Mühür

b. necatigil’e

uzun etme artık, şiirden çık
acı ve düzyazıyla lanetlenmiş
olmadan önceki günlerine dön
hilmi yavuz

sevdalar ki onları ele vermeden
daha iyi nasıl anlatılabilir
ve neden
bir düşün hangi şiirin içinden
onu yazmadan daha
geçen bir turna görülmüştür?

sevda sözleri! siz şimdi benim
hangi tür
hüzünlere ne ad verdiğimi
nereden bileceksiniz?
tedirgin ve kömür
olmuş sesler duyarsınız ama
bu birşeyi anlatmaz ki!

şiir, hilmi yavuz, mühür
lenir ve gömülür!

Hilmi Yavuz

hilmi+yavuz Mühür

Yolculuk Ve Şiir

her şiir bir sözcüğü örter ve gizler;
görülsün istemez ‘gül’ veya ‘hüzün’…
gizli bir hazine midir, bilinmediği,
kimbilir nereye gömdüğümüzün?

ah o kumaş ki, tene dokunur
dokunmaz farkedilen kayboluş

yolcu! öteki’m benim! eğer bulursan,
hemen o sözcüğü at bu şiirden…

Hilmi Yavuz
ahmet+koyuturk Yolculuk Ve Şiir

Akşam Ve Sen Ve Ben

ikimizdik, sen ve ben, bir çiçekle
onun tomurcuğu arasında bir yerde;
öylece durur muyduk, ikimiz gibi?
dâima birlikte olurduk hüzünlerde…

anımsar mısın, yaz günü, bir bahçeyle
gizledikti kendimizi birbirimizden;
sen ve bahçe, ben ve bahçe, sen ve ben:
akşamlar derlerdik her ikimizden…

üşürüz, çünkü uzağız şimdi o yazdan;
ey, birazdan bir yazdan geçer olan, ey!
kimbilir ne anlama geliyor artık,
şu eskiden “hüzün” dediğimiz şey?

Hilmi Yavuz

hilmi+yavuz Akşam Ve Sen Ve Ben

İtiraf Ve Gizem

aşklarla halklarla yalnızlıklarla
derlenmiş
ve her sabah yeniden
uzakları titreten
bir mahşer bir coşku vardı
ki orada
boğularak çıldıran flamalarda
yalarken marşlarımı yabancı hışırtılar
kan akar akar da
yeryüzünün şahdamarı atardı

dünya terütaze bir kadın
üstündeydim yanaklarının
elime isyanın tomarları batardı ona her uzanışta
canım dünyayı dürtükleyen mızraklarla kanardı
ve kanıma
her daim bir kadının
gözbebeklerinden girerdi hayat

artık duymaktadır şehir kanına karışan çocukları
ve barışırken tanyeri ufku öpen atlarla
bu koşanlar
bu denizler taşırarak yaklaşanlar
sevişir gibi dövüşür
yaralarla yaralarla

dünya ki tarla
ve ben iyi hatırlıyorum
okulların o çılgın sisli kapılarında
ılık mermiler sarıyordu geceyi
her yakarış bir ateşti buzdan sevgililere
ki beyinler yepyeni bir cinnet tanımındayken
hainlikler girmemişken araya
deprenir deprenir
sayısız gözbebeği dehşetten
ses gelirdi sevdaya

bilinmez neden
bakire bir yağmur yağarken şakaklarına
demirden kıyılara göğsünü vurmak isterdi kızlar
o bezgin zamanların karanlık köşesinde
gezinip gezinip okşanırken zarif elleri
dolanmaz mıydı benim boynuma da arzular bilinmez
oysa benim rüzgarlarım
dudaklarımdaki kanı emzirirdi dünyaya

