Kafiyenin Efendisi

     İmrü’l Kays ve Muallâkası Gülceleşti bir zamanda…
     Demiştim ya hani: “Çıkınımda şiir gizli”…

Durun!
Durun hele,
Orada durun!

Çöl boyu uzanan yerler arasında,
Dahul’den Havmel’e, Tudıh’tan Mikrat’a…
Dalgalı kumların azalıp inceldiği,
Sevgilinin yurdunda;
Sıktu’l Liva’da
Silinmemiş izler,
Yaşıyor hatırası daha.
Sizler,
Hepiniz, sizler
Durun!
Durun hele,
Orada durun!

Durun ki;
Anarak adını sevgilinin,
Yana döne dolaşalım.
Durun, durun ki,
Hasretinin ateşiyle,
Yana söne ağlaşalım.

Siz, ey! Kalabalıklar içinden çıkmış kalabalıklar;
“Ölü gözünde yaş, buzdağında su…”
Ağlamak nedir? Gözyaşı dökmek…
…………..Bilemezsiniz doğrusu!
Susun!
Susun,
…………..Ben ağlayacağım!

Biliyorum,
Ne kadar uğraşırsa uğraşsın güney rüzgârları,
Sevdiğimin ayak izlerini yok etmeye!
Nafiledir biliyorum;
Benden yanadır kuzeyden esen yel,
İnadına güneyin…
Deli poyrazlar içimde üryan,
Mor bulutları ellerimle bağlayacağım;
Durun ve susun!
…………….Ben ağlayacağım!..

Görürsünüz,
Kar ceylanlarının hüznünü
Göl yeşilinde,
Çöl sarısında…
Terk edilmiş harabelerde ıslak sesim,
Kök boyası nakışlarda bir duvar,
Yarısı silinmiş bir resim…
Ayrılık sabahında yüklerini denkleyen
Ebu Cehil karpuzu oyar gibi,
Gözyaşı döken ilk adresim…
Gittiler,
Göçüp gittiler birer birer
Ahbap, dost, yâran!
Mugaylan ağacıyım sanki, gölgesiz…
Ve siz
Süslü püslü urbalar içinde
Cadde Cadde yürürsünüz…
Ben, bir hatıranın bin ışığında kan, revan
Beni böyle görürsünüz…
“……Helâk etme kendini,
…….Sabırlı ol, metin ol !”
Arkadaş sesleri, işte
Bineklerin üstünde.
“…….Toparlan biraz,
……..Yeter ağladığın!
……..Afâkı kapladı geceleri hıçkırığın…”
Diyorlardı,
Diyorlar…

Ne bilsinler?
Bilemezler ki;
Çarem, dermanım, şifam
Gözyaşımda gizlidir!
Ne bilsinler?
Bilemezler ki,
Âşıklar bulutlarla sözlüdür!

Fakat
Yer yer silinip giden
Bu izlerin yanında,
Ağlamak neye yarar?
Efkârımın şehrini kurarım kumul tepelere;
Acı acı esersiniz,
Siler süpürürsünüz…
Sonra da ceylanların düşlerini
Çöl sarısında,
Göl yeşilinde
Düşünürsünüz…

Diyeceğim şu ki;
Gizliden gizliye hâlime bakıp,
Boşuna gülüşürsünüz!..

Hey ki hey!
Gönül hey!
Kinde hükümdarlarından
Hâris oğlu Hücr’ün evlâdı,
İmrül Kays hey!

Yani ben,
Yani Esedoğulları üstüne
Korkusuzca yürüyen,
Jüstinyanus’un şeref misafiri,
Istırabın türküsü,
Kaside’nin pîr’i
Kafiyenin Efendisi, ben…

Mustafa Ceylan

kafiyenin_efendisi Kafiyenin Efendisi

Muallâka

1- Durun! Sevgilinin ve onun ed-Dahul ile Havmel arasındaki Sıktu’l Liva’da bulunan yurdunun hatırasına ağlayım.

2- Tudih ve el-Mikrat’a kadar uzanan, güney ve kuzey rüzgarlarının dokuması sayesinde henüz izleri silinmemiş olan hatırasına ağlayım.

3-Sevgilinin yurdunun geniş alanlarında ve oradaki su birikintilerinde, bembeyaz ceylanların karabiber tanesine benzeyen gübrelerini görürsün.

4- Göçlerini yükledikleri günkü ayrılık sabahında ben, adeta yörenin deve dikeni ağaçlarının yanında, Ebucehil karpuzu oyar gibi (göz yaşı döküyor) idim.

5-Arkadaşlarımsa orada bineklerinin üzerinde çevremi sararak: “kendini üzüntüyle helak etme, metin ol” diyorlardı.

6- Benim şifam bol bol gözyaşı dökmektir. Fakat silinip giden izlerin yanında ağlamak neye yarar?

7- (Senin bu sevgiline ağlaman) tıpkı bundan önce Me’sel Dağındaki Ummu’ul Huveyris ve komşusu Ummu’r Rebab’ı sevdiğinde uğradığın akıbet gibi.

