Şükrü Erbaş ve Bir Şiirin Oluş Yapılış Yazılış Süreci

Beni şiire genellikle bir küçük ayrıntı, herkesin geçip gittiği silik bir görüntü götürür.Kalabalık içine sıkışmış bir sessizlik, doğayı çın çın inleten bir yalnızlık, bir gözyaşı kurusu, tedirgin parmaklar, kekeleyen bir ses, bir hançer gibi eğri alın çizgileri, düğüm düğüm kirpikler, düştüğü yeri oyan bakışlar, vazgeçişin menevişlediği bir yüz, kimsenin duymadığı bir iç çekiş.… Her biri onlarca öykü anlatan bu ince ayrıntılardan giderim,gitmeye çalışırım insanın evrensel gerçeğine; toplumun ‘hali pür melaline’.

Kısacık bir şiirle örneklemeye çalışayım bir şiirin gelişimini. Halka halka büyüyüp duran bir dalgınlık, bir resim çizmeye başlıyor içime, gözlerime: ‘Karın kapattığı yollarda / Yalnızca serçelerin ayak izleri / Bir tek pencere görünmüyor ufukta.’ Üç dizelik, Japon haikularını andıran bir doğa resmi. çağrışım alanını, kar, serçeler ve pencerenin sağladığı, doğanın yalnızlığından insanin yalnızlığına ilmekler attığını düşündüğüm bir resim. Bu dizelerle geziyorum bir-iki gün. Sonra birden ‘serçelerin ayak izleri’nin yetersiz ya da zayıf kaldığını görüyorum. Kolay bir söyleyiş. Kuşlar karlı düzlüklerde konacak bir ağaç yada yol kenarı için çırpınıp dururlar. ‘Ayak izleri’, bu çırpınışı vermiyor. Hemen dize değişiyor: ‘Yalnızca serçelerin kanat izleri’‘Pencere’ ile bir ev sıcağına, bir arayışa dolaylı bir gönderme var; ama yetersiz. Bu boşluğun, bu yalnızlığın insanda yarattığı nasıl bir duygudur? Bir ya da birkaç dize gerekli. Resmi tamamlayacak son bir fırça darbesi. bulduğum hiç bir dize yatıştırmıyor. Üç dize bir-iki ay beynimi kemirip duruyor. Nasıl bulamam, insanin bu resim karşısında neler hissedebileceğini? Kızmaya başlıyorum kendime. Bu resme hakkını verecek tek bir bitiş dizesi…. Bir gün ışıyıveriyor yüreğim. Tabii, bir ‘hiçlik duygusu’ olur bu ancak. Yalnızca ‘hiçlik duygusu’ da değil, ‘serçelerin kanat izleri’ndeki çırpınışa koşut,umutsuzluğa dönüşen bir yalnızlığın işaretini verecek bir hiçlik duygusu; ‘Gittike ağırlaşan’ bir hiçlik duygusu olmalı bu. Ve şiir sanırım 3 ay sonra seklini alıyor, ÇIRPINIŞ adıyla.…

Karın kapattığı yollarda
Yalnızca serçelerin kanat izleri
Bir tek pencere görünmüyor ufukta…

Gittikçe ağırlaşıyor hiçlik duygusu…
bir_siirin_yazilis_sureci Şükrü Erbaş ve Bir Şiirin Oluş Yapılış Yazılış Süreci
Bütün Hatıralar Islaktır / Sıddık Akbayır / Ferfir Yayınları s.221

Akşam ve Kandil

mevsimidir,
kendi hüznüme döndüm…

akşam annemle aramda
bir süs
gibi dururdu;
saatler rikkatle vururdu;
özensiz
bir eşya kuraklığı
dağılmış bahçemize;
ve her şey kandil…

hangi ağacın yapraklarını
siyah kadifeyle örttün Ölüm?
hangi Söz’ü bana verdin
de benden geri aldın,
ey Dil?

