Aşk ki Sevgili Kızım

Aşk ki sevgili kızım, aynaya benzer en çok,
Bakmaya bayılırlar güzel ve şık bayanlar
Baktıkça düş kurarlar, mutlu olurlar.
Aynadaki görüntüleri büyüler onları,
Kötülükten, günahtan arınır yürekleri
Ruhları saydam beyaz bir sayfaya can atar.

Sakın inmeye kalkma yoksa ayağın kayar,
Tutunacak dal yoksa uçurum bekler seni
Direnemezsen kapılır kaybolursun girdapta,
Aşk ki güzeldir kızım, saf ama ölümlüdür
Senin gibi küçük yaşta akıntıya kapılanlar
Kendi yansımalarını görür, yunar, boğulur.

Victor Hugo

victor_hugo Aşk ki Sevgili Kızım

Adaletsiz Eros’a

İkimizi de aşka düşür.
Sana tanrısın derim Eros!
Sen tut beni yak, onu gözet;
İşte bu tanrılığa sığmaz.

Rufinus

rufinus Adaletsiz Eros'a

Mezar

“İhtiyarlıyoruz!” demez miydim sana?
“Yüz göz buruşur, sevişenler ayrılır!”
Demez miydim? Al işte geldi o günler!
İşte ağardı saçlarımız, kocadık.
Nerde ağzının o eski güzelliği!
Hani türlü diller döken aşıkların?
Bir mezar gibisin sen artık, bakmadan
Geçip gidiyoruz kibirlim, önünden.

Rufinus

siir Mezar

Mezar Taşları

Sevmeliyiz mezartaşlarını biz,
Çünkü yalnız onlar bizi yâd eder.
Şüphesiz onlardır en saf ve temiz,
Ardımızdan varsa duyanlar keder.

Her sevginin artık çözüldüğü gün,
Alınlarda matem, yüzlerde hüzün,
Bizi yalnız onlar tanır gündüzün,
Geceleyin onlar kalır beraber..

Bütün derdimizi alıp bağrına,
Bizden yalnız onlar kalır yarına,
Ay ışığı düşse omuzlarına

Ahmet Kutsi Tecer

mezar_taslari Mezar Taşları

Ah

Beni koydukları zaman toprağa,
Başında bembeyaz sarık, bir hoca,
Yabancılar gider gitmez uzağa,
Yaslansın çömelip orda ağaca.

Her mezar başında artan hevesle,
Ruhuma bir “Yasin” okusun, sesle,
Bu son benzeyişim olsun herkesle,
Bütün arzum budur olup olacağı.

Dinlendirmek için orda başımı,
Ne adımı yazsın ne de yaşımı,
Bir koyan olursa eğer taşımı,
Üzerine bir “Ah” çekin Arapça.

Ahmet Kutsi Tecer

ya_hu Ah

شعر اچون «كوز یاشی« دیرلر

بڭا صرسوكیلی قارء ، سڭا بن سویلیه یم؛
نە هویتدە شو قارشیڭده طوران اشعارم
برییغین سوزكه، صمیمیتی آنجق هنری؛
نه تصنع بیلیرم، چونكه، نه صنعتكارم
شعر اچون «كوز یاشی« دیرلر ؛ اونی بیلمم، یالڭز
عجزمڭ كریه سیدر بنجە بوتون آثارم
اغلارم، اغلاده مام؛ حس ایدرم، سویلیه مم؛
دیلی یوك كلبمڭ ، اوندن نه قدر بیزارم
اوقو، شاید سڭا بر حسلی یورك لازمسه؛
اوقو، زیرا اونی یازدم ایكی سوز یازدمسه

محمد عاكف 

aglarim_aglatamam شعر اچون «كوز یاشی« دیرلر

Bana sor sevgili kaari,sana ben söyleyeyim,
Ne hüviyette şu karşında duran eş’arım