8- Kalktıklarında her ikisinden de etrafa, karanfil kokuları getiren sabâ rüzgarlarının esişi gibi misk kokuları yayılırdı.

9- (o ikisine duyduğum) aşktan dolayı göz yaşlarım göğsüme doğru sel gibi akmış, kılıcımın askısını bile ıslatmıştı.

10- Hey (İmrul Kays), sen o sevgililerinle nice mesut günler geçirdin. Özellikle de Daretu culcul’da geçirdiğin gün…

11- Genç kızlara bineğimi kestiğim o gün… Geri de kalan yükünü develerine yüklemem ne hoştu be!

12- Genç kızlar devemin kızarmış etini birbirlerine sunup durdular. Yağı da iyi bükülmüş beyaz ipeği andırıyordu.

13. Mahfeye, Uneyze’nin mahfesine girdiğim o gün: “Yazıklar olsun sana! Beni yaya bırakacaksın” demişti Uneyze.

14- Mahfe kayıp da ikimizi birden yan yana yatırınca bana: “Devemi yaraladın İmru’l Kays, in aşağı!” diyordu.

15- “Yürü, devenin yularını kendi haline bırak; beni de meyvelerini devşirme zevkinden alıkoyma!” demiştim ona.

16- Senin gibi nice gebe ve emzikli kadınların kapısı çalmış ve onları, henüz bir yaşına basmış, nazarlıklı yavrularından alıkoyarak eğlendirmişimdir.

17- O emzikli kadın, çocuğu arkasında ağladıkça, vücudunun bir yarısı benim altımda dönmemiş iken, diğer yarısı ile dönüp onu emziriyordu.

18- Bir gün o sevgili kum tepesinin üzerinde bana yüz vermeyip ayrılacağına dair dönülmez bir yemin etti.

19- Ey Fatıma! Bırak bu nazlanmayı… Beni terk etmeyi kafana koyduysan bunu güzellikle yap.

20- Senin aşkının uğruna ölmem ve ne emredersen yüreğimin onu yerine getirmesi seni böyle şımarttı, değil mi?

21- Eğer benim herhangi bir davranışım hoşuna gitmediyse, kalbini kalbimden çıkar at ki, kurtulasın!

22- Gözlerin, ancak aşkınla param parça olmuş kalbime oklarını saplamak için yaş dökmekte…

23- Yine çadırına girilmesi umulmayan nice gün yüzü görmemiş kadından, hiç telaşlanmadan faydalanıp gönlümü eğlendirmişimdir.

24- Yanlarına ulaşmak için nice muhafızları ve şayet pusuya düşürebilseler beni öldürmeye azmetmiş nice toplulukları aşmışımdır.

25- Ülkeler yıldızı, kıymetli taşlarla süslü kuşağın göründüğü gibi, gök kubbenin tam ortasında dururken,

26- Yanına vardım; örtünün yanında, geceliği dışında bütün elbiselerini çıkarmış, bekliyordu.

27- Beni görünce; “Vallahi, senden kurtuluş yok! Senin bu azgınlığının geçeceğini de hiç sanmam” dedi.

28- Onu dışarı çıkardım; arkamızda izlerimizin üzerinde nakışlı harmanisinin eteklerini sürükleyerek yürüyordu.

29- Oymağın sınırlarını geçip de dalgalı kumsal tepeler bizi kucağına aldığında,

30- Başının yan tarafındaki saçlarından tutup onu kendime doğru çektim; o da ince beli ve dolgun bacaklarıyla bana doğru eğildi.

31- O, ince belli, beyaz tenliydi; iri ve sarkık karınlı değildi, gerdanı da ayna gibi parlaktı.

32- Teninin rengi kimsenin elinin ulaşamadığı suların beslediği sedeflerin içindeki inciler gibi sarıya çalıyordu.

33- Güzel yüzünü bir kapatıp bir gösteriyordu. Sonra Vecre’nin yavru ceylanlarının bakışını andıran ürkek bakışlarla korunmaya çalışıyordu.

34- Boynu bir beyaz ahununkine benzer ki yukarıya doğru uzattığında ne çirkin ve aşırı uzun, ne de ziynetlerden yoksundur.

35- Aşağıya sarkmış yoğun hurma salkımını andıran gür ve kömür gibi simsiyah saçları sırtını süslüyordu.

36- Zülüfleri yukarı kalkıktı; örülmüş ve salıverilmiş saçlarının içinde kurdeleler kayboluyordu.

37- Hoş ve bir örük saç gibi bir ince beli, iyi sulanmış hurma fidanı gibi dolgun ve sıkı bacakları vardı.

38- Güneş yükselene kadar uyuyan sevgilim, yatağının üzerinde misk kokuları içinde geç uyanır; önlük takmak ve kuşak bağlamak zorunda değildir.

