Kâle innemâ eşkû bessî ve huznî ilallâhi ve a’lemu inallâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
“Ben” dedi, “sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.” (Yusuf-86)
Şub 23
Kâle innemâ eşkû bessî ve huznî ilallâhi ve a’lemu inallâhi mâ lâ ta’lemûn(ta’lemûne).
“Ben” dedi, “sıkıntımı, keder ve hüznümü sadece Allah’a arz ediyorum. Hem sizin bilemediğiniz birçok şeyi Allah tarafından vahiy yolu ile biliyorum.” (Yusuf-86)
Şub 23
karaya çekilmiş, çürümeye terk edilmiş
yaşlı bir gemi iskeleti gibi direniyorum zamana
şimdi kimsenin hatırlamadığı
alelade bir törenle sudan çıkarıldım
üstelik hemen kıyısına oturtuldu gövdem suyun
kederli şarkılar düz onları söyleyeceğim
acıdır insanın yanıbaşındakine özlemi
ölüme alışmak kolay seni öldü bilmeli
dalga sesleri yalan, deniz fenerleri yalan
çıkıp gidesim yok, gökte ağaç izleri
yüzmeye bir uzuv bırakmamış kimseler buna
sanki bir adım daha atsam ağlamayı bırakacağım
uzun denizler aşasım var boğazlardan geçesim var
elimin uzanmadığı dallara konan kuşlara selam ederim
ölüme kavuşmak kolay, seni öldü bilmeli
seni öldü bilmeli, şükredecek haldeyim
Alper Gencer
Şub 23
Mum yanar, çekili perdenin yanında,
Gözüne bir damla uyku girmemiş bu kadının daha;
Üzerine eğilir beşiğin (bir başına),
O biçare biri, O biçare biri.
Yuvayı koruyan eşinin perdesidir
Birkaç paçavradan oluşan.
Komşunun çocuğu bir güzel giyinir,
Düzenli idman yapar ve iyi beslenir.
Nedir fark bunlar arasındaki (Ben hüzünlenirim)
Neyi varsa ötekinin yoksun bırakılmıştır hepten.
Bir askerin çocuğu giyinmiş paçavralar (ve kırgınlık)
Niçin yaşamalı bütün bunlardan sonra?
İki gündür bir lokma koymadı ağzına kadın,
İki çocukla, durup dinlenmedi hiç;
Biri on yaşında, kızı uyuyor,
Ötekisi uyanık ve inliyor acıyla.
Kız ağlıyor anasının sütü için, zayıf düşmüş,
Bu başka bir üzüntüdür, (içini burkar insanın).
Kadın her şeyin farkındadır ama ortam acımasız
Neyi okusa, sıkıntılardır soluğundan girip çıkan;
Beli bükülüyor, sırtındaki bunca yükten,
Bu yuvada solmuştur yaşama umudu;
Yine de çalışır erkek gibi;
O kadın didinir, yine de.
Şub 23
Hani serceler konar ya bazen hüznün dalına,
Firuzeler hüznü acar.
Reyhan renginde bir suskunluk
Beni çizer çehrende.
Gözlerinde göğsü delik bir zindan
Sigarası elinde, uykusuz kalmıştır zaman.
Sensizliğin yanında, bir ırmak saldırıya uğrar
Tarihin demir attığı dinginliğimin deryasına.
Yalancı bir esnemedir gözlerin.
Ve gözlerinden düşmüştür yüreğime ilkin
Adım; sensizlikse eğer,
Her ‘gün’ kayıptır bana
Adının geçtiği düşlerimde.
Ellerin bir tarihin yenilgisini taşır
Gözlerimde çöken şafağın sensizliğine.
Ölüm tenlerimize dirilen bir sonralık
Yaşamımız yorulmuştur,
Ölüm sıkılmıştır cesetlerde gezinmekten
Sensizlik iklimlerinde begonyalar yerini,
Kalabalık siluetlere,
Manolyalar, sararmış umutlara bırakıyor.
Uyku bir sanrıdır geceye
Ah! Beni bir hürmüz bulsa
Ve yıksa alnımdaki belirsiz şatoları,
Kaldırımlar ayrılığı koşar.
Ah! Beni bir ehrimen kaybetse
Ve örse zamanla hasretimin başını.
Şimdi adım kayıptır.
Bir çığlık atıyorum sensizliğin alfabesine.
Tanımlanma istemim, seni kılıyor yanımda.
Bağımsız bilinmiyor hiçbir özgürlük.
Bir tarih başını coğrafyadan kaldırınca
Aşk senden ayrılmıştır artık,
Sensizlik benden….
Şub 23
Ben kendimden emanet biliyorum seni
Yer, gök ve dağlar yüklenmedi.
Ben cahili bir yazgının,
Sarıldım bu iklime
Şimdi her yanım bulut
Her gözüm yağmura sıkılmış bir namlu
Kurulanmıştır.,
Üşüyen gecenin lambaları
Bendeki kirpiklerinin altında.
Ben sana hiç konuşmayacağım.
İnan bildiklerini sana söylemek
Sadece bana anlaşılacak biliyorum.
Ben sana haykırışı suskunluk biliyorum
Henüz iz düşülmemiş dağ yollarına
Bir tarih izliyorken öyle
Kendi tarihimizden uzaklığımız
Nicesinde bulamadığım bu hasret afakında
Enfüsa bir gölgedir bıraktığımız o sözler.
Senin iklimin kaldıkça her yanım
Pencereden senin bulutlardan inişini gördükçe,
Bir ihanetin ellerinden tutmak
Bu yükün altında yük olmak tarih topraklarına
Ve gözlerini kaybeden bir ressamın
Konuşmaya başladığı
Dünyası çizildikçe çehreme işte böyle,
Ölümümden önce olmayacak anlaşılması
Ne resmimin melodisi ne senin konuşulanım.