Bir yığın söz ki,samimiyeti ancak hüneri;
Ne tasannu bilirim,çünkü ne sanatkârım

Şiir için ‘gözyaşı’derler; onu bilmem, yalnız
Aczimin giryesidir bence bütün âsarım

Ağlarım ağlatamam hissederim söyleyemem
Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizârım

Oku ,şayed sana hisli bir yürek lâzımsa;
Oku ,zira onu yazdım ,iki söz yazdımsa

Ayrılıklardan

Böyle sessiz ayrılıklarda,
her şey önceden belli olur.
en güzel zamanında, aşkın ve hayatın
insan deli olur…

O, kadırga taraflarında bir evden çıkmıştır.
masum bir yalanla -halama diye-
gözleri pabuçlarında, mahcup
ellerine yapışmış gibidir
harçlığından arttırıp aldığı
sevimli hediye…

ah, insan nasıl çıldırmaz nasıl
bir çaresizlik,
bir umutsuzluk sarmış her yanı.
aranızdan insanlar geçer.
bulutlar geçer.
O, kırmızı mürekkep gibi dudaklarıyla, zoruna
utanarak gülümsemeye çalışır.

bu gülüş en aldatmazıdır vaatlerin.
yıllarca sonra bir uzak gurbette bile;
zulmüne dayanılmazken yalnız saatlerin,
bir yeşil yaprak üstünde gözlere,
görünür, uzaklaşır…

Turgut Uyar

ayrilik Ayrılıklardan

Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!

Birden aklına çarpıcı bir fikir geldi: “Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!” diye düşündü. Ama hemen anladı hiçbir yere gidemeyeceğini. Hiçbir yerde hiç kimsenin ihtiyacı yoktu ona. Hayal ettiği hayatı da hiçbir yerde bulamayacağını anlamıştı.

Cengiz Aytmatov / Beyaz Gemi

beyaz_gemi_cengiz_aytmatov Her şeyi bırakır, başımı alıp giderim!

Artık bizim soframıza melekler inmiyor!

Sanki kendi kendisine konuşuyor. Neresinden tutmalı, nasıl başarmalı? Yıllardır kesilen, esasen belki de hiç kurulmamış olan; yani Fetanet olmadan, onun ağır gövdesi her şeyi ve her yeri kapsayan varlığı düşünülmeden, bir suyun mecrasında akışı gibi zorlamasız, yapmacıksız ve olması gerektiği gibi olan bir ilişkiyi, bir baba-oğul ilişkisini; işte böyle şeksiz şüphesiz ve gecenin bir vakti olup eşyanın en masum kisvesini giyindiği, insanların ve cinlerin hayatla-ölüm arasında bulunduğu bir zamanda, yalanların söylenemediği ve gülüşlerin gerçekten gülüş, gözyaşlarının gerçekten gözyaşı olduğu kıpırtısız anlarda kurulması, denenmesi gereken bir ilişkiyi nasıl başlatmalı…
-Baba müziğin farkında mısın?
İşte böyle beklenmedik şeyler yapar.
-Güzel…. olağanüstü…

***

Mazi daima mevcuttur. Kendimiz olarak yaşayabilmek için, onunla her an hesaplaşmaya ve anlaşmaya mecburuz…

***

Başlangıçların ve sonuçların farkında mıyız?
Oğluna bakıyor. İnce uzun çehresi, siyah derin gözleri ile, dalgın, mütevekkil. Hiç çocuk olmadı sanki. Mahzun -şimdi sadece mahzun-.
-Nasılsın oğlum?
-İyiyim baba.

***

“Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız. Olur ki uyuyakalırsınız. Sırtınızdaki çıkında ebedi gayenin dürülmüş azıkları varsa ne mutlu size. Gece serindir, yapraklardan süzülen yel gözlerinizdeki yaşları kuruturken, ruhunuzda kainatın derin serinliğini taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız.

