Hilminin Çocukluğu

Hilmi diyor ki yeminler
Bana çeşmeleri hatırlatır
Tabut kalın ciltli bir kitaptır
Senin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu
Usulca bırakılan denize?

Hilmi diyor ki ben
Ucuz hüzünler kiralardım
Alyanak bir kulakcıdan
Gök binlerce mavi şapkadır
Senin de şapkan mavi miydi
O günlerde?

Hilmi diyor ki annem
Çiçek işlemeli bir lambaydı
Karartma gecelerinde
Sen de denizleri anlıyor muydun
Yatağa girmeden?

Hilmi Yavuz

hilminin+cocuklugu Hilminin Çocukluğu

Furuğ Ferruhzad ve Hamid Musaddık’ın şiirlemeleri!

Hamid Mosaddık Yazdı:

bana güldün ancak bilmiyordun
ben nasıl korkarak komşunun bahçesinden elmayı çalmıştım
bahçıvan peşimden hızla koştu benim
elmayı senin elinde gördü
hışımla baktı bana
ısırılmış elma elinden düştü yere
ve sen gittin ancak hâlâ
yıllardır benim kulağımda usulca
senin adımlarının hışırtısı canımı acıtır
ve ben düşünürüm hep
neden bizim küçük bahçemizde elma yoktu, neden!

Sonra Furuğ şöyle yazdı:

ben sana güldüm
çünkü biliyordum
sen nasıl korkarak komşunun bahçesinden elmayı çalmıştın
babam peşinden hızla koştu senin
ve sen bilmiyordun komşu bahçenin bahçıvanı
benim yaşlı babamdı
ben sana güldüm
istedim ki gülüşümle senin aşkına karşılık vermiş olayım
ancak senin gözlerindeki hüzün
ellerimi titretti benim
ısırılmış elma elimden düştü yere
yüreğim git dedi, git!
çünkü senin acı gözyaşların aklımda kalsın istemedim
ve ben gittim ve hâlâ
yıllardır zihnimde benim usulca
senin hayretin ve ağlamaklı halin tekrarlanarak
canımı acıtır
ve ben düşünürüm hep
ne olurdu bizim küçük bahçemizde elma olmasaydı!

Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

akl%C4%B1mda+kals%C4%B1n+istemedim Furuğ Ferruhzad ve Hamid Musaddık’ın şiirlemeleri!

Kaynak: http://sardunyalar.com/2014/02/10/furug-ferruhzad-ve-hamid-musaddikin-siirlemeleri/

Dokunma Korkusu

Dokunmaya kıyamıyorum sana çimen sana gelincik sana mine çiçekleri sana sümbül

Öyle masumsun ki kırlangıç sana getirsin diye gülümsememi bu sevdalı rüzgara veriyorum 
Öyle sevdalısınız ki ormanlar dağlar karıncalar ve sen kapımın önünden akan dere 
Dokunmaya kıyamıyorum size çakıllar güzelliğiniz var ya var ya bu suskunuz
Yanaklarımı veriyorum kulaklarımı senin bahar kokulu esintine sabah serinliği sana ikindi 
Ne kadar güzelsiniz bulutlar siz dallar budaklar kıyamıyorum dokunmaya 
Ağzımda kök saldınız 
Avuçlarımda yürüyüp gidiyorsunuz günler geceler 
Sen ne kadar güzelsin ay sen ey yıldız sen güneş sen gölge 
O veledizina ordular olmasaydı yanmayacaktınız kediler itler kurtlar 
Affedin beni ben ki en akıllıyım ve en vicdansız ve duygusuz 
Affedin beni benim dışımdaki güzellikler 
Sizden öğrenemedim arılar turnalar zürafalar maymunlar yılanlar 
Ama biliyorum ölünce yine sen kollarını açıp ağırlayacaksın beni güzel toprak 
Şimdi tenine dokunmaya kıyamıyorum ipek toprak sessiz toprak sıcak toprak