Ansızın isa yorulmasa çarmıhlarımda,
Musa gözlerimin kıyısında
Asasını kaldırmasa bir an,
İçimdeki ateşine hazırlanmasa ibrahim,
Meryem’in sesini de duyamam
Sana konuştukça.,
Yusuf ama buldurur beni sattığın kuyularıma.
Bağrışım nafile…
Ben kureyş kervanını beklemedeyim.
Senin ikliminden alınıp bedirin susuzluğuna sürüleceğim.
Oralara belki yağmur,
Bulut olur senin benliğim.
O zaman sor beni
Esriyen safranlara,
Açılmamış gökyüzünü yürüyen kapılara,
Göğsü her gün büyümüş bulutlara
Allaşan ve kuduran göklerin gözlerine
Sor ölümüme!
Kaybedeceklerimde neyi taşıdığımı
Ve kimin elleriyle zamanın düne yıkıldığını…
Şub 23
Ey sahilde uzanmış mutlu ve güleç insanlar
Suda can vermekte olan birisi var
Bildiğiniz bu hırçın ve karanlık deniz üzerinde
Bir kişi var ki sürekliliğin el ve ayaklarını çırpıyor her dem.
Bir zaman ki düşmana galip geldiğinizin hayali ile sarhoş
Kendi yanınızda beyhude zanlarla bir zaman
Yeni bir kudreti ele geçirmek için
Ellerinden bir muhtacın tutmuş beyhude sanrılarla
Bir zaman ki kolları yeni sıvamıştınız (önemli bir iş için)
Nasıl söyleyeyim şimdi size
Bir kişinin suda canını beyhude kurban erittiğini?
Ey huzur içinde geniş sahilde
Ekmekleri sofrada, kadehleri ağızda olan insanlar!
Bir kişi var işte suda sizi çağıran…
Ağır dalgalara vuruyor durmadan yorgun elleriyle
Açılmış ağzı, vahşetten dönmüş gözleri
İşte çok uzak bir yoldan görmüş gölgelerinizi
Ciğerlerinde yutkunup suları ve sürekli artan takatsizliği ile
Bu sulardan dışarıya uzatmaktadır
Bazen başını, bazen ayağını
Ey insanlar!
O, bu uzak yoldan bakmaktadır köhnemiş dünyaya
Çığlık atmaktadır her dem yardım umuduyla
Ey dingin sahilde seyri temaşada olan insanlar!
Dalgalar sessizce sahilin yüzüne vuruyor
Öylece sarhoş, düştüğü yerde dönmektedir,
Öyle bilinçsiz ve kendinden geçmiş, çığlıklarla
Çok uzaktan tekrar işitilmektedir bu çağrı;
Ey insanlar!
Ve rüzgârın sesinde devamlı artan bir can yakıcılık
Ve onun yavaş yavaş sönen sesi
Uzak yakın sular arasından,
Kulaklarda yine aynı nida
Ey insanlar!
Şub 23
Artık son vermek istiyorum bu başlangıca.
Solsun diye hayatımın feri
Gözlerimi karanlıklara alıştırdım.
Bulamayınca seni aydınlıklarımda
Çocuklara sakladığım güneşlerime zarar gelmesin içindi
Bu dehlizlerde seni arıyor oluşum.
Bulup kaybetmek için kaç gece gaz lambalarında tükendim
Çöl serinliğindeki kulübemde.,
Akrep alev alev beni beklerken
Bağımın bütün ağaçlarını kestim.,
Yıldızları daha iyi izlemek için
Su birikintilerinde yoruldum gözlerimi.
Son kalan yaşlı ağacıma adadım bütün sulaklığımı
Sen gelirsin diye yolları kapatmışım
Gökten gelecek işaretlere.,
Solmayan sadece avucumdaki göz yaşlarımdan baktım
Senin rengini kuruyan.
Posta arabaları kaç aydır boş dönüyor savaşçılara.
Bekleyenime kavuşan yokluğum
Korkunun ellerinde cesareti okşuyor.
Bilmeni isterdim ki
Bir kentten kaçışın bedelini
Karanlıklarda fışkıran beyaz coğrafya
Dumandan kalan tarih olup kendine ödemek;
Gökyüzüne bir daha bakmaya cesaretin kalmaması
Ve bu ıssızlıkta kayboluşa oynamaktan öte değildir.
Ama sen gelip gidersin diye
Bütün oklarımı defterlerimde sakladım.
Seni yolcu ederken tekrar zırhımı giyeceğime and içtim.
Yeter ki sen gel
Ve seni göndereyim ölüm rüyalarımda açan şafağıma.
Gelmiyorsun diye
Son sesini söyleyen ağaç
Kırık gövdesinde yeniden yaprak açtı.
Yıllardır gelenim yok götürmek için.
Sen belki gelmiyorsun diye
Andım, belimi büküp
Gözlerimi bu çorak toprağa ekti.
Şimdi neyi sulasam
Duman çıkıyor dallarından.
Ateş ve yangın eskisi gibi sakalımı ıslatmıyor
Biten bir savaşın başlangıcında.
Şub 23
Kısa bir misafirhanedir dünya
Günah ve cehennemin arasında
Güneş,
Yeni bir hakaret ve küfür için doğmakta
Ve gün
Üzerimize telafisi mümkün olmayan bir utanç taşımaktadır.
Ah!
Gözyaşlarımın sularında boğulmadan önce
Bir şeyler söyle!
Ağaç,
Ataların günahkâr cehaleti
Rüzgâr,
Sürekli kötülüğü soluyan bir vesvese
Sonbahar mehtabı,
Dünyaya bütün kirini seren küfürdür
Bir şeyler söyle
Boğulmadan önce gözyaşlarımın sularında
Bir şeyler söyle
Bütün kapılar güzel
Açılır azabın ülkesindeki ovalara
Aşk, yapıştıkça tene,
İnsanı bunaltan kirli bir rutubettir
Ve gök
İnsanı toprağa yerleşik kılıp
Kaderine ağlayış akıtan
Bir tavandır
Ah!
