Sazım’a

Ben giderim sazım sen kal dünyada
Gizli sırlarımı aşikar etme
Lal olsun dillerin söyleme yalan
Garip bülbül gibi ah u zar etme

Gizli dertlerimi sana anlattım
Çalıştım sesimi sesine kattım
Bebe gibi kollarımda yaylattım
Hayali hatır et beni unutma

Bahçede dut iken bilmezdin sazı
Bülbül konar mıydı dalına bazı
Hangi kuştan aldın sen bu avazı
Söyle doğrusunu gel inkar etme

Benim her derdime ortak sen oldun
Ağlarsam ağladın gülersem güldün
Sazım bu sesleri turnadan m’aldın
Pençe vurup sarı teli sızlatma

Ay geçer yıl geçer uzarsa ara
Giyin kara libas yaslan duvara
Yanından göğsünden açılır yara
Yar gelmezse yaraların elletme

Sen petek misali Veysel de arı
İnleşir beraber yapardık balı
Ben bir insanoğlu sen bir dut dalı
Ben babamı sen ustanı unutma

Aşık Veysel

Ben+babam%C4%B1+sen+ustan%C4%B1+unutma Sazım'a

Teşekkür Ederim Baba

teşekkür ederim baba, kırılgan bir yaz
tozlu urbalar, gri bulutlar bıraktın bana
taş duvarlar bıraktın, birkaç metre telörgü
gözaltları kırışmış mor bir kelebek
bıraktın. uçmak adına

teşekkür ederim baba

kapıları zorluyor karanlık bir gelecek
taşlar yakıştırıyor başımıza çürük hurma dalından
suçlu bir peygamber çiçeği gibi uzatıyor boynunu
rengini kaybeden gece

teşekkür ederim baba. sevişirken bile
bir ilkokul sessizliği yerleşiyor tenime
çok kapalı adamlar, inan ki korkuyorum
giriyorlar duvardaki yaşlanmış che
posterinden içeriye

sanki anlamsız bir savaşın
tarihini şaşırmışım gibi
tek ayak üstünde duruyorum caddede
kulağımı çekiyor sanki bir kaybolmuşluk duygusu
bakıyorum ormanlar kuruyor, gülüşler çürüyor
saçlarım dökülüyor aşklarımın üstüne

yenildim. korkmuyorum bunu söylerken
korkmak eski bir yalanı yeniden yeşertmektir
hayatın uçuruma en yakın kıyısında

diğer kadınlar bilir: aşk uslanmamaktır bir bakıma
hayat da

teşekkür ederim baba

Altay Öktem

tesekkur+ederim Teşekkür Ederim Baba

Sizin Hiç Babanız Öldü mü?

Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreya
sizin+hic+babaniz+oldu+mu Sizin Hiç Babanız Öldü mü?

56. Gün’den


Babamın trajik ölümünü anımsıyorum; kız kardeşlerim, halam, başkaları, kendilerini yerden yere atıyorlardı. Benim gözümden yaş gelmemesi o dünlerde dedikodu konusu bile olmuş. Bir süre sonra, kız kardeşlerim, halam, başkaları, gerçeğe alıştılar. Ama benim içimdeki düğüm çözülmedi. Üç yıl sonra Beykoz’da gittiğim kahvelerde birçok kez babamın az ilerdeki masada oturduğunu gördüm. Çayını içiyor, az sonra da kalkıp gidiyordu. Yanılsama, evet. Ama neden bütünüyle işlemiyordu yanılsama? Niçin yanına gitmiyordum?

“Sizin Hiç Babanız Öldü mü?” adlı şiirimi babamın ölümü üzerine yazdığımı sananlar var. İlk şiirlerimdendir. Babamın ölümünden dört yıl önce yayımlamıştım onu.


Dört yaşındaydım. Bir yaşındaki kardeşim Kemal ölmüş. Babam kollarındaki bir yastığın üzerinde taşıyor onu. Ardında bir kalabalık. Ağır ağır ilerliyorlar. Ben penceredeyim. Kış.

Cemal Süreya / Günler / YKY S.26

İmkânsız Tesadüfler

                          Cahit Sıtkı Tarancı`ya-

Şimdi çıkıverecek karşıma arkadaşım,
Mektebe gitmek için geçtiğimiz şu yoldan.

