Yangın

Dışarı çıkıyorsanız dikkat! çiçeklerle karşılaşmayın
Ya da koklamayın onları, iyisi mi yüzünüzü örtün şapkanızla
Ya da düşünmeyin hiç, ben bakın öyle yapıyorum
Neden diyeceksiniz, insandaki sevgiliyi eskitiyor bu çiçekler
Güneşe benzetiyorlar adamı, masaya vurmuş koyun bulutlarına
Pek tuhaf! ben de sahanda yumurtayı kıskanırım
Beni seviyorsanız dikkat! köşe başındaki camcıya sorun
O ne derse doğrudur, dalga geçmeyin adamla
Üstelik beni sevmek haşlanmış pirinçleri beyazlatır
Günaydın!
Sabahlarınız gibidir beni sevmek, horuzun renkleri gibidir
Beni sevdiniz mi yangındır artık parmaklarınız
Sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum
Bunu her zaman yapıyorum, akılla oynamak yani
Öyle trenler var ki insanı şımartıyor
Çıkıp kuruluyorum pencere yanına gel keyfim gel
Gidip duruyorum böylece, adımı bileceksiniz çok ülkeli adam
Üstelik daha kalkma saati gelmeden trenlerin.
Sokağa dökülüyorsam dikkat! bu da doğrudur oldukça
Bir kanunu vardır belki, ya su içmişimdir ya da yıkamışımdır yüzümü
Olmıyacak şey mi niye bakmayayım denizlere
En akıllı tarafımdır balıkla deniz tutmak.
Bir cümle tuhafsa dikkat! pek tuhaftır insanın tırnak çıkardığı
Sonra da boyadığı, ne demeli sonra da kestiği
Korkum yok ben güpegündüz rakılar boğazlıyorum
Gözlerimi batırıyorum ıstakozlara
Oh ne güzel şişenin de bir anlamı oluyor böylece
Kim konuşuyor ben konuşmuyorum.

Bir gün çok yürürseniz dikkat! sinekler şehirde kalıyor
Bütün taşıtlar paslanıyor ayrıca
Pencereli yıldız, misafirli oda, bol bol öttürüyorsunuz onları
Çünkü kırlara çıkıyorsunuz, şemsiyenizi bırakın ayıp
Bana parmağınızdaki çiçekleri gösterin.

Bir yere kapanıyorsanız dikkat! yanınızda olsun elleriniz
Kim ne der bakındı işte durmadan ellerinize
Dünyayı dolaşan damarlar içinde
En kemikli taraflarıyla zencileri döversiniz
En kirli yerleriyle çat kapı fakir mahalleleri
Ayıptır yani insan elini temiz tutmalı biraz.
Bir gün ölümü beğenmeyecekseniz dikkat! ölmeyin kolayla
Kadınlara sarkıntılık edin, hoşa giden bardaklar satın alın
Ya da bir aptalın yalnızlığını seçin, çicçk sulamakla olsun bu
Tıkır da tıkır işleyen apartmanlar vardır ya, sakın ha
Ya da her sabah
Göğe bir yüz metre kollarınızla.

Edip Cansever

balikla_deniz_tutmak Yangın

İnşirah

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2. Yükünü senden alıp atmadık mı?
3. O senin belini büken yükü .
4. Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul,
8. Yalnız Rabbine yönel.

İnşirah Suresinin İnsan Psikolojisine Etkileri

1-Biz senin “Sadr” ını “Şerh” etmedik mi?”

“Şerh” kelimesi, Kalbin de içinde bulunduğu göğsün genişletilerek sıkıntı ve üzüntüden arındırılması ve ferahlık ve sevinçle dolması anlamına gelir. Aynı zamanda bilgi ve hikmet genişliği ve zengin fikir vermek manası da verilmiştir (E.H.Yazır, Hak Dini, Kur’an Dili, Feza G.Y., c:9, s:290).

“Göğsün açılması”, Peygamberimizin (S.A.V.) ilahî nur, ilim ve hikmetle desteklenmesi, kalp ve zihindeki sıkıntının alınıp ferahlığın verilmesi şeklinde açıklanmıştır (9/292-4).

Bu kelime, Kur’an’da bu sûreden başka dört ayette daha geçmektedir

Hz.Musa, Firavun’u uyarmak için görevlendirilince Dua etti: “Rabbim sadrımı genişlet, işimi kolaylaştır, dilimdeki bağı çöz!” (20/25).

“İmandan sonra kim sadrını küfre açarsa Allah’ın gazabı ve azabı ona olacaktır” (16/106)

“Allah kimin sadrını İslam’a açarsa o Rabbinden bir nur üzeredir. Allah’ı anmada kalbi katılaşana yazıklar olsun!” (39/22)

“Allah kime hidayeti isterse göğsünü İslam’a açar, kimi saptırmak isterse, göğe çıkıyormuş gibi göğsünü daraltır” (6/125). Ayetlerden anlaşıldığına göre, iki peygamberin zikrettiği bu kavram, Üç ayette kalp anlamında kullanılan “Sadr” ın, imana, İslam’a veya inkara açılması anlamında alınmıştır.

Buna göre şerh etmek, kalbin inanca, dilin de beyana açık hale gelmesi şeklinde özetlenebilir. Ki bu, insanın içine ve dış dünyaya yönelmesi, hem enfüse hem de âfâka açılması ve iç-dış uyumunu sağlayıp, zorlukları aşması böylece feraha ve huzura ermesi olarak da yorumlanabilir.

“Şerh” kelimesinin, insanın iç dünyasının, bütün boyutlarıyla derinlemesine analiz edilmesi, psikolojik tahlillerin yapılması ve onu inşiraha sevk edecek şekilde, derinlemesine etütlerde bulunulması dersini verdiği düşünülebilir.

“Sadr” kelimesi, göğüs ve bağır demektir. Kalp daha çok içte olup biten bir duruma isim olurken, “Sadr” kavramında ise, ruhun eserlerinin, insanın bütün benliğiyle ilgili olması ve dışa da yansıması söz konusudur. Sadr, kalpten farklı olarak dünyaya yönelik cepheye de sahip bulunmaktadır.

İnsanın ruh haritasını etraflıca okuyabilmek, duygu, düşünce ve davranışlarını anlayabilmek için, “Sadr” kavramının Kur”an”da hangi anlamlarda kullanıldığını belirlemek gerekmektedir.

a-Sadr, benlik anlamında:

“Allah sadrlarda olanı yoklamak, kalpte olanları temizlemek için böyle yaptı, sadrlarınızda ne varsa bilir” (3/154.)

“Allah kimin sadrını İslam’a açarsa o Rabbinden bir nur üzeredir. Allah’ı anmada kalbi katılaşana yazıklar olsun!” (39/22).

b-Sadr, akıl ve kalbin kılıfı anlamında: “Yeryüzünü dolaşıp ibret alsalardı, düşünen kalpleri, işiten kulakları olurdu. Gözler kör olmaz, sadrlar içindeki kalpler kör olur” (22/46).

c-Sadr, kalp anlamında:

“Allah sadrı İslam’a ve küfre açar” (6/125,16/6,39/22.)

d-Sadr, akıl anlamında:

“Kur’an, ilim sahibi olanların sadrlarında yer eden apaçık deliller-ayetlerdir” (29/49).

e-Sadr, kalpten ve akıldan geçen duygu ve düşünceler anlamında:

“Allah, sadırlarda olanı bilir, yerde ve gökte olanı bilir, gizli açık her şeyi bilir” (35/38; 64/4).

f-Sadr, hafıza anlamında:

(Diriliş sonrası)”Sadırlarda olan ortaya döküldüğü zaman!” (100/10).

g-Sadr, nefsin arzuları anlamında:

“Sadırlarınızdaki arzulara ulaşırsınız!” (40/79).

h-Sadr, bilinç-bilinçaltı ve hayal anlamında.

“Sadrınızda ortaya koyduğunuz, büyüttüğünüz yaratık bile olsanız dirileceksiniz” (17/51.)

ı-Sadr, ruhsal hastalıkların mekanı anlamında:

“Size Rabbinizden bir nasihat, sadrlarınızda olana bir şifa, hidayet kaynağı ve Rahmet olarak Kur’an gönderildi” (10/57, 9/14).

i-Sadr, vesvese alanı anlamında:

“Sadırlara vesvese veren ins ve cinin şerrinden Allah’a sığınırım de!” (114/5).

k-Sadr, olumsuz duyguların merkezi anlamında:

“Sadrlarında olan düşmanlığı gizlerler”(3/18,11/5), “Sadrlarında kibir var” (40/56), “Sadrlarında korku hissederler” (59/13) “Sadrlarındaki öfke- ye çare olsun diye” (9/14). “Sadrlarında kıskançlık hissetmezler” (59/9).

l-Sadr, ruhtaki darlık, sıkıntı, kaygı, üzüntü vb.anlamında:

Peygamberimizin, müşriklerin yaptıklarına ve görevi konusunda sadrının daralmasını, endişesini, hüznünü dile getirir (7/2,11/2,15/97,94/1) “Sadrlarında sıkıntı ve kaygı duyanlar!” (4/90). “Sanki semaya çekiliyor (oksijen azalıyor) gibi, inkarcı, sadrında daralma hisseder” (6/125). “Cennetliklerin sadrlarından, dünyada sıkıntı veren ne kadar olumsuz duygu-düşünce varsa çıkarılır” (7/43,15/47).

m-Sadr, tutum ve davranışlar anlamında:

İki yerde beden davranışı anlamında kullanılır. Birinde, müşriklerin Peygamberimizden yan dönmeleri gizlenmeleri, sadrlarıyla beraber bedenlerini çevirip gizlemeleri (11/5) ki büyük ihtimalle bu, beden dillerinin, yüzlerine yansıyan davranışlarının, Peygamberimiz tarafından çözülmesini ve okunmasını (47/30) engellemeye yönelikti. Diğerinde ise, Şuayb Peygamberin kızları, su başındaki çobanların, sadrlarını-bedenlerini çevirip, dönüp gitmeleri ni beklediklerini ifade ederler (28/23).

Öyle anlaşılıyor ki, “Sadr” kavramı, İnsanın Ruh ve Benliğinin, bütün varlık mekanizmalarındaki kaynak ve tezahürlerinin genel ismidir. Bu kavramın en büyük özelliği, kapsamının geniş olması, insanı bütünlük içinde ve derinlemesine ifade etmesidir. Bu kavramın, özellikle psikoloji ve Pedagoji ilimleri için son derece yararlı açılımlar sağlayabileceğini söyleyebiliriz.

Bu kavramın en büyük özelliği, kapsamının geniş olması, insanı bütünlük içinde ve derinlemesine ifade etmesidir. Bu kavramın, özellikle psikoloji ve Pedagoji ilimleri için son derece yararlı açılımlar sağlayabileceği söylenebilir.

Buna göre “Sadr” kavramı Ruhun tamamını kapsayan bir anlam içermektedir. “Şerh” de ruhtaki bütün tıkanıklıkların giderilmesi, iman ilim ve hikmetle donatılması, bunun sonucu olarak da ruhta sevinç, huzur ve saadetin hakim olmasıdır.

Şerh edilen bir sadr, inanç ve bilgiyle aydınlanmış akıl kalp ve nefis bütünlüğü içindeki ruhun, psikolojik olarak, duygu, düşünce ve davranışlar anlamında olumlu, yararlı, düzenli ve sistemli fonksiyonlara sahip olduğunu ifade eder.

Aslında her bir ayetin ayrı ayrı ele alınıp, farklı ayetlerle de irtibatlandırarak açıklanması yararlı olurdu. Ne var ki konumuzu aşmak, detaya inmek istemiyoruz. Genel bir fikir verdikten sonra çıkan sonucu belirleyelim.

Başta Peygamberimiz olmak üzere bütün Peygamberler, deyim yerindeyse, bütün Ruh Varlığı üniteleriyle birinci sınıf bir Ruha, diğer ifadeyle şerh edilmiş bir sadra sahiptirler. Çünkü seçilmişlerdir, süzüle süzüle kaymak, kaymağın özü haline gelmişlerdir. Allah, Adem’i, Nuh’u, İbrahim’i…ve diğer Nebileri saflaştırarak seçtiğini bizzat beyan etmektedir (3/33,22/75)

Birinci sınıf dedik, çünkü yukardaki “Sadr” bütünlüğünden parçalar koptukça, ana orijinal bütünlük parçalanmakta; saf altına demir, elmasa kömür katılması gibi, cevher değeri düşmekte, derecelenme kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. İnsanlar, bu genel “Sadr” şablonuna uyum sağladıkları oran da ruh dünyalarının aydınlanacağını ve insanlık skalasında durumlarına uyan bir yere sahip olacaklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Aynı şekilde ruh rahatsızlıklarından, kişilik ve davranış bozukluklarından kurtulmanın çaresi, açık akıl ve kalp ameliyatı geçirmek, duygu ve düşüncelerde operasyon yapmak, yaptırmaktır. Böyle liyakatlı, elleri Nurlu ve kadirli, “Sadr” hastalıkları uzmanı, cerrahlar bulursanız, en yakın tarihe gün almanızı öneririz!Yoksa tabipler kervanı yol alır da ortada kalırız, yaralı halimizle sonra ıssız çöllerde ne yaparız?

Sonuç olarak: Allah’a yönelen, “Sadr”ını ona yöneltip açan insana Allah da yönelir ve huzur, mutluluk ve ferahlıkla ruhuna genişlik verir.

Bu ayet bize, insanın “Psikolojik yapısı” konusunu düşündürmektedir.

2,3-“Sırtını ezen, belini büken-çatırdatan o ağır sıkıntı yükünü senden indirmedik mi?

“Vizr” kelime olarak ağır günah anlamına gelmekteyse de bu ayette ağır sıkıntı, gam, keder ve tasa olarak yorumlanmıştır (Yazır,9/295).

En başta Vahiy ağırlığı gelir ki, Müzzemmil Süresi, 5.ayette : “Üzerine ağır bir söz bırakacağız!” şeklinde beyan edilmiş ve Peygamberimiz gelip, üzerinin örtülmesini istemişti. O’na, bütün Peygamberlerden farklı olarak; evrensel çapta bütün insanlığın sorumluluk yükü yüklenmişti!

Öncelikle Peygamberimiz verilen (Duhâ süresinde hatırlatıldığı gibi) büyük nimetlerin sorumluluk ağırlığını vicdanında derinlemesine hissediyor ve Allah’ı, Allah’ın büyüklüğüne göre tanıma, ibadet etme, şükretme ve Peygamberlik görevini hakkıyla yerine getirme hassasiyetini taşıyordu. Bunların yanında Mekke toplumunun, Puta tapması, Vahyi hafife alıp alay etmeleri, Peygamberimize deli ve büyücü şeklinde iftiralar atmaları, Müslümanlara işkence yapmaları da Peygamberimiz ağır gelen ve üzen sebeplerdi (Yazır,9/297-8).

Peygamberimizin, Mirac’a giderken olduğu ve bu sûrede de kapalı bir şekilde ifade edildiği gibi, göğsü gerçekten yarılıp fizik ötesi bir müdahale gerçekleşmiş olsun ya da olmasın ( Yazır,9/292), sonuçta Allah bu seçkin Peygamberinin Ruhuna, nur, marifet, ilim, hikmet, güç ve huzur vermiştir.

“Vizr” yani günah kavramını gerçek anlamıyla ele alırsak, çıkaracağımız ders; günahlarımızdan arınmak ve günahlarımızın oluşturduğu, ruhumuzu zorlayan belimizi büken psikolojik rahatsızlıklardan uzaklaşma adına gönlümüzü açması için Allah’a yöneltmek olmalıdır.

İnsanın ruhunu ezen, ağırlığıyla zayıf düşüren bütün sıkıntı, kaygı, korku ve üzüntülerin oluşumunda, yerleşmesinde, güçlenmesinde ve insanın hayatını etkilemesinde “Vizr” kavramı, “Sadr” ve “Şerh” kavramlarının içerdiği anlamlarla yakın ilişkisi içindedir.

Vizr, diğer tanımlama ile psikolojik her ağırlık; ister doğrudan günahlardan kaynaklansın isterse insanın biyolojik ve psikolojik rahatsızlıklarından dolayı ortaya çıkmış olsun, sonuçta insan ruhu için problem oluşturan bir anlam ihtiva etmektedir.

Buna göre “Vizr” kavramının, Psikolojik hayatın bütün olumsuzluklarını temsil ettiğini söyleyebiliriz. Günahın büyüğünün ve küçüğünün olması gibi, psikolojik rahatsızlıkların da farklı boyutlarda olup ruha değişik derecelerde ağırlık ve sıkıntılar verdiğini düşünebiliriz.

Sözgelimi “Vesvese” insanın bilinçaltı ve hayal dünyasına gönderilen süslü bir görüntüden ibarettir ve çoğunlukla kaçınmak zordur. Ancak insan bunu “Evham” haline getirir, iç dünyasında şişirir büyütürse, değişik fobilere yol açabilir, paronaid bir kişilik bozukluğu yaşayabilir. Vesvese aslında hayalî ve hafif bir özelliğe sahip olmasına ve bunu olumlu ileri adımlar için bir vasıta yapma şansına sahip bulunmasına rağmen, insan bunu büyüterek ağırlaştırıp ruhuna yüklerse, psikolojik hayatını tehlikeye atmış olacaktır.

Ele aldığımız bu üç kavramın ortak özelliği, kapsamlarının geniş, etkilerinin güçlü olması, insanı bütünlük içinde ve derinlemesine ifade etmeleridir. Bu kavramın, özellikle psikoloji ve Pedagoji ilimleri için son derece yararlı açılımlar sağlayabileceği söylenebilir.

“Sadr” kavramı Ruhun tamamını kapsayan bir anlam ve yapı içermektedir. Vizr de ruha ağırlık veren her çeşit olumsuzluğu simgelemektedir. “Şerh” ise ruhtaki bütün tıkanıklıkların giderilmesi, iman ilim ve hikmetle donatılması, bunun sonucu olarak da ruhta sevinç, huzur ve saadetin hakim olmasıyla Psikolojik denge ve ahengi anlatmaktadır.

Psikolojik ağırlıklardan arınarak şerh edilen bir sadr, nefsin tezkiyesiyle, inanç ve bilgiyle aydınlanmış akıl kalp ve nefis bütünlüğü içindeki ruhun tanımı olarak karşımıza çıkar. Ve psikolojik olarak, duygu, düşünce ve davranışlar anlamında olumlu, yararlı, düzenli ve sistemli ve de huzur verici fonksiyonlara sahip olduğunu ifade eder. Özetle Allah’a yönelen, “Sadr”ını ona yöneltip açan insana Allah da yönelir ve huzur, mutluluk ve ferahlıkla ruhuna genişlik verir.

Öte yandan bu ayet, hiç kimseye kaldıramayacağı yükün yüklenmeyeceğini ifade eden ayeti hatırlattığı gibi (2/286) böyle bir durum söz konusu olduğunda bu yükün kaldırılacağı konusunda da ilahî bir teminatın verildiği şeklinde bir yorum da yapılabilir. Hayatî sınırdaki rızkın taahhüt altına alınması gibi.

Bu aynı zamanda sabır gücünün, insanın başına gelebilecek her zorluğu aşmada yeterli olacağı ve insana her psikolojik rahatsızlıkla baş edebileceği konusunda, güçlü bir iç enerjisinin verileceği anlamına da gelir.

Bu sabır ve tahammül enerjisi konusu, insanın belini çatırdatacak kadar ağırlığı olan zorluklar konusunda da geçerli olmaktadır, bir işi bitirip yeni bir işe başlama gücünü kendini bulma konusunda da. Ve bu dayanma gücü, insanın şânının yükselmesi, bir isim yapması, iş, eş ve aş sahibi olması ve insanlığa çaplı projeler sunması adına hayatta hedeflediği başarılar için de son derece gereklidir.

Ve insanın himmetinin çapı millet bazında buut kazanmışsa, en azından bir aileyi idare etme zorluğu içinde, milletleri perspektifine almışsa, bu sabır enerjisinin gerekliliği evrensel bir boyut kazanmış demektir. Hz.Nuh’un 950 yıllık sabır dolu hayatı, zamana karşı sabır açısından bize bir ipucu verebilir.