Sularında gözyaşlarımın boğulmadan önce bir şeyler söyle!
Ne olursa olsun
Pınarlar
Tabutların arasından çalarlar sularını
Ve saçlarını dağıtan ağıtçılar yalnız gururu kalmıştır dünyanın
Paklığını ve temiz kalan kaldıysa neyin
Satma artık aynalara
Facirlerdir yalnız, gün be gün
ihtiyaç duyan aynalara
Sessiz oturma öyle
Allah aşkına
Önce boğulmadan sularında gözyaşlarımın
Aşka dair
Şub 23
Yazın bittiği her yerde söylenir,
Böyle kırmızı kalkan görülmemiştir,
Ölüleri örten yapraklardan başka.
Çünkü sahiden yaz bitmiştir,
Göle bakmaktan usanır insan,
Koru tutmaktan, yol gözlemekten;
Çadırlar toplanır, yaralar sarılır;
Durgun bir yolculuk, uzun bir şapka,
Artık yaprakları beklemektedir.
Her yerde yazın bittiği söylenir,
Çürür çiçeklere yapışan kanlar;
Belki uzaktan iki atlı yaklaşır,
Belki yakından iki yaprak kalkar;
Akşamın örtüsü derelerde yıkanır,
Gökyüzünü görünce gecenin devi,
Çıkarıp şapkasından yıldızlar saçar,
Cüceler bunu bilir, gürgenler bilir,
Aşkın uyumadığı her yerde söylenir.
Şub 23
Şiir Burçları
Şiir bir çıkartmadır, uyuyan topraklara uyumayışlardan.
Şiir ısrarlı bir telkindir, ama tekin olmayabilir bazı telkinler gibi.
Şiir yazılamaz olunca mı anlaşılır nasıl yazılacağı?
Şiir, kapatmalarla dolu bir haremi elegüne açmak gibi.
Tanrı iyi şairleri şiir ağası olmaktan korusun!
Bazan bir şair, tek şiirle, bir başka şairin yüzlerce şiirini yok eder.
Bazı kitapların yanında not: tükendi. Şiirler, şairler için de geçerli.
Yalnızlıklardaki gibi, şiirlerdeki kalabalık da bir uyumsuzluktur.
Hava ve kara limanları gibi, yer yer şiir limanları da olmalı; şiir trafiğinde yersiz tıkanmaları önleyecek limanlar.
Şair, kendi tarlasına da su isteyen kişidir. Bu istek çekişmelere, çatışmalara yol açar. Sonra bu su, bazen faydalı ürünler verir, bazan baldıran otları. Ne olursa olsun şiir, bir tarlayı koruma çabasıdır.
Var mısın bir İzmir ya da Paris? Çok bunaldılar mı gezilere çıkamayanlar, oturur şiir yazarlar.
Sevdiğimiz insanlara bile ancak işimiz düşünce uğrarız da, şiirleri arayıp soran yok diye niçin yakınırız?
Şiirler, beraber söylenen solo şarkılardır.
Başarılı bir şiirin keyfi bir yenisine kadar sürer, duyulan o hüzün bir vefasızlık utancıdır.
İki tür şair sevilmez: Ya sızlanan ya da bitpazarında hurdacı dükkânı açmış.
Şiir bir inattır: Ne yazarız onlar gibi ne de bizden başka sanat.
Rahat düşkünlerine uzaktır, bazı algılar. Güçlü şiirler de çaba ister.
Şiir, yananlar ve kendini yakanlarla dolu dönemlerde içten bir yanışı gösterir.
Şiir, İnce ince soğan doğramak gibi. Çok eğilmişseniz üstüne, yaşarır gözleriniz.
Kurşuna dizilir ölürler, şiire dizilir dururlar.
Şiir, varlıklı-yoksul, ikisinin de uzağındadır,
Bir beraberliğin bitişinde her zaman biraz hüzün vardır, hele şiirler için.
Ara sıra uzaklasın şiirden, üstüne düşmeyin, o sizi istemiyorsa boşunadır direnmeniz (tıpkı aşktaki gibi).
Sözlük maddeleri, roman okur gibi ard arda okunur mu?
Bir sözlükte bir maddeye bakarız, bir süre sonra bir başka maddeye, ve kapatırız kitabı.
Sonra bir yenisine, ya da tekrar evvelce baktıklarımızdan birine. Şiir kitapları için de geçerli.
Güçlü şiir ya bir hayır – ya bir bedduadır.
Şiir iki şey ister: hem seni, hem hünerini. Tek başına sen sıkıcı bir ağırlıksın, hüner ağırlığı hafifletir.
Biri şiir yazar, biri o şiir üzerine kendini.
Camın hemen yanına oturmak gibidir bazı şiirler; oysa gerilerde bir yerden uzaklar da görülür.
Bir kişiyle bile konuşulamaz şeylerle dolmuşsa bardak — başlar şiir taşkını.
Solmuş sarı fotoğraf, duvarda, bir zaman çektiğimiz — şiirin başka bir tanımı.
Bir şiir yazılırken, daha önce yazılmış, aşağı yukarı aynı havada, aynı temada bir başkası, hayranlık ya da hasetle hatırlanıyorsa, bu yenisinde de iş vardır (bazan da yok).
Bir eldir güçlü şiir, el verse kıvıracağımızısanırız:
İnce, çelimsiz görünür, oynar bizimle ve çok sürmez elimiz yapışır masaya.
Tedavi klinikleri gibi, şiir klinikleri de olmalıydı.
Şiiri hareketli yapan, kimi sözcükler arasında gidiş gelişler, hemen görülemeyen alış verişlerdir.
Şiir ziyaret saatleri 24’ten sonra olmalı. Ne yazık ki 24’e kadar, gelenler de çok değil.
Bazı şairlerin ölümüne yanarız, ancak onların şiirleridir ki, yıllar sonra soğuklarda gene ısıtır bizi.
Bazı besinler insanı tok, bazı şiirler insanı genç tutar ve ikisi hemen hemen aynı kapıya çıkar:
Önlenir oburluklar, erken kocamalar.