39- Bir şey tutarken, Zaby tepesinin beyaz, küçük, kum kurtçuğunu veya İshil ağacının dalını andıran narin parmaklarıyla zarifçe tutar.

40- (Yüzünün parlaklığı) akşam karanlığını, inzivaya çekilen bir rahibin çırağı misali aydınlatır.

41- Onun gibisi, uzun entari giyen ile kısa entari giyen arasındaki yaşa geldiğinde, ağır başlı kimseler de hayranlıklarından dolayı ondan gözlerini ayıramazlar.

42- Aşkın gözlerini kör ettiği kimseler bile artık aşktan vazgeçti. Ama benim gönlümün senin aşkından vazgeçeceği yok.

43- Senin hakkında beni kınayan, uyaran ve bu sevdadan vazgeçmemi öğütleyen nice hasımlar var ki, onların sözlerine aldırmayıp reddettim.

44- Beni sınamak için türlü türlü kederlerle deniz dalgaları misali perdelerini üzerime salan nice geceler vardır.

45- Gece kasveti ile boynunu uzatıp, arkasına süre ekleyip, göğsünü şişirdiğinde ona dedim ki;

46- Ey uzun gece! Açıl da sabah olsun, hoş sabah da senden daha iyi değil ya!..

47- Ne acayip bir gecesin sen! Yıldızların adeta keten halatlarla sert kayalara bağlanmış gibi.

48- Nice toplulukların su tulumlarını, itaatkar ve sorumluluk taşımaya alışkın olan omuzlarıma almışımdır.

49- Kurtların, kumarda kaybetmiş adamın çocuklarına bağırdığı gibi uluduğu el- Ayr vadisine benzer nice vadiler aştım.

50- Uluduğunda dedim ki o kurda: “Sende birşey olmadığına göre, ikimizin de birbirimizden alabileceği birşey yok.

51- İkim de elimize geçeni tutamıyoruz; zaten bizim gibi ekenler bir şey elde edemezler”

52- Bazen, kuşlar henüz yuvalarındayken, kısa tüylü, vahşi hayvanlara aman vermeyip oldukları yere mıhlayan heykel gibi iri atımla ava çıkarım.

53- Anında hucum eden, geri çekilen, ileri geri manevra yapabilen, selin yüksekten yuvarladığı sert bir kaya gibi süratli ve sağlam atımla…

54- Etinin dolgunluğu sebebiyle sırtındaki keçeyi, pürüzsüz sert kayanın yağmuru kaydırdığı gibi, kaydıran doru atımla…

55- İnce belli olmasına rağmen enerjik olan, göğsünün hırıltısı ve kişneme sesi kaynayan bir tencerenin fokurtusunu andıran atımla…

56- Yüzer gibi koşan atlar yorulup katı yerlerden toz kaldırmaya başladıklarında yeniden yeniye su gibi akan atımla…

57- Hafif çocuğu sırtından kaydıran, ağır gövdelinin de elbisesini uçuran atımla…

58- Çocuğun uzun ve sağlam bir ipe geçirip süratle döndürdüğü fırıldak misali sürekli hızlı koşan atımla…

59- Onun ceylan böğrü gibi iki böğrü ve deve kuşu bacağı gibi iki bacağı vardır. Kurdun birden bire koşması gibi koşması ve tilki yavrusu gibi ön ve ard ayaklarını çift çift atması vardır.

60- Arkasından baktığında iki art ayaklarının arasını, yere değecek kadar yakın olan düzgün ve gür kuyruğu ile örter.

61- Ayakta dururken sırtı, üzeride güzel kokulu nesneler dövülen ve Ebucehil karpuzu çekirdeği kırılan düz ve sert taşa benzer.

62- Av hayvanlarının, onun göğsüne bulaşmış al kanları yaşlı bir adamın taranmış sakalındaki kına kalıntılarını andırıyordu.

63- Karşımıza birden dişleri, uzun etekleriyle Devar adlı putun etrafında dolaşan kızları andıran bir yaban sığırı sürü çıktı.

64- Onlar aşiret içinde soylu ve hatrı sayılan amcaları ve dayıları olan tazecik bir kızın boynundaki çeşitli taşlardan bir gerdanlığın kopup dağıldığı gibi dönüp kaçıştılar.

65- Atım bizi, dağılmalarına bile fırsat vermeden, geride kalanları da öndekilere yakın olan sürünün öndekilerine yetiştirdi.

66- Vucudunu ıslatacak kadar terlemeden, sürünün erkeklerine ve sişilerine bir koşuda yetişti.

67- Et pişirenlerin kimi sıra sıra taşlara dizilmiş kebapları kimi de acele ile tencereye konmuş etleri pişirmeye koyuldular.

68- Gizlerimiz bu atın güzelliklerini kavramakta yetersiz kaldı: göz onun üst kısımlarını inceledikçe aşağısını da incelemekten kendini alamıyordu.

69- Eğeri ve gemi üzerinde olduğu halde, salıverilmeksizin gözümün önünde yatakta geceledi.