Bu sebeple insanın, hem mevcut sabır gücünü ölçülü ve yerinde kullanması hem de, sabır gücüne yeni bir sabır gücü eklemesi gereği ortaya çıkmaktadır.

Böyle evrensel sabır gücüne sahip olmak için, buluğ çağına gelinceye kadar çocuklarımıza verilen eğitim son derece önemlidir. Oruç, sabrı en iyi öğreten bir ibadettir. Bunun yanında ebeveynin, çocuklarını sabırlı davranışlara alıştırmaları adına katkıları gereklidir. Öncelikle çocuklara zevklerini erteleyebilme yetisi kazandırılmalıdır. Onlara iş ve vazife vermeli, başladıkları işi tamamlamaları sağlanmalıdır. Zaman zaman faturayı ödeme, kitap okutma, spor yaptırma, alışveriş yaptırma, otobüse binme, bir konuşmacıyı sessizce dinleme gibi sabır gerektiren pratik uygulamalarla, hayata karşı sabırlı davranmayı, psikolojik yatkınlık ve alışkanlık haline getirmeleri sağlanmalıdır. Bir haltercinin orantılı olarak, gittikçe ağırlığını arttırması gibi ölçülü biçimde onların sabır güçlerini geliştirmeye çalışmalıdır.

Bunların yanında özellikle ergenlik dönemlerinde, çocukları meşgul edip olumlu yönde gelişmelerini sağlayacak meşguliyetlere yönlendirilmeli asla boş vakit geçirmelerine fırsat verilmemelidir. Sabır gücü her zaman her insan için, hem fazla enerjisini denetim altında tutma, hem de boş zamanlarda duyarlı halde bulundurmada yeterli olmayabilir. Bu sebeple sabrın, küçük yaşlarda bir yaşam şekli haline getirilmesi, yavrularımızın gelecek hayatları için bir zorunluluktur.

Hayat başlı başına bir zorluktur ve hiç bir zorluk çekmeden, zorluklara göğüs germeden başarıya ulaşma şansı yoktur. Ayet insanın, zorluklar karşısında kolaylık sağlayacak sabır gücünün geliştirilmesini ve aynı zamanda mutlaka meşgul edilmesini isterken, aslında, hayatta insanın yararına olabilecek şeyleri istemiş olmaktadır.

Hayatta karşılaşılan bütün zorluklar karşısında, yetişkinlerde ortaya çıkan çoğu psikolojik rahatsızlıkların temelinde de aslında, zamanında yeterince sabır eğitimi almamış olmalarının bulunduğunu ve boş zamanları değerlendirme alışkanlığını edinmemiş olduklarını söylemek yanlış olmasa gerektir.

Bu ayetler bize, insanın “Psikolojik hastalıkları” konusunu düşündürmektedir.

4-“Senin şânını yükseltmedik mi?”

Bu konuda ilk belirtilen husus, Peygamberimizin isminin, Allah’ın ismiyle beraber her gün hatta her saniye, sayısız dille ezanlarda ve dualarda anılmasıdır (Yazır, 9/299). Çok ayette Peygamberimiz, “Allah ve Rasûlü” şeklinde anılır (4/59,80; 48/28-9). Allah ve melekler O’na Salâtü Selâm getirirler (33/56).

Ve asırlardır milyonlarca gönülde baş köşede O’na yer verilir. Hacca gidenler gözyaşlarını hediye olarak O’na sunarlar. O’nu anlamak, anlatmak ve övmek için kalemlerle diller yarış ederler, ama ne ederlerse kendilerine ederler; çünkü O’nu anlatmakla aslında kendilerini değerlendirirler!

Allah’ın şânını yücelttiği ve gönlüne huzur verdiği Peygamberimiz, ona yönelen her insan için yanıltmaz bir huzur ve yücelik kaynağı olarak tanımlanabilir. Peygamberimize Salâtü selam getirmekten başlayarak, onu tanımak ve örnek güzel ahlakını hayatımıza model olarak almak, hem insanın şânını ve değerini yüceltir hem de, ruhundaki her çeşit ağırlığı hafifleterek, psikolojik hayatına huzur kazandırır.

Allah’ın şânını yücelttiği ve gönlüne huzur verdiği Peygamberimizle, gönlümüzdeki sıkıntı ve üzüntülerimizin tedavi edilmesine ne dersiniz? İç düşünceye yönelik, telkin ve hipnoz gibi tavsiyelerde bulunan kitaplardaki öneriler, ciddi uygulanınca insanlara yarar sağlayabiliyor. Peygamberimizin ismi ve O’na Salâtü selam getirme, daralmış “Sadr” lara ferahlık kazandıracaktır, bunda hiç kuşkunuz olmasın!Bu eylemimizle aslında Allah’ın ve meleklerin yaptığı işi beraber yapmış olacağız. Bu kadar şerefli, bereketli ve etkili bir sözcük dizisi belirlemek imkansızdır.

“Allâhümme Salli Alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed!.”.

Her tekrar, aynı zamanda bir tanıtım mesajı sayılır. O, bizi Ahirette tanır ve bendendir der alır! Abdest uzuvlarının parlaklığıyla tanıması gibi, Secde eden ve Hizmetlerde koşan Nurlu Simaları tanıması gibi…

Şânı yüce Nebimizi iyi tanımak, O’nu yaşamak, O’nu tanımayanlara tanıtma yolunda çalışmak, şânımızı yükseltecek, ruhumuzu ferahlatacaktır Modelleme, Psikolojinin ve Pedagojinin önemli kavramlarından birisidir. Özellikle kariyer ve zenginlik konularında başarı yolunda sivrilmiş kişilerin modellenmesi üzerinde hassasiyetle durulur ve dünyada örnekleri gösterilir.

İnşirah süresi, bize kısacık ömürde fani hedeflerin çok fevkinde, evrenseli kucaklayan, ebetlere uzanan başarı yolunda modellenecek bir Yüce Zat ve O Zat’la bütünleşmiş iki önemli yöntem önermektedir. Birisi başarı yolunu kolaylaştırmak için, zorluklarla boğuşarak, sürekli çözüm alternatifleri üretmek, diğeri de, ebedî başarıyı elde etme yolunda hiç durmadan, boşluk bırakmamacasına hayatı hizmet ve eylemlerle doldurmak!

Bunun getirisi de Psikolojik bütün ağırlıklardan kurtulup iç huzuruna kavuşmak, bütün zorlukları aşarak başarıya ulaşmaktır.

Peygamberin şanının yüceltilmesinden yola çıkarak, insanların onore edilmesinin psikolojik etkisini de değerlendirmeye ala biliriz. İnsanları onurlandırmak, zorluklarla baş etme ve meşguliyeti sürdürme adına çok iyi bir motivasyon yöntemidir. Çünkü insan yaratılış itibariyle kendisi hakkın da güzel şeyler söylenmesini ister ve bunu duyunca da mutlu olur.

İnsanın onurlandırılması bir çeşit teşvik ödülü gibidir. İnsanları taltîf etmek toplumda da pozitif etki yapar. Böylece iyi işlerin çoğalmasına vesile olur. Çünkü insanlar güzel sonuçları olan davranışları model olarak alırlar ve onu genellikle taklit ederler.

Peygamberimizin adının Allah tarafından yüceleştirilmesi, Peygamberimiz için nasıl büyük bir şeref ise, Allah katında şânı böylesine yüce bir Nebi’nin sevenleri olma şerefine ermek de bizim için tarifi imkansız büyük bir şeref sayılmalıdır.

Ve insanları onurlandırmanın en önemli yöntemi de, onların Allah ve Peygamber katındaki değerlerinin yücelmesi adına yapılan; kalplerine iman, akıllarına bilgi ve psikolojik hayatlarına huzur ve inşirah kazandırma adına güzel çalışmalarda ve faaliyetlerde bulunmak olacaktır.

5,6-“Her zorlukla beraber bir kolaylık vardır”, “Evet, her zorlukla beraber mutlaka bir kolaylık vardır!”

Peygamberimizin çektiği zorluklardan sonra, “Sadr”ına ilim, hikmet, güç ve ferahlık verilmesiyle ulaştığı kolaylık ve bundan sonra devam edecek kolaylıklara dikkat çekilmiş oluyor.

İki kez tekrarlanarak adeta otomatik bir davranış ve alışkanlık durumu kazanmamızı istercesine dikkatimizin çekildiği bu konu, son derece önemli bir konudur. Ve insanın psikolojik hayatını doğrudan motive edici bir gücü vardır.

Kolaylık anlamındaki kelimenin, azamet ifade eden tenvinle gelmesi ve umum ifade eden nekre oluşu sebebiyle kolaylık, zorlu ğa oranla daha fazla ön plana çıkarılmakta ve bir zorluğa karşı adeta pek çok kolaylık yollarının bulunabileceği uyarısı yapılmaktadır.

Ayetlerden konuyla ilgili şu mesajları okumak herhalde mümkün olabilir.

a-Ayetler öncelikle zorluk kavramına bir bakış açısı getirmektedir.

İfadede, zorluğun kolayca, bir kolaylık olarak kabul edilebileceğinin bir anlatımı hissediliyor. Zorlukla karşılaşan bir insana, bir çırpıda düşünmeden, emniyet, huzur ve güven telkin ederek: “Üzülme zorluklar kolaylıklar için var, zorlukta pek çok kolaylık var, zorluktan kolayca kurtulma ve kesin çözüme ulaşma yolu var, ben de seninle beraberim!” diyorsunuz.

Bu, en azından karşı tarafa olumlu bir ileti olarak gidecek, zorluğun ilk anda oluşturduğu şok etkiyi hafifletecek, bilinçsizse davranarak ortaya çıkacak zarar riskini ortadan kaldıracak ve moral ve motivasyon konusunda ön hazırlık anlamında ilk peşin ve en önemli kolaylığı sağlamış olacaktır.

Her şeyden önce zorlukları hayatın doğal parçaları ve süreçleri olarak görmek gerekir. İmtihan, eğitim ve hizmet dünyasına salınan bir Ruha, Maddenin hareket ettiği, zamanın ortaya çıktığı bir evrene ve yıpranmak zorunda olan bir bedene sahibiz. Biyolojik ve Psikolojik yapımız, mükemmelleşebilmek ve sonsuzluğa göre bir form kazanabilmek için, geçici dünyada geçici meşakkatlere bulaşmak ve onlarla ateşlenmek zorundadır.

Yerken lezzet almayı kabullendiğimiz gibi, dolaşım ve boşaltım zorluklarını da doğal kabule diyoruz. Ama tedbir olarak yeterince yiyor ve uygun besinleri almaya yerinde ilaç kullanmaya çalışıyoruz. Yörüngesinde dönen dünyamızın mevsimleri meydana getirerek bizi üşütmesini de terletmesini doğal karşılıyoruz. Ama ısınmak ya da serinlemek için zorluklarla mücadele de ediyoruz. Evlat sahibi olmak, peşin avans bedensel lezzetlerin yanı sıra mutluluk ve sevinç de yaşatıyor fakat bu, getirdiği sorumluluk zorluklarını zevkle kabullenmeye ve uğraş vermeye engel olmuyor.

Hayat gerçekten güzel! Hayat başlı başına güzel! Çünkü hayatı veren “Hayy” güzel! Fakat hayat zorluklarıyla bir başka güzel!

Zorluklar, hayatın güzelliklerinin ortaya çıkmasına yardımcı olduğu, anlam ve değerini daha iyi anlamamıza ve sevmemize sebep olduğu, çoğu zaman pek çok güzelliklere başlangıç ve nüve olarak fonksiyon gördüğü için, aslında hayatın güzellikleri kadar onlar da güzel!

Ve zorluklarla elde edilen şeylerin kadir ve kıymeti daha iyi bilinir, daha güzel muhafaza edilir.

Güzelin mukaddimesi de güzel olur; acı ve çirkin görünse de! Acı veren iğne ve ilaç gibi. Hastalık ve ölüm gibi!

Her güzellik gibi çirkinlik de, iyilik gibi kötülük de, hayat gibi ölüm de, kolaylık gibi zorluk da bir “Vakıa” dır. Bunu kabullenmek ilk ve en önemli adımdır. Bu aslında kolaylığa yönelmenin de ilk basamağıdır. Kabullenilmeyen zorlukların, kolay çözümden uzaklaşma riski her zaman yüksek olur.

Zorluklar aslında insan için avantaj olabilir. Bu sayede insanın bilinmeyen farklı yetenekleri ve gizli enerjisi ortaya çıkar, duygu ve düşünceleri gelişir, bilgi ve deneyimi artar. Büyük şair ve yazarların çok zor şartlar altında, başka zaman ortaya koyamayacakları eserler meydana getirdikleri bilinir. Rakip ne kadar güçlü olursa, bir sporcu, o denli hazırlık yapar ve gerilime geçer.

Peygamberimizin: “Kolaylaştırın zorlaştırmayın!” şeklindeki ifadeleri bu konu içinde ayrı bir anlam kazanmaktadır.

Zorlukların, kolay yolla çözüme ulaşabilmesi, kolaylaştırılması için farklı alternatifler üretilmelidir. Bu, kolay ve isabetli olanı seçme imkanı verir.

Zor olanın yüklenmesi ile zorlaştırmak ayrı şeylerdir. Öncelikle zor olan konular, görevler vb sorumluluklar, onları kaldırabilecek kapasitede olanlara verilerek, kaldırabilecekleri zorluklar yüklenerek, herkese bir kolaylık sağlanmış olur.

Zor olan konuya kolay yöntemlerle ulaşarak kolaylaştırmak gerekir. Bu tedrîcilik demektir ki Kur’an’ın ve Peygamberimizin temel eğitim yön temlerindendir.

Zor olan da istenir fakat kolay yöntemlerle alıştırılarak istenir. Bir sporcunun yavaş yavaş ağırlık arttırarak çalışması ve sürekli zor olan ağırlığa doğru ilerleyerek rekor kırması gibi. Çıtanın yüksekliği kademeli olarak arttırılması gibi.

Kolaylaştırmak ve zorlaştırmamak kişiye göre bir uygulama biçimi sunmak anlamına da gelebilir. Mezheplerin asılda, ana konularda, temel meselelerde bir oldukları halde, teferruata ait meselelerde farklı olmalarının bir hikmeti de Peygamberimizin alternatif davranış biçimleri sunmasıdır. Öte yandan Peygamberimiz çölden gelen bir insanla, başından beri kendi kültür çevresinde yetişmiş insana yaklaşımı ve yüklediği sorumlulukları ve beklentileri de farklılık arz etmiştir. Ve O daima zor işlere kendi seçtiği zorun adamlarını görevlendirmiştir.

Şu iki durum yanlış sonuç verebilir: Zorluklara önem vermemek, ilgisiz kalmak, ihmal etmek ve gerekli görevleri yerine getirmemek, zorlukları baş edilebilir olmaktan çıkarır, insanın hem kendine hem de çevresine zarar verecek hale dönüştürebilir.

Öte yandan zorlukları gereğinden fazla büyütmek, üstesinden gelinemez olarak nitelemek de insanı ümitsiz yapar, hayal kırıklığına uğratabilir, psikolojik problemlere yol açabilir.

b-Ayetlerde her zorluğun içinde bir kolaylığın gizlendiği anlatılıyor.

Zorluklar, kolaylıklar konusunda birer uyarıcıdır. Zorluklar, tedbir alma ve çözüm üretme davetçileridir. Zorluklar, gerçek anlamda bir zihin tetikleyicisidir. Zorluklar insanın hem kendisiyle hem dış dünya ile yakın temasa geçmesini ve buluşmasını sağlayan ciddi arabuluculardır. Zorluklar irade ateşleyicileri, başarı yolunda mücadele tatlandırıcılarıdır. Zorluklar hem Allah’a yöneltmesi hem de insanı hedefine ulaştırması yönüyle mutluluk üreten sabır mekanizmalarıdır.

Zorlukla beraber bir kolaylığın olduğundan, ikisinin birlikteliğinden söz ediliyor. Bunu ifade ederken de ilginç bir anlatımla, iki zıt olay yan yana getiriliyor. Aslında zıtlar bir araya gelmez; bir iş ya kolay ya da zordur. Sadece zorluk dereceleri farklıdır. Fakat ne kadar zor olursa olsun, zorluktan kurtulmanın zor ve imkansız olmadığı, bir çıkış yolunun mutlaka bulunduğu gerçeği, imkansız kavramların yan yana getirilmesiyle vurgulu biçimde anlatılmış oluyor.

Nitekim geceyle gündüz de aslında bir arada olmaz fakat kesinlikle biliriz ki her kışta bir bahar, her gecenin bağrında mutlaka bir gündüz ve ı-şık saklı bulunmaktadır. Ya da bir topuma ve çekirdeğe baktığımızda son derece basit gelir oysa içinde meyveleriyle birlikte koca bir ağacın programının saklı bulunmaktadır Sperm ve yumurta hücresinde de gen haritalarıyla insan serüveninin bulunduğunu biliriz. Aynı şekilde psikolojik her rahatsızlığın içinde mutlaka bir çıkış yolu ve huzura ermek için bir terapi yöntemi var demektir.

Zorluğun içinde kolaylığın olması şöyle de açıklanabilir: Her zorluğu da kolaylığı da veren, insanın iradesini de hesaba katan Allah’dır. Her zorluk, içinde ilahî Rahmeti, Hikmeti ve İnayeti de barındırıyor demektir. Her zorluğa yönelen insan içindeki Rahmet kolaylığını hissedebilir; onu arayıp bula bilir, üstelik peşin hizmet lezzeti ve ücreti şeklinde bir kolaylığın gizli olduğunu da fark edebilir.

Demek ki kolaylık deyince aslında başarılı bir sonuçtan önce, Allah’ın insana lütfettiği manevî lezzet ve ruhî haz gelmektedir ki insan için moral açısından en büyük kolaylık şüphesiz bu olmalıdır. Moral ve motivasyon eksikliği çok mükemmelliği gölgede, teşebbüsleri yarıda bırakabilir. Güçlü motivasyon ise, diğerlerine göre avantaj sayılabilecek pek çok niteliği aşarak insanı başarı yolunda koşturabilir. Tarihî fıtrat gerçekliği içinde, inançlı, az ve zayıf güçlerin, silah gücü üstün çok kalabalıklara galebe etmesi gibi.

c-Ayetlerde her zorluğun içinde bulunan kolaylığın, aynı zamanda yeni zorlukların kolaylaşmasında da bir başlangıç olabileceği anlatılmış oluyor.

Bunu gelen ayetten çıkarabiliriz “Bir işten boş kalınca yenisine yönel!”.

“Zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Bir zorlukla mücadele edip onu kolayladıktan ve çözüme ulaştırdıktan sonra, boş kalma, yeni zorluğa yönel ve onu da kolaylamaya bak!” gibi bir anlam hissedilmektedir. Yani zorlukların kolayca açılması ve aşılması için, bir işin, teşebbüsün, çabanın ardın dan bir diğeri getirilmelidir.

Bu durumda zorluk sonrası kolaylık yeni zorluğun başlangıcı oluyor. O da kolaylanıyor, ardından bir başka zorluk geliyor!Ve bir salih daire oluşuyor: Zorluklar kolaylaşıyor; başarı tadı alınıyor, güven tazeleniyor, enerji birikiyor, şevk ve metafizik gerilim içinde, yeni bir solukla yeni zorluklara yöneliş, kazanılmış bu kolaylık içinde başlıyor. Ve bir zorluk bir kolaylık, bir zorluk bir kolaylık şeklinde bir yükseliş merdiveni oluşuyor.

Bu önemli bir konudur. Zorluğun içinde kolaylık kolaylığın içinde zorluk olduğu anlaşılıyor. Her zorluk kolay olmaya, her kolaylık da zor olmaya aday durumdadır.

Her zorluk kolaylıkla çözülürken ve sonuçlanırken, her kolaylık da bir zorluğun başlangıcı olmaktadır. Zorluk kolaylığa, kolaylık da zorluğa bürünmektedir. Bu durumda biz doğru anlamlı ters bir bakış açısı geliştirebiliriz. Yani zorluğa kolaylık adını verebilir, kolaylığa da zorluk diyebiliriz.