Gizli şiir sayısı, gizli işsiz sayısından aşağı değildir.
Birçok şiirler, varlıklarını duyuramaz, kendilerine bir elin uzanmayışına sessizce katlanırlar.
Bir şairin yakındığımız yanı ya dilidir, ya dilsizliği.
Bir duvarı aşamayan seslenişler şiir. Duvarın arkasında millet maç seyrediyor.
Şiir kazalarında ölenlerin, sakat kalanların sayısı, trafik kazalarındakinden kat kat fazladır, hep aşırı hızdan, dikkatsizlikten.
İlham, evet, bir şey vurdu oltaya, ümide kapılırız.
Ama iğneye takılan, atılmalık bir fasarya da olabilir. Önemli olan sözcüklerin birbirini çekmesi, dizelerin dizi dizi ağda birikmesidir.
Çalçene şiircikler, bir kaşık suda gargara. Şiir bir durum, bir sorun üzerinde ölçülü konuşan, susunca da bizim düşünmemizi bekleyen bir olgunluktur.
Siz hangi dizede hangi sözcük, daha da yerinde, daha da güzel – sormadan değiştiriniz!
İyi şair, gereğince Karac’oğlan. O söyle
“Kim var imiş ben burada yoğ iken.”
Behçet Necatigil
(Bile/Yazdı Düzyazılar I, İst 1983, s.31-35.)
Şiir İçin Küçük Tractatus
(Tractatus: poetico-philosophicus)
Şiir Dil değildir, Söz’dür..
1.1. Şiirin tarihi Dil’den Söz’e doğrudur (Historisizm).
1.2. Şiirin tarihi, kopmalarla belirlenir. Mallarme’nin şiiri, ondan öncesiyle yerdeğiştirmiş bir şiirdir.
1.3. Şiirin geleneği, onun tarihi değildir.
2.2 Şiir Dil iken kapalı, Söz iken ‘açık yapıt’tır.
2.1. Şiir Dil’den arındıkça, anlamdan da arınır.
2.2. Şiirin gösterilen’i kavram değildir, imge’dir.
2.3. Bir tanım: Şiir, dünyanın zihinsel imgesidir.
2.4. Öyleyse, özneldir şiir: Bir imgenin iki ayrı zihinde birbirine benzer olup olmadıklarını denetlemez: ‘Si duo idem faciuntnon est idem’.
2.5.’Güneş bir altın güldür’ dizesinin zihinsel imgesinin, her zihinde ayrı bir ‘resmi’ vardır.
3. İmgenin nasıl alımlanabileceği konusunda okura yol gösterilebilir mi? Bu yol göstericiliğin pratik bir yararı var mıdır? Bu yol göstericiliğe karşın, gene de okurun şairin zihnindeki imgeyi (eğer, böyle bir imge varsa! Olması gerekmez çünkü…) alımlayıp alımlamadığı denetlenemez.
3.1.İmgenin alımlanması için şiirsel metnin kendisine konulacak yol gösterme eklentileri, metni şiirsel bir metin olmaktan çıkarır. Neden?
3.2.Şair, şiirine ‘ey okur bu imgeyi şöyle alımla!’ diye bir yol gösterme eklentisi yapamaz. Oysa 3.3.müziksel metinlerde bu türlü yol gösterme eklentileri (Elgar, Stravinsky) çoktur ve bu eklentiler, metni müziksel bir metin olmaktan çıkarmaz. Neden?
3.4.Müziksel metinde yol gösterme uyarıları icracıya yöneliktir. Şiirsel metin açısından, böyle bir dolayım yoktur.
Müzikte icracı, deyim yerindeyse, bu tür eklentileri ‘süzer’.
3.5.Buna karşılık Karlheinz Stockhausen, Klavierstück XFöe bir dizi müziksel yapı önerir, icracı bu yapılardan herhangi birini, başlangıç için özgürce seçebilir (bkz. Umberto Eco). Necatigil’in Kareler’de yaptığı bu değil midir?
3.6.Bir imgenin nasıl alımlanması gerektiği konusunda okura yol göstermek, o imgeyi ‘imge’ olmaktan çıkarır, ‘kavram’a dönüştürür. Şiir de, Söz olmaktan çıkmış, Dil olmuştur artık.
3.7. 3.1’deki sorunun yanıtı 3.6’dadır.
Hilmi Yavuz
Özdeyişler
Şiir, sessizlik içinde bir atılımdır. Uyumlu düzenli ölçüler, amacı belirli yankılar, heceler ve dalga uzunlukları yardımıyla, bu sessizliği kırar.
Şiir, yankıları en yüce noktasına varan bir yetkinliğin çevresinde dönen yörüngelerin izidir.
Şiir öyle bir kukla oyunudur ki, orada füzeyle uğraşanlar ve deniz uçurumlarına dalanlar altıncı duygu ve dördüncü boyut üzerine gene çalarlar.
Şiir, bir düşüncenin, bir ikinci düşüncenin ve sonra bilmem kaçıncı bir ara düşüncenin titreşimi çevresinde akan bir düğümdür.
Şiir, yaban ördeklerinin göçüyle kararmış bir gökyüzüdür.
Şiir, kendisine oyun arkadaşı olacak bir dansöz gölgesi istiyen bir yankıdır.
Şiir, taş üzerinde bir yüzgeç, bir kanat kalıntısı ve bu arada da okunaksız bir ant’tan başka bir şey değildir.
Şiir, bilinmiyenin ve bilinmiyecek olanın sınırları üzerinde yangın çıkaran hecelerin araştırılmasıdır.
Şiir, hem bir milyon dolar bulan insanın, hem de onu yitiren insanın çıkardığı çığlığa öykünmedir.
Şiir, paradokstan çıkan eğitimdir; Dünya, önce hayatı beşiğe kor, sonra mezara.
Şiir, duruk hecelerin devingen düzenidir.