şimdi
bayraklar susuz
halklar çaresiz midir
ve delikanlı döşümde ırmakları şehvetin
aşklar çaresiz midir
şimdi
dudaklarımdadır inficar

ben o bulutsuz şiddetin renkleriyle şahlanan
arınmak arınmak isterdim insanların unutulmuş hıncıyla
ve geceyle konuşan hırsların o arsız cazibesi
ürkütürken beni anılarda
ürkütürken beni sokaklarda kan
bağrıma incecik parmaklar sokulur benim
şimdi
fısıltıdır çağlayan
bak bana değmeye korkan kadın tenleri bunlar
ve bütün yataklar yakılmış gibi
yakılmış paracıklar

ve susuzluk sular boyu yaşanan
hayat ki yaşadıkça dinç öptükçe yanan
o dünya tenimin cehennem kıyısında
o dünya sınırsız güneşlere taşınan
ve yaşamak ihanetle denenmiş dakikalar
yaşamak ki aşk inanç ve namus kadar
çarpardı kalbim örselenmiş vakitler arasında
çarpıp çarpıp çocuk saçlara ağlaşan bir ırmak olurdu kalbim
ben o zaman haykırmanın zevkiyle hazzın onulmazında
erirken öyle mecalsiz
bir gençlik yazında çatlardı yeryüzünün bakracı
uzar dururdu önümde bir keder sisi
ey azgın günlerimin iştahlı sevgilisi
gelip kanıma aksan dinler miyim bir daha
ki hırçın bir inatı öpen o dudak
ya ben onu öpsem serinler miyim
serinler miyim girsem gizemin zelzelesine
ezilsem dobra dobra serinler miyim
ki aşktanmış sabıkam

asılı şehrin küstah kargaşasına
o sular öpülmemiş göğe küsmüşse gözler
öğrenir rüyaların ardındaki gizemi
karanlığı özlemi
katılıp kırgınların gezginlerin yasına
yenilir sonra en kaçak dövüşlerde
tazelenir
artar sabıkam

ve akşam
artık sabahtır
uzun aşk konuşmaları bittiğinde
ve direttiğinde kendince hüzün
artık
yalnızca
bir
militan düşü
ve bir aşkın
düşüşü vardır

sabahtır ve kımıldar toprak
cana tılsımlar yerleştiren nedir
ki aşktanmış bu ihtilal öncesi şafak
melekler boşanır gözkırpışından
onu artık yalnızca o itiraf titretir
itiraf ve gizem itiraf ve özlem
bu deniz bu göğse sığmaz desem
aşk yorar
hırpalar
sonra terletir

sıyrılır yüzümden tüm hayranlığım
ol hüzün dehşetinde uzun buluşma saatleri
uzaklaşır gökyüzünü kurşunlarmış sevdiğim
ki çocukluk diretirken hala çok uzaklarda
burda
avaredir gençliğim

tutarken beni yaklaşan ayak seslerinin yarışı
her koşudan koşuya bir aşk arar yiğitler
çürük kurşunlar değer habire göğsümüze
sökün eder ardından bir yağmurun alkışı
bak ruhumun bir yanı ne yapsam hep dışarda
şehrin ağrılarında sıkılıp kararmışsa dişlerim
ve gencecik dişiler kudurgan çarşılarda
rüzgarları kışkırtan yapraklar gbi
yapraklar gibi dökülüyorsa
ve gülüyorsa yine de kuşlar
gülüyorsa sevdiğim
nedendir hep bir kırgınlığı dolaşmak
nedendir
savrulan bu gençliğim

şimdi
aşk o kızla çırılçıplak soyunmak ister
elinde sarhoş ve kanayan bir kahkaha
ve yeryüzü denizi köpürürken çatlarcasına
çarkıfelek taht kurar yepyeni bir sabaha

artık gizemdir konuşan yalnız
deniz bir uğultudur ve gülmüştür kız
denizi göğsünde gezdiren o kız
kendini kendine ezdiren o kız
yağmuru görmeden
görmeden onu
kimbilir belki de ölmüştür o kız

ben ki itiraf ve gizemin koynunda yattım
peşpeşe gençlik sancıları geldikte
göğsümü ve kalbimi o itirafla kanattım
gidebilirim
kükreyen bu sokak şarkısını bırakıp
süzülerek tren camlarından
artık gidebilirim