Haşim Hüsrevşahi

dokunmaya+k%C4%B1yam%C4%B1yorum Dokunma Korkusu

Kaynak: http://sardunyalar.com/2012/03/22/dokunma-korkusu/

Suyu Bulandırmayalım

suyu bulandırmayalım
aşağılarda bir güvercin su içiyor
ya da hoş uzak bir köşede bir sığırcık kanat yıkıyor
ya da köyde bir testi doluyor

suyu bulandırmayalım
belki bu akan su gidiyor ayağına bir kavağın
yıkasın diye bir kalbin kederin
belki bir dervişin eli
kurumuş ekmeğini suya banmıştır
güzel bir kadın su kenarına gelmiştir
suyu bulandırmayalım
güzel yüz ikiye katlanmış!

ne içimli bir su
ne kadar duru akıyor!
yukarı insanı ne keyifler sürüyor
ineklerinin sütü hep bol olsun, çeşmeleri kaynasın hep!
görmedim köylerini
çardakları altında kuşkusuz tanrının ayak izleri var
orda mehtap kelamı boyunca aydınlatıyor
yukarı köyde kuşkusuz örme duvarlar kısadır
insanları şakayık hangi çiçektir biliyor
kuşkusuz mavi mavidir orada
köylüler biliyor hangi gonca açıyor

nasıl bir köy olmalıdır
bağ yolları hep musiki ile dolu olsun
su başındaki o insanlar anlıyorlar suyu
bulandırmıyorlar onu biz de
suyu bulandırmayalım

Sohrab Sepehri
Çeviren: Haşim Hüsrevşahi

suyu+buland%C4%B1rmayal%C4%B1m Suyu Bulandırmayalım

Ayaklar

Ayaklar, çeşit çeşit kunduralar içinde.
Ayaklar, yarı çıplak, paçavralar içinde.

Ayaklar, odalarda, bir çift yavru güvercin.
Tutup avuca almak, okşayıp öpmek için.

Çocuk ayacıkları, o başkalık, tombulluk,
Henüz yere değmemiş, daha pespembe, yumuk.

Yolculuk nasıl geçti?.. Ne oldu? Ne de çabuk?
Teneşirde ayaklar, mosmor, taş gibi soğuk.


Ziya Osman Saba

ayaklar Ayaklar


Yayla Dumanı

Gümüş bir dumanla kapandı her yer;
Yer ve gök bu akşam yayla dumanı;
Sürüler, çimenler, sarı çiçekler,
Beyaz kar, yeşil çam yayla dumanı!

Ben de duman olsam senin yerine,
Dağılsam dağların şu mahşerine;
Güzelin saçına ve gözlerine
Ben girsem, ben dolsam yayla dumanı!

Beni içerine aldın dağ gibi,
Doldun gözlerime bir rüya gibi;
Bende güneş gibi, yüce dağ gibi
İçinde kaybolsam yayla dumanı!

Ömer Bedrettin Uşaklı

yayla+duman%C4%B1 Yayla Dumanı

Seviyorum

İnsanoğlu aşkı doğduğunda getirir
Ama iş güç,
Para pul,
Ve buna benzer bir sürü şey
Kurutur gönlünüzün verimli toprağını.
Yüreğin üstünde beden giysisi vardır,
Bedenin üstünde de gömlek.
Ama iş bu kadarla kalmaz.
Adamın biri,
Bir salak-
Bu gömleğe kol kapağı takmış,
Göğüs kısmını da kolalamıştır.
İnsanoğlu yaşlandıkça fikir değiştirir
Kadın süslenir
Müller jimnastiğine başlar erkek.
Ama çok geç.
Deri kırışıklarla dolmuştur.
Aşk çiçeği açar,
açar,
Ve solar.

Vladimir Mayakovski
Çeviri: Bertan Onaran

ask+cicegi+acar+ve+solar Seviyorum

Saray Köftesi

Cebinde parası yok ama yoksul değil
İleri görüşleri var okumuşluğu yok
Canı hürriyet çekmiş saray köftesi yiyor
Koca bir konağın iç odasında
Bin dokuz yüz beşte istanbul’u düşünüyor

Bin dokuz yüz beşte istanbul’da
Bir semai kahvesinde şiir okunuyor.
Siz de okuyun o şiir güzel
Efendim kim demiş üftageganında muhabbet yok