Birden mevsimler selsebil
Aktılar; görünmemekti dileğim;
Siyah kadife sızdırıyor,
Işıkta yağlanıyor gül,
Odamda kirli meleğim…

Annem kandili siliyor:
‘mendil,
mendil nereder?’

akşam, annemle aramda bir süs!

Hilmi Yavuz
aksam_ve_kandil Akşam ve Kandil

Lethe

şiir, şiirin kurdudur

işte zümrüt ve sürüngen
bir dize
gidiyor;-gidişi
öteki şiire doğru’dur

şiirdir seni saran sur
kalbim, usul bir düden
ve sanki bir büyüden
artakalandı ve aktıydı
yazları söylete söylete

lethe! yeşil bellek!
sen de unuttundu yurdunu
ve birdenbire
kendi suyunu terk eden
bir ırmak gibi aktındı
şiirden şiire

Hilmi Yavuz

lethe Lethe

Kahverengi Peni

FISILDADIM ‘Çok gencim, ‘diye
Sonra da, ‘Yaşlıyım’ diye, ‘oldukça’;
Aşk olasılığım var mı bilmek için
Bir Peni fırlattım havaya.
‘Git ve sev, git ve sev, genç adam,
Eğer gençse ve güzelse kadın.’
Ah Peni, ah kahverengi Peni,
Düğümlendim düğümüne saçının.

Çetrefil bir şeydir ah aşk,
Yoktur içindekileri bilecek kadar
Yeterli bilgelikte kimse,
Ta ki uzağa gidinceye yıldızlar
Karanlık yüzü ayı yiyinceye dek
Aşkı tefekkür edeceklerinden.
Ah Peni, kahverengi Peni,
Başlayamaz kişi aşka pek erken.

William Butler Yeats
Çeviri: Osman Tuğlu

cetrefil_bir_seydir_ask Kahverengi Peni

Bir İçki Şarkısı

Ağzımızdan dökeriz kadehi
Aşk ise girer gözlerimizden;
Yaşamın bilinecek gerçeği
Yalnız bu, yaşlanmadan, ölmeden.
Ağzıma götürüyorum kadehi,
Sana bakıp iç çekiyorum ben.

William Butler Yeats

Çeviri: Osman Tuğlu
sana_bakip_ic_cekiyorum Bir İçki Şarkısı

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâdâ nihânız

Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâdâ nihânız
Hûnuz ki dil-i gonce-i hamrâda nihânız

Biz cism-i nizâr üzre döküp dâne-i eşki
Çün rîşte-i cân gevher-i ma’nâda nihânız

Olsak n’ola bî-nâm ü nişân şöhre-i âlem
Biz dil gibi bir turfa mu’ammâda nihânız

Mahrem yine her hâlimize bâd-ı sabâdır
Dâim şiken-i zülf-i dil-ârâda nihânız

Hem gül gibi rengînî-i ma’nâ île zâhir
Hem neş’e gibi hâlet-i sahbâda nihânız

Geh hâme gibi şekve-tırâz-ı gam-ı aşkız
Geh nâle gibi hâme-i şekvâda nihânız

Ettik o kadar ref’-i taayyün ki Neşâtî
Âyîne-i pür-tâb-i mücellâda nihânız

Neşâtî

ay%C3%AEne-i_pur_tab-i+mucell%C3%A2ada_nihaniz Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâdâ nihânız