akşam aynı akşam
ki aşktanmış sabıkam
görsem
gözlerimde ince kan benekleri
şaşırsam
katlanırken yollar uykusuz ayakların altında
kendimi boşluklara atabilirim
ve bir cümlecik mektuplar yazmaya uğraşan ellerimi
öylece bırakıp gidebilirim artık
akşam aynı akşam
alıp saçların ve kalbini denizden onun
katabilirim uzayan soluklu yağmurlara
aşka inanca katabilirim

sonra terler akar kargışlanan günlerden
ey günlerimin gizemine giren yazılmaz sesler
siz çocukların doğmamış kuşlarına el edin

benim terim kanla karışık olmazsa bile
serinlik dolu küçücük bir mendile
emzirilebilir

bak halk aynasında kan lekeleri
bak uçuyor uçuyor ruhumun en serin yeri
şimdi beni saran özgürlüğün terli elleri
önünde yeni bir anlam kazanır toprak ve demir
artık anlaşılsın uçmayan yerlerimin sancısı
yoksa
inficar yenilenir
ve aşk dudaklarımda
delirebilir

ondandır ki
akınlardadır hayat
yepyeni akınlarda
çarklara sokulan bir el gibi hatırlatır kendini
ve sevda ve ölüm
hala akıllardadır

Sıtkı Caney
s%C4%B1tk%C4%B1+caney İtiraf Ve Gizem

Kadın – Doğum – Kadın ve Çocuk

Kadın

Erkeklerin çoğu kadınları ya melek ya da şeytan olarak görürler. Ya bakiredir kadınlar ya da orospu. Ya azize ya da günahkar. Bunlara aynı kadının yarı melek yarı şeytan olabileceğini, başlangıçta masumiyetin ta kendisiyken sonradan tecrübenin simgesi haline gelebileceğini anlatmak olanaksızdır. Hele namus denilen şeyin zenginlerin parası yetebilecek bir lüks olduğunu, günahın ise fakirler için bir yaşam çaresi olduğunu asla anlayamazlar.

Kadın, doğanın her kesiminde yanlış anlaşılmış, ya namus değerlerinin ya da günahların bileşimi olarak görülmüştür.

Kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. Uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. Kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir.

Biz hepimiz gömülü bir geçmişten çıkıp yükseliyoruz. Mantıktan, aydınlıktan, doğanın büyük planından dem vuruyorlar ama, kadınlar için bu çağ en karanlık çağlardan biri. Kadınların parlak güneşe benzetilip tapıldığı, solgun ayla bir tutulmadığı eski çağlardan çok uzak. Mezarlarımızın üzerindeki tozu silkeleyip doğrulmaya, gerçek yüzümüzü göstermeye daha yeni yeni başlıyoruz.

Bizler; hayat getirenler, hayat verenleriz. Bunu bizden asla alamazlar. Bu mucizeyi aşağılamaya, onu bizim onurumuz olmaktan çıkarıp mahvımızın nedeni haline getirmeye çalışsalar bile, gücümüzün esas kaynağı yine odur.

Haç olsun, darağacı olsun, zindan parmaklıkları olsun, hep erkeklerin deliliğinin simgeleridir. Kuvveti her zaman hayatın kendisinden önde tutarlar. Ama kadının simgesi bir daire, bir halkadır. Bacakların arasında beliren bir bebek başıdır, meme uçlarının yuvarlaklığıdır, göbek deliğidir, şişen karındır. Güneştir o. Halkaların ne başı ne de sonu vardır. Oysa doğrular, ister yukarı ister aşağı gitsinler, ister haç, ister darağacı oluştursunlar, her zaman için erkeklerin ölüme taptığının kanıtlarıdır.

