Çürüyen Otlar

I

Bilinmez hangi şehirde
Yaşarsın aşktan habersiz,
Küçük çakıl taşım, nasıl bulayım!
Kaybolmuşsun bir kocaman nehirde.

Bu kimin çocuğu, der, seni görenler.
Benim çocuğum, diye, sesim gelir uzaktan.
Bunca kötülüğü bağışlatır bakışın
Yanakların kızarır ağlamaktan.

Bir gün sokakta rastlasam, ellerini
Alsam avuçlarıma okşasam.
Sıcaklığını tanır da mısralarımdan
Kız kardeşimsin sanırlar belki.

Son orada, ben burada
Birbirimizden habersiz
Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi
Bekleye bekleye çürüyeceğiz.

II

Senin oturduğun şehirde
Gökyüzü mavidir benimkinden,
Çiçekler daha taze
Kuşlar bile güzeldir birbirinden.

Şarkılar daha neşeli, daha mahzun
Akşamlar daha garipsi,
Umut alabildiğine geniş,
Umutsuzluksa denizler gibi;

Trenler bile daha sevinçli
Daha kederli gelir gider.
Gençler bütün haşarı
Yaşlılar büsbütün kederlidirler.

Kadınların sütü daha gür, daha ak
Çocukların iştahı, yerinde,
Gemiciler bile daha sarhoştur
Doğup büyüdüğün şehirde.

Garibim! Nazlım! Öksüzüm
Hayal rüzgarlarıyla emzir beni de
Uzak ya, kokunu duyuyorum
Gül gibi açıldığın şehirde.

Cahit Külebi

cahit_kulebi Çürüyen Otlar

Kalp Kalesi

kalp kalesi! ben sana
sürgün, sen bana hüzün
dayanır mı hüsn ü aşk bu
kırgındır yollar döndükçe
burçları bengisuyunda Aşk’ın
ve kimbilir hangi soyunda güzün

kalp kalesi! sen yaslı Söz’ün
kopar zincirlerini
hem oğlun hem mahpusun
olan Söz bu! hem gece
hem gündüzün kanadını aç
atım, geç ateşi ve… Hüzün

kalp kalesi! her dize
bir gizli bahçedir
sevda senin hisarın
ah çeken kılıcın
bir düğüm olan adın
sonunun başındadır yaz
ve güller çözülsün

Hilmi Yavuz

kalp_kalesi Kalp Kalesi

Alacakaranlıkta

Akşam karanlıklarla sarmaş dolaş
Sen de sarılmışsın yalnızlığına,
Taksiler kurşun gibi gelir geçer
Troleybüsler salına salına.

Tek tük kadınlar aydınlatır caddeyi.
Genç kızlar beyaz neonlar gibi.
Ortancalar gül rengi ışık saçar,
On beşine varmamışlar masmavi.

Sen de yalnızlık saçarsın.
İçmeye korkarsın, efkâr basar.
Ağlayamazsın elâlem var.
Şapkanı bile çıkaramazsın
Saçlarını uçurur rüzgâr…

Gittim deniz kıyısına oturdum.
Akşam karanlıklarda sarmaş dolaş,
Ben de denize akıyordum
Irmaklar gibi yavaş, yavaş…

Cahit Külebi
alacakaranlikta Alacakaranlıkta

1949

Ne zaman yüreğime eğilip baksam
eski aşkımdan kalan kırıntıların
parıldayıp söndüğünü görürüm

Bir yaz gecesinin karanlığında gözlerim
ilerde yan yana duran iki gölge seçer
istasyon binası köprü merdivenler
rumca söylenen bir şarkıyı dinlemek için
kulak kesilir
sonra bir tren gürültüyle gelip geçer

Ne zaman yüreğime eğilip baksam

İstanbul, 1949

Arif Damar

eski_askin_kalintilari 1949

Zara’da

Ayaklarının ucuna basa basa sokul,
dur arkamda,
ellerinle gözlerimi kapa.
Topu topu kaç defa göz göze geldik,
kaç defa tuttum ellerini…
İnan ki,
ister İstanbul’da olayım,
ister Zara’da
aklıma gelmez bile…
Askerim, nöbetteyim, vakit gece,
bölük uyur,
insan, olur olmaz şeyler kurar
tek başına kalırsa
bir gemici feneriyle.