Mesela, alışmamış bir insan için kolay denilebilecek iki rekat namaz kılmak çok zor gelirken, bedenine su içirir gibi ruhuna namazı içiren insanlar için gece boyu namaz bambaşka lezzet verebilir. Oruç için de benzer yaklaşımda bulunabiliriz, malından veren cömertle vermeyen cimri için de.

Kolaylık ve başarı hakim olunca zorluk ortadan kalkmış oluyor. Zorluğun kendini bütün ağırlığıyla hissettirdiği yerde ise, hiç bir şeyin öyle bir çırpıda kolayca olamayacağının da bilincine varıyoruz. Bir ayet, “Öncekiler gibi bir kısım sıkıntılara uğramadan cennete kolayca girivereceğinizi mi zannediyorsunuz?” (2/214) demekle benzer yaklaşımı sergilemektedir.

Zorluk da kolaylık da doğurgan bir yapıya sahiptir. Zorluk bağrında kolay çözüm nüvelerini de taşır. Ortaya çıkan çözüm ve kolaylaşmış durum ise, yeni zorlukları doğurur, yeni mücadele alanları açar. Hem iç dünyada hem de dış dünyada fetihlerin ise sonu yoktur.

Psikolojik yatkınlık haline getirilmiş alışkanlıklar zorluk olmaktan çıkıp ruhun kolay davranışına dönüşür. Ve her mertebedeki zorluk, alışkanlık sonucu kolay olur, diğer zorlukları kolaylaştırmak da kolay hale gelir. Bu kuralın dışında kalmış hiç bir zorluk gösterilemez.

d-Ayetler zorluğu kolaylaştırma çabalarının içten ve sürekli olması gerektiğini vurguluyor.

Zorlukların kolaylaştırılması mücadelesi durmadan sürdürülmelidir. Ayet, bu mücadele sürecinin sürekliliğinin sağlanması ve hiç bir boşluk bırakıl maması konusunda uyarıda bulunmaktadır. Zorluklarla mücadele ederken, zorluklar karşısında kolayca çözüm üretip başarı hedefine ulaşma yolunda yürürken, asla moralsizlik, tembellik ve de teknik eksikliği gibi boşluklar bırakılmamalıdır. Aksi takdirde zorlukların aşılması kolaylıkların sağlanma sı ve hedefe ulaşılması imkansız hale gelebilir.

Buna göre, zorlukların kolaylığa dönüşmesinin temel sırrı, son ayetle nokta koyulduğu gibi Rabbe yönelerek; boş kalmamacasına ve hiç bir boşluk bırakmamacasına zorluklarla kıyasıya mücadele etmek, düşen kalkan ama tekrar tekrar kalkıp yürüyen karınca gibi sürekli denemektir. Samimi ve israrlı yöneliş sonrası dayanabilmiş ve yerini zafer anlamında kolaylığa bırakmamış hiç bir zorluk yoktur!

Çabanın ihlaslılığı ve sürekliliği, zor dağları bile yerinden oynatabilecek güçtedir.

Damladaki sabırlı süreklilik, mermeri bile deler. Yürekten kopan israrlı bir kaç söz yeri inletir gökleri hareket geçirir. Devamlılık, az olan ibadetin ve hayrın makbûliyetini de arttırır. Süreklilik alışkanlık kazandırır bu da tutum ve davranışlarda otomatikleşmeyle sonuçlanır.

e-Zorluklarla baş etmenin farklı açıları:

Zorluklarla baş etmenin sırlı bir anahtarı zorluklara karşı aşk duymaktır. Aşk duyulacak kalbin sahibinden gelen ve O’na yaklaştıracak olan ve sile ve basamaklar olarak görmektir. Çünkü O verdiği için, gülü gibi dikeni de hoştur. Nimetler ve lütuflar kadar, menfî ibadet yönüyle de O’na giden vesileler araştırmak ilahî emirdir (5/35, 17/57). Zorluklar insanın ruhunu, kalbini, duygu ve düşüncelerini Allah’a yöneltir. Bu, esas güç ve bereket kaynağıyla buluşma anlamına gelir ki, O’nun adına hareket eden insanın, üstesinden gelemeyeceği hiç bir zorluk yoktur yeryüzünde.

Hem ihlasla hem de azimle mücadele eden, zorluk nüvesi içindeki çok boyutlu semereye mutlaka ulaşır. İnsanın iradesi etkili olsun olmasın, başa gelen bütün zorlukları ve bütün sıkıntıları giderecek olan, her şeye hükmeden Allah’dır. Bu bakışla zorluklara yönelmek, Allah’a götüren vesileler araştırmak anlamına da gelebilir (5/35, 17/57).

İnsana düşen, her zorluğu aşarak bir kolaylığı elde etmesi, sonra çıkan ikinci zorluğu aşıp ikinci kolaylığı elde etmesi, üçüncüde, dördüncüde aynı şekilde düşünüp davranmasıdır…Ölmeyecek kadar gerekli olan rızkın, Allah’ın teminatı altında olması gibi, zorlukların tükendiği yerde kolaylık, yani başarı mutlaka elde edilecektir. Bu Allah’ın garantisi altındadır. Hakkın olduğu yerde yanlışın barınamaması gibi, kolaya, huzura, başarıya ulaşma yolun- da verilen mücadele sonucu zorluk kesinlikle ortadan kalkacaktır. Bu da kolaylığın önünün açılması demektir.

Özellikle insanın gereken çabayı gösterdikten sonra, çaresizlik içinde tevekkül ve duaya sarılması, ayet ve hadislerde örnekleri görüldüğü gibi açılmaz çok kapıların açılmasına, zorlukların kolaylıkla çözülmesine sebebiyet vermektedir.

İnsanların en büyük yanılgısı, sadece zorluklara konsantre olmaları, zorlukları saymaları, onları hayallerinde yığarak aşılmaz bir dağ engeli ve duvar olarak bilinçlerini hayal kırıklığına uğratmalarıdır. Bu da zorluk aşmayı bir kolaylık ve başarı olarak değerlendirememe gibi olumsuz bir sonuç verir.

Bir işi başaramamak, en azından onun o yolla başarılamayacağını öğrenmek demektir. Dene-yanıl-öğren yöntemi uzun ve zor bir yol da olsa sonuçta zor aşılır ve başarıya ulaştırabilir. Edison”un bir ampul için bin ampul patlatması, şimdi ye kadar belki bin kez an latılmıştır. Bu hatırlatma da bin birinci olsun!Kur’an’la ve Bilimlerle belirlenmiş gerçekleri deneyerek öğrenme söz konusu olmadığına göre, bütün malzeme önümüzde demektir!

İnsanlar için en büyük handikap da zorluğa gelememeleri, başarıyı kolay yoldan elde etmek istemeleridir. Bu, mizaçtan gelen bir yapı olabileceği gibi, kişilik bozukluğunun bir tezahürü, ya da nefse düşkünlüğün bir ifadesidir. Para her zorluğu aşan en kolay yol olarak görülebilir. Zengin olmayan insanı da helal olmayan yollarla servet sahibi olmaya itebilir.

“Zorluk acı verir, kolaylık da haz verir!”. Bu zahiren görüleni ve söylenenidir. Oysa zorluk acı değildir, o sadece tadı saklar. Ama onu sadece tadı arayana sunar. Aslında zorluğu tatmayanlar, içindeki lezzeti de fark edemezler. Her zor hizmetin avans hizmet ücreti mutlaka içinde bulunur. Bu anlamda da her zorluk içinde, kolaylaştırıcı unsurlar mutlaka var demektir. Cevizin dış yüzüne bakanlar, bir kat alta inemeyenler onu da kıramayanlar, öze ulaşamazlar; özdeki tada varamazlar.

Mesela can sıkıntısı aslında önemli bir zorluktur. Ardında pek çok zorlukları barındırır ve insanı hem dünyada hem de ahirette zora sokacak pek çok günah ve olumsuz davranışlar içine atabilir. Fakat inanç ve ilimle yaklaşılırsa, Allah’ın “Kâbıd” (kalpleri sıkan) isminin bir tecellisi olduğu düşünülür ve sıkıntı, Allah’ın “Bâsıt” (Gönle ferahlık ve inşirah veren) ismini misafir edecek bir tebessüme dönüşür. Gelen ayetin tavsiyesine uyulur, sıkıntı yapan boşluk, bir meşgale ve dost sohbeti veya hayırlara vesile olacak hizmetlerle doldurulur ve sıkıntı, bin veren gibi, gönül bahçesini neşe çiçekleriyle doldurur. Bunun gibi hüzün ve sıkıntılarına her biri aslında birer cennet-tûbâ ağacının çekirdekleri gibidir.

İşte dünyada hem inanç ve ibadet zorluklarına, hem dünyadan kaynaklanan bela ve musibetlere, hastalık ve ölümlere, hem haramlara direnme zorluklarına, hem de insanların iyiliği için hizmet yollarında zorluklara katlanmalara karşı Allah’ın cennetlik kullarına verdiği müjde:

“Dünyadaki amellerinize karşı yeyin için!” (52/19,69/24,77/43). “Siz ve eşiniz değerli bir misafir gibi cennete girin. Orda altın tepsi ve bardaklar dolaşır. Canlarının istediği, gözlerinin hoşlandığı her şey ve bol meyveler vardır. Orada ebedi kalacaksınız. Yaptıklarınıza karşı size miras verilen cennet budur!” (43/70-73). Cennet, sürekli yenilenen ve her anı orijinal olan bir yerdir. Oranın her neşesi yepyeni bir neşe doğurur, ama oranın neşesini buranın hayra vesile olan sıkıntıları doğurur.

Öte yandan sırf kolay olanda, rahatta ve istirahatta daima bir sıkıntı ve huzursuzluk saklıdır. Mirasın kıymetinin bilinmemesi bundandır. Bir mirasyedinin, akşama kadar çalışan ter dökerek para kazanan insanın, emeğiyle yediğinden aldığı hazzı alması düşünü lemez. Bazen “Hiçbir şeyden tad alamıyorum!” dediğimiz olur. Aslında bu Ruhun derinlerden seslenmesi, kendine özgü gıda istemesi, hareket ve aksiyon beklentisi mesajıdır. Mecnun cinnet tadına zor yollarda ermişti, sonra da Leyla vuslatı zorluk tadını kesmiş, bu yüz den ondan geçmişti…Başarı lezzet verse de o yolda hizmet, o lezzeti unutturmalıdır…

Allah’a gönlünü açan insanın, bir zorluğa karşı iki kolaylık gücü var demektir: Birisi kendi gücü diğeri Allah’ın lütfuyle katacağı fadlî güç!. Yardımcısı Allah olduğundan zorluk-kolaylık Salih dairesi oluşur. Allah’tan kopan insanda ise bu “Salih” olma vasfını kaybe der ve “Fasit” bir daire oluşur ve insan o zorluklar içinde sıkışıp daralır, zorluk-zorluk üstüne ruhsal bunalımlar yaşar ve hayat meşakkatleri çeker durur!

Çocukluğumuzda büyüklerimizin öğrettiği çok hoş bir dua vardı, yatarken mutlaka okurduk: “Rabbi yessir velâ tüassir Rabbi temim bil-hayr!”. “Rabbim! kolaylaştır, zorlaştırma! Hep hayırla sonuçlandır!”…Meğer ne müthiş bir motivasyon cümlesiymiş! Bir de anlamını bilerek şuurla söyleyebilseydik! Siz çocuklarınıza bu çaplı anlamlarıyla bu duayı öğretin beraberce söyleyin, aranızdaki diyalog ve ilişki de kolaylıklar içinde oluşsun!.

Ruhumuzu, bütün üniteleriyle benliğimizi Rabbimize yönelttiğimizi, O’na açtığımızı düşünelim. Rahmetiyle içimize, Hz.Adem’e yaptığı gibi ilim, güç ve huzur doldurduğunu ve yeryüzünde iyiliği yaymakla görevlendirerek başımızı Nurdan bir Hizmet tâcını koyduğunu, böylece şânımızı yükselttiğini hayal edelim. Acaba böyle bir durumda hangi zorluk, ellerimize kelepçe, ayağımıza pranga vurabilir? Hangi etten veya demirden kuş, meleklerden ödünç aldığımız kanatlarımızla yarışabilir?

Hangi konuda olursa olsun, kişilere göre farklılık arz edebilecek, zorluk dereceleri farklı olan problemleri, kolay aşabileceğimiz gerekli bilgi, beceri ve deneyimle donanımlı olmamız zorunludur.Yetersiz kaldığımız noktada ise, mutlaka fikir, güç, malzeme vb. dış yardım almamız gerekebilir. Bilgisizce ve uzmanına sormadan, her işe atlamak, kolay çözülecek bir problemi içinden çıkılmaz bir hale sokabilir.

Sistematik olma, yöntem geliştirme, teknolojinin sunduğu Allah nimetlerinden yararlanma dışlayabileceğimiz şeyler değildir. Böyle davranmak, aslında Allah’ın ayette belirttiği ifadeyi umursamamak, kolaylık sağlayan nimetlerine sırt çevirmek anlamına gelebilir. Zorluk tanklarına karşı ağızdan dolma tüfekle çıkılmaz! Bu, Don Kişot’un durumuna düşmek olur!

Hatta, bu ayetten yola çıkarak, her alandaki farklı zorluklar için, yeni kolaylık yollarının araştırılmasına bir teşvik de sezilebilir. Uzay ve Gen haritası çalışmaları, bilgisayar, sağlık, eğitim gibi konulardaki gelişmeler, psikolojide psikodrama terapi uygulamaları, ileti şim yöntemleri, NLP gibi çalışmalar hep insanla ilgili zorlukların kolaylaştırılmasına yönelik kolaylık çalışmaları olarak değerlendirilebilir.

Bizi ve çevremizi aşan ulusal ve evrensel boyuttaki zorluklara karşı, zorluklarla mücadele etmesini çok iyi bilen samimi topluluklarla birlikte olmak, kolaylık adına üzerimize düşen başka bir görev olmaktadır. “Bu zorluk beni aşıyor!”, “Tek başına ne yapabilirim ki!”, özellikle olumsuz beyin programlayıcıların, liste başı sloganlarından olan :”Bu milleti sen mi kurtaracaksın?” gibi deyimler bizim ve evlatlarımızın zihninde asla yer etmemelidir. Himmetimiz milletimiz olduktan sonra, damlayken derya, ağaçken orman, gedayken sultan olur; hem dağlar gibi zorlukları kolayca aşarız hem de niyetimizle cemaat güç ve bereketine ulaşırız.

Bu ayet başlı başına bir terapi cümlesi olarak görülebilir. Öyle psikolojik hastalar olabilmektedir ki, hayatının zorluklar tarafından tamamen çevrildiğini düşünmekte ve çaresizlik içinde hiç bir çıkış yolunun kalmadığı inancına saplanmaktadır. Bu çok riskli bir psikolojik yaklaşım şeklidir. Bunun bir adım ötesi zorluklardan kurtulma adına hayatına son verme zorunluluğunu duymak ve bilinçsizce intihara yönelebilmektir.

Ayet zorluklar karşısında sıkışıp kalmış bu gibi insanların ruhlarına, adeta nefes alacak bir menfez açmakta, “Kimsesiz ve çaresiz değilsin, kesinlikle bir çıkış yolu var, her güçlüğün içinde bir kolaylık var, vazgeçme, zorluğu huzura çevirmeye çalış!” mesajını vermektedir. O kadar ki, şayet İnsan ümidini yitirmese, o insan o kolaylığı bulamasa bile, kolaylık gelip onu mutlaka bulacaktır. Ayet bu konuda teminat vermekte, Allah kefil olmaktadır.

Ruhsal rahatsızlığın ürünleri olan iç sıkıntısı, korku, kaygı ve üzüntüler, stres ve depresyona yol açan olumsuz her türlü duygu ve düşünceler, huzur isteyen Ruhumuz için hep birer zorluktur. Psikiyatriste başvurmak, ilaç tedavisi ve terapi görmek bu zorlukları aşmanın vazgeçilmez kolaylıkların dan biridir ve mutlaka bu yola başvurulmalıdır.

Bu konuda Allah tarafından Şifa kaynağı olarak adlandırılan Kur’an’a başvurmak da şüphesiz vazgeçilemez bir ihtiyaçdır. İnsan sadece bu ayete bakıp, dikenler içinde gül, kömürde elmas, denizlerde inci arar gibi kolaylığı avlamaya az çaba gösterse, zorluklar içinde kolaylığın ve huzurun hiç de uzağında olmadığını anlayacaktır.

Duanın hem kavlî hem de fiilî, iki boyutlu olması gerektiği gibi, Psikolojik darlıklarımıza da iki reçete ile yaklaşmakta yarar vardır. Şöyle olabilir.

Sıkıntım! Kaygım! Üzüntüm! Korkum! Siz varsınız, Ama ben bu işte yokum! Biliyorum ki siz, Huysuz birer zorluksunuz! Ru humu durmadan Zora sokuyorsunuz! Zorla da güzellik olmaz ki! İkide bir böyle, Başıma dikiliyorsunuz! Bakın! Şu elimdeki Psikiyatrist reçetesi, Sağ elimdeki, Rabbime gönül dilekçesi! Çekilin bir güneş görsün, Artık ruhumun şu dar penceresi!

Tepkiniz sesli gülme şeklinde olduysa, yüzde yetmiş beş başarı, tebessüm ettiyseniz yüzde elli, ilginç bulduysanız yüzde yirmi beş başarı sayılabilir. Hiç tepki vermediyseniz, siz başka alternatif deneyiniz, biz de yüreğimizi tekrar gözden geçirelim! Canınız sıkıldığında, üzüldüğünüzde, endişeye kapıldığınızda, ya da korktuğunuzda hatta öfkelendiğinizde bu inşirah (gönle huzur vermek) süresini yürekten okumanızı tavsiye edebiliriz.

Kolaylığın, diğer ifadesiyle psikolojik yatkınlığın temel yolu, nefis arzuları, günahlar, olumsuz duygu ve düşünceler gibi, olumsuz ağırlıklardan kurtulmak ve ruha bütünlük içinde yönelip huzur bulacağı besin kaynaklarına ulaşmaktır.

İnsan, inanç, bilgi ve hizmet eylemleriyle ciddi motive edilirse, bütün zorluklara karşı “Psikolojik bir yatkınlığa’ sahip olur. Ve her zorluğu kolayla kolay hale getirip her müşkülün üstesinden gelebilir.

İnsanın psikolojik yatkınlığa ulaşmasının kolay iki yolu var: Biri Aşkla Rabbe yönelmek diğeri şevkle insanlık yararına hizmetler üretmek!

Bu yatkınlığa ulaşma yolunda, gelen ayet de son derece uygun düşen iki boyutlu yol ve eylem planı sunmaktadır: İçe ve dışa ciddi yöneliş.

Biri Rabbe iştiyakla ve aşkla yöneliş, diğeri de dünya işlerinde, standartlar üstü ürün verecek şekilde hummalı bir çalışmayı Allah’a takdim ediyor havasında hizmet üretip durmaktır.

Bu demektir ki, insan Allah’tan uzaklaştıkça, aslında kendisini zorluklar içine sürüklemekte, dünya işlerinde de başarısız olmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği “Tevhid’de suhûletin” olmasının ifade edilmesidir. Bir ilahı kabul etmeyen bir insan, pek çok ilahı kabul etmek zorunda kalır ve kolay yolu zorlaştırır. Verilen diğer bir örnek de şöyledir: Gemiye binen bir insan, sırtındaki yükleri gemiye bırakmamakla, aslında kendini zorluklar içinde bırakmaktadır. İnsan iç ve dış dünyasında yaşadıklarını Yaratıcısı ile paylaşmasıyla ancak Psikolojik kolaylığa, huzura ve dünya işlerinde başarılara kavuşabilir. Başına gelen olumlu olumsuz her olayı doğrudan kendine mâl eden ve sırtına yüklenen insan, kendisini zorluklar içine atmakta, psikolojik rahatsızlıklara ve başarısızlıklara yatkın hale getirmektedir.