Doğum

Doğum sürecinde bir kadının geçirdiği başkalaşımlar, solgun aydedenin evreleri kadar çoktur. Önce hamileliğin birinci evresi gelir. O evrede insan, içindeki bebeği yok etmek ister. Onun varlığı, vücudunun merkezinde bir işgal, bir istila hissi verir. İkinci evrede, insan kendi içinde yeni bir hayatın ilk kıpırtılarını hissetmeye başladığı zaman, bunun ilk baştaki evreden çok farklı olduğunu görür. Üçüncü evrede çocuk biraz daha büyür; insanın içine, kımıldayan, gıdıklayan, yalayan bir köpek yavrusu gibi duygular verir. Dördüncü evrede, boyu küçük bir kavun kadar olur, insanı saatte dört kere idrar etmeye yollar ve siz yatar yatmaz onun uyanacağı tutar. Beşinci evrede çocuk gerçek bir yük haline gelir. Kalbin altındaki ağırlığı kurşundan beter olur. Ama ne gariptir ki o evrede daha da çok sevilir. Çünkü anneye artık bir hayalden çok bir gerçek gibi gelmeye başlar ve ağırlığına dayanmak kolay olur. Altıncı evrede anne, doğum yatağında ölme korkusuna kapılır. Geceleri canavarlı, ejderhalı rüyalar görürken, gündüzleri de doğumla ilgili kabuslar kurup durur. Yedinci evrede hamilelik, yazın en uzun günü gibi uzamaya başlar. Anne, bir zamanlar incecik bir insan olduğunu unutur; bir daha tekrar ince olabileceğine bile inanmaz. Her adım, sokak ortasına işememe gayretiyle birleşip bir zorluk haline gelir. Her hareket acı verir, her gece uykusuz geçer. Uykusunda ne tarafa dönerse dönsün, çocuk ya ciğerine tekme atar ya kemikli kafasını bağırsaklarına yaslar. Sekizinci evre, inanılmaz bir sabırsızlık ve bezginlik getirir. Anne, çocuğun hiçbir zaman doğamayacağına inanmaya başlar; bundan da memnun olur. Çünkü o zaman doğum yatağında ölme korkusu ortadan kalkar; yalnızca sonsuzluğa kadar hamileliğe tahammül etmek kalır. Dokuzuncu evrede anne, ölmekten o kadar çok korkar ki, önceki korkuları bununla karşılaştırılamaz bile. Onuncu evrede sular yarılır, acılar başlar. Önce yavaş yavaş, sonra sarsıcı biçimde. Anne artık elinde seçme şansı olmadığını bilir. Ya doğuracak ya çatlayacak. Geriye dönemez, başka bir yola sapamaz. Kendisi de bebeği gibi hayat dansına doğru itilir. Döne döne, yuvarlana yuvarlana, inleye inleye, kıvrana kıvrana. Ölecek mi, yoksa yaşayacak mı, bilemez. Ama sonunda acılar artıp öyle bir düzeye gelir ki, aldırmaz bile!

Kadın ve Çocuk

Eğer çocukları erkekler doğuruyor olsaydı insan nesli yok olurdu. Hangi erkek bir bebek için kendi hayatını tehlikeye atardı? Bir namus anlaşmazlığı için başka bir erkekle düello etmeye razı olan, o zaman canını tehlikeye atmaya hazır olan erkek bile, kıpkırmızı, titrek bir et parçası uğruna acılar çekmeye ve belki de ölmeye hiçbir zaman razı olmazdı. Kendine saygı göstermeyecek bir et parçası için! Çünkü erkek milletinin kötü yanı, herkesten her zaman saygı görmek istemesinde yatmaktadır. Aklına saygı, esprisine saygı, cesaretine saygı, iki çarşaf arasındaki gizli organına saygı. Oysa kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. Uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. Kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir.