1949, Zara

Arif Damar

insan_olur_olmaz_seyler_kurar Zara'da

Denizin Beklediği

Seni sevmek mor denizlerdi biraz
Ne kadar gidilse bir o kadar bitmeyen
Umutlar ve yıkışmalar ardında direnilen
Seni sevmek mevsimler içinde en güzel yaz

Seni sevmek yaşamanın aşılmaz büyüklüğü
Seni sevmek kan dolu yüzyılları korkutan
Ve sığınıp ılık kıyı kentlerine bir akşam
Seni sevmek çocukların düşlerinde gördüğü

Varılırdı daha saydam günlere isteseler
İsteseler yalnızlık giremezdi evlere
Seni sevmek bir kırlangıç olacak bekleseler
Ve uçacak durmadan adasız denizlere

Kim bulacak cam kırığı gözlerinde sevgimi
Sonra yalnız kalmak gibi yoksulca uğuldayan
Bütün okyanusların baş eğdiği tek kaptan
Sana verdim geç diye bütün denizlerimi

Afşar Timuçin
denizin_bekledigi Denizin Beklediği

Tesirsiz Parçalar

Tesirsiz Parçalar 262-265

262.
Şu an her neredeyseniz kafanızı hafifçe kaldırıp sağınıza solunuza bakın bi. Evet aynen böyle. Ve düşünün şimdi. Çok saçma değil mi lan? Ne işim var benim burda demiyor musunuz siz de? Ne işimiz var bizim olduğumuz yerde. İnsanların sadece olmak istedikleri yerde olacakları bir dünya vaadeden herhangi bir lider bulursam bir gün kayıtsız şartsız militanı olmazsam şerefsizim!

263.
Herkesin herkese sustuğu anlar olur. Ve bu bazı insanlara iyi gelir. Annesi babası durmadan kavga eden bütün çocuklar ne demek istediğimi çok iyi bilir.

Niye büyüdükçe daha çok hata yapıyoruz? Büyümeye tepki mi bu? Oysa her geçen gün daha çok öğreniyoruz lafta. Öğrendikçe de daha çok hata yapıyoruz. Ne öğrendik o zaman bu işten. Cidden, bana bir harf daha öğretenin ağzını burnunu kırarım diye bağırmak istiyorum. Hatalarımızla birlikte pişmanlıklarımız da artıyor. Keşke biri beni beş yaşıma geri götürüp orada boğsa!

Yanlış olduğunu bile bile, köpek gibi pişman olacağını bile bile söyleyeceğini söylüyor insan. Tek bir laf dünyasını başına yıkabiliyor. Ve bunu bile bile söylüyor yine de söyleyeceğini. Çocuk gibi. Hani büyümüştük lan! Büyüdüğümüz falan yok, yıllanıyor ve çürüyoruz o kadar.

Elimi kesmek istiyorum. Dilimi koparmak istiyorum. Ama çocuğum ben. Canımın yanmasından çok korkuyorum. Üstelik en sevdiklerimin canını bu kadar kolay yakarken…

Ne yazık, utanç ve pişmanlıktan ölemiyor insan. Ölünebilse, siz bu satırları okurken ben çok uzaklarda olurdum. Olurdum… Siz… Sen bu satırları okurken ben çok uzaklarda… Klişemi sikeyim!

264.
Bazen tek bir gece saçmalar insan. Sonra da kalan bütün gecelerini o geceyle hesaplaşarak geçirir… Uykusuz, pişman, mahçup ve çaresiz…

265.
Akşam Fenerbahçe’nin maçını izledim. Şampiyon oldu diye bağıra çağıra şarkı söyleyip alkışladım. Yetmedi sokağa çıkıp şampiyon fener diye bağırarak koştum. Üstelik diş ağrısından ölüyordum. Üstelik Fenerbahçeli de değilim. Üstelik Fenerbahçeden nefret ederim. Üstelik kafamdaki etlerin büyüdüğünü öğrendim. Üstelik sevdiğim kadın benden çok uzakta. Üstelik uyuyamıyorum. Üstelik kendimi bir pet shop’a bırakıp kaçmak istiyorum… Ama ben çılgın gibi gülerek fener fener diye bağırdım dakikalarca… Bir adamın hayatının boka sarması tam olarak böyle bir şey herhalde. Sevinecek hiçbir şey bulamayınca etrafında başkalarının sevinçlerini kıskanıp onları taklit etmek!