Şiir, gökkuşaklarının nasıl oluştuğunu ve niçin yok olduğunu açıklıyan imgesel bir belgedir.
Şiir, sümbüllerle bisküitler arasında bir bileşimin gerçekleşmesidir.
Şiir, ateşin, bacaların, peteklerin, papatyaların, insanların ve kızıl gün batımlarının şehvetli ve mistik bir matematiğidir.
Carl Sandburg
(Çev.:Orhan Duru)
Şiirin İlkeleri
Şiir ve Matematik
Bir şiir yalnız o şiire giren değil, bir de girmeyen kelimelerden meydana gelir.
Bu ifade ilk anda saçma gibi görünürse de şairi şekilci bir görüşe ve kelimelerin şiire girmeden önce biribirleriyle yeter derecede çarpışması fikrine çağırması bakımından dikkatle ele alınmalıdır.
Bir şiirin güzelliği kendi dışında bıraktığı kelimelerin sayısıyla doğru orantılıdır.
Okuyucu Denen Kuvvet
Bir şair şiirlerinin beğenilmemesine pek dikkat etmelidir.
Çünkü sağ duyusuyla hareket ettiğini sandığımız o okuyucu denen kuvvet yargılarını hep eldeki ölçülere göre yapar ki, bu sese kapılan her sanatçı yeni adına hiç bir şey getirememek zorunda kalır.
Şiiri Aratmıyan Mısra
Bir mısranın tek başına çok şey anlatacağını pek sanmıyorum.
Bir mısranın güzelliği veya sağlamlığı ancak kendinden önceki ve sonraki mısralarla belli olabilir. Gerçi:
“Varsın gönül aşkınla harap olsun efendim” gibi bir başına bütün etkisi yapan mısralar da vardır ama bunların başka mısraları aratmayışı da nihayet iki üç okuyuşu geçmez.
Gerçeğin İkiliğine Dair
Sanat alanını saran gerçek, her gün içinde bin çeşit olay çalkalanan hayatın gerçeğinden farklıdır.
Madde ve ruh dünyasının gerçeği birçok mantıksızlıklar;, çılgınlıkları, fikirsizlik ve bayağılıkları barındırabildiği halde, sanat eseri daha ölçülü gerçek peşinde koşmak, gerçeğin bir defa cereyan etmiş olanından çok, her zaman ve her yerde tekrarlanacak olanını araştırmak zorundadır.
Bu, sanatın temel ilkesidir.
Hayatın hiçbir şey öğretmek, anlatmak istememesine karşılık sanatçı okuyucuyu sözlerine inandırmakla yüklüdür. Bu yüzden o, eserinin hazırlıklarını tamamlarken mantık kanunları çerçevesinde geçen veya o zannı veren olayları seçmek yoluna gider.
Nitekim, Danimarkalı Prens’in çılgınlığını yahut bilgeliğini anlatan eserde, son perdenin yüreğimizi bunaltması, o kral döşemelerini kirleten cinayetler zincirinin hayatta benzeri olmamasından değil, piyesteki gerçeğin kendisini hayattaki gerçekten kurtaramamış bulunmasından ileri gelmektedir.
Sâlah Birsel
(Şiirin İlkeleri, 1954)
Şiir Üstüne Söyleşi Notları
1. Benden veya benim kuşağımdan önce yazılmış şiirleri kendi değerleriyle başbaşa bırakarak araya kesin bir çizgi çizdiğime inanıyorum. Bu çizginin başlangıç noktasına, oluşumuna, bugüne gelişine, kısacası belli bir şiir sürecinin ayrıntılarına değinmek istemiyorum.
Oteller kenti, şiirimin vardığı son durak değil elbette. Ne var ki, bundan sonra şunu şunu amaçlıyorum da demiyorum. Çünkü amaçlamak, özel olsun, biçimsel olsun şematizmin şiirde geçerli olduğunu kanıtlamak anlamına gelir ki, bu da şiirin özgül işleyişine ters düşer.
2. Bireyi toplum içinde somut olarak görünür duruma getirmek, giderek daha da derinlerine inerek, onun içsel dramını kurcalamak cabasındayım.
3. Şiirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır.
Şu da var: Uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. Nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?
4. Büyük büyük sorunlara el atmak şiiri küçültebilir kanımca. (Ayrıca büyük sorunlar nedir, küçük sorunlar nedir, bu da başlı başına bir tartışma konusudur.) Örneğin pek yaygın olan Hamlet tipini günümüz aydınıyla karşılaştırdığımızda , Hamlet’in kişiliğinde daha bir büyüklük ya da derinlik bulabileceğimizi hiç sanmıyorum. Şair yetinmesini bilmeli; büyüklüğü, derinliği dilde aramalıdır.
5. Bütün sanatların şiire, şiirin de sanatlara katkısı vardır elbette. Örneğin Oteller Kenti’ nin “Sera Oteli” bölümündeki düzyazısal şiirler dikkatle okunduğunda görülecektir ki, dizelerden daha yoğun bir dizeler bireşimi ön plana geçmektedir. Bu böyleyse, bir düzyazı örgüsü, bir düzyazı dokusu şiiri çerçevelemiyor, bunaltmıyor, onun özgür yapısını kısıtlamıyor demektir.
Uzun şiirlerimdeki öykü öğesine gelince, öyküden çok bir “anlatma” söz konusudur burada da. Ayrıca her şiir önünde sonunda (az ya da çok) bir “anlatma” değilse nedir?
Ekleyeyim : Sait Faik’ in “Hişt Hişt” öyküsünde ne kadar şiir varsa, benim şiirlerimde de o kadar öykü vardır.
Diyebilirim ki, bütün sanatsal türler, şiirin potasında eriyebildiğince, şiirin doğal gereçleridirler.
6. Dünya yazınında bütün yazın türleri iç içe geçebiliyor. Bizde ise bu tutum yadırganıyor nedense. Bence bu karşılıklı trafiği yadsımak, şiirimizi alışkanlıklardan kurtararak çeşitlendirememekten, onu dünya şiirinin süreci dışında düşünmekten başka hiçbir anlama gelmiyor.