70- Taç giymiş kat kat bulutların içerisinde hareket eden iki elin parlayışı gibi çakışını sana gösterdiğim şimşeği görüyor musun, arkadaş!

71- Işığı, yağı iyice bükülmüş fitillere doğru eğerek arttıran bir rahibin lambaları gibi ortalığı aydınlatıyor.

72-Daric ile el-Uzeyb arasında, arkadaşımla oturup o bulutun yağmur yağdırması umuduyla bilsen ne kadar bekledik…

73- Sanırım bu bulutun sağından inecek yağmur Katan Dağını, solundan inecek olan ise es-Sitar Dağından Yezbul Dağına kadar olan yerleri tutacak.

74- O bulut Kuteyfe yöresine yağmurunu döküp, iri gövdeli meşe ağaçlarını kökünden sökerek baş aşağı etmeye başladı.

75- Bu yağmurun serpintileri el- Kannan Dağına düştü de her taraftaki dağ keçilerini ürkütüp kaçırttı.

76- Nihayet Teyma’da, taş yapıların dışında yıkmadığı bir hurma dalı ve ev bırakmadı.

77- Sağanak yağmurun iri taneleri altından Sebir Dağı, çizgili yün abasına bürünmüş bir kabile reisini andırıyordu.

78- Selin getirdiği çer çöp ve dal budakla dolan el-Muceymir’in zirvesi, ertesi sabah bir kirmene benziyordu.

79- Yemenli’nin satmak için yükünü yere indirdiği gibi, bulut da el Gabit ovasına ağırlığını indirdi.

80- Çobanaldatan kuşları sabah erkenden vadide, sanki biberli şarap içmiş gibi ötüşüyorlardı.

81- Akşam vakti el Gabit ovasının dört bir yanında çamura batan dağ hayvanları ada soğanı köklerini andırıyordu.

İmru’l Kays

%C4%B1mrul_kays_muallaka Muallâka
Muallakat nedir?

Muallakat, yani “Kabe duvarına asılan şiirler” adıyla ünlü yedi veya on şaire ait kasidelerden meydana gelen şiir koleksiyonudur.
İslam öncesi dönemde yaşamış olan Arap şairlerinin en güzel şiirleri olup, dönemin geleneksel aktivitelerinden olan ve her yıl düzenlenen, herkese açık panayır ve fuarlarda yapılan şiir musabakalarında jüri önünde okunmuş ve yarışma kazanmış şiirlerdir.

Bu şiirler, dönemin sosyal hayatını ve şairlerin yaşadığı çevrenin doğal özelliklerini, adeta birer belgesel gibi, canlı tablolar halinde göz önüne sermeleri açısından defalarca okunmaya değer sanat harikaları olmalarının yanı sıra, İslamiyet’in doğuşundan günümüze kadar geçen yaklaşık 14 asır boyunca Arap grameri ve belagatı konusundaki eserlerin kaleme alınmasında, dolaylı olarak da başta tefsir bilim dalı olmak üzere İslami ilimlerde olmazsa olmaz temel kaynak olma özelliğini sürdürmüştür.

İmru’l Kays ve Muallakası

İmru’l Kays, M.s 520 yılı civarında Necd’de doğdu. (bazı edebiyatçılar tarafından edebiyat tarihinin en büyük şairi olarak değerlendirilir. Muallakat Kasidesi neredeyse tüm dünya dillerine çevrilmiş ve hakkında eserler yazılmıştır). Rivayetlere göre babası Hucr, İmru’l Kays’ı aşk maceralarından, bilhassa Uzreoğulları kabilesinden ‘Ubeyd kızı Fatıma için söylediği aşk şiirlerinden dolayı yanından kovmuş, hatta azatlı kölesi Rabia’yı onu öldürmekle görevlendirmiş, fakat Rabia onun yerine bir sığır yavrusunu keserek hayvanın gözlerini Hucr’a getirmiştir.

İmru’l Kays, bir numaralı muallaka şari olup, edebiyatçılar tarafından yapılan tüm tasniflerde her zaman ilk sırayı almıştır. Yazdığı şiirlerle şiir sanatında yenilikler yaratmıştır. Mesala şiirde “Kısasi” tarzını ortaya çıkaran kişidir. Bir diğer örnek, şiire “kıfaa” “Durun (siz ikiniz)” şeklinde iki kişiye seslenerek başlama usulunu ortaya atmıştır.

İmru’l Kays muallakasına terk edilmiş diyarlarda başlar, sevgilisi Uneyze’yi zikreder, sonra tabiat tasvirlerine geçer, uzun bacaklı, ince karınlı deve kuşuna benzettiği atının vahşi hayvanlarla dolu yerleri nasıl geçtğini vs. anlatır. Şiirini kaygılı bir gece, tehlikeli yolculuk, at, av bulut ve sel tasvirleriyle tamamlar. Şairin diğer muallakalarla birlikte mustakil olarak pek çok dile çevrilen, ez Zevzeni tarafından tespit edilen şekliyle 81 beyit olup aruzun tavil bahriyle nazmedilmiş muallakasıdır.