Her türlü kalleşliği gelecek neslin hatırı için üstlenmek de kadınların değişmez kaderidir. Irkın bekası gibi bir yükü taşımak bizim görevimiz olduğuna göre.. Hayatı veren biz kadınlar olduğumuza göre.. Biz olmasak ne krallar taç giyebilir ne de bakanlar entrikalarını çevirebilirlerdi. Biz olmadan ne komediler olurdu, ne trajediler, ne epikler ne de tarih! Biz olmadan doktorlar hastalıkları tartışamaz, astronomlar yıldızları konuşamaz, falcılar geleceği söyleyemez, askerler uygun adım yürüyemezdi. Dansözler dans edemez, şarkıcılar şarkı söyleyemez, ressamlar kalplerini tuvallere yansıtamaz, artistler rol yapamazdı. Biz toplumun zaferlerinin köküydük. Felaketlerinin de. Bilimin de temeliydik, cahilliğin de. Tüm sağlığın ve tüm hastalığın sahibiydik. Sanatın da. Doğanın da. Biz olmasak hayat dansı olduğu yerde dururdu. Dansçılar da, ister maskeli olsunlar ister maskesiz, oldukları yere yığılır, bir daha yerlerinden kıpırdayamazlardı.

Hayatın tüm iyilikleri karışıktır ama, hiçbiri de annelik kadar karışık değildir.

Bir ayağı delilikte, bir ayağı ilahilikte bir durumdur hamilelik. Başka hiçbir durum bu iki kavrama birden böylesine yakın değildir. En başta, ölüm korkusu vardır. Doğuma yatan hiçbir kadın, bu işten sağ salim kurtulacağından emin değildir. Sonra can acısı, korkusu vardır. Bunlar yetmiyormuş gibi, bir de yetersiz anne olma korkusu vardır. Sevgisiz anne olma korkusu. Her ağlayışında, çocuğa acıyacağı yerde, onun ölmesini isteyeceği korkusu.

Ama bebek annenin karnında büyüdükçe kadındaki güven duygusu da artar, onun yazgısını kendininkiyle birleşmiş görmeye başlar. Bir bakıma kendini o bebeğin annesi olarak tanımlamaya başlar. Bebek ölürse o da ölü bir bebeğin annesi olur. Yaşarsa, gülümserse, ağlarsa; o gülücükler, o gözyaşları hep anneye de aittir. Bebek anneden ayrılırsa o kadın artık dünyada da, cennette de değişmiş bir insan olur. Önce ikileşmiş, sonra yarıya bölünmüştür. Ve bir daha da asla bütün olmayacaktır.

Istırapların pek çoğu kadınların üzerine yığılıyor. Ama zevklerin pek çoğu da öyle.Yanağını bebeğinin yumuşacık pembe yanağına dayamaktan kim söz edebilir, kadından başka? Süt akıtan memelerinden, o memelerden fışkırıp sanki gökteki yıldızlara kavuşmak isteyen ırmak ırmak sütlerden kim söz edebilir başka? Bakışlarını netleştirmeyi beceremeyen gözlere, derin derin bakmayı kim bilir başka? Neyi tuttuğunu bilmeden tutan parmakları ellemeyi, yürümeyi bilmeyen ayak parmaklarını öpmeyi başka kim bilebilir? Yeni doğmuş bir bebek, erkek düşünürlerin gözünde akıldan ve mantıktan ne kadar uzak olursa olsun, kendi annesinin gözünde mantığın ta kendisidir. Öylesine kapılmıştır anne onun çekiciliğine. Kendisi uyumak isterken, gece boyunca ağlayıp duran bir yaratığı başka kim sevebilir? Uyandığı zaman aç olan; ama ancak annesinin önüne yemek tabağı konduğu zaman canı emmek isteyen, tatlı sohbetten anlamayan, yalnızca aptal bir köpek yavrusu gibi dilini çıkarıp duran, gece gündüz kusan ve altına yapan bu yaratığı başka kim sevebilir?

Kadınların yeni doğmuş bebeklerine sevgileri olmasaydı bu nesil nasıl devam ederdi? Belki olağan bir şeydir bu sevgi. Ama aynı zamanda da bir mucizedir. Çünkü insanın zaman zaman ağlamasını duymamak için o bebeği fırlatıp çöp sepetine atacağı gelse de, koruma, saklama, esirgeme güdüleri o kadar güçlüdür ki, bebeklerin annelerinden korkmaları için hiçbir neden yoktur.