7. Şiirlerimdeki kişiler satranç taşlarına benzerler. Onlar, düşsel ya da gerçek, bende olup bitenlerin toplamıdırlar olsa olsa.
Gene de…
Şair kendi özel kişiliğini şiirinin ardında gizlemesini iyi bilmelidir. Forster, “Yazarın yüzü okuyucunun yüzüne çok yaklaşıyor,” der.
8. Güzellik düşündürücüdür. Bu yüzden de lirizmle hiçbir ilişkim olmadı diyebilirim. “Liriği söyleyen kimse, kendi duygulanışının bilincinden çok, duygu anının bilincindedir,” der James Joyce.
9. Oteller Kenti’inde yalnızca insanlar insanlara yaklaşıp kopmuyor. Onların yedeğinde nesneler de aynı işlemi sürdürüyorlar.
Üçüncü bölümdeki üç kavas, zaman kavramını ortadan kaldırmakla görevli. Acılarını iyi tanıyan Bayan Sara ise, cin kadehlerinin eşliğinde değişik bir orkestraya katılıyor; “Dişi bir İsa gibi” kendi kendini yaşama ya da ölüme çiviliyor. Doğrusu iyi bilmiyorum, yaşama mı, ölüme mi? Bütün bildiğim bilemediklerimden sızan bir kan gibi kitabı kendi rengine boyuyor.
10. Köklerinden aldığı suyun yeterliliğini ya da yetersizliğini bir ağaç ne kadar bilebilirse…
Edip Cansever
Sinema ve Şiir Notları: I
298. “Sözcük” bir dilin sözlüğünde hazır bulunur. Şair bu sözcükleri alır, kullanacağı yeri seçer ve oraya yerleştirir. Sözcüklerin yakın anlamlılık, karşıt anlamlılık, yakın seslilik, eş seslilik vb. olanaklarından yararlanarak; onları çatıştırarak örer dizelerini. Bazen kendisi de bir sözcük üretir ya da bir sözcüğü bozar, yeniden kurar, dönüştürür. Can Yücel (bunu daha önce bir başkası yapmadıysa o), “renk” ve “âhenk” sözcüklerinden (“rengârenk”e de bir göndermede bulunarak…) “rengâhenk”i yaratmıştır. Aynı şair “yardanbitme” der; “sevgiliden olma” ya da “uçurumda açan (çiçek)” anlamında. “Yar” sözcüğünü “uçurum” ya da “sevgili” (yâr) anlamında kullanır. Böylece “yerdenbitme” sözcüğünü de devindirir belleğimizde. “Sarıhoş” dedim bir şiirimde; “sarı”, “hoş”; “serhoş-sarhoş”, “hoşsarı”, “hoşluğun sarılığı” anlamlarını tek bir sözcüğe doldurarak.
299. Sinemada yönetmen sözcükleri (çekimleri) hazır bulmaz; bir “çekimler kaynağı sözlüğü” yok. O, kendi sözcüğünü (çekimini), sonsuz çekim üretebilme olanağı sunan nesneler dünyasından seçip yaratmak zorunda. Başka birine ait çekimi kendi filmlerinde kullanan yönetmenler, sinema dilinin ayırdında olan gerçek ustalar. Onlar, söz konusu çekimin yerini saptarken, sözlükteki (kendisinin olmayan) sözcüğü şiirine yerleştiren şairler gibi çalışır. Bu konu üzerinde en dikkate değer çalışmayı yapan Pasolini, “Film yapmak, şair olmaktır.” demiştir.
301. “Şiir, sözcüklerle resim yapmaktır.” biçiminde sunulan genel geçer görüş, genel geçer bir doğru. Her dize (ne kadar soyut da olsa…) insan anlağında görsellik taşır. Sözcüklerle resim yapmak, “biçimi bozmadan nesnelerle bir görsellik kurma” anlamında kullanılmış bile olsa; soyut, kapalı, örtülü bir resim anlamını taşır. Montajla üretilmiş ya da tek çekimlik bir sahne, bir dizenin (küçük İskender, sözcükleri birleştirerek kavramsal bütün oluşturur…) karşılığı olarak düşünülebilir “sözcüklerle resim yapma” bağlamında.
302. Dili sözden ayırmak; aynaya düşen görüntüyü nesnesinden ayırmak olur.
Can Bakkotar
(Budala,14)
Sinema ve Şiir Notları: IV
143. Kısa metrajlı filmin şiir sinemasına en çok uyan yapıda olmasının sayısız nedeni vardır. Mesajını becerebildiğin ölçüde kısa sürede vermek… Şiirde de -en uzun şiirde bile- kısa filmde de bir tek fazladan sözcüğe (çekime) tahammül yoktur. Kısa film kısa şiire benzetilmiyor; şiire benzetiliyor. En uzun şiir bile gereksiz bir sözcüğün yükü altında ezilir. Kısa film de… Şiiren de, kısa filmin de mesajlarının uçları açıktır. Passollini’nin “şiir sineması” dediği sinemayı kısa film yaratıyor. Nerede başlayacağını, nerede biteceğini, ne kadar süreceğini bilmiyorsunuz. İnsanı şöyle bir savurup boşluğa bırakıyor. Şiir de öyle yapmaz mı?… İlle de para kazanmak beklenilmeyen iki sanat varsa biri şiirdir, öteki kısa film! Kısa filmin de, şiirin de odağında tek yürek vardır. Bu tek yürek örtüşebileceği yürekleri bulmak için çırpınır.
160. Bütünüyle anlaşılmış şiir, gazete haberi düzeyindedir! Büyük şiir duyumsanır, susturur, şaşırtır, “Anlıyorum, ama ifade edemiyorum.” dedirtir. Yine de anlaşılamamıştır.