Ben Su Kenarında Kavrulan Ağaç

Yaprak düştü dalımdan
Kuş uçtu, soğuk vurdu çiçeğimi
Üşüyor, titriyorum
Hisseden, ısıtan nerde? …

Ben su kenarında kavrulan ağaç
Su akar, ben uzanırım, faydasızdır her şey
Her şey; çaba, direniş, sızlamak bile
Nafile…

‘Su fırsattır uzan oğlum! ‘ derim
Çaresizim, böyleymiş kaderim
Rüzgâr dağıtır söğütsü saçlarımı, ancak
Bulutlarda ümitlerim…

Yağmur yağar ardından
Düşmez damlası dibime.
Bir büyük sevda uğrunda yanarım
Yan yatar ağlarım…

Göz yaşlarım ıslatır gövdemi
Göz yaşlarım usul usul iner aşağı
Nihayet su bulur kılcal köklerim…

Yaprak düştü dalımdan
Rüzgâr süpürdü, aldı götürdü onu
Şimdi hangi ocağı tutuşturur o yaprak?
Onu da bilemem…

Mustafa Ceylan

su_kenar%C4%B1nda_kavrulan_agac Ben Su Kenarında Kavrulan Ağaç

Ansızın bir vedalaşma öldürür seni

beklemediğin bir vedalaşma seni öldürür. öldürür seni aşka tuzak yolculuklar.

denizi ancak deniz tanımlar

güneşin ayazında gemi çığlığı
hıçkırığı bol yolculuk sonu

kaptanın anonsu: karmaşa

ah veda, boşluğa yama… yarım bardak kırmızı şarabı unutmuşsun. küllüğü boşaltır, geceden kalan bulaşıkları yıkarsın. telaşla ararsın
anahtarı. fakat akşamdan kalan anılara virgül koyma isteği başlar sende: matematik defterinde unutulan, edebiyat defterine aktarılamayan yaşanmışla yaşanmamışın ince şeyleri. saksıdaki çiçeğin ışık töreni, balkonun gelgitleri düşer kalemine. uzandığın kanepede, tavanın geometrik öğretisi başlar.

kendini yağmurdan önce sınar bulut

çavdar ekmeğini reçele banarsın, boşluktaki açlığın için. gözlerin ilişir kordonu manda derili saate. pencereye tüneyen güvercin kümesi gölgelendirir yüzünü. sabah hüznünü süpürür merdiven boşluğundaki tıkırtılar. acıyı acıyla sarar, bir bilinmezliğe dalar çıkar, dalar çıkar umutla asılırsın telefona.

alo, sevgi kağıttan gemi
gibi sürükleniyor susuzluğa
saçlarımda rüzgar biriktiren
boynumda demirlenen hünerli

de ki: geyik rüyalarına yatalım
uykusuzluğa akalım
saman altından ilerleyen su gibi

gel de üçüncü gölge düşmesin gölgemize

düşlerine bir kova buzlu su boca edilir ve bir bardak çayla soluklanırsın… iki çırpıda anahtara ulaşır, bir çırpıda çıkarsın, hüznünü ele veren sokak aydınlığına. bir türlü kalabalıkta kaybolamaz; yüzünün sırrını dolmuş koltuğuna, pencere camına saklarsın… anıların darmadağın; deli coş bir aşkın sırf ‘mecburiyetten’ bitirilişi, bitirilemeyişi…

aşk: üst üste iki nokta
toprağında devedikeni

ateşin kararlılığı: yangın

akşamın ışığından
sabahın karanlığı daha iyi *

ılık iklimde ikindi vakti: sarmaşığın ağaç gövdesine dolanışı, hasretinden çatlamak üzere olan annenin kaybettiği bebeğini bulması, uzun bir yolculuk sonrası yolcunun bekleyenine kavuşması gibi kucaklaşmalar ancak diriltir seni.

-tülbentle süzülmez mi süt-

incehastalık: sevda

devasa bir boşluktasın
ret ve cesaret: kefaret

içinde patlayan havai fişek
gibi dışa saçılamayan acı

uçurtma ipi gibi uzayıp giden: aşk acısı, ayrılık acısı… bir ucunu diğer ucuna bağlayamama, tespih taneleri gibi dağılma korkusu. hayatın doğrusu mu? saman gibi yığıp yığıp sonra savrulma korkusu… götürür seni eskilere: yakamozların üşüdüğü, denizin geceyi giydiği saatlere sürükler, gelip oturur kaşlarının altına: yenilenip perdelenen… sırtını güverte direklerine verirsin, küpeştelere gözlerini. bir gemi çığlığı bile öldürmeye yeter artık seni.