Bin dokuz elli üçte istanbul’da
Evin küçük beyi saray köftesi yiyor
Siz de yiyin iç odalara çekilin de
İçinize hüzün akıtın iyimser olun biraz
Para pul düşünmeyin sakın
Kötü işler gelmesin aklınıza
Kılığı yok mu bir adamın yoksul demeyin
Ot mu yiyor ekmek mi görmezlikten geleceksiniz

Bakın bakın bakın
Döşeklere yaz kokuları sinmiş
Bilir bilmez ötüşleri var toprağın içinizde
Kim demiş tabiatta düzen var diye
Aç bir kedi duvara sürtünüyor onu da görün
Atın kendinizi çalgıların çağanların içine
Uygarlığı insan işlerini bilginler düşünsün

Ardarda betikler yazsınlar size ne
Böyle yaşıyacaksınız işte söz yok
Ölümsüz bir çiçek sofranızda
Yaz güneşi pembeden kırmızıya kırmızıdan pembeye
Kapılar pencereler tabiatla oynaşacak

Bu düzen size insanlığınızı unutturacak

Edip Cansever

Cebinde+paras%C4%B1+yok+ama+yoksul+de%C4%9Fil Saray Köftesi

Tereddüt

Sarâhaten acaba söylesem darılmaz mı?
Darılmak âdeti bilmem ki çapkının nazı mı?
Desem ki: “Ben seni…” yok, dinlemez ki, hiddet eder.
Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?
Desem ki: “Ben seni pek…” ya kızar konuşmazsa?..
Derim: “Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa?..
Desem ki: “Ben seni pek çok…” hayır, kızar, bilirim.
Tereddüdüm acaba hiddetinden az mı elîm
Desem ki: “”Ben seni pek çok…” sakın gücenme emi;
Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi.

O. Seyfi Orhon

tereddut Tereddüt

Bıçak

bendim şehre duyulmamış öyküler anlatan
nereye gittiğini bilmeden bindim gemiye
soğuktu, ıslaktı, karanlıktı gözlerimi kapadım
uyuduğum yalnızlığımmış
trenlerde tabut taşıma tarifesinin olduğunu
öğrendiğim gün yalnız kaldım
oturup bir evin kiremitlerine
yıldırım bekledim
fazladan boş bir sayfaydım kitaplarda

ne zaman kuracağımı bilmediğim bir düşe inandım
boyum yetişmiyor çivilere
çivi dedim de
bilmiyorum hala yüzümdeki yaranın adını
körsen renkler giyme derdi annem
“gülüşünü zedeler”
bildim mat bir yalnızlıktı benimkisi
siz ne kadar severseniz o kadardım
koparıldım; katlanıp bir cepte saklandım

yalansız ama yanlış bir cümleydim boş sayfalara rastlayan
kaç kere karalandım saymadım
korkardım fotoğraflardan
olsam olsam siyah beyaz bir ömürdüm
hangi sabahçı kahvesiydi
uyudum mu hiç yüzümü masalara gömüp
sahi hiç söylememiş miydim adını
zaman acıkır; biri ölür Helen
söyledim işte; öylesine bir cümleydim, okunmadan yırtıldım

yüzümün yarısı göz izi yarısı kara
ben diye başlayan şiirler yalnızlık diye bitiyor
kimi sevsem aynı çakıl taşı büyüyor içimde
ilk kez bir kadının ağzından duydum adımı
sessiz fısıltıları öper gibi söyledi
sığamadım kendime, öp ve küçült beni
göz ucumda toplanıyor yaşam
hüzne yakışan bir mevsimden ekledim sesime bu sarıyı
eskidim, eksildim, sarardım beni cebinde unuttun Helen

acemi bir sihirbazdım, çalışsam çabalasam
belki düşünüzden bir ipek çıkarırdım
bana fısıldayan akıl; çözemedim kum saatinin sırrını
şimdi çöl, gövdendeki çatlaktan sızıyor içime
okuma bilmeyen kitaplık bekçisi kadar yakışıyorum yaşama
cepte taşınan bıçak kadar sıcağım
arada bir el açıp kapıyor paslanan ağzımı
sessizce korkuyorum çünkü her bıçağın bir ölümü var Helen

boş bir sayfaydım kitaplarda unutulan
sustuğum yalnızlığımdı

Abdullah Eraslan

abdullah+eraslan Bıçak