164. Aptallar çoktur, aptalları anlayanlar da… Dahiler azdır, dahileri anlayanlar da… Doğa sanıldığı kadar cömert değil!
168. İçindeki çocuğu hep çocuk tut!
173. Senaryo yazarlığı var artık! Romancılık bundan sonra başlayacak!
232. Jean Cocteau, “Ozanın şiirden başka derdi olmamalı.” diyor. Ya uzmanlaşmaktan söz ediyor; ki bu tükeniştir; ya da yaşadıklarının, tanıdıklarının hepsini ozan gözleriyle toplayıp şiire taşımaktan söz ediyor; ki bu, ozanın bütün varlıklarını toplamasıdır şiir kaynağına, çağlamak üzere.
234. Chateaubriand, “Şiir, seçmek ve gizlemek sanatıdır.” diyor. Salâh Birsel, bir şiirin değerini “dışarıda kalan sözcüklerle” ölçüyor. Bilgin ozan ve zeki okuyucu… Gerçek şiir bu bağlamda değer kazanır. Sıradan anlatıları, radyo ve televizyonların tükettiğini söylemeye gerek bile yok. Şiiri gerçekten kaygısınan ozanlara ve okuyuculara gün doğuyor. Beyinleri afyonlanmışlar çırpınıyor, görüyorum… Hiçbir çağ, zeki insanı bu kadar farklı kılmadı. Aptallar doktorların koyduğu perhiz nedeniyle bütün meyveler önlerindeyken el süremeyenler; zeki insanlar ise o meyvelere ulaşmak için ağaca çıkmak zorunda… Ama onlar bunu göze aldılar!
235. Ozan, olanı olduğu gibi söylüyorsa, salt dedikodusunu yapıyordur yaşamın. Ozan, kodlamalıdır. Kodlananın açılımını yapan, bütünüyle anlamayabilir… Böyle bir derdi de yoktur zaten ozanın…
241. Şiiri ve ozanı farklı kılan nedir?… Yönetmen para karşılığı da film çekebilir; ressam ısmarlama resim çizebilir; boyutları, objeleri, objelerinin konumları, renkleri belirlenmiş resimler… Ismarlama şiir yazılamaz; yazılsa bile o şiir, “şiir” olmanın uzağındadır. Para karşılığı yapıt vermeyi yalnız ozanlara yasaklıyorum. Ozanın farkı bu…
244. Bir iç sesi var yaşamın: şiir.
245. Sanat yapıtı, doğada çoğu zaman kaba hatlarıyla bulunan seslerin, renklerin, objelerin ve görünçlüklerin düşsel yaratım gücünden beslenerek estetize edilmesi; bu ses, renk, obje ve görünçlüklerin duyumsal güzelliğe ulaşılması ereğiyle kurgulanmasıdır. Kurguculuk, şekilcilik değil; şeklin bombalanıp yerle bir edilmesi, “okuyucuyu” kışkırtmasıdır.
Can Bakkotar
(Budala, 18)
Sinema ve Şiir Notları: V
246. Sinemada, şiirde ve asıl önemlisi de hayatta “mükemmel” yoktur. Mükemmel olma çabasındaki insan, yok oluşa doğru savrulur. Güzel, kusurlarıyla güzeldir. Kusursuz olmaya çabalaması, bir gün kendi kusurlarını da göremeyecek kadar körleştirir kişiyi. Ancak başkalarına zarar verdiğini bildiği kusurlardan arınma çabası, insanın en saygın erdemi olacaktır.
258. Sanatta her şey yeniden keşfedilmeye açık. Keşiflerin tüketildiği bir çağda yaşıyorsun. Kendi sesin, kendi rengin, kendi tarzınla yaklaş; öğrendiklerini unutarak.
259. Herhangi bir filmde oynama şansı verilen insana, ölümsüzlük bağışlıyor yönetmenler. Deforme olmadan sonsuza kadar korunabilecek peliküllerin yapılması, oyunculara sonsuza kadar sürecek “yaşama”nın habercisi olacaktır.
268. Sanatçılar çok geniş yığınlara ıslık çalar; dönüp bakanlarsa birkaç bin kişidir.
274. En uzun şiir bile aslında kısa şiirdir. Şiirin uzunu kısası olmaz aslında. Şiirin uzunluğu-kısalığı biçimseldir. “Bir, gibi, ama, oysa, sen, ben, ve, ki, ancak, dahası, eğer…” vb. sözcükler elden geldiğince şiirin dışında bırakılmışsa; dahası, göndermede bulunulan görünçlüklere, çağrışımlara, imgeleri karşılayan sözcüklere okuyucunun anlağında yer verilip bunlar şiire alınmamışsa; okuyucu o sözcükleri görmediği halde o sözcüklerin karşılayanlarını şiirde bulabiliyorsa en uzun şiir bile kısa şiirdir. Şiirde fazladan tek sözcüğe tahammülüm yok. Kısa filmin şiire benzetilmesinin nedeni budur. Kısa filmde tek fazla çekime yer yoktur. Uzun metrajlı film, fazladan olduğu sezilen çekimleri izleyiciye hissettirmeden taşıyabiliyor bünyesinde. Ama kısa filmin ve -uzun metrajlı bile olsa- şiir sineması filminin buna, fazladan bir çekime tahammülü yoktur. Şiir sinemasının ve şiirin uzunu-kısası bu nedenle olmaz.
284. Dostluklar bakımından kendimi, hiç düşünmeden, dünyanın en şanslı adamı ilan edebilirim. Bu nasıl mı oldu? Dostluğunu denediğim bir sürü yalancının, hırsızın, ikiyüzlünün, itin, kopuğun da kahrını sabırla çekerek…
290. Eleştirmenler, “iyi” ya da “kötü” deme hakkını okuyucunun, izleyicinin elinden almamalı.
291. Çektiğin acılardan öyle yapıtlar damıtacaksın ki, acıyı çektirenler boğulup gidecekler yapıtlarının ezici etkisi altında. Bu, intikam almanın en doyurucu yoludur.