hevesliyse ay
anahtar deliğinden de bakar

-aşkta bir artı bir etmez iki-

balıklar denizin suskunluğu kadar

klimaların soğuttuğu odalar ustura
karpuz çatlatan pınarlar kurudu
bol bulutlu yaylalar da yok artık

gözyaşlarıyla yağmurlar besleyen
çölden gemiler geçiren ey kalem eri
siren bile öldürür seni ayrılıklarda

yaz uykusundan uyanır gibi bakarsın boşluğa. kaldırımda yatan bir ayyaşın gövdesini es geçer; ezbere bildiğin, dudaklarından hiç düşürmediğin o şiiri bile hatırlayamazsın bu kafayla. buluşmanızı belirlediğiniz sokağa varmadan mola verirsin siyatikli bacakların için. bir poğaça, bir bardak çay katık olur sana. ‘kalbim niye yaralı? oysa her sonun bir başlangıcı, her başlangıcın bir sonu vardır; her sorunun bir yanıtı’ diye mırıldanırsın. düşündükçe başkalaşır, son yazın soluğuyla soluklanıp bir çırpıda kalkıp hayatı kendine verirsin gerçekliğine dönüştürerek, dövüştürerek gelgitlerini.

şehri sarmalamış sise aldırmadan, gömüt görünümlü sokakta yürürsün soruların yanıtsızlığında. zillerin artarak ürküttüğü, yüzü metallere dönük öğrencilere rehber olmak istersin. tiyatrolara, sinemalara, kitapçılara açılan o dar meydanda; kendini şapkasından çıkaranlarla, çıkaramayanlarla kâh kucaklaşır kâh savaşırsın… insana, inceliğe dair imgelerin bazen batıp bazen de çıktığı ortamlarda oturursun: tedirgin, bulanık, bugünsüz… aslında yalnızsındır, yalnızlığında ararsın düşlediklerini. ‘yağmuru çağıran ırmak, bir gün mutlak varacak o menzile’ diye yazarsın. kütüphaneleri mabet kılarsın nadir’e ulaşmak için.

fotoğraf negatifin aslı değil mi

kardeşliği kardeşlik kılan kan-
bağı değil sevginin kendisi

şiir su gibi doludizgin
hem şeffaf hem dolu

oysa sevgili kına dediğin
yosunla kayanın soyluluğu

aşk, zifiri karanlıkta da yol alabilenler için.

hüzün, haz nedir bilirsin. hevesle başlayıp da bir aşkın nasıl yarıda kaldığını, karşılıksız bir aşkın bedeni nasıl eskittiğini bilirsin.

bilmediğin: şiir kitapları neden tozlanır kitapçılarda?

* esin kaynağım özdeyiş: akşamın hayrından sabahın şerri daha iyi.

Mehmet Hameş

mehmet_hames Ansızın bir vedalaşma öldürür seni

Aşk özgürlük ortamıdır ve anlaşılmak için değil yaşanmak içindir… Aşk, iki bilincin tek potada birleşirken tekli özgürlük alanına da saygı duyma çabasıdır. Aşk bir çıkıştır, bir tutumdur ve çıplak olmayı gerektirir. Aşk, zirvedeki güzellik duygusu, yüce ve eşsiz olandır. Aşk, duygu yoğunluğunun, dokunma ve düşünüşle sarmallaştığı ve insanın kendini ele verdiği noktadır… Aşk daha da insan olmak için gereklidir. Her ne kadar aşksız ve şiirsiz bir toplum oluşturma çabaları olsa da, aşkın ve şiirin gücü bu çabaları yenilgiye uğratacaktır. Aşkı şiir, şiiri de yaşam olarak görüyorum.


Mehmet Hameş 

Pâzubent

beden dediğin aşka vesile
insan ruhlara âşık olur
sevdikçe başkasını
kendini bulur

ne hasreti öldürür, ne vuslatı ondurur
suretten surete süründürür aşk seni
hayat dediğin bir gün anlamak
geçtiğin yolların kıymetini

bazı kalplerin kaderidir aşk
ne dua beddua ne tövbe yemin
nafile pâzu boşalmış kıymet
nice yazsan korunduğun gövdeye
tabiatta olmayan kelime
nasıl karşı koyabilir
tabiat güçlerine

bin kere inkâr ettim
bin kapıda yenildim
aşk bin kere
bin kere ayrılık
dediğin sema adımları
kültürel miras genetik şifre
tenimde
açılan vahdet yaraları
tutulduğum suretlerden
geçtim gittim
kaderin önünde koşarken
yeni suretlere
bin kere

hakikatim marifetim yadigârım
kalbini bende sınamışlar için
adadığım divanım
ömrümü hayat yapan bütün erkeklere

bir kere olsun unutmak için
beyhude
bin kelime!

Murathan Mungan

murathan_mungan Pâzubent

Kim Gölgesinden Kaçabilir ki?