Psikolojik yatkınlığın önemli bir yöntemi insanın kendisini boy hedefi haline getirmesi olabilir. Çünkü esas zorluk kaynağı insanın ta kendisidir. İnsanın nefsidir. Çocukluktan, gençlikten gelen alışkanlıklarıdır. Esas mücadele alanı ve savaş cephesi kendi duygu ve düşünceleridir, bilinçaltıdır.

Böyle olunca zorluklara karşı en önemli engel olanı, öncelikle kendini aşması gerekir. Şu sözler slogan haline getirilebilir: “Ba na rağmen!”, “Nefsime rağmen!”, “Alışkanlıklarıma rağmen!”…Sözgelimi “Rabbim günahlarıma rağmen senden asla vazgeçmeyece ğim, kapına gelip yüzümü sürmekten geri durmayacağım!”, “Zaaflarıma rağmen günah zorluklarının, yoksulluğuma veya tembelliğime rağmen ekonomik güçlüklerin üstesinden geleceğim!”. “Her başarısızlığı, başarım için bir ateşleme ve tetikleme yapacak hamle ruhumu kamçılamasını sağlayacağım!” vb…

Günlük her zorluğa aslında bu bakış açısıyla bakmak da mümkündür. Zorluğun üstüne gitmez, bir kenara çekilir ondan kaçar sak, aslında o zorluğun daha çok büyümesine ve yeni zorluklar doğurmasına sebep olmuş oluruz. Eğer üzerine gider mücadele eder sek, hem ondan kurtulmuş hem de yeni zorlukları karşımıza çıkarmasına izin vermemiş oluruz. Bu aynı zamanda tembelliğimizin ve vurdum duymazlığımızın de önüne geçmek ve kendimizi aktif hale getirmek demektir. Zorluk içindeki en büyük kolaylık da aslında aktif liktir, aksiyondur. Gelen ayet de bu konuya ışık tutmaktadır.

Hakiki imanı elde eden insanda, dünyaya ve insana, eşya ve hadiselere ve karşılaşacağı her probleme karşı bakışında ve yaklaşımlarında olumlu bir psikolojik yatkınlık gelişir.

Bu ayetler bize, israrla insanın “Psikolojik yatkınlığa” ulaşabileceği ve her zorluğu aşabileceği konusunu düşündürmektedir.

7,8-“Bir işi bitirip boş kalınca, hemen kalk çalış ve yorul”, “Ve sadece Rabbine yönel!”

Ayet, insanın sürekli meşgul olmasını, iş bitirmesini ve hep daha zora doğru tırmanıp adeta her seferinde kendi derecesini ve rekorunu arttırması hedefini gösteriyor. Bu, insan için bir canlılık coşku ve şevk anlamına geldiği gibi başarı, dolayısıyla ürün anlamına da gelir. Böyle insanların sıkıl maya vakitleri olmaz ki depresyon onların semtine yaklaşabilsin!

Boş kalmak ruhta boşluk oluşturur. Boşluklar birikince ruhta zorluklar oluşur. İç sıkıntısı, kaygı ve üzüntülerin ana kaynağı ruhta oluşan bu boşluklardır. Oluşmakta olan küçük boşluğu kapatmak kolay olabilir. Boşluklar büyürse kapatmak zorlaşır ve ruhu yutacak dev boyutlara ulaşır.

Unutmamalıdır ki insan boş kalabilir fakat insanlığın azması ve insanlığın fesadı için çalışmaktan zevk alan çıkar uman insanlar, nefis arzuları, bilinçaltı ve olumsuz hayaller üretme merkezi gibi çalışan şeytan asla boş durmazlar. İnsanın boşluk anlarını arar durur ve bulduğu gibi de hücum ederler. İnsan nefsini meşgul etmezse, nefsi insanı meşgul etmeye başlar. Peygamberimizin: “Rabbim beni bir an bile nefsimle baş başa bırakma!” şeklindeki duası ne kadar manidardır!

Bilinçaltı, Ruh denizimizin yüzeyi gibidir. Her zaman yakamozlar halinde göz kırpmaz, kimi zaman fırtınalar koparır, dev dalgalar halinde ruhumuzun sahillerini döver durur. Onu meşgul edecek bir konu veya iş bulamadığımız için serkeşlik yapmakta adeta intikam almaktadır.

Olumlu zorluklarla onu meşgul etmekten başka seçeneğimiz ve ondan kurtuluşumuz yoktur.Ya onun baskılarına boyun eğip günahlara girmek gerekecektir veya oturup içimizi sıkıntı ve üzüntülerle kemirmesine katlanmak zorunda kalacağız. Ya da manevi lezzet üreten işlerimizle ve güzel aktivitelerle onu susturacağız.

Boş duran ve boşluklar içinde yüzen fert ve toplumların, duran suyun yosunlaşması, işlemeyen demirin pas tutması gibi zamanla çürümesi kaçınılmazdır. Tarih bu anlamda, hamle ruhunu yitirmiş toplulukların akıbetlerine şahit bulunmaktadır.

Aksiyon halinde bulunan insanlar daima kazanırlar. Bu açıyı Kur’an şöyle belirler: Boş oturanlarla, ayakta işleyip duranlar bir olmazlar! Allah işleyip duranları derece olarak üstün tutmaktadır (4/95; 41/95)

Bu ayetle, Duha süresi, 4. ayet arasında latîf bir irtibat da seziliyor. Ve son derece orijinal bir mesajı bize fısıldıyor:

“Her işin sonu başından daha hayırlıdır”. Çünkü hayırlı amaç ve niyetle başlanan her iş, yüce bir hedefe kilitlenmişlik ve sistematiklik içinde, azim ve sebatla çalışarak, hayırlara vesile olacak şekilde, başarıyla sonuçlandırılmalıdır ki bir yenisine yönelme şevkini, isteğini ve becerisini insana kazandırmış olsun!

Sonu belirleme ve onu açıklama, son derece etkili bir motivasyon oluşturur. Aynı şekilde bir hedef belirleme, o hedefe ulaştığını hayal ederek şevkle çalışma adına vazgeçilmez bir prensiptir.

Ayetten, “Hiç bir zaman, salih bir eyleme, son eylem nazarıyla bakılmamalı!” gibi ikinci orijinal bir mesajın da ortaya çıktığını görüyoruz. Sanki ayet bize: “Başladığın bu işe, bunu bitirip, başka bir işe başlamak üzere başla!” şeklinde bir uyarıda bulunuyor.

“Ve hedefler içinde, ömür boyu ulaşılamaz zirveye, sonsuz bir hedefe gözünü dikerek, ulaşılamaza ulaşmak için sürekli başla; bitir yeniden başla; hayatını böyle başla ve bitirlerle öylesine doldur ki, hayatın son bulduğunda, bir işe ya başlıyor ol ya da başlamak üzere bitiriyor ol!” diyerek düşünceleri derinleştiriyor.

Bu bir salih eylem dairesi oluşturma demektir. Her son ve sonlandırma yeni bir başlangıç için kanca atma anlamını taşımalıdır. Kitap okurken, bir sayfayı bitirirken diğerine geçmeye hazırlanmak gibi. Eylemdeki manevi lezzet, insanı yeni bir eyleme hazır hale getirmekte, insanın psikolojik tavrına orijinal bir kıvam kazandırmaktadır.

İşimizde veya insanlara yararlı bir çalışmada sırtımıza yüklenen kas ağrıları ve yorgunluklar, boş oturmakla ruhumuzda oluşan boşluklardan sızan sıkıntı ve üzüntü ile oluşan rahatsızlıkların ağırlığından fazla olmayacaktır.Tam tersine yorgunluk veren her hizmetten haz ve huzur hissedeceğimiz konusunda kuşku yoktur. Çünkü külfet ne kadar çok olursa nimet o oranda artar. Mağrem kadar mağnem; zorluk nisbetince ödüle konma vardır.

Son ayet ise bu eylemlere bir ruh katmakta, “Allah adına!” diyerek anlam ve değer kazandırmaktadır. Çünkü insan sürekli iş yapar semere verir de bir gün, niyet ve amaç gibi en önemli bu ana faktörün yokluğundan bıkkınlığa düşebilir, “Ben niye, kimin için çabalıyorum ki bu kadar!” deyip , emeklerinin boşa gideceği anlayışına kapılabilir. İşte insanın sa’yinin semeresini ahirette göreceği ve Allah’ın rızasını kazanacağı inancı, onun için gerçek anlamda motive edici, yüreklendirici ve tükenmek bilmeyen, uçurucu bir enerji kaynağı olmaktadır. Ve böyle insanlarda psikolojik rahatsızlıklar pek görülmediği gibi, bu tarz insanların yoğun olduğu toplumlarda gerçek huzur hakim olur.

Ayet, sürenin başında işaret edilen ve bütün nefis-ruh hastalıklarına, kişilik ve davranış bozukluklarına ana dosya durumunda olan “Sadr” darlığından kurtulup inşiraha kavuşmak için pratik bir çözüm önermektedir: Sadece Rabbe yönelmek, zorluklarla mücadele etmek ve hayatımızda nefis hesabına bir boşluk bırakmamacasına, insanlığa yararlı olacak hayırlı hizmetlerde koşturmak!

Son ayetler de bize insanın, “Psikolojik iç ve dış aksiyonu” nu düşündürmektedir.

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ(1) وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَ(2)
الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ(3) وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ(4)
فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا(5) إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا(6)
فَإِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْ(7) وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ(8)

Meâl
Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla

1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
2-3. Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?
4. Hem senin şanını yüceltmedik mi?
5. Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır.
6. Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır.
7. O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.
8. Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş!

Mekke’de ve ve’d-Duhâ’dan sonra inmiştir. Sekiz âyettir. Bu sûre adını ilk ayetinde geçen bir kelimeden almıştır. Allah Teala’nın Resûlünün kalbini ferahlandırmasını ifade eden bu neşrah kelimesi sûrenin esas konusunu teşkil etmektedir. Çok ağır olup, onun belini çatırdatan risalet ve tebliğ meşakkati, Allahın ihsanı ile hafiflemiştir. Hz. Peygamber’e tâbi olarak tebliğ ve hakka hizmet vazifesini devam ettiren bütün müslümanlara da bu sûre mühim bir kuvvet kaynağıdır.

Konusu Duhâ Sûresine o kadar benzemektedir ki, bu iki Sûrenin hemen hemen aynı dönem ve şartlarda nazil olduğu anlaşılmaktadır. Resûlullah’a teselli vermek için önce Duha Sûresi, sonra da bu Sûre indirilmiştir. Burada Allah önce şöyle buyurmaktadır: Biz sana üç nimet verdik. Bunlar varken üzülmen gerekmez. Birisi “Şerh-i Sadr” nimetidir. İkincisi, “belini büken yükten kurtulman”dır. Üçüncüsü, “isminin yücelmesi”dir.

Tefsir

أَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ
1. Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?
Senin için, senin mutluluğun için göğsünü açıp genişletmedik mi? Böylece nefesine genişlik, kalbine ferahlık, nefsine kuvvet ve ferahlık vermedik mi?
Sadr, her şeyin ön ve baş tarafı olduğu gibi, insanın gövdesinin de belinden başına doğru ön ve içinden kalp ve ciğerleri kapsayan üst kısmı yani sîne, göğüs veya bağır dediğimiz yerdir.
“Şerh-i sadr”, esasen göğsünü, bağrını açıp genişletmek demek olduğu halde bununla kalbe ferahlık vermek ve nefsini herhangi bir fiil veya söze açıp neşe ve sevinç ile o fiil ve sözü almak üzere genişletmek mânâsından kinâye edilmek de yaygın olmuştur. Öyle ki şerh ve gönlün açılması denildiği zaman maddi olarak göğsü veya kalbi açmak veya yarmaktan ziyade manevi olan bu neşe ve ferahlık mânâsı anlaşılır.
Âyetteki istifhâm (soru) istifhâm-ı takrîrîdir. Yani, Ey Peygamber! Hidayet, iman ve Kur’an nuruyla, biz senin kalbini rahatlattık. Nitekim Yüce Allah meâlen “Allah kimi doğru yola iletmek isterse, onun kalbini İslâm’a açar”(En’am, 6/125) buyurmuştur.
İbn Kesîr şöyle der: Yani, kalbini nurlandırdık ve onu geniş ve rahat kıldık. Allah, Peygamberin kalbini açıp rahatlattığı gibi, aynı şekilde, dinini de geniş, hoşgörülü ve kolay kıldı. Onda ne bir zorluk, ne bir ağırlık, ne de bir darlık vardır
Ebû Hayyan ise şöyle der: Göğsü açmak demek, kendisine vahyedileni alabilmesi için onu hikmetle aydınlatmak ve rahatlatmak demektir. Bu çoğunluğun görüşüdür
Bazı müfessirlere göre ise, bu ayetteki “Resûlullah’ın göğsünü açmakta” iki anlam olduğu anlaşılmaktadır. Birinci anlam şöyledir: Resûlullah nübüvvetten önce de, Arap müşriklerin, Hıristiyanların, Yahudilerin ve Mecusilerin dinlerinin yanlış olduğuna inanıyordu. Aynı zamanda, Araplar arasındaki haniflikten de mutmain değildi. Çünkü bunların akidesi de müphemdi. Resûlullah, doğru yolun hangisi olduğunu bilmiyordu. Bu nedenle o, zihnî bakımdan tereddüt içindeydi. Allah peygamberlik vererek Resûlullah’ın tereddütlerini gidermiş ve apaçık doğru yolu göstererek, ona tam bir itminan-ı kalp vermiştir.
“Göğüs açmak”ın diğer anlamı da şöyledir: Allah, Resûlullah’a nübüvvet ile birlikte, cesaret, himmet, yüksek irade ve kalp ferahlığı vermişti. Resûlullah peygamberliğin sorumluluğunu yerine getirebilmesi için gerekli olan ilme de o kadar geniş sahip olmuştu ki, başkasının zihni bunu alamazdı. Resûlullah’a, en büyük fesatları gidermek, onu düzeltmek ehliyeti bir hikmet olarak verilmişti. Bu hikmet ona, cahiliyyeye batmış ve her yönüyle aşırı kaba bir toplumda zâhirde elinde hiç bir imkan, arkasında da hiç bir kuvvet olmadan İslam’ın bayrağını yüceltmesi için verilmişti.
Bazı müfessirler ise “Şerh-i sadr” kelimesini “Şakku’s-sadr” (göğsün yarılması) manasına almışlardır. Bunlara göre şerh-i sadr, haberlerde geldiği üzere çocukluğunda veya peygamberliği sırasında veya İsrâ gecesinde cismanî bir ameliyat Sûretinde göğsü yarılarak kalbi çıkarılıp yıkanmış, yine yerine konduktan sonra iman ve hikmetle doldurulmuş olmasıdır.
Maddî kalp yıkanmasının iman, ilim, hikmet, şefkat gibi manevî şeylerle ilgi ve münâsebeti bulunduğuna inanmayanlar bu husustaki rivayetleri mantıkî görmeyerek reddetmişlerdir. Bu ameliyatın esas itibariyle mümkün olduğunu ve maddî temizliğin manevî temizlik ile de ilgi ve münasebetini düşünenler ise bunu kabul etmiş, bununla beraber burada muradın o olduğunda ise ısrar etmemişlerdir.
Fakat bu hâdise, Buharî ve Müslim gibi çok önemli hadis kitaplarında anlatıldığı için -her ne kadar olayın mahiyeti tam olarak bilinemese de- doğrudur ve inanılması gerekir kanaatindeyiz.
قَلْبَك“Senin kalbini” denilmeyip de صَدْرَكَ“senin göğsünü” denilmesi, bu yarmanın genişliğine, yani yalnız içte kalmayıp eserleri dışta da göründüğüne dikkat çekmek olmalıdır. Yani Resûlullah (sav)’ın sinesi “Mü’minler için kanadını indir.”(Hicr, 15/88) emri gereğince bütün müminlere şefkat ve merhametle açıktır.
“Nûn” ile نَشْرَحْأََلَمْ“açmadık mı?” buyurulup da, أَلَمْ أَشْرَحْ “açmadım mı?” buyurulmamasının izahı ise şöyledir: “Nûn” tazim ve ululuk gösteren nûn olması itibariyle, nimeti verenin büyüklüğü nimetin de büyüklüğünü gösterir.

وَوَضَعْنَا عَنكَ وِزْرَكَ(2) الَّذِي أَنقَضَ ظَهْرَكَ(3)
2-3. Senin belini çatırdatan o ağır yükünü indirmedik mi?
Vad’, burada yükü indirmek mânâsınadır. Vizir ise, ağır yük demektir. Günah ve vebal mânâsı da vardır.
Bazı tefsircilere göre وِزْرَكَ ‘yükün’den maksat, Resûlullah (sav)’ın işlemiş olduğu hatalardır. Onların, Resûlullah (sav)’tan kaldırılmasından maksat ise, bağışlanmalarıdır. Nitekim Yüce Allah meâlen “Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar”(Fetih, 48/2) buyurmuştur. Buradaki günahlardan maksat, isyanlar ve büyük günahlar değildir. Çünkü peygamberler suç işlemekten korunmuşlardır. Fakat bunlar, Hz. Peygamber (sav)’in kendi içtihadı ile yapıp ta kınandığı şeylerdir, demişlerdir.
Fakat vizr kelimesinin mânâsı, mutlaka “günah” anlamına gelmez. Bu kelime -biraz önce de söylediğimiz gibi- ağır yük anlamında da kullanılır. Bu nedenle, hiç bir sebep yokken bu kelimeyi kötü mânâda, yani günah mânâsında alamayız. Vizir, günah mânâsına değil, ağır yük mânâsıyla, peygamberliğin ağırlığı veya Hz. Peygamber (sav)’i peygamberlikten önce veya başlangıcında son derece üzen ve dayanılması ağır gelen bir takım zorluklar demek olması daha doğrudur ve çoklarının tercihi de budur. Çünkü, Resûlullah’ın hayatı nübüvvetten önce de o kadar temizdi ki, Kur’an onun hayatını örnek vererek muhaliflerine meydan okumaktadır.
“İnkâd-ı zahr”: yükün sırta ağır basarak kemiklerini çatırdatması veya üzüp zayıf düşürmesi, bitkin ve güçsüz etmesi demektir. Burada maksat, Hz.Peygambere, peygamberliğinin ilk döneminde dayanılması ağır gelmiş olan zorlukların böyle ağır bir yüke benzetilerek anlatılmasıdır. Sırtında gıcırdamakta, bu şekilde sana eza vermekte olan o ağırlığı, o ağır yükü senden attık, indirdik, demektir.

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَ
4. Hem senin şanını yüceltmedik mi?
Zikir, burada şeref ve şan mânâsınadır. Resûlullah (sav)’ın nam ve şanının yüksekliği, bütün Nebî ve Resûller içinde derecelerle yüksekliğidir ki, bunun özeti nam ve şanının Allah’ın namını takip etmesi, Allah anıldıkça onun da anılmasıdır.
Bir hadiste Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Cebrail (as) bana geldi ve dedi ki: Rabb’im ve Rabb’in şöyle buyuruyor: Bilir misin, senin zikrini nasıl yükselttim?”. “Yüce Allah en iyisini bilir” dedim. Dedi ki: إِذَا ذُكِرْتُ ذُكِرْتَ مَعِى“Ben anıldıkça sen de benimle beraber anılacaksın.” Bu ise nam ve şan yüksekliğinin en büyük mertebesini açıklamaktadır. “Allah” denilince Resûlü beraber anılır. لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُdenilince beraberinde مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِdenilir.
Ebu Hayyan şöyle der: Yüce Allah, Peygamber (sav)’in adını kelime-i şahâdette, ezanda, kamette, teşehhütte, hutbelerde ve Kur’an’da birçok yerde kendi adıyla birlikte zikretti.
Dünyada hiç bir yer yoktur ki orada müslümanların yerleşim yeri olmasın ve orada ezan okuyarak Resûlullah’ın risâleti ilan edilmesin. Namazda ve cuma hutbelerinde de Resûlullah’a salavat getirilir. Senenin on iki ayının hiçbir günü ve günün 24 saatinin hiç bir anı yoktur ki yeryüzünde bir yerde Resûlullah zikredilmesin. Bu Kur’an-ı Kerim’in doğruluğunun açık ispatıdır.

فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
5. Demek ki güçlükle beraber kolaylık vardır.
إنّİnne edatı, bu vaadin gerçek olduğunu bildirir.
O göğsü açma ve yarma, yükü kaldırma, adını yüceltme madem ki oldu, demek ki o senin çektiğin zorlukla beraber büyük bir kolaylık vardır. Çünkü her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Ondan dolayı seni kolaylığa erdirdik, yine de erdiririz.
Tefsircilerin bazılarına göre; Hz.Peygamber (sav) ve ashabı, müşriklerin eziyetleri sebebiyle Mekke’de sıkıntı ve darlık içinde idiler. Yüce Allah onu tesellî etmek ve rahatlatmak için, sûrenin başındaki nimetleri ona saydığı gibi, burada kolaylık da vaadetti ki, gönlü hoş olsun ve ümidi artsın. Dolayısıyla bu vaadi vurgulamak için tekrarladı.

إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
6. Evet, güçlükle beraber kolaylık vardır.
Bu da evvelkini vurgulamakla beraber yeni bir başlangıç ile vaatten vaade genelleme halinde bir vurgudur. Bundan sonra da bir zorluğa tesadüf edersen onu da başka bir kolaylığın izleyeceğini veya beraberinde bir kolaylık bulunduğunu bil, bu vaadi tasdik et de o zorluktan yılma. Onu da gönül hoşnutluğuyla karşıla.
Burada مَعَ“baraber” lafzı بَعْدَ“sonra” mânâsındadır. Zira zorluk ve kolaylık zıt şeylerden olduğu için bir arada bulunmaları câiz olmaz. Bir yere peş peşe ve art arda gelirler.
Âyet, müminler için her zorlukta iki kolaylık var demektir ki, bunun birine dünya kolaylığı, diğerine âhiret kolaylığı demek uygun olur.
Rivâyet olunmuştur ki, Resûlullah (sav) bu âyet inince ferahlık ve neşe içinde gülerek çıkmış, لَنْ يَغْلِبَ عُسْرٌ يُسْرَيْنِ “bir zorluk iki kolaylığı yenemez”, إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا(6) فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا(5)* “Zorlukla beraber bir kolaylık vardır, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” diyordu. Bu mânâ çoğunlukla zorluk mânâsına gelen “usr” kelimesinin ma’rife (belirli), kolaylık mânâsına gelen “yüsr” kelimesinin ise nekre (belirsiz) olmasıyla izah edilmiştir.
Ayrıca, zorlukla beraber kolaylığın var olması, onun herkes için meydana gelmesini de gerektirmez. Ebu Ubeyde Hz. Ömer b. Hattab (ra)’a mektup yazmış, Rumlar’ın çokluğunu ve onlardan korktuğunu, endişe duyduğunu anlatmıştı. Hz. Ömer (ra) de ona: “Şu muhakkak ki mümin bir kalbe herhangi bir sıkıntı inerse yüce Allah ona bunun arkasından bir rahatlık verir ve bir zorluk iki kolaylığı yenemez.” diye yazmıştır“Mümin bir kalbe” denilmekle imanın gereği olan gönül huzuru ve sabra da işaret vardır.

فَإِذَا فَرَغْتَ فَانصَبْ
7.O halde bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş.
Boşaldığın vakit, yani her zorluğa bir kolaylık vurgulanarak vaat edilmiş olduğu için bir görevi, bir ibadeti bitirip bir zorluktan bir kolaylığa geçtiğin, biraz dinlendiğin, meselâ aldığın vahyi yerine ulaştırdığın, farzlarını yerine getirdiğin vakit yine yorul, iş bitti diye rahata düşüp kalma da yine zahmeti tercih edip diğer bir ibadet için kalk, çalış, yorul; farz bittiyse nafileye geç, namaz bittiyse duaya geç ki, kolaylık da artsın, şükürde devam etmiş olasın. Bu emir de, sadece Hz. Peygamber için değil, her bir müslüman içindir.
Bu âyet-i kerime, İslâm’da çalışmanın önemine işâret eden en önemli âyettir. Çünkü Müslümana önemli bir hareket felsefesi ve bir hayat düsturu sunuyor. Evet mü’min her zaman hareket halinde olmalıdır. Çalışırken hareket, dinlenirken de hareket bir diğer ifadeyle o, mesaisini öyle tanzim etmelidir ki, hayatında hiç boşluğa yer kalmamalıdır. Gerçi insan olmanın gereği, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda dinlenecektir ama, böyle bir dinlenme de yine aktif dinlenme şeklinde gerçekleşmelidir. Meselâ, dimağı okuma ve yazma ile meşgul olan ve yorulan biri, yatarak dinlenebileceği gibi, pekâlâ meşguliyet değiştirerek dinlenebilir; Kur’an okuyabilir, namaz kılabilir, kültür-fizik yapabilir, sohbet, hatta yerinde şakalar yapabilir ve hâkeza. Bunlarla yorulduğunda da döner, tekrar kitabı mütalâaya koyulur. Kısaca, sürekli hareket; mesâisini, sürekli bir meşgaleyi bırakıp diğerine geçme şeklinde sürdürme böylece, “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket etme, mü’mince bir davranış olsa gerek.

وَإِلَى رَبِّكَ فَارْغَبْ
8. Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş!
Mef’ul (tümlec) olan وَإِلَى رَبِّكَ“Rabb’ine” kelimesinin fiilden önce getirilmesi “ancak” ve “sadece” mânâsını ifade etmek içindir. Yani ancak Rabb’ini iste ve arzula, her ne umarsan ondan um. Onun dışındaki sebep ve illetlerde veya gayelerde duraklayıp kalma, başka maksada bağlanma da bütün çalışmalarında ancak ona yönel, durmadan ona doğru yürü.

Muhtasar-ı İbn Kesir, 3/125.
İbn Hayyan, Bahru’l-Muhit, 8/487.
Buhârî, Menâkıb 42; Müslim, İmân, bâbu’l-isrâ; Nevevî Şerhi, 2/215-217; Kurtubî, 20/104.
et-Taberî, Câmiu’l-Beyan, 30/151; İbn Hibban, Sahih, 5/162.
.Muvatta, Cihad 6.

.a.y.

insirah İnşirah

www.mumsema.com

Parıltı

Âteş gibi bir nehir akıyordu
Rûhumla o ruhun arasından
Bahsetti derinden ona halim
Aşkın bu unutulmaz yarasından.

Vurdukça bu nehrin ona aksi
Kaçtım o bakıştan, o dudaktan
Baktım ona sessizce uzaktan
Vurdukça bu aşkın ona aksi…

Ahmet Haşim
ahmet_hasim_parilti Parıltı

Yusuf Atılgan ve eşi Serpil Hanım

“Ben on altı on yedi yaşlarındaydım. Aylak Adamı okudum. O zaman Ankara’da yaşıyordum. Çok etkilendim. Yani, şöyle bir şey oldu. Çok yakından tanıdığım biri duygusu gelişti. Kendimi çok yakın hissettim. Dünya görüşü, dünyaya bakışı beni çok etkiledi. Edebi anlamda da müthiş sürükleyici, inandırıcı, şiirsel, dili son derece temiz, çarpıldım. Dedim ki ben bu adamı bulacağım. Körse de, topalsa da fark etmez. Ondan sonrada ne olur ne biter bilemem. Aylak Adam’da da içten içe hissedersiniz; hem çok hoş biri, hem tekin değil bu adam dersiniz. Korkutucu bir yanı vardır. Belki yaklaşabilirsiniz, belki ele geçirebilirsiniz ama sonuna kadar da problem olacak biri olabilir. Çok rasyonel şeyler değil tabii. Sadece sezgiler. Ama aradım. Üç ay kadar Ankara’da iz sürdüm. Bulamadım. Kalktım İstanbul’a geldim. Bir arkadaşımın yardımıyla bir yayınevinden Manisa’nın bir köyünde yaşadığını öğrendi. Oturdum mektup yazdım. Çok gençtim, İstanbul’a gelmem bile sorundu. Manisa’ya gidemedim. O sırada Aylak Adam çok popüler olmuş, o da beş yüze yakın mektup almış. Hiç sevmezdi o tür şeyleri. Mektuplara baksın, cevaplar yazsın, ilgili değildi hiç. Bir tek bana cevap vereceği tutmuş. Sonra bir yıl kadar mektuplaştık. Sonra geldi İstanbul’da buluştuk.

Tünel’de buluştuk. Yusuf karşıdaki geçitte bekleyecek ben de Tünel’den çıkacağım. Ben indim, baktım orada. Merhaba bile demedik. Birbirimize yürüdük, Viyana lokantasına kadar. Karşılıklı oturduk bir masaya. Aradan bir süre geçti, ikimizde titriyorduk. Epey bir süre geçmedi. Böyle başladı işte.

Ben on yedi yaşındaydım, o otuz dokuz yaşında. İlk söylediği şey, sol görüşlü olduğuydu. Para kazanamayacağını düşündükleri için taviz vermeyeceğini vurguladı. Son derece önemliydi bizim için. İlişkimiz çok uzun sürdü. Ama çok geç evlendik. Ben otuz iki yaşındaydım evlendiğimizde. Para yok, pul yok, bende de yok, memlekette bir tarlası vardı, ortakçının işleyip, para yolladığı ufak bir tarla, hepsi o. Hiç para hesabı yapmazdı. O küçük paralarla istediğimiz şeyleri yapar, iki günde bitirirdik. Sanatçıydı tabii. Her şeyi görürdü. Kimsenin fark etmediği şeyleri, o havada görürdü. iyi yemek, en çok onu ilgilendirir. Aydın diye hiç bir şeye tepeden bakmazdı. Yaş farkı bir yandan, hapse girip çıkmış bir yandan, zordu ilişkimiz. Benim de bir tiyatro sürecim vardı. Yusuf çok saygı duyardı buna. Hiç kimse desteklemedi. Aslında ailede beni anlayacak biri vardı. Babam. Ama ben o zaman yeterince olgun değildim. Babamı tanımıyordum. En çok babam yıkıldı, ama beni en çok o anladı.

Herkes Yusuf Atılgan’ı köy yazarı olarak tanımlıyor. Vurgulanan bir şey bu. Ama çok kentli biriydi. Ailesi göçmen. Babası kol memuru. Manisa yakılıp yıkılınca, yakın bir köye kaçılmış. Orada yaşayan herkes gibi klasik bir Türk ailesi gibi değildiler zaten.Göçmen olmalarının da önemi var.

Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan ayrılan grupla, Antigone’yi oynadım. Genco’yla (Erkal) çalıştım. Ağabeyim Durul Gence’yle iki yıl kadar müzik çalışmalarım oldu… Sonra bıraktım. Bir sürü neden var tabii. Aslında çok da başarılı oldum. Bir bütünlük bulamadığım için bıraktım. Ekip işleri bütün bu çalışmalar ve kendimi ait hissettiğim bir çalışma olamadı. Anlayış, saygı, özveri gerektiren çalışmalardı ve çok az insanda bu vardı. Aradığım bütünlük yoktu. Oyunculuğun çok acısını çektim. Bırakma süreci sancılı geçti.

Eğer bırakmasaydım, kendime yabancılaşacaktım. Bedeli, sevememek, sevilememek olacaktı. Bunu istemedim. Böyle bir şansım oldu. Bunun farkına vardım. Ondan sonra Yusuf’la evlendim. Bir kez bile arkama bakmadım. Hemen de Mehmet doğdu. Sanatın yerine koyabileceğim tek şey sevgi olabilirdi. Hepsi Mehmet’e ve Yusuf’a gitti. Hayatı sürdürmek için para kazanmak gerekti ben çalıştım bizim evliliğimizde. Zaten öyle konuşmuştuk. Antikacılık yaptım el yordamıyla. Büyük paralar kazanmadım ama geçindik. Öte yandan da evliliğimi korudum. Yusuf ve Mehmet, hep ön planda oldu. Yusuf güzel yemek severdi. Kötü bir yemek asla yemedi. Huzurlu ve mutluydum yaptığım seçimden. Dediğim gibi hiç arkama bakmadım.

Yusuf, kavgadan gürültüden hiç hoşlanmayan bir adamdı. Ağırbaşlı, ağırlığı olan biriydi. Hiç kimseden çekinmedim ondan çekindiğim kadar. Son derece ilgili, ama maço yanları hiç olmayan bir adamdı. Dakik, disiplinli biriydi. Dörde on kala dediyse ve saat dörtse ölmüş olduğunu düşünebilirdiniz. Sakinliği severdi ve kendi yıldızında yaşardı. Köşede kocaman bir berjer koltuğumuz vardı ve o orada okurdu. Yemeklerini saatli yerdi. Öğün aralarında hiç bir şey yemezdi. Çok ayık bir adamdı. Ben hep diyorum ki, Biz hepimiz uyur gezeriz. Saat takmazdı mesela, ama saatin kaç olduğunu bilirdi. Saati kol saatiydi ama cebinde taşırdı.

Hiçbir şeyini bir yerde unutmazdı. Son derece sorumluluk alırdı. Mehmet’i istemedi önce. “Dede olacak yaşta adam baba olmuş” derler dedi. “Ne zamandan beri başkalarının düşünceleriyle yaşıyoruz!” dedim ben de. Çok güçlü bir adamdı. Anlatmak çok zor. Yaşadıklarından sonra hâlâ dimdik ayakta olması mucize gibiydi sahiden de. Yusuf her şeyi silip götürdü. İnsan yanı çok ilgi çekici biriydi. Yirmi dört yaşında gencecik biriyken tutuklanıp, duygularının hesabını vermek zorunda kalmış. Nabzı atan her genç etkilenir eşitsizlikten. Çok sıcak bir insandı. İnsanı her şeyin üstünde tutardı. Yaşam haklarının elinden alınması ağır bir şeydi. Ayaktaydı. Üstelik sapasağlam. Bu bile çok büyük bir başarıydı. Öyle zordu ki hayat, arkadaşlıklar bile neredeyse lûtuftu. İnsanları da alıyorsunuz elinden. Dostlukları, arkadaşlıkları…kalır ki? Çok sağlam bir adamdı. Zaman zaman kıskandığımı itiraf etmeliyim. Bazen de hayattaki bu sağlam duruşunda bir katkım olmuş mudur diye düşünürüm. Yazdıkları kötümser. Ama müthiş bir yaşama sevinci vardı. Neşeli, mutlu bir adamdı. Mizah duygusu çok gelişmişti. Kadınları çok seven, saygı duyan bir adamdı. Alçakgönüllüydü. Edebi konuşmalardan kaçardı hep. Hayatın kendisiyle ilgiliydi daha çok. Evlenmek istediğim, çocuğum olsun dediğim tek erkekti Yusuf. O olmasaydı evlenemezdim de sanıyorum. Sinemaya çok ilgisi vardı, iyi bir izleyiciydi. Vasatı asla yeterli bulmazdı. Kötü bulduğu bir şeye zaman harcamayı anlamazdı. Benim hayatımda Yusuf gibi bir insanın sevgisi her şeyin üstündeydi. Aslında hayat çok sade bir şey. Öyle olağanüstü şeyler de yaşamak gerekmiyor.

Parasız zamanlarımızda futbol yazarlığı yapmak istedi. Ama olur mu hiç dediler. Koskoca Yusuf Atılgan… Halbuki bence yepyeni bir soluk getirebilirdi spor yazılarına… Çok ilgilendi Yusuf Mehmet’le. Uykularından kalkar, severdi. Onlarla yaşamak bana iyi geldi. Dedim ya buradaki sevgi, her şeye değdi.

***

1989’da, 8 Ekim’i 9 Ekim’e bağlayan gece, geç saatte rahatsızlık baş gösterir. Serpil Hanım’ı sabaha karşı uyarır: “Ben kötüyüm galiba.” Serpil Hanım, ambulansı getirdiğinde, artık çok geçtir..

Bütün Hatıralar Islaktır- Sıddık Akbayır – Ferfir Yayınları (Sf: 133,137)

yusuf_atilgan_serpil_atilgan Yusuf Atılgan ve eşi Serpil Hanım

(Bir yaşanmışa tanık olduğum bu satırları okurken, tercihlerimi gözden geçiriyorum. Yaşadığım ve tercih ettiğim herşeye sonsuz saygı duyuyorum.)

http://gnsbor.blogspot.com.tr/2014/06/yusuf-atlgan-ve-esi-serpil-hanm.html

Bundan ötesi değil nümâyân

Buldu bu mahalde kıssa pâyân
Bundan ötesi değil nümâyân

Sad şükr ola Hayy ü Lâ-yemût’a
Kim erdi söz âlem-i sükûta

Şeyh Gâlip
husn-u_ask Bundan ötesi değil nümâyân

Aşkın Aslı – Elli Unutulmaz Aşk Kitabı

Elli unutulmaz aşk kitabını seçtik. Milena’ya Mektuplar’dan Yunus Emre Divanı’na Huzur’dan Neşideler Neşidesi’ne Anna Karenina’dan Leylâ ile Mecnun’a kadar aşka farklı pencerelerden bakan 50 kitap!

Mutlu aşk yoktur” klişesini (ya da gerçeğini) şöyle rötuşlamıştı Rougemont: “Mutlu aşkın yazılı tarihi yoktur.” Yazı tarihinden 50 aşk kitabını seçmeye çalışırken bir kere daha öğrendiğimiz şey bu değişmez yargı oldu. Fuzûli’den Thomas Mann’a kadar mutlu aşkın tarihini yazmamıştır hiç kimse. Böyle de olsa elli kitabı belirlemek bizim için kolay bir süreç değildi. Mutsuz aşklar denizinden aşkın farklı görünümlerini ortaya koyan yapıtları seçmeye çabaladık. Yeterince ‘görülmeyen’ sahih aşk kitaplarıyla eskimez başyapıtları bir araya getirdik. Her seçim -tıpkı aşk gibi- özneldir; bizimki de öyle oldu. Öte taraftan bu denli zor bir seçime girişmek beraberinde bir başka soruyu getiriyor: Nedir aşk kitabı? Bir yerde Necatigil’in Zebra’sı (“bir otel otello”!) ya da Kundera’nın Şaka’sı da aşk kitabı değil midir? Bu düğümü çözmeye çalışmak yerine ‘ilk anlamıyla’ aşk kitaplarından oluşturduk listemizi.

Bu türden bir liste dışarıda bıraktıklarıyla da rengini belli eder: Leyla Erbil’den Mektup Aşkları’nı Pınar Kür’ün Yaz Gecelerinde Keman öyküsünü Çalıkuşu’nu Hyperion’u Binbir Gece Masalları’nı Dickens’ın Büyük Umutlar’ını Lady Chatterley’in Sevgilisi’ni Yerçekimli Karanfil’i vs. vs. çok istediğimiz halde oluşturduğumuz 50 kitaplık ‘kısa’ listeye dahil edemedik örneğin. Aşk bir yaşam sorunu estetiğin ve şiirin alanında olduğu için Schopenhauer ve Barthes’ın yapıtları Ovidius’dan Aşk Sanatı Stendhal’dan Aşk Üstüne ve Geraldy’den Aşk gibi konuyu kavramlarla irdeleyen kitaplar -birkaç istisna hariç- dışarıda kaldı. Aşkın 50 farklı durumuna odaklandığını düşündüğümüz 50 kitabın neden listede var olduğunu aşağıda okuyacaksınız. Seçtiklerimiz aşkın karşı konulamaz bir efendi bazen bir aldatmaca bazen kurtarıcı olduğunu; bir tür efendi-köle ilişkisi sayılabileceğini yakıcı bir mutlak tutkuyu taşıdığını ve bazen de yıkım olabileceğini yeterince anlatıyor zaten.