Cemiyetin vahşi, zehirli bitkilerle dolu, her dalında uğursuz baykuşların manasız telkinler yaptığı sık ağaçlı ormanlarında çetin yolculukların başlangıcı için sabahı beklemeyiniz. Sabahı beklemek öğleni, öğleni beklemek akşamı beklemek gibi bir ruh gevşekliğini doğurur.

Beyninizi tırmalayan zaruretleri mi hatırlatıyorsunuz? Evet hayatın zaruretleri ayaklarımıza dolanmış zincirlerdir ve ıstıraplarımıza çeşni katarlar. Fakat bu vahşi sahayı geçmek için hiçbir zaruret kafi bir mazeret değildir. Ruhumuzu aldatmayalım, ebedi gayeye ihanet etmiş oluruz.

Durduğumuz noktada inançlarımızın eskidiğini, yabancılaştığını hiç tecrübe etmediniz mi? En acı kayıp budur: Gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmaları..

Filozofun öğüdü takip edeceğimiz en esaslı metottur:


“Uzun yolu seçiniz…”

Böyle yazmış aziz dost.

***

Elbet bir gün attığım adımların hesabını vereceğim.

***

Ah bu rüzgar, bu üşüten yalnızlık…

***

Yağmuru dinledim…
Heyecanım geçmişti, artık kalbim yerinden çıkacakmış gibi değildi. Korku ve telaşın doğurduğu o ürperti, o üşüme duygusu uzaklaşıyordu.

***

Rabbi yessir velâ tuassir Rabbi temmim bi’l-hayr…
(Rabbim! kolaylaştır zorlaştırma, Rabbim hayırla sonuçlandır..)

***

Ey müminler biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile andolsun imtihan edeceğiz… (Bakara/155.)

***

Neslimizin nasipsizliği, aradığının nen olduğunu tanıtacak bir mürşide rastlamayışı olmuştur. Memleket gençliğinin hangi ellerin hatası yüzünden asırlardan beri çorak ve akıbeti meçhul yollarda, ne gibi gafletlere…. Duygu ve ideal sahasında sahipsiz bırakılmış Anadolu çocuklarını, Anadolu’nun yanık bağrında bir bayrak altında toplamaya çağırıyoruz..

Evvela insana kıymet vermemiz lazımdır. Kur’ân-ı Kerim’in insanı eşref-i mahlukat sayan hükmüne hürmeten başka yolumuz yoktur. Aynı zamanda ahlâk eğitimine kuvvetle başlamak lazımdır. Devrimiz makine gıcırtısını ahlâk ilahilerini susturduğu devirdir..

***

Odaya dönüyor.
Çıplak duvarlara. Soğuktan büzülmüş, yoksul yazıhaneye. Bir yanda Mehmet Akif’in mustarip bakışları, eski çizgili kruvaze ceketli resmi. Tam karşısında heybetli vakarı ve yakasız gömleği ile Hüseyin Avni Ulaş. Bu iki resmin bu uzun kış gecelerinde birbirlerine anlatacak ne çok sözü vardır.

***

Siyaset çirkefti..
Dışarıda akıp giden bir hayat var..

***

-İlhan. Hani size bahsettiğim mütercimlik yapacak arkadaş. Profesöz Asım Bey’in oğlu.
Babamın ismi geçince donup kalıyor Murat Bey. Bir süre öylece bakıyor bana. Bana mı bakıyor acaba, babama mı?

***

O yalnız bir adam. Yalnız bırakılmış veya…

***

Ama bu hüzünlü sevgi gözümüzü bağlamasın..

***

Herşey yerli yerinde idi. Bir martı denize doğru süzülüyor, gökyüzünde bulutlar yürüyor, bir çocuk tatlı tatlı gülümsüyordu.