Geçtiğimiz yollarda kaybettiklerimizin bize en büyük kötülüğü
kendilerini tekrar, tekrar hatırlatmalarıdır.
Bir kere kaybetmekle kurtulamadığımız şeylerdir.
Yoklukları hayatımızdaki varlıkları haline gelir.
Hep ama hep hatırlarız.
Ne biçim kaybetmektir bu?
Kim gölgesinden kaçabilir ki?
Bazen duygularımız bizden erken yaşlanır ve bizden hayatın geri kalanını alır.
Hayatın, kendini anlayanları cezalandırmasıdır bu…
Durup, durup ardına bakan kadınlar vardır.
Geçmişi düşünmekten şimdiyi yaşayamazlar.
Her şeyi didikleyip duran mazisinin gölgesinden,
anılarının yükünden bir türlü kurtulamayan gözleri ufuk yorgunu kadınlar.
Güçlü, köklü bir biçimde yeni arkadaş edinecek yaşları geride bıraktıysan eğer,
hasar görmüş eski arkadaşlıkları onaracak çağı da geride bırakmış oluyorsun.
Zaman ilerledikçe birçok şey, daha zor olmaya baslar.
Beklentisi yüksek olan kadınların yalnızlığı daha koyu oluyor.
Büyük lafların gölgesinde geçen hayatlar,
bir daha iflah olmuyor, geçip gittiğiyle kalıyor.
Zaman, aşk…… her şey!
Ayrılıkları ayrıntılar acıtır.

Murathan Mungan

ayriliklari_ayrintilar_acitir Kim Gölgesinden Kaçabilir ki?

Aşkın Cep Defteri

· Daha iyi bir insansam, bunu aşka borçluyum…

· Aşkınızı herkesle konuşmayın: Ben bu hatayı, hayatım boyunca yaptım. Bazı konular, herkese
göre değildir. Hayatın diğer alanlarında kendimize, iyi-kötü bir sınır, bir ölçü getirirken, aşk söz
konusu olduğunda, herkesle konuşulabilir bir şey sanırız onu. Oysa aşk da siyaset gibidir,
herkesle tartışılmaz. Aşk korkutur. Kendi aşkınızla başkalarının korkularına dokunmayın! Bırakın
aşksız yaşasınlar ve bunu hayatın gerçeği sansınlar.

· Bazı aşklar, kendi yangınında ölür. Yeterince tutuşmadan, alevine doymadan kül olur. Erken
rüzgar, fazla har, ne derseniz deyin artık. Geçip gitmiştir…

· Aşkı var ama aşkının ahlakı yok! Aşkın sorunları biter mi?

· Bazı durumlarda onu beklerken bildiğin şudur: “Gelirse mutlu olacaksın, gelmezse huzurlu…”

· Aşk ölümden daha soğuktur, der ya Fassbinder. Öyle, bazı soğuklar yakıcıdır…

· Bir zamanlar yaşadığın aşk, öldükten sonra bile seni yaşatır!

· Karşılıksız aşk, sahibine emanet…

· Aşk, kalbimin tilkisi, kuyruğuma dolanıp durma!

· Bütün aşıklar aynı yaştadır.

· “Tek istediğim, her şeyin eskisi gibi olması.” Eğer bu cümleyi kuracak yere gelmişseniz, zaten
hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

· Bazı insanları aşk bile güzelleştiremez!

· Mutlu aşk yoktur. Mutlu aşk vardır. Aşk zaten yalandır. Aşk her zaman vardır, olacaktır. Aşık
diye bir şey yoktur. Hayır, vardır. Aşk güzeldir, kötü olan ayrılık. Hepsi boş laf. Hepsi boş laf bunların. Bir gün ya çıkagelir hayatına ya gelmez. Herkes kendi yaşadığını, herkesin yaşadığı sanır…

· Sen aklınla ne düşünürsen düşün, kalbin kendi hafızası var…

· Karşındaki sorar:
– Ne düşünüyorsun?
Hiç.
– Hiç konuşmuyorsun?
Ne söyleyeyim?
– Bilmem.
Bir çay daha?
– Olur.
Aşk, saklanır.

· Aşıkların çoğunluğu, ‘devamsızlıktan’ sınıfta kalır.

· En evrensel dil, ‘arzu’dur. Her dile çevrilebilir ve her dilde karşılığı vardır. Çeşitli uyruklar altında
ortaya çıksa da aşk, onun kütüğüne kayıtlıdır…

· Aşk ruhun cüretidir.

· Her aşk, kendi adasını yaratır. Sular altında kalana kadar.

· En kötü aşıklar, kendine aşık olanların arasından çıkar…

· Aşk üzerine konuşurken, saçmalamamak imkansızdır!

· Bazı seri aşıklar, seri katilleri hatırlatır.