Bir

Saçlarımdan biraz ayırıyorum sana, elimde bir tek bu var
çünkü kamusal prangalar, mülakatlar ve pektabi
asla uzak değil bütün harfler, benim sana uzaklığımla kıyaslanınca.
Beni donmuş yüzüklerimle geceye bağışla, için yâd edemem ben seni
……………………………………………………………………………………….eskime
ne varsa eskiyen ölümün yarısı ediyor
Eşitlemek için bileklerime, şedid kesiyorum uykumu
içeride açık unutulmuş karanlığımdan biliyorum
uykuda çok güzelsin, bir sarmaşık kucağımın ismi oluyor –bu yüzden
Her kitabın arası karanfil arası kalbini hırpalamışlar senin.
kalbimi kitapların arasına bırakıyorum, şimdi öpebilir meselâ kalbini
Hiç değilse arkasını dönünce kalakalırım, dermansız bu manzara
nilüferin kadehinden içim bomboş sana
içim ki yürüyorum bir orman iki kişi hem de nasıl
İkimizden biri dudağının iki ucunu dikiyor
gözlerin ne varsa kurutulmuş lavanta, yasemen, iris
canımda iki kişilik, yokluğun avizesi, ayartıyor
…………………………………bulunmaz karanlığıyla
İkimizden biri, apayrı kederleri, eprimiş biraz bende
Çünkü şimdi öldürerek dalgalanacak, işte
Saçlarını ikiye ayırıyor
Bütünkelimeleribitiştirmekistiyorum
2008’de ölmedim çünkü imansız-
Binip arabalarına uzaklaşıyor, çünkü yamalıbilge
Bana kâfidir 128 kez dikili tevbe
Cennetin istatistiklerini tutuyorlar hâlâ
Okul sırasına kazınan hatıralara benziyor
Oysa tenimde ilk Allah korkusu
Çünkü seccadelerde aşırı yorumlanmış keramet
Tutamıyor beni, Cehennemi karış karış okutunca
Yani aşağı yukarı rakamla 5 yaşında
Beni kalem tutmaz
………………………….sevgilikenârından bastıramaz mıyız
Şimdi üzgünüm, odalara yerleştiriyorum kalbimi
Bir odadan bir odaya trenler icat ediyorum, küflü ve ölerek
Şimdi gitmeliyim, benden başlayarak, en çok sarılmışlık.

Becerebilirsem aşk şiiri yazacağım sana.

Nergihan Yeşilyurt
Hece Dergisi, 207, Mart 2014
becerebilirsem_ask_siiri_yazacagim_sana Bir

İtki

Kədərlərimə, peşmanlığıma
bir neçə nəfəri daha əlavə etdim
bir neçə insan daha azaldım.
Baxdım ki,
başdan ayağa kədərdən,
peşmanlıqdan ibarətəm.
Baxdım ki, üstüm-başım
toz içində,
Əmək tərini silməyən
əllərimsə uşaq qalıb.
Lap utandım özümdən.

Hamısı da
oyanınca unutduğum,
yada sala bilmədiyim
Bir yuxunun dadı kimi-
alaçiy, yarımçıq
dad buraxdı damağımda,
bir az ürək ağrısı…
Və bəzi göz qırpımlarında
xatırlayacaq kimi olub
qorxulu bir yuxu kimi
dönə-dönə unutdum hamısını.

Belə davam eləsə,
özümü də əlavə edəcəyəm
peşmanlığıma, kədərlərimə-
bir mən daha azalacağam
itirdiyim bütün mənlərin üstünə…

Məsumə Əhədova

masum_ahadov İtki
Kayıp

Kederlerime, pişmanlığıma
birkaç kişiyi daha ilave ettim
birkaç insan daha azaldım.
Baktım ki,
baştan ayağa üzüntüden,
pişmanlıktan ibaretim.
Baktım ki, üstüm-başım
toz içinde,
Alın terini silmeyen
ellerimse çocuk kaldı.
Hep utandım kendimden.

Hepsi de
uyanınca unuttuğum,
hatırlayamadığım
Bir rüyanın tadı gibi-
alaçiy, yarım
tat bıraktı damağımda,
biraz kalp ağrısı …
Ve bazen göz açtığımda
hatırlayacak gibi oldum
korkulu bir rüya gibi
döne döne unuttum hepsini.