Ali Lidar

ali_lidar Tesirsiz Parçalar

Eğer bir daha Allah’a işin düşmeyecekse

Gazneli Sultan Mahmud’un Adağı

Tarih kitaplarına Hindistan fatihi olarak adını yazdıran Gazneli Sultan Mahmud, Hint seferlerinden birindeydi.
Dağlar, tepeler aşıp iki ordunun karşılaşacağı umulan ovaya vardığında, Hint ordusunun son derece kalabalık ve güçlü olduğunu gördü. Bu durum, haliyle canını sıktı ve endişeye şevketti. Sultan Mahmud, Hint ordusunun gücü karşısında, zaferi kendilerine bahşetmesi için Allah’a bir adakta bulundu:
-“Allahım!” dedi. “Eğer bu orduyu alt edersem, elde edeceğim ganimetlerin tamamını fakirlere dağıtacağım.”

Nihayet, ordular savaş düzenini aldılar. Çetin bir çatışma yaşandı. Sonunda, galip gelen Sultan Mahmud’un ordusu oldu. Yenik düşen Hint ordusu, savaş meydanını terk ederken, geride dağlar gibi ganimet bırakmıştı. Ganimetler arasında, sarrafların değer biçmekte zorlanacağı nadide elmaslar, yakutlar ve zümrütler de vardı.
Gazneli Sultan Mahmud, üstüste yığılmış ganimetleri görünce, derhal adamlarından birini çağırıp:

-“Bu ganimetleri yoksullara dağıt” dedi. “Çünkü savaştan önce Allah’a adakta bulunmuştum. Şimdi adağımı yerine getirmem gerek.”

Sultanın bu sözlerini duyan vezirleri ve kumandanları, hayret ve feveran içinde:

-“Bu kadar mal, bunca altın, değer bilmez bir avuç fakire mi verilir?” diye söylenmeye başladılar.
-“Vereceksen, ya askere ver, memnun olsun, bundan sonraki savaşlara şevkle hazırlansın; veyahut emir buyur, hazineye koysunlar.

Bu sözler Sultan Mahmud’u tereddüde düşürdü. Adağımı yerine getirip ganimeiti fakirlere mi dağıttırayım, yoksa dedikleri gibi mi yapayım? diye ortada kalakaldı. Sultanın ordusunda savaşan erler arasında, Ebu’l-Hüseyn adıyla bilinen bir meczup vardı. Ebu’l-Hüseyn, meczup olmasına meczuptu, ama ummadık zamanda söylediği zekice sözlerle nam salmıştı. Sultan Mahmud, tam da ne yapacağına karar verememişken, ordunun içinde dolanmakta olan Ebu’l-Hüseyn’i farketti. Komutanlarına ve vezirlerine de gösterip:

-“Tamam” dedi. “Şu Ebu’l-Hüseyn’i yanıma getirteyim, durumu bir de ona sorayım ve o ne derse onu yapayım.
Sonra da ekledi:
-“Çünkü o ne asker tanır, ne padişah. Ne mal derdindedir, ne de mülk. içinden geldiği gibi konuşur, söyleyeceği sözü hesapsız ve garazsız olarak söyler.

Sultan Mahmud onu huzuruna çağırttı ve hadiseyi olduğu gibi anlattı. Ebu’l-Hüseyn, birkaç dakika durup düşündükten sonra:

-“Sultanım!” dedi, “eğer bir daha Allah’a işin düşmeyecekse adağını düşünme, bunların dediklerini yap! Yok eğer bir vakit gelecek de yine Allah’a işin düşecekse, O’ndan utan da bunların dediklerine kulak asmadan adağını yerme getir!
                                       eger_bir_daha_Allaha_isin+dusmeyecekse Eğer bir daha Allah'a işin düşmeyecekse

Kelimelerden Sandallar

Birgül Oğuz’un hikâyelerinde gerçek var, bir o kadar da gerçeküstü. Hayat da öyle değil mi zaten. Evren, gerçekle gerçek olmayanı, gerçeğin ötesinde olanı bağrında koyun koyuna saklamaz mı? O hikâyelerde kâh Saadet Apartmanı kadar gerçek, kâh içinde cinlerin olduğu bir orman kadar gerçek dışı mekânlarda buluyorsunuz kendinizi. Saadet Apartmanı’nda “fırından yeni çıkmış bir tepsi böreğin” kokusunu duyuyorsunuz, gerçeğe dokunuyorsunuz. Ama Birgül Oğuz, sizi gerçeküstü olana da dokundurtuyor Fasulyenin Bildiği adlı kitabında.