1) Kerem ile Aslı
(Yazgı olarak aşk)

Her aşk yanmakla başlar; Kerem ile Aslı’nınki yanarak tükenmekle bitiyor. Atasözlerine bile konu olan külleri birbirine karışan bu iki âşığın destanından beri artık “Kerem derdi Aslı derdi dil derdi” vardır. Kerem Ermeni keşişin güzel kızının peşinde dağları aşar. Aslı Kerem’in küllerini toplarken saçları tutuşunca yanar. Halk edebiyatının “Leylâ ile Mecnun”u da sayılabilecek bu hikâye hem maddî hem mistik aşkın yeri gelince de ‘din aşkı çatışması’nın göz alıcı bir örneğidir. Kerem’i aşkı kader olarak gördüğü için severiz. Âşık öznenin derin iç çatışması bir yana Kerem ile Aslı’dan öğrendiğimiz değişmez bir gerçek daha var: Trajik olan aslında tek taraflı aşk değil; ‘engellenmiş’ karşılıklı aşktır.

2) Huzur – Ahmet Hamdi Tanpınar
(Bir İstanbul masalı olarak aşk)

Huzur edebî niteliğiyle olduğu kadar en güzel İstanbul masalı olduğu için de âşıklar için vazgeçilmez. Mümtaz’ın Nuran’a karşı hissettiği şey tutkulu bir aşkın ötesinde bir dönem İstanbul’una neredeyse ‘Boğaziçi medeniyeti’ne açılan bir penceredir. Mümtaz ‘bir yığın imkân arasından Nuran’ı’ seçmiş ve bu hikaye Tanpınar’ın üslubuyla ölümsüzleşmiştir. Huzur defalarca dönülmesi gereken bir başyapıt.

3) Sevgili Milena – Franz Kafka
(Kurtarıcı olarak aşk)

Kafka ile Milena’nın soylu aşkı da başka bazı büyük aşklar gibi sadece mektuplarda kaldı. “Senin” diye imzaladığı mektuplarında şöyle diyordu Kafka: “Adımı da yitirdim! Küçüle küçüle ‘Senin’ kaldı yalnız.” Bu aşkta kurtarıcı Milena’dır: “Karşındakini yalnız varlığınla kurtarabilirsin başka hiçbir şeyin yararı yoktur.” İşte aşk bazen kurtarıcı oluyor. Edebiyat tarihinin bu en sarsıcı aşk mektuplarını özellikle Adalet Cimcoz’un çevirisinden okumalısınız.

4) Güvercin Gerdanlığı – İbn Hazm
(Deneyim olarak aşk)

Aşkı ‘teori’ kitaplarından değil de edebiyat yapıtlarından okumak en doğrusu. Fakat İbn Hazm’ın Güvercin Gerdanlığı’nı bu yargıdan ayrı tutmak gerekiyor. “Aşk doğuştandır” diyen İbn Hazm yazı tarihinin en soğukkanlı ve aynı zamanda en lirik yapıtlarından birini bıraktı arkasında. Aşkı şöyle anlatıyor: “Bu öyle bir hastalıktır ki hasta zevk alır. Bu derde kim uğrarsa artık iyileşmek istemez. Acı çeken ise bu acıdan kurtulmayı dilemez. Aşk insana vaktiyle iğrendiği şeyleri süslü püslü gösterir. Kendisine zor gibi gözüken şeyleri kolay gösterir. Doğuştan olan huyları ve doğal eğilimleri değiştirecek kadar ileri gider.” İbn Hazm aşkın belirtilerini şöyle sıralıyor: “İlki sevgiliyi derinden derine seyre dalmaktır. Sevgilinin bulunduğu yere gitmekte ivedilik etmek onun yanına oturmanın yollarını aramak sevgiliden ayrılmayı gerektirecek her türden ciddi durumu hesaba katmamak sevdiğinin adını kendi kendine tekrarladıkça bundan hoşlanmak… Öyle anlar olur ki gerçekten birine içtenlikle tutulan kişi büyük bir iştahla yemeğe başlar. Ama sevgilisi hatırına gelirse o anda artık yiyecekler boğazından ileriye geçmez.(…) Gözyaşları da aşkın belirtisidir.” Şu hadis-i şerifi alıntılamayı da ihmal etmiyor İbn Hazm: “Bir kimse âşık olsa aşkını namusunu lekelemeden korusa ve ölse o şehittir.”
Güvercin Gerdanlığı ölümden güçlü olan şeyin bize ölümü göze aldıran şey olduğunu öğretiyor. Bu kitabı okumadan aşk bilgimiz eksik kalacaktır.

5) Genç Werther’in Acıları – Johann Wolfgang von Goethe
(Yıkım olarak aşk)

Tutkulu aşkın görkemli klasiği Genç Werther’in Acıları yazıldıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. (Werther’i okuduktan sonra intihar etmek istemeyen âşık var mı?) Bu yapıtı sadece platonik bir aşk hikâyesine indirgemek hata olur. Yine de ortada böylesine bir aşk varsa sanatsal bütünlüğün ikinci planda kalması kaçınılmaz oluyor. Parmağı dikkatsizlikle Lotte’nin parmağına değdiğinde bile bundan derin anlamlar çıkaran Werther! Sonsuza dek üzgün genç âşıkların hüzünlü sembolü olarak kalacak…

6) İlâhi Aşk – İbn Arabî
(Yüksek perdeden aşk)

“…Bil ki sevgi makamı çok şerefli bir makamdır. Gene bil ki sevgi varoluşun aslıdır…” alıntısıyla başlar İlâhi Aşk. Sevginin temellerinden yanıltmalarına kadar farklı düzeylerini okuruz. “Varlık bir harftir sen onun anlamısın” dizesinde anlatılan hâle doğru yol alırız. ‘Yükseklerde yalnız uçan kartal’ İbn Arabî’den yakıcı ve yüksek perdeden bir ilân-ı aşk…

7) Beyaz Geceler – Fyodor Dostoyevski
(Teselli olarak aşk)

İyimser aşkın el kitabı… Sonunda kavuşmak olmasa da her aşk kendince bir mutluluk değil mi? Kahramanımızın sevgili Nastenka’ya duyduğu aşkta topu topu dört gecenin hatırası vardır. Ama bu yeterlidir işte… Dostoyevski’nin romanı bitirirken söylediği gibi “Bir anlık mutluluk! Koca bir insan ömrü içinde bu kadarı bile yetmez mi!”

8) Hüsn-ü Aşk – Şeyh Galib
(Bir yolculuk olarak aşk)

Güzellik olmadan aşk olmaz. Şeyh Galib Aşk’ın Hüsn’e (güzellik) yolculuğunu olağanüstü sembollerle anlatıyor. Aşk ile Hüsn’ün doğuşlarından “edeb” mektebinde dinlenmelerine oradan da çileli aşklarına kadar bir dil ve imge ziyafeti. Bu serüvende Aşk belâları kabul eder yolu gam harabelerinden geçer perişan hallere düşer ve sonunda Hüsn’ün delisi olur. Yolculuğun sonunda Aşk’ın vardığı yer Hayret’tir ve şöyle der Galib Dede: “Bundan ötesi değil nümâyân” (sonrası göze görünmüyor). Aşk Hayret’e varır susulur. Her aşk yolculuğunun mumdan kayıklarla ateş denizlerini geçmek olduğunu bir kere daha anlarız…

9) Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali
(Dram olarak aşk)

Edebiyatta genel nitelemelerin yanlışlığına iyi bir örnek: ‘Toplumcu’ Sabahattin Ali ‘bireysel’ tutkuyu en iyi anlatan romanlardan birini yazmıştır. Kürk Mantolu Madonna’da Raif Efendi’nin bir Alman kadına duyduğu ‘tarifsiz kederler içindeki’ aşk vardır. Romanın son cümlesini okuyunca yeryüzündeki mutsuz aşkların hayaletlerini üstünüzde hisseder ağlamak istersiniz. Raif Efendi’nin Maria’ya seslenişi nasıl da ürperticidir: “Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?” Böyledir büyük yapıtlar hep kaybedişlerden geriye kalanlardır.

10) Anna Karenina – Lev Tolstoy
(Bedel olarak aşk)

Anna’nın aşkı hangisidir? “Köleleştirici aşk” mı “adayıcı aşk” mı? Yoksa Anna Karenina aşkta engel ne kadar büyükse aşkın da o kadar büyük olduğunun apaçık bir kanıtı olarak mı okunmalı? Ne denirse densin bu büyük klasikte aşka ilişkin bütün çağrışımlar bir aradadır: Özgürlük tekdüzeliği kırmak ikilemler ve sonunda ölüm… Aşkın iki kişilik olmadığı kesindir. Tolstoy’un açıkça gösterdiği şey Adorno’nun söylediğidir biraz da: “Aşk da toplumsal olarak dolayımlanır.” Anna aşkının bedelini ödemiştir. Şunu unutmamak gerek: Tutkunun peşinden gitmek ancak bedeli ölüm olunca kitlelerin gözünde temize çıkabiliyor.

11) Sekizinci Mektup (Mektûbat) – Bediüzzaman Said Nursi
(Şefkat ve aşk)

Soğukkanlı bir aşk-şefkat karşılaştırması. Bediüzzaman Sekizinci Mektup’ta şefkatin aşktan ne kertede üstün olduğunu Kur’ân’la temellendiriyor. Hazret-i Yakup’un Hazret-i Yusuf’a karşı duyduğu şeyin aşk değil şefkat; Züleyhâ’nın hissettiklerinin ise aşk olduğunu hatırlatarak bir derecelendirme yapıyor: Kur’ân’a göre Hz. Yakup’un hissiyatı Züleyhâ’nınkinden ne kadar yüksekse şefkat de aşktan o kadar üstündür. Sekizinci Mektup’u okuduktan sonra bu değişmez gerçeğin iç rahatlığını mı yaşamalı yoksa burukluğunu mu duymalı?

12) Aylak Adam – Yusuf Atılgan
(İhtimal olarak aşk)

‘Aşk romanı’ deyince akla sadece somut bir aşk hikâyesinin anlatıldığı bir metin geliyorsa Aylak Adam aşk romanı değildir. Ama ilk cümleleri okuduğumuzda ürpeririz: “Birden kaldırımlardan taşan kalabalıkta onun da olabileceği aklıma geldi. İçimdeki sıkıntı eridi.” C.’nin peşinden gittiği şey bir aşktan öte aşksız olmayan bir dünyadır. Bunun kendince yollarını bile bulur. Ama olmaz. Romanın sonunda dendiği gibi; “Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı.” Aylak Adam aşkın -ya da aşksızlığın- yürek burkan hikâyesidir. Peki aylaklık ile aşk arasında sırlı bir bağ var mıdır? Evet vardır!

13) Kızıl ile Kara – Stendhal
(Tükeniş olarak aşk)

Büyük bir aşk romanı aslında tam da aşk romanı olmayan yapıttır; tıpkı “Kızıl ile Kara” gibi. Genç Julien Sorel’in ruhundaki çalkantılarla dönemin Fransa’sındaki çalkantıları bir arada okuruz. Stendhal’ın Don Juan’dan bol bol alıntı yaptığı romanına koyduğu epigraf çarpıcıdır: “Gerçek şu acı gerçek.” Satırlar boyunca Julien’e bazen acır bazen kızarız. Büyük aşkların sadece hayatta birer kazadan ibaret olduğunu kabul etmediği için severiz de onu. Ancak Madam de Renal’a karşı beslenecek tek duygu saygıdır. Aşk iki sevgiliyi de tüketir. Hilmi Yavuz’un bir dizesiydi: “julien ne söyledi madam renal’a”. İşte bu dizenin arkasında çok şey yatıyor.

14) Venedik’te Ölüm – Thomas Mann
(Bir ölüm türü olarak aşk)

Yan yana gelmesi tehlikeli fakat kaçınılmaz üç sözcük: Aşk sanat ölüm… Thomas Mann aşkın yazgısını bu sözcükler üzerinden kurcalıyor. Ünlü yazar Aschenbach’ın olağanüstü güzel Tadzio’ya duyduğu derin aşk sanatçının çıkmazı ve hüzünlü bir ölüm… “Motus animi cotinuus”u (ruhun daimi hareketi) daha iyi anlamak için bir yol açıcı kitap…

15) Dîvân-ı Kebîr – Mevlâna Celâleddin Rûmî
(Âb-ı hayat olarak aşk)

“Ben ol da bil aşkı” demişti Mevlânâ. Nerededir aşk? Bir magma gibi taşıp durduğu Divân-ı Kebîr’dedir: “Âşık dediğin de benim gibi olmalı! Öyle mest öyle kendinden geçmiş olmalı ki ne halkla uzlaşmalı ne de kendisine bir hayrı dokunmalı! / Aşk âb-ı hayattır; seni ölümden kurtarır! Kendisini tamamıyla aşka veren kişi ne mutlu kişidir!”

16) Aşk-ı Memnû – Halid Ziya Uşaklıgil
(Yasak aşk)

Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnû’su tam da yasak olan bir kıvılcımla yaktığı için belki de Türk edebiyatının en trajik aşk romanı olma vasfını hâlâ koruyor. Romanın trajik öğesi trajik sonuna da sebep olan iç içe geçmiş diğer aşklarla çevrili “yasak olan aşk”tır yani Bihter’in Behlül’e “yeni imkânsız ve tehlikeli” olana aşkıdır. Edebiyat tarihi yasak aşkları hep aynı sona mahkum etti: Nasıl ne Bovary ne Anna kurtulamadıysa nihayet yasak aşkın pençesinde yanmaktan Türk edebiyatında kadının keşfedildiği ilk eser sayılabilecek Aşk-ı Memnû’nun Bihter’i de bu trajik sondan kurtulamayacaktır. Ve nasıl tam da bu sebepten Anna Karenina Rus edebiyatının Madame Bovary Fransız edebiyatının mihenk taşı olmayı sürdürüyorsa Aşk-ı Memnû da Türk edebiyatı için ateşin bulunduğu nokta olacaktır. Aşkın şöyle tanımlandığı bir roman: “Kalplerimizde bazı illetler vardır ki vücudun tamamıyla ensicesine hulûl ettikten sonra keşfolunamayan hâfî emrâza mahsus bir nüfuz hıyanetiyle kendisini göstermeden tahriplerini haber vermeden derûnî bir yangın dumansızlığıyla yanar yanar; bu bir ateştir ki mahiyetini bilmeyiz; vücudundan haber almayız; o yavaş yavaş vazifesinden emin devam eder; nihayet bir gün birdenbire bir hiç bir dakikalık bir vukuf bize gösterir ki kalbimizde bir yangın var. Nedir? Nereden tevellüt etmiştir? Bu yangın nasıl bir serseri rüzgârın kanatlarıyla düşerek orasını tutuşturmuştur? Bilemeyiz.”

17) Divan – Yunus Emre
(Kılavuz olarak aşk)

Yunus Emre’den bu yana biliyoruz: “devletli nesnedir aşk” ama aynı zamanda “firkatli nesnedir”. Aşk gelicek cümle eksikler biter böyle söyler Yunus. Ona göre “Aşksız âdem dünyada belli bilin ki yoktur.” Mecazî aşktan gerçek aşka geçişte bir kılavuz dur. Âşık olmayan kişiyi taşa benzeten Yunus Emre’nin en çok da şu dizesi: “Bizim sevdiğimiz Hak’tır bu halka göz ü kaş gelir”. Tek dize bütün bir aşk yolculuğunu anlatmıyor mu?

18) Eylül – Mehmed Rauf
(Masumiyet olarak aşk)

Eylül’le anılan bir aşkın gideceği yer tükenişten başka neresidir? Suad ile Necib’in birbirine ancak alıkonulmuş bir eldiven tekiyle ifşa edebildikleri ‘yasak aşk’ları masumiyetini belki de ruhların müellifi kalplerin merhemi musikiye borçluydu. ‘İnsafsız rüzgâr’ ‘muannid yağmur’ yalnız o güzel yazın ertesindeki ayın değil onların ruhundaki çöküşün de adıydı. O aşk ki belki bir yangında kavrulursa tamama ererdi. İkisi aynı ateşte yandılar zaten bir kere yanmışlardı!

19) Vadideki Zambak – Honore dé Balzac
(Sığınak olarak aşk)

Bir aşk kitapları listesine pekâla Balzac’ın mektupları da alınabilirdi. Ama roman sanatının yüz aklarından Vadideki Zambak’ta adı geçen Félix de Vandenesse Balzac’tan; Henriette de Mortsauf da Balzac’ın hayatında önemli yeri olan Madame de Berny’den başkası değildir zaten. Romanda anlatılan yine ikilemler içindeki bir kadınla bütün yıkımları başını onun dizine koyarak gidermek isteyen âşığın hikayesidir. Bir de Balzac romanın başında evrensel bir ders verir: “Bizi sevdiğinden çok kendisini sevdiğimiz kadının üstünlüğü sağduyu kurallarını bize her zaman unutturmasıdır.” Türkçede Cemal Süreya çevirisi olduğunu da düşününce Vadideki Zambak’ı okumak şart oluyor.

20) Mantık Al-Tayr – Feridüddin-i Attar
(Bülbül hastalığı olarak aşk)

Feridüddin-i Attar otuz kuşun yolculuğunu anlatırken geride Allah ve Peygamber aşkına dair yüzyıllardır tazeliğinden bir şey yitirmeyen metinler bırakmıştır. Mantık Al-Tayr’ın sarsıcı sözcükleri ‘bülbül hastalığı’ olarak tanımlar aşkı. Sır hüthütün öteki kuşlara verdiği cevaplarda saklıdır. Hüthütün dudu kuşuna verdiği cevapta örneğin: “Can sevgiliye verilmek içindir.. ancak bunun için işine yarar. Can verirsin de bir an olsun sevgiliye kavuşursun. Âb-ı hayat istiyorsun fakat canını da seviyorsun.. yürü be… Canını ne yapacaksın? Ver sevgiliye!”

21) Ağrıdağı Efsanesi – Yaşar Kemal
(Ağıt olarak aşk)

“Her yıl Ağrıdağı’nda bahar gözünü açtığında çiçeklerle keskin kokular renklerle bakır rengi toprakla birlikte Ağrıdağı’nın güzel kederli kara gözlü iri yapılı çok uzun ince parmaklı çobanları da kavallarını alıp Küp gölüne gelirler. Kırmızı kayalıkların dibine bakır toprağın bin yıllık baharın üstüne kepeneklerini atıp gölün kıyısına fırdolayı otururlar. Daha gün doğmadan Ağrıdağı’ nın harman olmuş yalp yalp yanan yıldızları altında kavallarını bellerinden çıkarıp Ağrıdağı’nın öfkesini çalmağa başlarlar. (… Bu arada tam gün kavuşurken gölün üstünde kar gibi ak küçücük bir kuş dönmeğe başlar. Gölün üstünde bütün hızıyla uçan kuş göle şimşek gibi çakılırcasına iner bir kanadını suyun mavisine daldırır kalkar. Böylece üç kere daldırır sonra da uçup gider gözden ırar yiter. Ak kuştan sonra çobanlar da sessiz birer ikişer oradan ayrılır karanlığa karışır çekilir giderler.” Sonra… Yaşar Kemal Gülbahar ile Ahmed’in büyük destanını anlatmaya başlar.

22) Malina – Ingeborg Bachmann
(Dünyaya karşı duruş olarak aşk)

Malina kuşkusuz bir ‘aşk kitabı’ değildir ama belki de aşk kitaplarının en yakıcısıdır. “Parola Ivan.” der Malina “Ve hep hep Ivan.” Böyle bir aşkın var olduğu dünya kötü bir dünya olamaz dersiniz. Ama kötüdür dünya (“Biz birbirimize götüren yolları bunca zahmetsiz bulabilirken kentteki kıyım sürüp gidiyor;”. Malina’da altı çizilecek o kadar cümle var ki… Geriye bir iç yanması ve çok sigara dumanı kalır. Kitabın yazarı “Her erkek ve her kadın âşık olabilir mi?” sorusuna “Hayır” yanıtını vermiştir zira “olamaz çünkü aşk bir sanat yapıtıdır.”