***

Musalla taşı, yeşil bir örtü ve tabut.
İnsan irkiliyor.
Yürüyüp giderken bir görünmez duvara çarpıyor sanki…

***

Yunus Bey, “Sayın Bakan”lığı bir yana atark, başını Profesör Asım Bey’in omzuna koyup, iyice ağlamak istiyordu. Asım Bey arabasından hiç inmeksizin bu merasimi öylece bulunduğu yerden yaşlı gözlerle seyretmek istiyordu. İlhan, deresi, tepesi, ağacı, engebesi olmadan bir düzlük, göz alabildiğine uzanan bir bozkırda olmak, yürümek, yürümek, yürümek istiyordu.

Hepsi de kalabalığa karıştılar…

***

Mevki ve makam peşinde değildi….hizmet aşkı ile yanıp tutuşuyordu…kendisini davaya adamıştı… gençler öksüz kaldı, bizler öksüz kaldık, memleket öksüz kaldı….

Kimdi bu? Niçin böyle konuşuyordu? Ne hakla? Ama olur. İnsanlar ölür ve cenazeler kalkar. Söyleyecek sözü olanlar için bu da bir vesiledir. Asım Bey tahammül edemiyordu artık, yavaşça sıyrıldı kalabalıktan, arabasına doğru yürüdü. Yarı yolda iken cemaat imamının sorusuna “Helal olsun, helal olsun” diye karşılık verdi. Asım Bey bıraktı kendini. Neyi helal edeceklerdi? Alacaklı olan Murat’tı…

***

İlhan mezarlıkta ölümün Murat Bey’e nasıl geldiğini düşünüp durdu. Bekar odasına nasıl girdiğini, günlerdir yıkanmayı bekleyen çamaşırlara, rengini atmış havlulara, masanın üzerindeki yarısı içilmiş sigara paketine, çakmağa, açık sayfası üzerine kapatılmış ve artık yarım kalmış kitaba, duvardaki fotoğraflara nasıl yaklaştığını.. Murat Bey’in seyrelmiş saçları ve yorgun gözleri üzerinde gezindiğini.. “Elbet bir gün, geniş ve ferah bir zamanda” diye ertelenmiş müsvettelere, dosyalara; şevkle, hevesle çıkarılıp dağıtılan eski dergi nüshalarına dokunduğunu…

***

Kısa süren hafif bir yer sarsıntısı gibi gelip geçti ölüm. Gökyüzü yeniden maviye boyandı. Korna sesleri yeniden duyuldu..

***

Bu gibi durumlarda, yani Asım Bey’in kendini bulduğu, içinin sesini yakaladığı anlarda hep olan şey gerçekleşti: “Kâbe’ye varıp toprağına yüz sürmeyi.” Bu fikri sabit, bir arınmadan, bir kurtuluş çaresi olmaktan çok gözyaşlarını alabildiğine akıtacak bir imkan olarak beliriyordu. Kirletilmiş mazi fikrine ancak böyle karşıkoyabiliyordu, derin bir pişmanlık ile.
Ah, teslimiyet…

***

Bir kere taviz verildi mi, asla çiğnenmemesi gereken unsurlar bir kere gözden çıkarıldı mı, kalbin aynası bir yerinden çizildi mi, kefareti büyük oluyor. Hatta Asım Bey’in şimdi kederle peş peşe hatırladığı gibi çizikler çatlağa, çatlaklar uçurumlara ulaşıyor….

***

Dalgın, ağır ağır sürüyordu arabasını. Geç kalmak mı? Yanlış, koyu gaflete bürünmüş ömründe mütemadiyen “geç kaldığını” ona hatırlatan, yaşarken hatırlatan ve öldüğünde işte bir daha şiddetle hatırlatan Murat. Ona “sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız” diye yazılar gönderen kendisi..

***

İlhan son bir defa geriye, artık nemli toprak yığını altında kalan Murat Bey’e dönüyor. Mezarın başında, arkası dönük, başı eğik biri duruyor. Otların ve mezarlık çiçeklerinin arasına, rüzgara ve kabir taşlarına doğru ince bir çiriş kokusu yayılıyor. Kundarıcı Kerim Usta’nın yanaklarından damlayan gözyaşları toprağı ıslatıyor.