Kadının bir bebek dünyaya getirirken çektiği acılar türünde yoğun acılar, bir erkeğe herhangi bir yaratıktan gelseydi, erkek o yaratıktan ebediyen, hırsla nefret ederdi. Ama bizim cinsimizin büyüklüğü, tüm acılara tahammül ettikten sonra ortaya çıkan yaratığa kin tutmayışımızdadır. Zaten bu yüzden birine düşman olacaksak, o da çocuk değil, erkek olmaktadır. Dünyanın adaletsizliği yüzünden de ne kadar çok yük taşır, ne kadar çok sorumluluk yüklenirsek dünya bize o kadar az itibar etmektedir.

Dünya bu yüzden kadınlara ne kadar tiksinti duyarsa duysun, çocuk doğurmak yeteneği bir mazhariyettir kadınlar için. Tehlikeli olmakla birlikte, vücudu olduğu kadar ruhu da terbiye etmektedir. Alevin içinden geçip sağ kalmak gibi bir şeydir. Ama sağ kalabilenler, bundan sonra ömürleri boyunca daha sağlam olurlar.

Doğum sancıları unutulabilir ve unutuluyor ama o mucizenin inanılmazlığı.. O en olağan mucizenin inanılmazlığı, kadın nesli var oldukça dilden dile anlatılacak bir öyküdür.

Annelik, doğuştan var olan bir nitelik değildir. Zamanla öğrenilen bir şeydir.

Kadın vücudu ne kadar da sulu bir vücut! Süt, gözyaşı, kan.. Maddelerimiz bunlar. Her an bunlardan birinin elinde oyuncağız. Sulardan yapılmışız biz. Denizler gibiyiz. Her tür biçim ve renkteki hayatın şeklini alırız.

Bir anne bebeğini dokuz ay karnında taşır ama, o bebek annesini ömrü boyunca kalbinde taşır.

Erica Jong
erica+jong Kadın - Doğum - Kadın ve Çocuk

Yeni Şeyler

Her gün bir yerden göçmek ne iyi

Her gün bir yere konmak ne güzel 
Bulanmadan, donmadan akmak, ne hoş! 
Dünle beraber gitti cancağzım, 
Ne kadar söz varsa düne ait 
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım…
Mevlânâ Celâleddîn
Çeviri: A. Kadir

simdi+yeni+seyler+soylemek+lazim Yeni Şeyler

Fırtına

akşam ıssız bir ağaç biçiminde
sırrı dökülmüş aynalarda görünür
(bakmak, uzaklara dokunmaktır
sen benim en alımlı gözlerimsin)
bakışını duyar gibi güllerden
tıpkı enli ve kalın hüzünlerden
bana bir gülümseme biçer gibisin

benim özel bir tarihim olmadı
başlamak için en ilkel gereçlerle
ilk kumaşı biçenlerin tüylü sıkıntısına
duyulurdu bungun ve boğunuk
sağrıları tere batmış at biçimlerinin
sazlıklarda doludizgin koşturulduğu
(sen benim fırtına gecelerimsin)

fırtına başlatılır ilk tecimevlerinde
ölü testiler toprak günlerden
ayı postlarından kürkleri iznikli çömlekçilerin
gemi direkleri gibi sağlam yalnızlıkları
cam dışlarında büyürdü fesleğenler

gümüş koşumlar yaptılar
usta işi bakışlara vurmak için
sürerdik acı mısır ekmeğini harlı fırınlara
otlarda sürülerimiz yıldızlı göl gecelerinde

fırtına çıktı içeri aldık fesleğenleri

Hilmi Yavuz

hilmi+yavuz+f%C4%B1rt%C4%B1na Fırtına

Harfler Ve Melâl

ben esterebadi’nin sözünü kale
almadım: harfler dünya’dan hayale
doğru yolcudurlar, durmazlar;
dönüşür birbirine ‘Allah’ ve ‘Lale’…

sen bir kurdun yalnızlığı
gibi kurdun yalnızlığı…
harfler ki, dağbaşlarıdır;
sözler, bulutların ördüğü hâle…
o eski hüzünlerin aldığı biçim;
harflerin ormanında çok çok dolaştı;
ağacı, yaprağı, çiçeği aştı; -ama yok!
bir karşılık bulamadı melâl’e…