Küçük hikâyeler anlatıyor Birgül Oğuz. Büyük dramları, insanlığın korkunç belalarını değil. Ya da şöyle demeli, o belaları ince ince hissettiriyor size. Toplumdan itilmişliği, yabancılığı, toplumların kendinden olmayana karşı acımasızlığını, insanların kendini var etme mücadelesini… Bütün bunları ve daha fazlasını, ‘bir tek günde’, ‘bir anda’, bir gülümsemede, bir iç çekişte, bir meleğin kanatlarındaki kirde; gerçeğin de gerçeküstünün de o ince ayrıntılarında, küçük sözlerle anlatıyor Birgül Oğuz. Satır aralarında saklı olan önemli sözler gibi duruyor orada hikâyeler.

Ölümün, kaybın, o en değerli varlığınızın ardından duyduğunuz büyük acının, kısacık ve ‘basit bir diyaloğa da sığdırılabileceğini kanıtlıyor Oğuz:

“Öldüğüne inanamıyorum!”
“Evet, çok saçma”
“Çok saçma”

Birgül Oğuz’un hikâyelerini okuduğumda, 11 yaşımdayken yazdığım “Hayat” isimli bir şiir üzerine Cemal Süreya’dan aldığım mektuptaki o muhteşem sözler geldi aklıma. Edebiyatın bütün alanları için de geçerli olduğunu Oğuz’un öykülerini okuyunca anladım Süreya’nın söylediklerinin. Cemal Süreya diyordu ki o mektubunda: “Daha küçük şeyler söyle. Hayat felsefesinden biraz kaç, hayatın, olağan olayların, küçük durumların içinde dön, uç, hareket et. Bir kuşu anlat sözgelimi. Ama sadece bir tek kuşu. Cam silen bir kadını, bir not defterini, yere düşmüş bir elli lirayı… Bu tür şeyleri çok yaza yaza, daha büyük şeyleri de daha iyi anlatma gücü kazanacaksın. Bütün bir hayatı da anlat tabii, ama bir tek günü, bir tek dakikayı, bir bakışı anlatırsan daha da özlü bir şiir kıvamı yakalarsın.”

Birgül Oğuz’un o özlü kıvamı yakaladığı her hikâyesinde bir bir kendini gösteriyor. Üstelik “hayat felsefesi”nin, “bütün bir hayat”ın o küçük durumların içinde saklı olduğunu çok güzel anlatıyor.

Küçük sözcükler/Büyük anlamlar

Yaşam kavgasının içinde kaybolmuş bir baba ile varlığını kanıtlama çabasındaki küçük oğlunun anlatıldığı hikâye, varoluş meselesine bir gönderme içerebilir mi? Bir vapur yolculuğu süresince neler anlatmıyor ki Birgül Oğuz? Babanın dış dünyaya, karısına, arkadaşlarına, üstlerine varlığını kanıtlama derdi, “Kedi olalı bir fare tutamadın Hamdi!” sözleriyle ifadesini buluyor. Ve çocuğunun babasının dikkatini çekmek için sağa sola tekmeler savurmasının, diğer yolcuları rahatsız ederek dikkati çekme mücadelesinin aslında bir “varoluş” mücadelesi olduğunu anlıyoruz, üstelik kimse felsefe yapmıyor!: “… çocuk görünürlüğünün tadına varıp ‘ben büsbütün varım’ dedi bakışlarıyla…”

Birgül Oğuz, Fasulyenin Bildiği kitabıyla Yaşar Nabi Nayır Ödülü’nü aldı. Ayşe Kilimci’nin günlüklerinde çokça geçiyordu Yaşar Nabi’nin ismi. Kuşkusuz onu tanımayan yok. Ama Kilimci onu genç yazarların önünü açan bir isim olarak tanıtıyordu. Bu ödülün Birgül Oğuz’a verilmesi bu yüzden de çok anlamlı.

İmgenin, simgelerin ve anlatım derinliğinin ustalıkla kullanıldığı öyküler bunlar. Oğuz kısa öyküler yazıyor. Kurduğu cümleler gibi, basit, sade ama derinlikli… Bu öyküleri okurken kimi yerde heyecanlanıyorsunuz, nereye varacağını, sonucun ne olacağını merak ediyorsunuz. Ama bu sizin için bir yanılgı yaratacaktır. Sakın sonuç beklemeyin bu öykülerden. O sadece işaret ediyor. Yabanlığa, acımasızlıklara, kayıplarımıza, kimi değerlere, kendi küçük penceresinden geniş ufuklara bakar gibi dokunuyor sadece. Size de bir anlığına olsun o pencerenin öteki kanadından bakmak düşüyor.