Böyle devam ederse,
kendimi de ilave edeceğim
pişmanlığıma, kederlerime-
bir ben daha azalacağım
kaybettiğim tüm benlerin üstüne …

Masuma Ahadova

Övladlıq

Övladlığa götür məni
Yenidən öyrət mənə
yaşamağı,
gəzməyi,
susmağı.
Bütün bildiklərimi,
əzbərlədiklərimi,
təcrübə kimi qazandıqlarımı
unutdur mənə.

***
Adımı dəyiş
daşıması asan,
çox düşündürməyən başqa bir ada.
Tarixdə iz qoymamış,
gələcək vəd etməyən,
ölkədəki hər on şəxsdən birinin daşıdığı
soyadını ver mənə.
Bezmişəm
tələffüz etməkdən
Eyni hərfləri
soldan sağa,
sağdan sola…
***
Sanki bir az da yorulmuşam özümdən,
sözümdən,
mənə məndən xatirə hər şeydən.
Qutu-qutu əşyalarım,
Şəhər-şəhər həyatlarım,
Qucaq-qucaq sevgilərim
yorub məni.
Bütün inandıqlarım-
doğrularım,
yanlışlarım,
keçdiyim yollar,
olmaq istədiyim insan
gözümdən düşüb.
Özüm özümə köhnə gəlir bir az da.
***
Bir otaq ayır evində-
Əşyası az olsun,
özü də bapbalaca-
içəri hava və günəş işığı buraxan pəncərə,
birnəfərlik çarpayı.
Qabları da yuyaram,
evi də yığaram
Təki yaşaması asan,
məsuliyyəti az
bir həyat ver mənə.
***
Sil yenidən yazmağa başla məni,
yeni bir sima bəxş et,
gülüşümə, baxışıma özündən bir şeylər qat,
Qurtarmadan öl.
Malın-mülkün mənə qalsın
Övladlığa götür məni.

Məsumə Əhədova

hz_insane Övladlıq

Evlatlık

Evlatlık al beni
Yeniden öğret bana
yaşamayı,
gezmeyi,
susmayı.
Tüm bildiklerimi,
ezberlediklerimi,
deneyim kazandıklarımı
Unuttur bana.

Adımı değiştir
taşıması kolay,
çok düşündürtmeyen başka bir ad ile.
Tarihte iz yapmamış,
gelecek vaat etmeyen,
ülkedeki her on kişiden birinin taşıdığı
soyadını ver bana.
Bezmişim
telaffuz etmekten
Aynı harfleri
soldan sağa,
sağdan sola …

Sanki biraz da yorulmuşum kendimden,
sözümden,
bana benden hatıra her şeyden.
Kutu-kutu eşyalarım,
Şehir-şehir hayatlarım,
Kucak kucak sevgilerim
yormuş beni.
Tüm inandıklarım-
Doğrularım,
yanlışlarım,
geçtiğim yollar,
olmak istediğim insan
gözümden düştü.
Kendim kendime virane geliyor biraz da.

Bir oda ayır evinde-
Eşyası az olsun,
kendisi de mini mini-
içeri hava ve güneş ışığı bırakan pencere,
bir kişilik yatak.
Kapları da yıkar,
evi de temizlerim
Tek yaşaması kolay,
sorumluluğu az
bir hayat ver bana.

Sil yeniden yazmaya başla beni,
Yeni bir sima bahşet,
gülüşüme, bakışıma kendinden bir şeyler kat,
Kurtaramadan öl.
Malın-mülkün bana kalsın
Evlatlık al beni.

Masuma Ahadova
Kaynak: http://hzinsane.net/

Makber’in Mukaddimeleri

İlk Tab’a Mukaddime Birkaç Perîşân Söz

Makber -ki âsâr-ı mevcûdemin en âhiridir- fenâ bulmuş bir vücûdun bekâsı için yapıldı. Makâbirde mündemiç olan meâli-i şi’riyyeden Makber’de bir eser bulunmadığını bilirim. Makber bir feryâd-ı tahassürü şâmildir ki, hiçliğe müstenid olduğu için mütalaasından hâsıl olacak netice de hiçtir; lâkin bence bir şeydir.