Hilmi Yavuz

harler+ve+melal Harfler Ve Melâl

İnsan En İyi

İnsan en iyi
kalabalıkta, akşamüstü öğreniyor kendini
adını, adresini, dünyadaki yerini
Şaşırtmasa, gazetelerden habersiz ağacın serçeleri
Gürültüyle gülüşüyorlar, toplanmışlar da
Saçma, ama yine de sapan kullanıyor çocuklar
Oysa insan bir ömür unutamıyor
mermileri, Köroğlu’nu, Robin Hood’u, Hazreti Ali’yi
yalanı, gibiyi, şeyi, filanı
aşkı, hasreti, beklemeyi
insan en iyi
kalabalıkta, akşamüstü öğreniyor

İnsan en iyi
birini dinlerken öğreniyor kendini
yüzün çırpınışını, elin kederini
bakıştaki anlıyor musun’u
sürçmedeki gizlenme telaşını
öğreniyor, yapıyor, ne iyi ki
kimsenin kimseye sözü kalmıyor
Gece boşalıyor, yıldızlar kapanıyor
açılıyor rüyanın fenafillah kapısı
Sabah, sır gibi saklanarak işaretler
ketum yüzlerle gidiliyor işe
işten güçten darp izi kalmasın diye
aşktan serçelerden piyanodan edebiliyor kendini.

İnsan en iyi
alışveriş yaparken öğreniyor kendini
ilaç almasa hastalığını şaşırtabiliyor
Ceket almasa mevsim değişmeyecek
Plak filan almasa sessizlik, sessizlik!
Gözlüğü yoksa nasıl sakınsın gözlerini
Arabası olmayanın uzağı yoktur
Bunları söylemese saçmalamayacak belli ki
Ama insan en iyi
alışveriş yaparken öğreniyor kendini.

Nesli, en sıkı yalnızlık şiirde
Başta türde yazarken çoğalıyor insan
Herkes hizaya geliyor üstelik ve sağdan
bir-ki,…,altımilyar, bir de sen
Nesli, bu şiir iyi değil mi?

Mahmut Temizyürek

mahmut+temizyurek İnsan En İyi

(Silezyalı) Dokumacılar

Karanlık gözlerinde yaş yok.

Tezgâh başındalar 
Önlerinde kumaş yok… 
Gıcırdıyor dişleri:
– Sana kefen dokuyoruz… 
Sana tezgâhımızda üçüzlü beddua dokuyoruz

Dokuyor, dokuyoruz…

Lânet olsun önünde diz çöküp yalvarılan puta, 

Kışın soğuklarında ve zalim pençesinde açlığın 
Boşuna bekledik, boşuna umduk, 
O bizi aldattı, bizi oyaladı…

Dokuyor, dokuyoruz…

– Lânet sana ey kıral, 

Sefaletimiz karşısında taş kesilen 
Ve son santime kadar soyup bizi 
Köpekler gibi kurşuna dizdiren 
Zenginlerin kıralı! Lânet sana!

Dokuyor, dokuyoruz…

– Lânet sana yalancı… 

Toprağında yalnız alçaklık ve 
soysuzluk yükselmede, 
Ve çiçeklerin çabucak solup, 
Her güzel şey kemrilip dişleriyle kurtların 
Bozulup çürümede.

Dokuyor, dokuyoruz…

Tezgâh çatırdıyor, mekik uçuyor, 

Onlar dokuyor, gece gündüz…
– Senin kefenindir dokuduğumuz… 
Sana tezgâhımızda 
Üçüzlü beddua ile dokuyoruz…

Dokuyor, dokuyoruz…

Heinrich Heine

Çeviri: Cemil Meriç

silezyali-dokumacilar (Silezyalı) Dokumacılar