Irmak Zileli

birgul_oguz Kelimelerden Sandallar

Öldüğüm zaman, bir daha kitap okuyamayacağım

Kitaplardan bahsetmek istiyorum, kitaplarımdan.. Ama bunu yaparken ne kadar kültürlü ve entellektüel olduğumu anlatmak gibi bir derdim yok. Geriye dönüp baktığımda, genç sayılacak yaşta büyük fedakarlıklarla oluşturduğum kütüphanem hayatta sahip olduğum ve övünebildiğim en önemli şey. Ve üçbinin üzerinde kitapla kurmuş olduğum ilişki içinde barındırdığı masumiyet ve tutkuyu düşündüğüm zaman başka hiçbir şeyle karşılaştıramayacağım kadar özel. Çok küçük yaşlarda başladı hikayem. Kendimi bir türlü kendilerinden biri gibi göremediğim ve bunun aksini ispatlamak için hiçbir çaba göstermeyen büyüklerin ve küçüklerin dünyasından kaçabileceğim yegane sığınağın kitaplar olduğunu anladığımda ilk okula yeni başlamıştım. Başlar başlamaz nefret ettiğim okula gitmemek için hastalık uydurduğum günlerin birinde babamın muhtemelen kapağına bakarak aldığı ve ne yazdığı hakkında hiçbir fikre sahip olmadığı ilk kitabım, bana büyülü, bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı. Gördüm ki istemediğim insanlara katlanmak zorunda değilim. Başka bir dünya mümkün ve onu benimle beraber istediğim yere götürebilme şansım var. Babamın aldığı kitabın adı Pal Sokağı Çocukları idi. Bir solukta okuduğum kitabın çocuk kahramanı Nemeczek, benim ilk gerçek arkadaşım ve kahramanım oldu. O güne kadar tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Ölümüne yol açan soylu fedakarlık çocuk ruhuma çok büyük gelmişti ve bunu anlamakta zorlanmıştım. Çünkü benim etrafımda bu tür fedakarlıklara değeceğini düşündüğüm kimse olmamıştı. Ama buna rağmen o artık benim kahramanımdı, çetedeki diğer çocuklar da arkadaşlarım. Daha sonra başka kitaplar okumak istedim ama o zamanlar kitap şimdiki gibi kolay elde edebileceğim bir şey değildi. Bu yoksunluk hala üzerimden atamadığım ve artık takıntı haline gelen üzerinde bir şeyler yazan her şeyi okuma hastalığına yol açtı. Eski – yeni gazeteleri, el ilanlarını, reklam panolarını, ders kitaplarını, sigara paketlerini, kibrit kutularını, gazoz şişelerini, kaset kapaklarını, ait oldukları nesneyle hiç alakası olmayan bir merakla okumaya başladım. Bugün sahip olduğum bir yığın işe yaramaz bilgi, o günlerin mirasıdır. Şu an bile gözümü kapattığımda Çamlıca gazozunun muhteviyatını ezbere söyleyebilirim. Bakkal Hamdi’nin tabelasının hangi içecek firması tarafından hazırlandığını hala unutmadım. Özellikle annemi ciddi bir endişeye sürüklemeye başlayan okuma tutkusu, hakkımda yapılan “tuhaf” imasının üzerime iyice yapışmasına da yol açtı böylece. Sanıyorum bizimki gibi az okuyan toplumların karakteristik özelliklerinden biri de budur. Okumayanlar, okumadıklarıyla kalmazlar okuyanları da tuhaf bakışlarla süzerler. Onların bunalımlı, ya da daha insaflı bir değerlendirmeyle yalnız olduklarını düşünerek garip bir şekilde kendi okumama hallerine bir mutluluk kılıfı geçirirler ve şükrederler. Küçük bir çocuğun başka her şeyden vazgeçme pahasına yazıya tutkulanması karşısında da gösterebilecekleri en basit tepkinin “tuhaf bu çocuk” iması olması, şaşılacak bir şey olmadı haliyle. İlk okuduğum kitaptan sonra araya başka kitaplarda girdi tabi. Ama benim üzerimde ikinci vurucu etkiyi yapan