Evet, bu kitâbı pâymâl-i mütalâa eden fikir bir kabristânı dolaşmış olur. Ve kabristânda vâki olduğu gibi, hiç bir şey anlamayarak, içinden çıkıp gider.

Bu kitâbın mukaddimesini görmekle neticesine vâkıf olmak, yâhûd mündericâtını okumakla ismini düşünmek birdir. -Bu kitap kabristânda yazıldı ki, bedbaht müellifini iyi tanıyanlara keder, tanımayanlara ise kelâl verir. Teessürâtımı yalnız gönlümde saklamak, yâhûd yazıp da bastırmamak mümkün, belki de evlâ iken, bu surette meydana çıkarmak lâzım mı idi, suâli vârid olursa, onun cevâbı hâzırdır:

Vâdi-i sükûta düşenlerin ecsâdından mürûr-ı zaman ile bir avuç toprak kaldığı gibi, gönülde olan en aziz bir yâdigârdan da mürûr-ı zamanla bir belirsiz hayâl kalır.

Ben o hayâle kani’ değilim.

Kitâbı yazıp da evrâkım içinde hıfzetmek ise efkâr-ı müteeyyise, yâhûd âzâ-yı meyyite gibi perîşânlığına hizmet eder.

Ben o perîşânlığa tahammül edemem.

Ya kitâbı meydana çıkarmak, yukarda ümit ettiğim gibi, bekâsına mı hâdim olacak? O da değil. Makber, hiç olmazsa, benden ziyâde muammer olacaktır. İşte bunun için neşrolundu.

Gönlümdeki feryâddan yapılmış bir mezardır ki, muhteviyâtını taşlara yazılmış sözler gibi isterim. Heyhât!

Makber’in hâvi olduğu feryâdlar ayrı ayrı birtakım kabirlerdir.

Fakat bunların hepsinde yalnız bir vücûd defin bulunuyor. O vücûd ise, bana sevdiğim bir yüzde tecelli eden insâniyyettir.

Ben, bu kitâbı kendim okuyayım diye yazdım. Zîrâ hissiyâtıma iştirak edecekler nâdir, belki dahi birkaç nevâdir olacağını bilirim.

Bir de zâten kimsenin şerîk-i teessürüm olmasını istemem. Korkarım ki o iştirak tecrübeye mütevakkıftır. Ben isterim ki, hâline ağladığım biçâre için yalnız kendim ağlayım. Bu yalnızlık, pek büyük bir azâb olduğu için bana ayn-ı tesliyet gelmelidir.

Mutâli’ görür ki, bu mukaddime dahi kendim için yazılmış bir kitâba benziyor.

Geçelim.

Makber’in birtakım tekerrürâttan ibâret olan muhteviyâtı yalnız bir lakırdıdır. O lakırdı ise, yalnız mezardır: Bütün âvâzelerin neticesi yalnız son nefes olduğu gibi.

Makber’in âsâr-ı sâirem gibi, fenâ bulacağında şüphem yoktur. Zâten teessürümün muhafaza-ı şiddetine ebediyyet bile kifâyet etmez. Müellif Hâlık’ının huzuruna yüreğinden bu yaranın kanları cereyan ede ede çıkacaktır. Bazı kalblerde kederle sürûr birbirine cânişin olamaz. Kalb vardır ki perverde ettiği hüznü, dünyânın olanca haz ve meserretleri izâle edemez. Yine de o hüzün hiç bir mesrûriyete mâni değildir. Bazı gönüllerde ise, hüzün ve meserret müctemi bulunur. Bir hüzünde safâ bulunması, bir tebessümün keder-engiz olması bundandır. Fakat yine kalb vardır ki, muhafaza ettiği kederi sevinç tezyîd eder. Benim kederim bu ekdârdandır.