23) Şiirler – Karacaoğlan
(Teklifsiz aşk)

Cemal Süreya yazmıştı: Yâr kavramı en somut ve süzme biçimde Karacaoğlan ile şiirimize girmiştir. Halk şiirinde Erzurumlu Emrah da başka şairler de var ama Karacaoğlan aşkın ve Türkçenin bir yakasında yüzyıllardır parlıyor. Kimi zaman “Benim çok ömrümü az eylemesin” diyecek kadar umutsuz kimi zaman “Herkesi sevdiğine verse Yaradan” dizesindeki kadar naif bir âşık. Galiba Karacaoğlan’ın umutla umutsuzluk arasında salınan aşkını en iyi şu dizeler anlatıyor: “Yaylanın karından beyazdır döşün / Uzanıp üstüne ölesim geldi”.

24) Jurnal 2 – Cemil Meriç
(Dehâ ve aşk)

İnsanın dörtte üçünün âşık olduğunda ortaya çıktığını söylemişti Cemil Meriç. Jurnal’inde yer alan Lamia Hanım’a mektuplarda da kırgınlıkları ve coşkularıyla çıplak bir Cemil Meriç vardır. “Kendini rahat hissetmen beni kudurtuyor.” der bencildir; “Hiçbir kıta kâşifi benim tattığım hazzın bir zerresini tatmamıştır.” der esriktir! Türkçenin belki de en sert en dolu ve en sıcak aşk mektupları… Kimi zaman ‘mezar taşı gibi bir sükut’la kimi zaman da alevden iki ırmağın birbirine karıştığını bilmenin yakıcılığıyla beslenen bir tutku. “Aşk dehadan çok daha nadir.” diyen Cemil Meriç’ e şu cümleyi kurdurmuştur aşk: “Aşkın verebileceği en büyük saadet sevilen kadının ilk defa elini sıkmak. Musikinin verdiği haz gibi bir şey.”

25) Kalbin Zümrüt Tepeleri – M. Fethullah Gülen
(Sahih aşk)

“Aşk; şiddetli sevgi iptilâ düşkünlük kemâl cemâl ve müşâkeleden dolayı duyulan aşırı muhabbet ki böylesine daha ziyade mecâzî aşk denir.. bir de cemâli kemâl noktasında kemâli cemâl kutbunda o Ezel ve Ebed Sultanı’na karşı duyulan kalbî alâka ve muhabbet vardır ki ona da hakikî aşk denir.” Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki yolculuğun duraklarından biri aşk; o noktaya ulaşan birinin atacağı bir adım ya kalmıştır ya kalmamıştır. Aşk Zümrüt Tepeler’deki öteki konularla bütünlüklü bir bakış içinde değerlendirildiği zaman gerçek yerine de oturmuş oluyor. Aşka ilişkin olanın sadece ‘Aşk’ başlıklı yazı değil Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki bütün bir seyir olduğunu unutmamak gerekir. Fethullah Gülen’in akıllarda mıh gibi kalan bir cümlesi işin özüdür aslında: “Dünya aşkın katilidir.”

26) Swann’ın Aşkı – Marcel Proust
(Kayıp zamanın izinde aşk)

“Sevdiğimiz zaman aşk o kadar büyüktür ki bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır.” Belki Proust’un bütün külliyatı ama ille de Swann’ın Aşkı. “Mutlu olan kişi âşık değil demektir” diyen Proust bu cümlesiyle meşrebini de belli eder ve o benzersiz üslubuyla olağanüstü bir yapıt kurar. Sosyete çevrelerine girip çıkarak kendini var etmeye çalışan Swann’ın güzel Odette’e duyduğu aşkın hikâyesi temelde basittir ama yazarın doyumsuz tasvirleriyle sıra dışı bir hal alır. Proust Gide’e yazdığı bir mektupta ironiyi de elden bırakmaz: “Eğer Swann beni tanısaydı ve benden biraz yararlanabilseydi Odette’in ona geri dönmesini sağlayabilirdim.” Roman kişileriyle yazarın aşka bakışlarındaki farklılıkları çok da önemsememek gerekiyor. Zaten Proust evreninde aşka en sağlıklı yaklaşım yine bir roman kişisinden Madam Leroi’dandır: “Aşk mı? Sık sık yaparım ama hiç sözünü etmem.”

27) Neşideler Neşidesi
(Coşkunluk olarak aşk)

Aşkın tehlikeli sularında: “Çünkü sevgi ölüm gibi güçlüdür / Kıskançlık ölüler diyarı gibi serttir; / Onun alevleri ateşin alevleri / Yakıp bitiren alev. / Sevgiyi büyük sular söndüremez; / Ve ırmaklar onu bastıramaz.”

28) Muhteşem Gatsby – Scott Fitzgerald
(Adanış olarak aşk)

Bir başka ‘ömürlük’ aşk hikayesi… 20. yüzyılın ilk yarısında yapay değerlerin biçimlendirdiği Birleşik Amerika’da geçen roman ‘Amerikan düşü’ ve ‘yükselme’ gibi temaların ardında derinden derine bir aşk hikâyesiyle içimizi ısıtır. Gatsby ölür; sonunda onu ne kadar sevmiş olduğunuzun ayırdına varırız -tıpkı Daisy gibi! Romandan bir de unutulmaz cümle Can Yücel çevirisiyle: “Hani öyle gelir ya insana; o yaz işte hayat yeniden başlıyor sandımdı.”

29) Serin Mavi – Behçet Necatigil
(Evcil aşk)

“Ayşe Huriye Selma (yaş sırasına göre küçükten büyüğe) !” diye başlar bir mektuba Necatigil. Eşi Huriye Hanım’a yaşça iki kızının arasında yer vermesi nazik bir jest değil sadece; mektupların bütünü okunduğunda Necatigil yalınlığı iyice belirir. Serin Mavi kuşkusuz Türk edebiyatında bir ‘aile’ye yazılmış en incelikli aşk mektuplarını içeriyor. Necatigil evreninin tüm sözcükleri; ev aile gündelik sıkıntılar sımsıcak kılıyor bu mektupları. Ve Serin Mavi boyunca hep o iki dize çınlıyor: “Seni nasıl alabilirim benim tarafa / Uzaksın”.

30) Çağımızın Bir Kahramanı – Lermontov
(Yanılsama olarak aşk)

Bütün kadınları kendine âşık etmekten hoşlanan ama hiçbirini sevmeyen Peçorin’in öyküsü bir ütopya gibi mi görünüyor? Belki öyledir ama “Çağımızın Bir Kahramanı” sadece basit bir “kaçan kovalanır” öyküsü değil; derinlikli bir portredir. Peçorin adlı ‘kahraman’ cevaplar vermez; sorular sordurur. Sevilmeden sevmek paradoksunu bu kez tersinden okuruz. Peçorin kimseyi sevemez ve mutsuzdur. Onun “Kayadan kayaya atlayan suyun şırıltısını duyunca unutamayacağı tek kadın yoktur.” Bu unutulmaz yapıtı okurken insan Peçorin’in yazgısının ölümcül kara bir talih mi yoksa çok az kişiye rastlayacak bir şans mı olduğuna bir türlü karar veremiyor.

31) Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri – Nâzım Hikmet
(Umut olarak aşk)

30 Eylül 1945… “Seni düşünmek güzel şey / ümitli şey / dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey / Fakat artık ümit yetmiyor bana / ben artık şarkı dinlemek değil / şarkı söylemek istiyorum”.

32) Mem û Zin – Ehmede Xani
(İmkânsız aşk)

Ehmede Xani’den eşsiz bir imkânsız aşk masalı… Mem’in Dicle nehrine unutulmaz seslenişiyle: “Benim gönlümün içinden de geç bir kez / Gözlerimin pınarına bak bir kez.” Bu destanda iki âşık vardır da bir de aşklarının ortasında biten diken kötü adam Beko vardır. Beko’ların biri gider bir başkası gelir… Ve bu dünyada kavuşmak yoktur.

33) İlk Aşk – Turgenyev
(Hatıra olarak aşk)

Bu güzel ve küçük roman biraz da adından dolayı listeye girmeyi hak ediyor. Kahramanımızın Zinadia’ya duyduğu hızlı ve tutkulu aşkın sıra dışı öyküsü. Hikâyede her ilk aşk deneyiminin izleri var gibidir. Bir yerde şöyle der kahraman: “Artık sıradan bir delikanlı sayılmazdım; çünkü âşıktım.” Kısa serüvenlerin sonunda Zinadia ölür; buruklukla şaşkınlık arası bir duygu eşliğinde kitabı kapatırız. İlk aşktır; incitir özletir anısı silinmez.

34) Monna Rosa – Sezai Karakoç
(Hıçkırık olarak aşk)

“Esmer delikanlı hatıra ve kan / Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları / Sızıyor bir kapı aralığından / Lambalar yanıyor hafif ve sarı.” Sezai Karakoç’un çok aşkta çok hatıra bırakan anıtsal şiiri. Kendi hikâyesiyle zaman içinde bir efsaneye dönüşen Monna Rosa her aşk hikâyesiyle yıllardır yeni sayfalara yeni defterlere yazılıyor. Bir anlamda “mutlu aşk yoktur”un en güzel Türkçe söylenişi… “Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa: / Henüz dinlemedin benden türküler. / Benim aşkım uymaz öyle her saza / En güzel şarkıyı bir kurşun söyler… / Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa./ / Yağmurlardan sonra büyürmüş başak / Meyvalar sabırla olgunlaşırmış. / Bir gün gözlerimin tâ içine bak: / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış”.

35) Kolera Günlerinde Aşk – Gabriel Garcia Marquez
(Ömür boyu aşk)

50 yıl süren bir tutku aşk mıdır yoksa aşka çok benzeyen bir bağlılık mı? Büyülü gerçekçiliğin ustası Marquez Kolera Günleri’nde Aşk’ta tam da üslubuna yakışır bir konuyu yarım yüzyıl süren bir aşkı anlatıyor. Florentino Ariza’nın Fermina Daza’ya olan yenilmez gözüpek aşkının hikâyesi aşk yüzünden delirenlerin eksik olmadığı bir coğrafyanın acımtırak kokularını taşıyor. Sonunda ne mi öğreniyoruz? Sadece aşksız değil aşka rağmen de mutlu olunabileceğini…

36) Elsa’ya Şiirler – Louis Aragon
(Poetika olarak aşk)

Aragon öleli 25 Elsa öleli 37 yıl oluyor. Genç kuşaklar ikisini de siyasi mücadelelerinden romanlarından değil şiirlerden ve büyük aşklarından tanıyor bugün. Aragon kendine “Elsa’nın Mecnunu” sıfatını yakıştırmıştı. Unutulmaz şiirlerini Elsa için yazdı. Edebiyat tarihinin en şanslı kadınlarından Elsa da hep var olmayı istediği tarihte romanlarıyla değil daha çok konu olduğu şiirlerle anıldı. Şanslıyız ki Orhan Veli’den İlhan Berk’e kadar iyi çevirmenler bu şiirleri Türkçeye ‘kazandırdı’. En sarsıcısı Elsa’nın Gözleri şiirinden: “Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de / Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm / Orda bütün ümitsizleri bekleyen ölüm / Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde”.

37) Alemdağ’da Var Bir Yılan – Sait Faik
(İyimserlik olarak aşk)

Türkçenin kuyruklu yıldızı Sait Faik’in kuşkusuz en iyi kitabı. “Kaybettikten sonra bulduğumuz şey. Nedir o bil? Nedir o bil?” diye sorar bir öyküsünde. Onu okurken hep bir iyimserlik vardır ama yitik bir şeyler olduğu düşüncesi de peşimizi bırakmaz. Kitapla aynı adı taşıyan öykünün şu cümlesi bir kez okunduğunda unutulmayanlardandır: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

38) Doktor Jivago – Boris Pasternak
(Tutku olarak aşk)

Aşk ve devrim yan yana gelince ortaya unutulmaz hikâyeler çıkıyor. Doktor Jivago bunların en iyilerindendir; hem dönemini enfes betimlediği hem de hastalıklı bir aşkı ustaca anlattığı için. Yuri Jivago edebiyat tarihindeki ‘büyük âşıklar’ listesindeki yerini çoktan aldı zaten ama okursanız Lara’nın nasıl ustaca çizilmiş bir karakter olduğuna da dikkat edin. Romandan uyarlanmış izlenmeye değer bir filmin olduğunu da hatırlatalım…

39) Gizemli Şiirler – Hilmi Yavuz
(Bakış olarak aşk)

Aşkla ‘bakmak’ arasındaki gizemli ilişki nedir? Belki Yakın Aşklar şiirindeki: “yakın aşklar! sizi ve gizi / bir kıyıyla öteki / gibi bağlayan nedir?” Belki Eylül şiirindeki: “eylül! daha çocukluğumdan / beri size bakardım ben / bir yazın azalmakta olan / sözcüklerinden nasıl da / ansızın dökülürdünüz / bahçelerle ve kül / dolardı içim… eylül!” Ama en çok da şu şiirdeki: “size bakmanın tarihi! siz / bir gonca kadar kendiliğinden / yazılmış olmalısınız / derin korkunç ve ergen / kalbim sevdalara sığmayan kalbim / bir dağı içeriyor geçerken / siz o dağa sanki kış / ve sanki bıldır yağan karsınız / umarsız sözcüklere bulanmış”…

40) Fransız Teğmenin Kadını – John Fowles
(Bekleyiş olarak aşk)

1969 tarihli roman yüzeydeki esrarlı aşk hikâyesinin altında felsefî ve toplumsal sorgulamalarla çağdaş bir klasik olarak adlandırılmayı hak ediyor. Her aşk hikayesi içinde kendi döneminin eleştirisini barındırır ama Fransız Teğmenin Kadını’ndaki kadar ustaca iğnelemelere kolay rastlanmıyor. Bir kadının iç dünyasına nasıl bu kadar soğukkanlılıkla yaklaşılabilir? Bu John Fowles’un ustalığıdır. Yüzyıl öncesinin İngiltere’sinde bir erkeğin toplumun kurbanı oluşu bugüne de çok şey söylüyor. Romanın başkişisi Sarah tıpkı Madam Bovary ya da Lady Chatterley gibi asla unutulmayacak.

41) Aramızdaki Şey – Tomris Uyar
(‘Aramızdaki şey’ olarak aşk)

Tomris Uyar’dan aşkın ‘aramızdaki şey’ durumuna nokta atışı! Uyar’ın başka öyküleri başka kitapları da var elbette ama edebiyatımızda aşka çok benzeyen bu ‘şey’i daha iyi anlatan bir öykü yok. Şöyle der anlatıcı Venedik’te Ölüm filmi seyredilirken: “Onu yakalamak için nedense filmden sana kaydı gözüm. Ellerine uzun biçimli parmaklarına nerdeyse saydam tırnaklarına. İncecik bedenine. Bu dünyayla baş edemeyecek kadar kırılgan olduğunu o an kavradım. Artık filmdeki Tadzio’yu seyredebilirdim… İçimin yandığını belli etmemek için bile-isteye soğuk bir şaka yaptım: ‘Yazarın ve romanın baş kişisinin adları T harfi ile başlıyor diye mi çağrıldım yoksa buraya?’” Tomris Uyar’ın ustalıkla anlattığı ‘şey’i yaşarsak bir gün o soruyu sorarız: “Sen o şeyi çözebilmiş miydin?”

42) Soneler – William Shakespeare
(Nimet olarak aşk)

Romeo ve Juliet ya da Othello ile değil de Soneler ile okumalısınız Shakespeare’den aşkı. Entrikalarla hesap-kitapla kuşatılmış aşkları değil lirizmle yalınlıkla beslenen aşkları okumanın tadına böyle varabilirsiniz. Sevgilisine “Seni bir yaz gününe benzetsem mi” diye seslenen şairdeki aşk çığlığını duyarsınız. Ve kuşkusuz bulunmaz bir nimettir aşk: “For thy sweet love rememb’red such wealth brings / That then I scorn to change my state with kings”.

43) Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı – Pablo Neruda
(Umutsuz bir şarkı olarak aşk)

20 unutulmaz aşk şiiri… “Seviyorum susmanı yokluk gibidir çünkü. / Öyle uzak acılı ölüp gitmiş gibi sen. / Yeter o zaman bir söz bir gülümseyiş bile. / Sevinirim başka şey yok öyle sevindiren.” Neruda’nın aşk sarkacı da inip çıkar “sonsuz unutuş kırar” insanı. Son söz ümitsizce söylenir: “Ve ellerimde yalnız gölgenin ürperişi. / Âh uzağa her şeyden. Âh uzağa her şeyden. / Ey kimsesiz yollara düşme saati şimdi!”

44) Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde – Abdülhak Şinasi Hisar
(Damıtılmış aşk)

Divan şiiri tepeden tırnağa aşktır. Bu geleneğin en güzel aşk dizelerini okumak içinse benzersiz yapıt var: Abdülhak Şinasi Hisar’ın “Aşk İmiş Her Ne Var Âlemde” adlı seçkisi. Hisar’ın seçkin beğenisinden süzülmüş neredeyse bir aşk el kitabı. Ne unutulmaz dizeler vardır bu minik seçkide: “Biz âleme bir yâr içün âh itmeğe geldik” (Yenişehirli Avni) ya da “Gel gel ki cümle savm-ü salâtın kazâsı var / Sensiz geçen zamân-ı hayâtın kazâsı yok” (Nesimî) gibi. Aşkın her türlüsüne birer bölüm ayrılan kitapta tüm dizelerin şairleri Bâki Efendi’nin tavrındadır: “Fermân-ı aşka cân iledir inkıyâdımız / Hükm-i kazâya zerre kadar yok inadımız”. Aşkı bir de Nedim’den ‘son divan şairi’ Yahya Kemal’e kadar eski şairlerden okumak iyi oluyor. (Divan şiiri denince; Necati Bey’in bu seçkide yer almayan bir dizesi vardır ki ciltlerce kitaba değer. Söylemeden geçmemiş olalım: “Ki hüsn sende garib oldu aşk bende garib”

45) Belâ Çiçeği – Attilâ İlhan
(İkilem olarak aşk)

Böyle bir listeye Attilâ İlhan’dan kitap seçmek pek kolay değil. Bu kitap ‘Böyle Bir Sevmek’ olabileceği gibi pekâla ‘Ayrılık Sevdaya Dahil’ de olabilirdi. Ama ‘Bela Çiçeği’ni seçtik -aşkın o mâlum paradoksunu anlatan ‘Aysel Git Başımdan’ şiiri için: “aysel git başımdan ben sana göre değilim / ölümüm birden olacak seziyorum / hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim / aysel git başımdan istemiyorum / benim yağmurumda gezinemezsin üşürsün / dağıtır gecelerim sarışınlığını / uykularımı uyusan nasıl korkarsın / hiçbir dakikamı yaşayamazsın / aysel git başımdan ben sana göre değilim / benim için kirletme aydınlığını” diye başlayan şiirin sonu yakıcıdır: “aysel git başımdan ben sana göre değilim / ölümüm birden olacak seziyorum / hem kötüyüm karanlığım biraz çirkinim / aysel git başımdan seni seviyorum”.

46) Günlerin Köpüğü – Boris Vian
(Gerçeküstü bir durum olarak aşk)

Tutkulu bir caz dinleyicisi olan Colin bir gün Chloé (Yunancada ‘taze yeşillik’ anlamındadır bu sözcük) ile tanışınca ona şöyle der: “Sizi Duke Ellington mı düzenledi?” Bu naif soru çağdaş aşk masallarının en güzellerinden olan Günlerin Köpüğü’nde anlatılanın nasıl bir şey olduğu hakkında iyi bir ipucu veriyor. Aslolan iki şey vardır Vian için: Aşk ve New Orleans’ın müziği. Plak düşsel roman boyunca zihnimizde döner. Mutlu sonla bitmesini delicesine istediğimiz hikâye mutsuzlukla biter. Ama belki de Colette’in dediği gibi sonu acı bitse bile her aşk ayrı bir mutluluktur. Ve umulur ki bir gün Boris Vian’ın dediği olur: Sonunda kitleler haksız bireyler haklı çıkar.

