikizi,
Doğ bütün insanlar gibi,
İsteme benden bir mucize,
Adsız bir beden gibi.

Sen bir insan mı olacaksın?
Onlara mı benzeyeceksin?
Sen de herkes gibi ölümlü,
Yeniden insan doğacaksın.

Umut bekleme yelden.
Dağıtır düşüncelerini,
Dalgalar hissedilince mezardan,
Ardından yine dalgalar doğardı.

Şans yıldızıdır sadece.
Kaderlerine boyun eğer.
Tanımayız ölümü de.
Yoktur yer va zamanımız meğer.

Dünün sonsuz gönlünden,
Ölen bugün yine yaşar,
Doğacak başkası yeniden.
Güneş yok olursa eğer,

Ölümsüzlük için doğsan
Ardından yine ölüm izler…
Çünkü ölür her doğan,
Ve de ölmek için doğar.

Yine de Hyperion’sun.
Göründüğünde kal ve dur.
Sana gücümü vereyim.
Anla beni ne olur.

Vereyim mi aynı sesi?
Ardındaki yakınmaya,
Denizde bir ada mı?
Ormanlık dağları yoksa,

Gücün ve doğruluğunla,
Göster bana yaptıklarını.
Dünyayı bölüp vereyim de,
Sürdüresin saltanatını.

Başarıp, kazanır mısın?
Ordular, gemiler vereyim.
Topraklar ve denizleri mi?
Ancak ölümü veremem.

Ölmek istiyorsan kim için?
Dön de kendine gel bak,
Yine de kayıp topraklar için,
Neler bekliyor seni gör bak.

Onun yerinde gökten gelen,
Hayperion dönüyor,
Bugün olduğu gibi dün de
Hep ışığını yayıyor.

Çünkü gün batmakta,
Gece başlamak üzere,
Sessizce ay doğmakta,
Sulara hareketlenmek üzere.

Kutsal ışıklarla dolu,
Ağaçlar arasındaki yollar,
Ihlamur altında sevgi dolu,
İki genç buluşuyor.

– “Bırak, başımı göğsüne daya.
Sevgilim, orada uyuyacak,
Işıklar gözlerimin altında,
Sevimli ve hoşça konuşacak.

Büyülü sert ışıklar içinde,
Düşüncelerini bana ver.
Benim gecemin üstüne.
Sonsuz huzurunu ver,

Ve kal üstümde benim,
Takip et acılarımı öylece,
Geçmişteki rüyamsın.
Benim her şeyden önce,

Ürperen o güzel kızı,
Hayperion görüyor,
Açıyor o da kucağını.
Boynuna zor sarılıyor.

Çiçeğin gümüş kokusuna,
Hoş bir yağmur yağıyor,
Uzun örgülü sarışın.
Ve iki çocuk büyüyor,

Sevgiden sarhoş olup,
Açıp gözlerini bakıyor.
Çobanyıldızı sessiz olup,
İnanıp dileğine bakıyor.

– “Çobanyıldızı in aşağıya,
Işıklarından kayarak.
Gir içine düşüncemin,
Şansımı da aydınlat.

Önceki gibi ürperiyor,
Derinlik ve yokuşlarda,
Tek başına yol alıyor,
Hareketli dalgalarda.

Ama, eskisi gibi düşmüyor,
Denizlerden başka yere,
– “Sana ne, bu balçıktan
Ben veya başkası da!

Yaşıyordu bu göklerde,
Bahtı hep açık olsun,
Bense kendi dünyamda,
Ölümsüz de üzgün.”

Mihai Eminescu
(Çevirmen Ali Narçın)

coban_yildizi Çobanyıldızı

Genel bir bakış sergilendiğinde Doğa sevgisi ve aşk sevgisini bir bütünlük içinde şiirlerinin mutfağında kullandığı ve özellikle sevgilisi Veronica’nın aşkını yüceleştirdiği bazen de tepkilerini gösterdiğine tanık olmak hiç de zor değildir. Çünkü aradığı sevgiyi Veronica’da bile bulamayan şair; ifadeleri olmayan bir aşkı arar durur. Ancak belgelerin tümünde Mihai Eminescu’nun tek sevgilisi olarak adı belirtilen Veronica için son derece duygusal, romantik şiirler yazdığı belirtilmektedir. Yaşam alanı içinde çalışmalarına, kişiliğine karşı yapılan eleştiriler için de ayrı bir şiir yazar. “Crıtıcilor mei” (Eleştirenlerim) adlı şiirinde; ”Yazacak bir şey yoksa/Şiir yazmak kolaydır!/Dolambaçlı boş sözleri/Yan yana kuyruk yapar/” şeklinde bir ifadeyle şiir yoluyla eleştirisini yapmaktadır. 1870 yılında Romen edebiyatının en üst düzeydeki eleştirmeni Titu Maurescu..Mihai Eminescu’ya gerçek bir şair ünvanını verir. Eminescu Muhafazakâr milliyetçi görüşü nedeniyle Romen politikasının sağ kanadının bir sembolü durumuna getirilir. Şiirlerinde, Budizm, Hıristiyanlık ve Ateistlik temaları görülür. Bu tavrıyla daha önce sosyalistler tarafından benimsenen Eminescu’nun milli duygulara yaslanması nedeniyle sempatileri azalır ve önemsenmez duruma getirilir. Şiir çalışmalarındaki şekli serbest ölçüye dayanan Eminescu’nun “gazel, kâside, ölçü” türlerinden de yararlandığı ve “sone” de yazdığı görülmektedir. Özellikle uzun şiir yazma biçimi Mihai Eminescu’nun içinde bitmeyen duygularının yükselişi anlamında değerlendirilmiştir. Yazdığı şiirlerinin bazılarında “Divan Edebiyatı”nın biçimini görmek de mümkündür.

Kaynak: http://www.alinarcin.com

Bir Tek Dileğim Var

Dileğim var bir tek:
Dingin bir ülkede
Deniz kıyısında ölmek;
Kumsalının üstünde,
O yüzdüğüm, her zaman,
Bir cennete nazır,
Yanında ormanı hazır,
Huzur dolu derinliklere uzanan.
Bedenim ne mezar ister,
Ne de mum ışıkları,
Örün sarmaşıkları
Bir yatak yapın yeter.

Benim için ne göz yaşı dökün,
Ne üzün kendinizi
Yalnız sonbahar, bırakın
Versin yapraklara dilini
Akarken bir küçük çay
Dalgacıklarında şırıltılı bir seda,
Ve çam ağaçlarının arasında
Görünürken ay,
Usulca öttürürken
Titreşen ahengini rüzgar
Ve üzerime ıhlamur
Çiçeklerini dökerken.

Artık bir gezgin
Olmayacağım vakit daha fazla
Anın
Hatıramı şefkatla.
Ve çoban yıldızı
Çamların üstündeyken artık
Yoldaşım olacak iyilik
Üstümde nazikçe gülecek yüzü;
Yaslı bir havada,
Deniz söyleyecek kederli nakaratlar
Ve ben tekrar
Toprak olcağım tenhada.

Mihai Eminescu
Çeviri: Osman Tuğlu

561386_10150687371693575_202036668574_9472628_1988852184_n Bir Tek Dileğim Var