Kederimin artması için, sevinmek isterim. Bunu kimselere anlatamam. Bu hissin lisânı anlaşılmaktan berîdir. Sükût edelim.

Fakîrin bir eseri olduğu için Makber’i şiir diye telakki etmek isteyen, okursa, mütalaasında benim şâirliğimden bir nişan bulmaz. Ancak düşünür ise, bir feryâd duyar ki, isterse onu bir şiir zanneder. O feryâd, beşerin aczidir.

En güzel, en büyük, en doğru şiir, bir hakîkat-ı müdhişenin tazyiki altında hiçbir şey söyleyememektir. Makberise, hitâbet ediyor.

İnsan, bazı kerre, hâtırına gelen bir hayâli tanıyamaz, o kadar güzeldir.

Zihninden uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir. Bu acz ile bir feryâd koparır, yâhûd pek karanlık bir şey söyler, yâhûd hiç bir şey söyleyemez de, kalemini ayağının altına alıp ezer. Bunlar şiirdir.

Makber, gönlümden doğmuş bir teessürü hâvi iken, bazı taraflarınca benim, rivâyet olunan şâirliğimle büsbütün ecnebidir. Okuyan, birbirine benzemez iki lisân bulur ki, Makber’in belki iki adam tarafından yazıldığına zâhip olur.

Hele yazdığım şeylerin bazısı o kadar benim değildir ki, mânâlarını kendim de anlayamam.

Hikâye-i mazîye dair olan cihetleri -ki en harab yerleri olduğu halde, en sevdiklerimdir- beni şair sayanları giryân, yâhûd saymayanları daha ziyâde râst-beyân eder.

Bazı vâdileri de yine benim şiirime değil de bir tâze kızın mezarına benzer. Birincisi nakâyıs-ı edebiyyeden, ikincisi nakâyıs-ı insâniyyedendir.

Tasvir-i fezâile taalluk eden cihetlerine gelince, pek nâkıs, yâhûd pek nâ-kâfidir.

Bazı tarafları da, feryâd hâlinde olduğu için, o kadar yerde kalmaz.

Makber, umumiyyeti itibariyle pek çok nazarlar için soğuk bir eserdir. Bu soğukluk, yalnız benim kalbimi ihrak eder.

Âlem-i edebiyyatta bir âhiret lâzımdır. Makber, o âhiretten nişandır.

Makber, hayat-ı edebîmizin kabristânıdır, benim zevâlimdir.

Makber, bir fikri birçok tarz-ı beyanda söylüyor. Elfâzı havâs için hiç, mânâsı havâs ve avâm için hiç, vücûdu bir merhum için mezar, binaenaleyh bence bir şeydir.

Makber, uğradığım felâketin ağırlığına nisbetle hafif, derinliğine nisbetle tehî, şiirliğine nisbetle hiçtir. Fakat, bana nisbetle bir şeydir.

Makber, makber değil, bir türbe; türbe değil bir mabed; mabed değil bir küre; küre değil bir fezâ-yı bî-intihâ olmalıydı. Hâlbûki bir makber bile değil. Makber, nûr-ı ilâhînin indiği, fikr-i insânînin çıkamadığı bir minber olmalıydı.

Makber, bir mahşer olmalıydı. Heyhat!..

Fikir çıkmamalıdır demem; çıkamaz bir hâlde bulunmalıdır. Makber’de iniyor, müebbeden iniyor!.. Bu ebedî iniş bir derinliğe dâl olsa bile, hayfâ ki, yine makber olmaktan başka bir şey değil. Makber’in mânâsı makâbirin zevâhirinden ibaret.

Nakâyıs-ı edebiyye, nakâyis-i insaniyye demiştim. Evet, ne yapalım?