47) Sevda Sözleri – Cemal Süreya
(Aşk olarak aşk)

“Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti” dizesiyle anlatılabilir Cemal Süreya’nın aşkı: İronik masum bazen çaresiz. Sadece adından dolayı değil Sevda Sözleri aşkın türlü hallerini şiirin ustalığıyla kesiştirdiği için ayrıcalıklı bir yeri hak ediyor. Gündelik hayatın tam ortasında Sevda Sözleri’nden iki dize masanıza düşebilir örneğin: “İki çay söylemiştik orda biri açık / Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” Şu dizeler “Kardeşim olan gözlerini unutmadım” ya da “Aşktın sen gidişinden bildim seni” nasıl unutulur? Ancak bir tanesi var ki manifestodur: “Yalnız aşkı vardır aşkı olanın”.

48) Düş Kırgınları – Mehmet Eroğlu
(Vazgeçiş olarak aşk)

Ne yazık ki göğsümüzün sol tarafında kalb denilen bir et parçası taşırız ve gün gelir şu derin ikilemden kaçamayız: Aşk mı sevgi mi? Çağdaş edebiyatımızda bu sorunu en yüreklice tartışan Düş Kırgınları’nın başkişisi Kuzey Erkil’dir. Sevgi esnek ve dayanıklıyken aşk kırılgan mı gerçekten? Yoksa bu da mı bir yanılsama? Kuzey Erkil’in Şafak’a duyduğu iç burkucu aşk kadar tartıştığı ikilemlerle de okuyanın unutamayacağı bir roman Düş Kırgınları. Aşkın niçin mutluluktan daha büyük daha görkemli bir şey olduğunu kavramayı kolaylaştırıyor. Aşkın olduğu yerde erdemlerin bir hiç olduğunu anlamayı da… Acı son kaçınılmazsa Kuzey’in dediği geçerlidir: “Sevmek bazen de bırakmaktır.”

49) Şiirler – Rabindranath Tagore
(Kutsayıcı aşk)

“Yüreğim övünçle taşıyor sanki şarkı söylememi buyurunca sen; yüzüne bakıyorum yaşlar doluyor gözlerime. / Yaşamımda aykırı yırtıcı ne varsa eriyip haklı bir düzene çevriliyor; denizin üstünden uçan mutlu bir kuş gibi kanat açıyor tapınışım. / Şarkı söylememden hoşlanıyorsun biliyorum. Biliyorum yapayalnız bir şarkıcı gibi çıkıyorum önüne. / Erişmeyi aklımdan bile geçirmediğim ayaklarına şarkımın kanat uçlarıyla dokunuyorum. / Şarkı söylemenin sarhoşluğuyla unutuyorum kendimi efendim olan sana dostum diyorum.” “Kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda” Alabildiğine mistik alabildiğine lirik…

50) Leyla ile Mecnun – Fuzûli
(Destan olarak aşk)

Aşkın sonsözü: Leylâ ile Mecnun. Aşkın ‘saf’ hali edebiyat tarihinde hiçbir zaman Fuzûlî’nin 1535 tarihli mesnevîsinde olduğu gibi anlatılamadı. Artık her âşık Mecnun’la kıyaslanır her sevilen biraz Leylâ’dır. “Ya Rab bana cism ü cân gerekmez / Canânsız cihân gerekmez” diyenlerin aşkıdır bu. Mecâzî aşkı yudumlamak vardır onu aşmak vardır vefâ ile dünyayı yok saymak vardır bu hikayede. Mecnun Leylâ’nın kabrini kucaklayıp öldükten sonra iki âşık aşk yoluna girip temiz kaldıkları için aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için (oysa ne zordur bu!) cennette buluşurlar. Söz biter.

Zaman Kültür Sanat

elli_unutulmaz_ask_kitabi Aşkın Aslı - Elli Unutulmaz Aşk Kitabı

5555. Paylaşım

Ölümün Yaşı

Yaşlı bir adamı gömmüştük
Uzundu, zordu, bulanık ve tenha
Öldükten sonra da babamdı…

Görünmez zamanı gördük bir gün
Yıldızları gecesinden çaresiz
Bir kasaba yalnızlığıydı erken
Biz büyüdükçe, vadesiz muratsız yaşı.

Şükrü Erbaş

babama_ozlem 5555. Paylaşım

Karar ve özgürlük…

Bir düşünce bize ait olmamışsa, verdiğimiz kararlar da bizim değildir. Özgün düşünce yaratmak özgür insan olma yolundaki ilk adımdır denebilir. İnsan her anında kararlar alarak yaşar. Böyle olmasaydı nefes alan et ve kemik yığınlarından farklı olmazdık. Masadaki tuzluğa uzanmaktan, iş değiştirmeye, evlenmeye ve bir yerden bir yere gitmeye kadar aynı mekanizma işler ve bizler harekete geçmeden önce mutlaka kararlar alırız.

Ama sorun şu ki, bu kararları kendi başımıza ve özgür irademizle aldığımızı varsayarız. Böyle olabilir de olmayabilir de ve neyin nasıl olduğu üzerinde pek düşünmemiş olabiliriz. Oldukça özgür şartlara sahip bir kişi kararlarını kendisi almıyorken, baskı altında yaşayan bir kişi her şeye rağmen kendi kararları ile hayatını ilerletiyor olabilir. Şüphesiz şartlarımızın kendisi de karar alma süreçlerimize göre şekillenir. Bunun farkında olsak da olmasak da… Karar almamak da bir karardır ve hayatı istediğimiz her anda askıya alamayız, aldığımızı zannederiz.

Kararsız insanlar genellikle karakterlerinin olumsuz bir tarafını öne çıkarıyorlar gibi görünse de, yine de her şey o kadar siyah ve beyaz değildir. A, B ve C seçenekleri arasında kararsız kalan kişi, zayıflık gösteriyor sanılsa da, aslında üç seçeneği de seçim kümesinde tutmaya çalışıyor olabilir. B hakkında bir tercih yaptığınızda A ve C’yi seçme olasılıklarını yitiriyor olduğunuzu hissedersiniz ve bu doğrudur. B hakkındaki dürtüleriniz, A ve C’ye karşı olan ilginizi bastıramıyorsa, B hakkında karar vermeyi geciktirerek A ve C’yi de olasılıklar dairesinde bir süre daha tutmak daha rahatlatıcı gelir. Bunu sadece rahatlamak için yapmıyor da olabilirsiniz. Erteleme, B hakkında daha güçlü dürtülere sahip olmayı beklemeyi veya A, B ve C dışında daha baskın bir D seçeneğinin ortaya çıkması için mehil kazanmayı da ima edebilir. D seçeneği, A, B ve C’yi bastırdığında, ikilemden kurtulur ve karar veririz.

İkilemler bir sigortadır ve ikilemlerle hesaplaşmadan verilen kararlar genelde hatalı olur. Bu arızalı kararlar hayatın daha ilerisinde birer potansiyel kriz olarak bizi kollarlar. O krizlerden kaçmanın kendisi de bir karardır ve genellikle kontrolümüzü elimizde olmayan nedenlerle kaybetmeden o krizler yaşanmaz. Hayat insana bol bol bu krizlerden sunar ve bize daha büyük kararlar almanın fırsatını bahşederler.

Hasılı kararlar almak hayatımızın merkezinde yer alır ve ölene kadar da bu böyle olacak. Zaten karmaşık olan bu süreçlerde birçok yeteneğimize başvururuz. Tabii önce aklımız ve akıl yürütme süreçlerimiz gelir. Sonra duygularımız, duyularımız ve dürtülerimiz bize yardımcı olur. Modern zamanlarda akıl dışındaki karar alma yeteneklerimiz çok fazla itibar kaybına uğratıldığından, modern insan ölçülmüş, biçilmiş ve oldukça da öngörülebilir donuk bir dünyaya hapsolmuştur. Bugün Batı dünyası her şeyden evvel büyük bir tektipleşme ile donukluk tehdidit altındadır ve kişi bunun farkında bile olmayabilir. Marjinal hayat biçimlerine savruluş, huzur için inleyen ruhların bir yardım çığlığıdır.

Çünkü ister farkında olanlardan ister olmayanlardan olalım, benliğimiz aklımızdan bağımsız halde yaşamaya devam eder ve hisseder. Kendi kararlarımızla şekillenmemiş bir hayat trajedidir, bunu hissederiz.

Sokrates’in dediği gibi, üzerinde düşünülmemiş bir hayatın kıymeti tartışmalıdır. İnsanın özgür olabilmesi, kendisinin farkında olmasını, özgür irade ile seçimler yapmasını ima eder. Karakterimizi oluştururken rol modellerden faydalanabiliriz ama çok başarılı başka hayatları kopyalayarak kendimiz olamayız. Bilgi hayatımızın merkezindedir ve bu bilgi bize ait olmamışsa, bilginin kaynağı bizi uzaktan yönetiyor demektir. O nedenle bilgilerden özgür düşünme süreçleri ile bize dair özgün bilgiyi çıkarmak ve kararları bu özgün bilgilere dayanarak almak durumundayız. Uzaktan kumandayla idare edilmek istemiyorsak, temel kurallardan birisi budur.

Örneğin, bir yazarın köşesini okuyarak hayatı ve siyaseti anlamak, bilgi üreticisinin kimliğinden, kim olduğundan bağımsız olarak bir mekanizmayı ima eder. Bir fikir istediği kadar özgürleştirici veya doğruya yakın olsun, okuyanın değerlendirmesinden, katkısından veya eleştiri süzgecinden geçmeden iktibas ediliyorsa, ya işlevsiz kalır, ya da olumsuz bir fonksiyonun aracına indirgenmiştir.

Bizler dışımızdaki her şeyden etkileniriz ve bu iyi bir imkanı ifade eder. Yoksa hiç gelişemez, bireyleşemez ve aslında varolamazdık.

Klişeler önemlidir, tarihin ve toplumsal bilincin hikmetini ima eder. Bir klişeyle bitirmek gerekirse, en kötü karar karasızlıktan iyidir.

Markar Esayan

markar_esayan Karar ve özgürlük...

Yazı Uçar

Hayatım boyunca, insanları “emri bilmaruf nehyi anil-münker” çizgisine çağıracak kudreti bulamadım kendimde.

Sebep mi?

Yaşamam gerekenleri yaşayamadığım için mi, insanları incitmekten korktuğum için mi, medeni cesaretten mahrum olduğum için mi, demeliyim?

Bilemiyorum.

Bunların hepsi kısmen ya da tamamen doğru olsa gerek.

Hayatım boyunca, bir “iman neşesi”, bir “yaşama zevki”, bir “çalışma ve başarma sevinci”ne de sahip olamadım.

Öyle tahmin ediyorum ki, hasbelkader yazdığım öykülerimde de, böyle bir “neşve”yi bulamamanın ıztırabı kaynamaktadır.

Kendisiyle, çevresiyle, anne babasıyla, tüm insanlarla ve hissedebildiğim kadarıyla Allah’la barışık, belli bir hedefe kenetlenmiş, kalbiyle ruhuyla beyniyle çatışmadan yaşayan, içindeki adamın her gün kendine çirkin sözler sıralamadığı müminler tanıdım.

Bu insanların varlığı bende daima bir kıskançlığa, korkuya, öfkeye sebep oldu.

Yıllar önce aydınlık yüzlü gençlerin bana korku verdiklerini yazdığım zaman, bir dost, “Neden?” demişti.

Şimdi biliyorum, neden?

Bana, hiçbir zaman içinde olamadığım bir kişisel huzur seviyesinin varlığını hatırlatıyor; bana, parmaklarımın arasından kaçırdığım bir gençliğin, yitirdiğim bir sevincin, bir daha hiç görülmeyecek bir çocukluk düşünden uyanmanın iç acısını hatırlatıyorlar.

Da ondan.

Şimdi belki tam da bu noktada, bir itiraz yöneltebiliriz bu satırların yazarına:

Kendisiyle, çevresiyle, anne babasıyla, tüm insanlarla ve Allah’la barışık, belli bir hedefe kenetlenmiş, kalbiyle ruhuyla beyniyle çatışmadan yaşayan, içindeki adamın her gün kendine çirkin sözler sıralamadığı müminlerin varlığından, en azından bu seviyede bir iç huzuruna erişmiş olduklarından, çatışmasız, acısız, çelişkisiz bir hayat sürdüklerinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?

Bir itiraz daha:

Kendinin bu çizgiye ulaşma umudunu tümüyle yitirmiş olduğunu düşünmenin sebebi ne? Neden bu kadar mey’ussun?

Bu soruları cevaplamak gibi bir niyetim yok.

Niyetim, yazıya yüklediğimiz anlamın, işlevin, giderek belirsizleştiğini, silikleştiğini, anlamsızlaştığını vurgulamak.

Bundan sadece on sene önce, dergi çıkardığımızı öğrenen bazı büyükler, bizi bir kenara çekmişler ve bize hâlâ kulaklarımda çınlayan bazı öğütler vermişlerdi:

Dergi çıkarmak bir sorumluluktu.

Yazı yazmak her yiğidin harcı olamazdı.

Yazı yazmaya soyunarak, istesek de istemesek de, bir önderliğe soyunuyorduk.

Bu bir misyondu.

Bir yüktü.

Buna hazır mıydık?

Bunu sonuna kadar götürebilecek miydik?

Bu öğütleri veren ağabeylerin, gözlerinde bize dair umutlar vardı.

Bizi durdurmak değildi hedefleri.

Bize güvendikleri, bize inandıkları, sadece bizi uyarmak istedikleri anlaşılıyordu.

Yazıyor olmamız onları gönendiriyordu.

Niyetleri halisti.

Yürekleri temizdi.

Bundan sadece on yıl önce, kendisinden bir polemiği neden aniden sonlandırdığı ya da neden bir konudaki bilgilerini yazmadığı sorulan bir yazarın, vallahi fitneye sebep olmaktan korkarım, diye cevap verdiğini hatırlıyorum.

Öbür tarafta rahatsız edilmekten korkarım… dediğini.

Hâlâ bu tür duyarlıklara sahip insanlar var kuşkusuz.

Fakat gördüğüm, her şey gibi, yazı’nın da, yazın’ın da, yazarın da, dünyadaki malûm “çözülmeden”, yozlaşmadan, çirkinleşmeden, çirkefleşmeden, çiğleşmeden payını aldığıdır.

Yazarak dünyayı daha bir kararttığımız da.

İnsanları etkilemek, insanların tepkisini çekmek, insanlar arasında tartışma yaratmak, insanlar arasında konuşulmak, gündeme oturmak, gündem yaratmak, gündemden inmemek…

Bilgisayarın karşısındaki adamın kaygısı budur.

Bilgisayarın karşısındaki adamın kaygısı “yırtmak”tır.

Bilgisayarın karşısındaki adam, bir acının “iç tepesiyle” sarılmamaktadır kalemine.

Bilgisayarın karşısındaki adam “can havliyle” yazmakta değildir.

Bilgisayarın karşısındaki adamın dindirilecek bir ağrısı da yoktur.

Bilgisayarın karşısındaki adam, sözün uçtuğunun, fakat yazı’nın, “kalmak” ne kelime, “konamadığının”, konacak bir yer bile bulamadığının bir kanıtı gibidir.

Yazı bir hırs olmuştur.

Bir kavga.

Bir hınç olmuştur.

Yazı bir ‘caka’dır.

Yazı yazmak ruhun fiyakasıdır.

Yazı bir ‘rakam’dır.

O kadar.

İnsanlara fitneye sebep olduklarını söyleyebilmek, insanlara bir hırsı büyüttüklerini söyleyebilmek, insanlara “sözü yorduklarını” söyleyebilmek, yazı’nın bir cenkleşmeden öte bir şey olduğunu, bir oyundan, “şapkadan tavşan çıkarma”dan başka bir şey, bir düzenekten başka bir şey olduğunu söyleyebilmek isterdim.

Fitneye sebep oluyorsunuz, diyebilmek.

Fakat bu hiç mümkün gözükmüyor.

Kendimi, karanlığın içinde parlayan bir başka karanlık olarak görmekten alamıyorum.

Dedim ya, hayatım boyunca, insanları “emri bilmaruf nehyi anil-münker” çizgisine çağıracak kudreti bulamadım ruhumda.

Abdullah Harmancı

(memleket dergi, nisan 2006, 1. sayı)

abdullah_harmanci Yazı Uçar

Kimi, Nereye Götürür Şiir?

Hiç kimseyi, hiçbir yere götürmez şiir.

Her kim, şiirle bir yerlere gittiğini ya da şiirin, kendisini bir yerlere götürdüğünü iddia ediyorsa yaman bir kandırmacanın içindedir.

Üstelik, kişinin sırf kendisiyle sınırlı bir kandırmaca değildir bu. Zira, kendisiyle beraber başkalarını da kandırmak vardır işin içinde.

İnsanoğlu bunu hep yapar aslında; yani habire kandırır kendini. Doymaz bir türlü. Yetmez, kendini kandırdığı şey, her neyse onu başkalarına da empoze eder. Gündelik hayatta buna bir gerekçe bulunabilir. Çoğu kere de bir zaaf olarak değerlendirmek mümkündür bu hali. Oysa sanat söz konusu olunca, mesele zaafiyet sınırlarını aşarak sahtekârlığa gelip dayanmakta. Ne fark var demeyin sakın. Zaaf, marazî bir haldir, irade hakimiyeti yoktur onda. İradesine hakim olamadığından yapar her ne yapıyorsa insan. Halbuki sahtekârlık düpedüz iradî bir durumdur. Bile isteye yapar insan her yaptığını. Hesaplı kitaplıdır sahtekârın edimi; itkisel yahut dürtüsel değildir yani.

Peki nasıl olur da, bir sanatçı sıradan bir sahtekârla aynı çizgide olabilir? Neden olmasın ki? Nihayetinde sanatçı da insandır. Sanatın bahşettiği ‘incelme’nin farkında olmayan ve bunu kesbetme azmini taşımayan insan, görünürde sanatçı da olsa, alması gerekeni alamamış demektir. Yani, hâlâ ‘kalın’dır. O halde herhangi bir sanatla ilgilenmeyen insandan ne farkı vardır ? Kısacası, hiç farkı yoktur. İşte bu fark olmadığından, herhangi bir insanın tevessül edeceği sahtekârlık, sanatçı için de geçerli olabilmekte. Hatta fazlasıyla…

Şiire dönersek…Şiir, incelme halidir. Şair de kendini yontan kişi. Bir bakıma şairin yongasıdır şiir. Kendini yonttukça şiir hasıl olur ondan. Yontuldukça bir şekle şemâle bürünür şair. Onca şiir yazacaksın, hâlâ şekilsiz şemâlsiz kalacaksın; kaba saba, yalancı, küfürbaz, pornografik, boğursak…

Şiir bir imkândır, kendini şekillendirme imkânı. İlkin bunu görebilmek gerek. Sonra kendini açmak bu imkâna. Yoksa ne yoldur şiir ne yol donanımı. Yol olsaydı, çıkar ya da çıkmaz bir istikâmeti olurdu. Oysa bir istikâmet göstermez şiir. Ne bir ideolojidir ne de bir inanç biçimi çünkü. Yol donanımı hiç değil. Yola çıkarken ceplere doldurulan çerez yani! Yahut çıkınlanmış erzak! Hayır!

Şiir, bir hal’dir; hal’e ilişkin mekan değil. O halde şiir, şairin cehennemi olamaz, cenneti de tabiî. Değil mi ki, ne azaptır ne kurtuluş şiirin sunduğu. Sorun, şairin kendindedir sadece, benci zihniyetinde.

Meslek de değildir şiir. Bir uğraş değildir çünkü. Şiiri bir uğraş alanı gibi görmek onu tümüyle zanaatlaştırmak demektir. Halbuki ilgi alanıdır şiir. Sanat olması da bundandır.

Sanat olduğundan, kimseyi bir yere götürmez.

Bir yere gitmek, bir şey olmak isteyen şiirden uzak durmalı.

Uzak durmalı ki, şiir rahat etmeli.

Bilinmeli ki; şiire, abes misyonlar yüklemekle, olmadık nitelikler atfetmekle şair olunmaz. Şairliğin yegâne ölçütü şiirdir.

Varsın her söylediği veya her yazdığı şiir sanılsın kimilerinin; hatta elini sürdüğü her şeyi şiirleştirdiği!..

Bilen biliyor nasılsa.

Mehmet Solak

kiraz-cicekleri Kimi, Nereye Götürür Şiir?