292. Öyle sloganlar, spot cümleler üretilir ki, gerçek kaybolur gider arada. Gerçeği savunmak için direnci bile kalmaz insanın. Sindirilir insan. Örnek mi? “Kadın duyarlılığı” denir, “erkek sözü” denir, “ana yüreği” denir. Ya “erkeğin duyguları ve duyarlılığı”, ya “kadının güvenilebilirliği”, ya “babanın yüreği” nerede?
293. Radikal feministlerin mutlu olma şanslarının olmadığını görüyorum. Çok yazık! Yeni bir kadın imgesi yaratmaya çalışıyorlar. Erkeğe öykünen kadın! Bu imgeye uymaya çalışan kadın, kadınlığa özgü yönlerini yitiriyor, geriye de bir şey kalmıyor.
304. Uyak, şiire yalnızca müziksel bir katkı sağlayabilir. Uyak yapmak için şiirin tek sözcüğüne bile dokunmayın; çünkü uyak düşüncenin, metaforun ve göndermelerin üzerini kapatarak sözcüklerin anlamını kısıtlar, onları kısırlaştırır; imgeyi çürütür, imgenin önüne geçerek onun üzerine ölü toprağı serper. Uyak yalnızca duymaya, imgeyse özümseyerek duyumsamaya yol açar.
312. Bir şiir yaz; belki ortalığı ayağa kaldıramazsın, ama öyle bir şiir olsun ki, okuyanların dimağı allak bullak olsun. Onu sarsın, kuşatsın, ağına düşürsün; ama karmaşık, çok yollu, çok okumaya açık olarak okuyucuya özgür olduğunu anlatırken onu kışkırtsın. Film çekmek istiyorsan onu da bu şiiri yazdığın gibi çek. Şiirin ya da filmin bunları beceremiyor mu? Onu parçala ve yok et!
Can Bakkotar
(Budala, 19)
-Bu dünyanın her parçası benim insanım için kutsaldır. Kırlarda açmış kokulu çiçekler, bizim kız kardeşlerimizdir. Bufalo, geyik, büyük kartal, bunlar da bizim erkek kardeşlerimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki su damlacıkları, atın vücudundan buharlaşan ısı ve insanlar hepsi aynı aileden değil midir? Siz beyaz insanlar, çayırlarda açmış çiçeklerden tat alan rüzgârı koklamasını öğrenmelisiniz. Onu kutsal saymalı ve korumalısınız…
Kızılderili şefi Seattle, 1854
-Renkler ve zevkler tartışılmaz.
Baudelaire
-Şiirin amacı bizi şiir hâline sokmasıdır.
Edgar Morin
-Istırapların en büyüğü, eğer yanıtı yoksa, şiirin kaynağıdır.
Ludwig Feurbach
-Her alışkanlık elimizi daha becerikli, aklımızı ise daha beceriksiz yapar.
Nietzsche
-Hayatla meselesi olanlar -ben dahil- özellikle ’70’li yıllarda çok estiler, çok gürlediler. Oysa hayatla olan meselenin şiirimize esas itibariyle ’80’li yıllarda girdiğini düşünüyorum.
Sina Akyol
– Bu şiirin, bu resmin, bu müziğin faydası ne? Bu sorular sanatçıyı hep yormuştur. O kimseye faydası olsun diye yapmaz ki sanatı. Yapan varsa yalancıdır, ya da yeteneksizin tekidir ve yeteneksizliğini böyle bir özüre sığınarak gizlemeye çalışmaktadır.
Tuğrul Tanyol
-Bir şair çoğu kez sözcükleri de şeyler (nesneler) gibi algılar, öyle algılatır.
Ahmet Ada
-Çok yalnız olan için gürültü bile bir tesellidir.
Nietzsche
-Şiirlerim açıklandıklarında büyülerini yitirirler. Açıklama diye bir şey mümkünse tabii!
Gérard de Nerval
-Heidegger kendi adının çevresinde öyle bir tabu oluşturmuştur ki, onu anlamış olduğunuzu kavradığınız anda, yanlış anladığınızı fark edersiniz.
Theodor Adorno
-Tüm gönlümle inanıyorum ki, her insan kendi hayatının yanı sıra birkaç hayat daha sürüyor olmasaydı, kendi hayatını yaşayamazdı.
Paul Valéry
– Ulusal devletleri korumak gerekir, çünkü ulusal devlet demokrasileri az çok memnun edici bir şekilde işlemektedir.
Edgar Morin
– Kadınlar, çocuk ile hakiki insan olan erkek arasında kalan bir tür ara basamaktır. (…) Kadınlar kalplerinin derinliklerinde erkeğin para kazanmak için yaratıldığına, buna karşın kendilerinin de mümkünse onlar hayattayken ama en geç ölümlerinin hemen ardından bunu harcayıp bitirmek için yaratıldığına inanırlar.
Schopenhauer
-Gözyaşı akıtmaktan anlayan dramatik şairler ödüllendirilirler. Bu yetiye en buruşuk soğanlar bile sahiptir, bu ünü birlikte paylaşırlar.
Heine
-Kötü şair, şuurlu olması gereken yerde şuursuz; şuursuz olması gereken yerde şuurlu olandır.
T. S. Eliot
Köse bir şair yüzüne sık sakallı şiir yakışmaz.
Abdülkadir Budak
Şiir kata kata değil ata ata yazılır.
Abdülkadir Budak
Aşıksız aşklar neyse şairsiz şiirler de odur.
Abdülkadir Budak
Biçim şiirin özüdür.
Abdülkadir Budak
Aşktan şiir yapmaktan çok şiirden aşk yapmayı başarmalıdır şair.
Abdülkadir Budak
Yazmayınca kirlendiğim doğrudur.
Abdülkadir Budak
Ah ben doktor yerine şiirlere gittim de
Diyalogsuz bir bahçe monolog gül doğurdu.
Abdülkadir Budak
Kaynak: http://www.siirpenceresi.com/