Hatâyı tashih için, ne yapalım ki, en büyük hatâ musahhihten sâdır oluyor!.. Güzel çehreler nâmına, büyük nâmlar ashâbına heykeller yapıldığı gibi, güzel fikirler, büyük vak’alar için de beyitler yapılmalıdır. Mezar, Allah’ın yaptığı bir heykel. Biz onu nasıl tasvir ve tecsîm edebiliriz?

Hangi şâir bir güzel kıza onu görmeyenlerin nazarında tecsîm edecek kadar cismâniyyet vermiş? Hangi kalem mehâsin-i tabiiyyeyi hakkıyla taklîd etmiş? Bizim yazıp da en güzel bulduğumuz şiirleri bize ilhâm eden tabiattır. O şiirler, suda görülen akse benzer ki, mutlaka hâriçte bir müsebbibi olur.

Bazı ekâbir-i edeb, bir şairin meziyyâtı kendi beyninde tevellüd ettiğini iddia ederler. Ben bu fikirde değilim. Benim, eğer varsa, mehâsinim dağların, bayırların, güzel yüzlerin, çiçeklerindir. Seyyiâtım benimdir.

Bitirmeden evvel şunu da söyleyim:

Makber’in bende vukuunu haber verdiği musibet, her halimle beraber, eş’ârıma da bir büyük inkılâp getirdi. Bu inkılâbın sadmesiyle fikrimin ettiği hareket, tedenni, yahut terakki midir? Orasını ihvânım temyîz eder.

Mukaddimede bile iki sözü bir araya getiremediğime dikkat buyurulsun. Dediğim inkılâp, sema ile mezarın müsademe edecekleri bir noktada, yâhûd bir fezâ-yı nâmütenâhide bulunmaktır. Kalbim, müddetlerce, bu iki kuvve-i hârikulâdenin arasında kaldı. Bunlar yakınlaştıkça ben tesliyet bulur, ayrıldıkça nevmîd olurdum. Nihâyet birleştiler. Ben ezildim. Makber çıktı!… Bu, şiir midir?. Ne mümkün!.. Sema ile mezar birleşmemeli, daha doğrusu, ayrı kalmalıydılar. Ben iftirak ve istiğrak ile figan etmeliydim. O, şiir olurdu.

Makber’den evvel yazdığım şeylerin pek çoğunu beğenmem, bazısını pek az beğenirim. Makber’i ise hiç beğenmiyorum, çok seviyorum.

Beğenmediğim şu sebepledir ki, bu kitâbın edebiyyât ile pek az münasebeti var. Sevdiğim şunun içindir ki, bu kitap odur.

Bütün mevcudâtı şiir görenler nazarında, belki Makber de bir şiire benzer. Bence bir şâireyi andırır; o şâire Sâni’-i Kudret’in bir şiiri idi. Makber’in muhteviyâtı, bunca nakâyisi, haşviyyâtıyla berâber, bir merhumenin ruhâniyeti, bir ruhun mâneviyâtıdır.

Makber onun hâli, onun resmi, onun hayâli, onun heykeli, onun mezarıdır; onun hiçbir beğenilecek yeri kalmayan hayatıdır. Yine tekrar edeyim: Makber odur. Bunun için severim.

Lâkin Makber, edebiyât nokta-i nazarına karşı çirkin bir çocuktur. Ma’sum, fakat güzel değil; hakîr bir feylesoftur; hikmet, fakat şüpheli; kusurlu bir hüsündür; feryâd, fakat musanna; ma’mûr bir mezardır; hazin değil, fakat mezar; bir magrib, fakat parlak; bir güzel, fakat sevimsiz; bir şiir, fakat kafiyeli.

Bunun için de beğenmem.

Fikrin serhaddi memât olduğu gibi, şiirin de elfâza intikalde hududu kafiye oluyor. Ne yapalım!..

Makber için bir fikr-i şer’i beyan etmek lâzımsa, işte bu kitâb bir merhumenin mezarıdır.

Zâirinden Fâtiha niyaz ederim.