kitap Sefiller oldu. Sünnet olduğum gün yine babamın ve yine sadece kapağına bakarak aldığı kitap çok sonraları okuduğum orjinal çevirinin oldukça kısaltılmış bir versiyonuydu. Buna rağmen J.Valjan, Cosette, Maryüs ve diğer karakterler uzun süre etkisinden kurtulamadığım yeni düş arkadaşlarım oldular. Artık gözlerimi kapatıp kendimi onların zamanında ve dünyasında hayal ettiğim anlar, okuma tutkusunun sadece okuduğum zamanlarla sınırlı kalmamasını sağladı. Okumadığım zamanlarda kendimi kahramanlarımdan birinin yerine koyduğum ve onun yaşadıklarını kendi yaşadıklarım varsaydığım “gündüz rüyaları” m olmuştu. Özelikle hep kaçmak istediğim ama zorunluluklardan dolayı bir yere kıpırdayamadığım mekanlarda(okul gibi), sıkıntıdan cinnet geçirmemi engelleyen tek şey bu gündüz rüyalarıydı. Bugün bile bir yerde çok sıkılıyorsam eğer – ki genelde bulunduğum yerlerin çoğunda çok sıkılıyorum– gözlerimi bir noktaya sabitleyip kendime hemen bir gündüz rüyası kurgulayıveririm..
Büyüdükçe bir şeyi şaşkınlıkla farkettim. Diğerleri hakkında çocuk aklımla vardığım yargı doğruymuş. Büyüklerin dünyası gerçekten çok sıkıcı ve üzüntüden başka hiçbir vaatleri de yok. Ve bu durumla başedebilmemi sağlayan, tam olarak onlardan biri olamasam bile içlerinde, kıyıda köşede bir yerlerde çıldırmadan yaşayabilmemi sağlayan yegane dostlarım hala kitaplarım. İyi kötü ayrımı yapmadan sahip olduğum ve okuduğum bütün kitaplarla yaşamım boyunca hep gurur duydum. Ama bazı kitaplar, daha doğrusu benim o kitaplarda bulduklarım diğerlerinin hep bir kaç adım ötesindeydi. Ve zamanla okuduğum kitaplarla içinde bulunduğum ruh hali arasında simetrik bir uyum ortaya çıktı. Bugün de oynamayı sürdürdüğüm keyifli bir oyun keşfetmiş oldum böylece.. Hala canım çok sıkkınsa Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı okurum. Holden ile birlikte masumiyetin kayboluşunu ve bunun insanı delirten trajedisini yaşarım. Çok öfkeli olduğum zamanlar George Perec okurum. Dehası ve okuyan herkesin sinirini bozacak ukalalığı onunla birlikte bütün dünyaya meydan okuyormuşum gibi bir hisse sürükler beni. Kendimi çok yalnız hissettiğimde Tutunamayanları okurum. Selim’ in herkesin gözünün içine yalvararak bakıp “canım insanlar” demesi ama hiç kimsenin durup onu anlamaya çalışacak kadar vaktinin olmaması ruhumda bir yerlerin çivisini söker. Aşık olduğum zamanlar Marcel Proust okurum. Dev eseri Kayıp Zamanın İzinde etrafımızda gördüğümüz her şeyin, her ayrıntının edebiyatta ve yaşantımızda bir değeri olduğunu ve bütün güzelliklerin de ayrıntıların arkasına saklandığını anlatır bana. Hiçbir şey hissetmediğim zamanlarda da Ahmet Hamdi okurum. Huzur ya da Saatleri Ayarlama Enstütüsü benim için zamanın durduğu ve onlar elimde olduğu sürece hiç akmayacağı kutsal birer objeye dönüşür.
Herkesin kafasında dünyanın sonu ile ilgili bir takım imgeler vardır mutlaka. Benim için kıyamet, yazının ve kitapların tedavülden kalkmasıdır. Kendimin ve dünyanın başına gelebilecek en büyük felaket nedir diye düşündüğümde hep aynı şey aklıma gelir. Galiba ölümden bile en çok şunu düşündüğüm zamanlarda korkuyorum. Öldüğüm zaman, bir daha kitap okuyamayacağım…

Ali Lidar
Kaynak: http://lidar-kkyy.blogspot.com.tr/
ali_lidar Öldüğüm zaman, bir daha kitap okuyamayacağım