· Ona dedim ki: Ben de senden, seninle olan ilişkimden bir şey öğrendim. Kendimin kıymetini öğrendim. Kendime değer vermeyi, bir ölçüde de olsa kendimi korumayı, kollamayı. Sen beni öyle hoyrat kullandın ki, ben de işte bunları öğrendim. Gülümsedi. Yıllar sonra gelen, geç bir gülümsemeyle gülümsedi. Bazı armağanların geç olması, değerini hiç azaltmıyor. Boşuna değilmiş diyorsun, hiç boşuna değilmiş…

· Bir daha kimsenin onu sizin gibi sevemeyeceğinin bilgisidir yaşayacak olan. Bende hep öyle oldu…

· Aşk aradığını söyleyenlerin çoğunun istedikleri aşk değil, aşıktır aslında. Kendileri için kafalarında kurdukları ‘senaryoyu’ gerçekleştirebilecek ‘biçilmiş kaftan’ bir aşık. Birbirine yakın göründüğü için ayırt etmekte zorlanılan bu durum, deneyimlerimizle berraklaşır. Çoğu kez yanılgılarımız ve kayıplarımızla…

· Başlarken de biliyordum: Aşk hakkında ne söylerseniz söyleyin, eksik kalacaktır. Yeni bir şey söylemek zaten olanaksızdır. Söylediklerinizin bir bölümü kimileri tarafından ya yaşam deneyim noksanlığı, ya kötü niyet ya da düpedüz budalalık nedeniyle yanlış anlaşılacak: Başkalarına ya da hayata yanlış aktarılacaktır. En kötüsüyse, ne kadar yazarsanız yazın, söyleyeceklerinizin onda birini bile söylememiş olduğunuzu bilmenizdir…

· Dolayısıyla aşk üzerine söylediklerimi unutun. Ben de öyle yapacağım.

· Ya da kaldığım yerden devam edin.

Murathan Mungan 

(Aşkın Cep Defteri’nden Ayşe Arman’ın seçtikleri)
kalbin_hafizasi Aşkın Cep Defteri

Bedahşan İli Ve Yüreğim

Sen çık ve salın, gün akşamlıdır
Tükeniyor, yok oldu bile sevgi
Yazılsın tarihi ve sezilsin
Sonlanışı aşkın, artık o yok ki…
Öyleyse gülüm, neye yarar bilim;
Ezelden ölümün ettiği zulüm,
Granit kayalara kazılsın.
Umardık yüreğimizin yazıtları,
Yâni o kayalar, bir de kanımız,
Bir gün lâl olur Bedahşan’da.

Ah kuzu, bıçak hep senin boynuna
Kirlenmiş çöllerde şimdi Leylâ…
Teneke kutu ve çöpler yanında,
Yüreğimiz lâl olmaz asla.

Yeridir, bu yürek şimdi ezilsin,
Yazılsın tarihi ve sezilsin…
Bir zaman vardı, şimdi yok sevgi
Sen çık ve salın, şunu da bil ki,
Küskün gider gidenler yer altına
Nice gevher bedenler çürüdüler
Gevher canlar imiş, parlıyor hâlâ
Tek sahipli ve çok yüzlü bir tebessüm
Özlem ve buluşmalar hep onunla.

Ben kınanma hırkasını kendim giydim eğnime

    Sağtöre kadehini taşa çaldım kime ne
    Bu kimi ilgilendirir Beyefendi?
    Çünkü nice beden, gevher misâli
    Arzın sandukasına kondu.

Ah çık ve salın ki gün akşamlıdır
Dilim ise lâl olacak yakındır
Ama yüreğimin kanı ve kayalar,
Lâl olmayacak Bedahşan’da…
Of kuzu, bıçak hep senin boynuna
Sen çık ve salın, gün akşamlıdır.

Hüsrev Hatemi

ezilsin_yurek Bedahşan İli Ve Yüreğim

Merdivenden İnen Bir Nü

Cinsellik saçan buluşmaları
Gerçekleşti duraksayarak, ilk kezmişçesine,
Bir trenin pencereleri ışıltılarla
Görüntüleri yinelerken.
Karşılarında kendini bilmez cafe’ler
Ve teneke, sineklerin taşıdığı dükkanlar.

Coşkuluydu ikisi de.
Bir ay ya da fazlası geçmiş
Görüşmemişler telefonla bile,
Uzun süre sırt sırta dönmüşler: Kimin ilk adımı attığını
Bilemedi öteki.

Dolaşabilirler ufuk çizgisinin
Kırıldığı yerde
Gerçek dostlar gibi-
Gölgelerin maviye döndüğü köşelerde
Ve kuytularda.
Şimdi eksik kalansa bir nü.

Anna Rouse

anna_rouse Merdivenden İnen Bir Nü

Karakavak (3)

Gece, aranıyordu yine arıyordu sızacağı ruhlara yol…
Ruhlar olmasa Gece nedir ki?
Geceler nedir ki…hepsi geçicidir…
Vurulmaktan korkar gece…bu sebepten
Vurur İnsanları canevinden evlerinde…
Vurur insanları tarlalarda, ormanlarda
Vurur insanları otoyolda bulvarlarda…
Gece ülkesinde soluk daralabilir,
Gece yaraları en onulmazı yaraların.

Hüsrev Hatemi

gece_yaralari Karakavak (3)