Abdülhak Hâmid Tarhan

makber_mukaddimesi Makber'in Mukaddimeleri
Son Tab’a Mukaddime

Makber’le Ölü sükût ile feryâddır. Yâhûd birer sükût-ı enîn-âlûddur.

Makber dediğimiz leyl-i muzlimden doğan bu ölü, âtide bir gün hakîkat gibi uryan veya kefen-pûş-ı acz ü isyan, bir tayf-ı şebrev hâlinde, eminim ki, bir Hacle’ye de girecektir.

Bu mevlûd-ı hissiyât-velûdun sadâsı işitilmez, fakat duyulur. O mehd-i sermediyyet-ahdin sükûtu bir nevi’ ilhâmdır. Meâline akıllar ermez, fakat kalblerde mânîdâr olur.

Ben ihtiyarladıkça Ölü tazeleşecek, Makber tazelenecektir. Niçin mi? Arzedeyim:

Makber’i edebî hayatımızın kabristânı gibi yâd edişim mahzâ edebiyat nokta-i nazarından bir tevcîhdir.

Yoksa bu mahşer-i dünyevî-i beşerde hayât ile memât bâki oldukça, bu kubbe-i nîlgûn-ı hilkatte sükût ile feryâd devam ettikçe ve insanlarda hissiyât bulundukça Makber’le Ölü’nün hayâtı, yâhûd bu iki eserin muhteviyâtı için zevâl ü fenâ tasavvur olunamaz.

Her ferd-i zî-rûh bir gün benim gibi musâb u mecrûh olacak, benim gibi hissedecek, benim gibi ağlayacak ve hiç görmemiş, ziyaret etmemiş olduğu Makber’le Ölü’yü kendi kendine ve mintarafillah okumuş, ezberlemiş bulunacaktır.

Makber her fâni için ebedî bir darbe, Ölü her dünyevî için mânevî bir türbedir. Bunlarda bir hüviyyet-i şi’riyye, bir tabiat-ı edebiyye, velhâsıl bir hayât-ı san’at taharrisine tasaddi nebbâşâne bir taaddi olur. O yolda bir zâir için Makber taş kesilir, Ölü sırıtgandır. Ve ben zâirin o yoldasını bir kahraman-ı hüner gibi telakki etmem. O bir edebiyat arslanı değil, belki bir mâneviyat sırtlanıdır.

Ömrüm vefa ederse Ölü ile Makber birçok âsâr-ı âtiyeye rehber olabilir. Ve onlar, tenkidât-ı edebiyyeyi kemâl-i fahr ile karşılayacak şeyler olmak ihtimâli vardır. Zâten bundan evvelki müellefât-ı hakîrânemin her sahîfesi küşâde ve mâlâmâl-i kusur u ihmal, her türlü taarruz ve tenkide âmâde bulunuyor, yırtıcı kalemlere açık sahîfeler!.. -Ancak ağlayanlara gülünmez, feryâd takbîh ve tevbîh edilmez.- Âh, Hâlık’la mahlûk arasında bir rast-gâhtır.

Bu iki kitâbın sâhibi mümkin ve muammer olup da meselâ yetmiş yaşına erdiği zaman, o iki âh-ı cangâh otuz yedi seneden beri rû-be-râh-ı İlâh olmuş olacak ve onlara, kim bilir, esnâ-yı seferde daha ne vâveylâlar katılacak, fakat bu kâfile-i iftirânın son rehrevi bir sükût-ı ebedî olacaktır.

Bunun için -sükût ile feryâd- bâki oldukça demiştim. Ve Ölü ile Makber işte yalnız bu itibar ile dâima taze vü ter kalacak; üslûbu, elfâzı ne kadar herem ve kıdem kesbederse etsin.

Diyebilirim ki Makber’le Ölü benim eserim değil, yâdigâr-ı rûzgârdır. Yâhûd benim eserimdir, hiçliktir, fakat pâydârdır.

Viyana, 15 Mayıs 1922

Abdülhâk Hamid