***

Gençlikte idealist olunuyor. Hepimiz öyle yetiştik. Etrafı toz-pembe görüyorduk.

***

Caddeler, arabalar, evler ve törenler; göz alıcı renkleri, coşkun gümbürtüsü ile geçen bando takımı, uçuşan balonlar; okullar, laboratuvarlar, senetler ve çekler; ev sahibi ve kiracılar; barajlar ve fabrikalar, pasaportlar, süs köpekleri, kiralık kadınlar, arkadaşlar ve diplomalar.
Herkes bu tören sonunda kendine ayrılan yere yerleşecek. Bütün bu sayılmayacak kadar çok unsur arasında sıkışıp kalacak. Belki onlar da şu anda benim gibi hayatta paradan daha değerli şeylerin var olduğuna inanıyorlar. Bun inanarak tayin edildikleri makama kuzu kuzu yürüyorlar.

***

Kelimelerin saltanatı. Üniversite kitaplara bile dost değil, bana yoldaş olamaz. Yol hiç.

***

“Elimizde kalan ne?
Sorarım sana anne”…diyorum.

***

Bu mektupta bana gülümseyen kelimelerin arasına insanları ve onların elinden çıkma şeyleri katmamaya çalışarak, otobüs penceresinden hep dağlara, dağların doruklarında kümelenen bulutlara bakarak gittim.

***

Irmağın kaynağı çok uzaklarda sisler arasında dikilen yüce dağlarda olmalı. Tepelerinden kar eksilmezmiş. Boğazın en ucundaki köye kadar minibüsle geldim. Dağ köylüleri ile yolculuk ettim. Ne düşündükleri belli olmayan, az konuşan, sakalları uzamış, boyunlarında lamba şişesi taşıyan köylüler…

***

Suyu yüzünü yüzüme tutuyor, gözlerimin pası alınıyor. Akşamı ve ırmağın şarkısını dinliyorum. Yıldızların nasıl eğilip yeryüzünü selamladığını, yaban lalelerinin boyun büküşünü, vakur kayaların sükûn içindeki hareketini. Bir kalbim olduğunu duyuyorum. Ağlıyor ve yalvarıyor. Lime lime olan bakışım bütünleşiyor. Bir su sineğinin pul kanatları üzerinde her şey bir anda aydınlanıveriyor.
İçimde olması gereken bir şeyin kaybından hangi mağaraların ücrasına saklandığımı, oradan hiç çıkmamak üzere kendime davalar aradığımı anlıyorum. Her şeyi tamamlayacak olan o şey. Ancak onunla varolabilirim.
Irmak bir başlangıç.
Bir düş.
Ama bir yol ve bir yoldaş. Ne tabiat parçası, ne çiftlik hayali. Ne kaçıp gitmek, ne ekip biçmek. Sefer de içimde Tahammül de…

Mustafa Kutlu

Kaynak: http://gnsbor.blogspot.com.tr/

ya_tahammul_ya_sefer Artık bizim soframıza melekler inmiyor!

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin

Gencînen olsam vîrân edersin
Âyînen olsam hayran edersin

Tîr-i nigehden dâğ-ı derûna
Baksan ne işler seyrân edersin

Saki keramet sende ya bende
Bahri habâba mihmân edersin

Nezzâre-i germ etdikçe ey çeşni
Âteşle âbı yek-sân edersin

Ey huşk zâhid dem urma meyden
Dest-i duayı mercan edersin

Zâhid o meh-veş bir nurdur kim
Büttür demezsin îmân edersin

Mâdâm uçarsın gözlerde amma
Rûyun perî-veş pinhân edersin

Tabl-ı tehîden gümdür suhanler
Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin

Etvâr-ı cerhe uy mevlevî ol
Seyrân edersin devrân edersin

Şeyh Galib

seyh_galib Tabl-ı tehîden gümdür suhanler Bî-hûde Gaalib ef gaan edersin