Babam tok sesiyle birden çağıracak: ‘Ziya!’
Kalbimde eski sevinç, dallarda eski bahar.

Gözlerimi kapatıp: ‘Bil?’ diyecek birisi.
Bir mahşer ortasinda şaşırıp kalacağım.

Ve girecek koluma bir melek gibi karım.
Saracak etrafımı doğmamış çocuklarım

Ziya Osman Saba

ziya-osman-saba-1-1024x576 İmkânsız Tesadüfler

Kardeşlik

                  -Kardeşim Seyhan’a

Babam bir pazar günüydü eskiden, yağmur
yağar, evin büyük oğlu olurdu birden, ben
evini kaybetmiş oğul olurdum ona, sorardım
ona hemen: Baba hangimizin oğlusun sen?
Kardeş olurduk hemen ev büyürdü ikimizden
yok olurdu oğulda yer bulamayan babanın suçu,
yağmur çocukluğun çatısından gidince anlaşılır yokluğu
Şimdi bir başına kalan ev gibiyim gibiysem
bir başka yetim olan şiirin suçu yok bunda
ev neyse şiir odur, babadır neyse oğul da!
Kelimelerin değil seslerimizin ilk yağmurunda
ahmakıslatan sırılsıklam benzettiğinde birbirimize
unuttum bizi, bir suçu sessizce paylaşırken de
unuttuğum sırdı bu: Kardeştir babayla oğul!
Kardeştir yetimle şiir! İnsan yarısında baba,
yarısında oğul olur hayata, suç ve ceza, sus ve…
Dinle ve sus: Bir şiir suçluysa yalnızca susulur!
Mustafa Irgat ölür, eski yetim olur, kimsesiz
kelimelerden meleği bir daha geçmez olur…
Baba ölür, kardeşliği yetim bırakır oğuldan önce,

Bütün yetimler ayağa kalksın, eski yetim şiir de!

Haydar Ergülen

yetimdir+siir Kardeşlik

Babam ve Ustam

‘babam ve ustam’dı o benim

sebebim rehberim en eski şiirim
Babam yıllarca sustu kelimeleri sevdi
bilmedi kuşların omuzlarını terkettiğini
Babam benim suya bakıp ağlayan ustam
karagözlü çırakların babalık hakkı
seni kimseye sormam
Ağıtçılar da gitti sessizliği bizde unutup
bir daha bakmasın ölümün güzel yüzü
kış gelmesin senin uykusuz alnına
kış gelmesin ölüm dönsün postacı kılığında
kimse evini açmasın
ölüm dönsün toprağına
yaprağı çürümüş dal olsun ölüm
ölüm de çürüsün burada
ölümü çağıran kış da çürüsün
     Babam Kel Hasan Usta’ya

“Babam ve Ustam” çıraklıktan yetişen iki mektup
pulsuz, zarfsız, kâğıtsız
birbirine emanet iki çocuk
bir çift adam her yere yetişmeye
hayatı onarmaya, acıyla uslanmaya,
kırılıp katlanmaya bir çift kanat
sırtında ev, gönlünde iyilik, omuzlarında hayat
anladım ki ustam kırılanla kırılmak değil
marifet kırılanı onarmak

Haydar Ergülen
(Kurgu Dergisi sayı 4)

marifet+k%C4%B1r%C4%B1lan%C4%B1+onarmak Babam ve Ustam

Mühür

b. necatigil’e

uzun etme artık, şiirden çık
acı ve düzyazıyla lanetlenmiş
olmadan önceki günlerine dön
hilmi yavuz

sevdalar ki onları ele vermeden
daha iyi nasıl anlatılabilir
ve neden
bir düşün hangi şiirin içinden
onu yazmadan daha
geçen bir turna görülmüştür?

sevda sözleri! siz şimdi benim
hangi tür
hüzünlere ne ad verdiğimi
nereden bileceksiniz?
tedirgin ve kömür
olmuş sesler duyarsınız ama
bu birşeyi anlatmaz ki!

şiir, hilmi yavuz, mühür
lenir ve gömülür!

Hilmi Yavuz

hilmi+yavuz Mühür

Yolculuk Ve Şiir

her şiir bir sözcüğü örter ve gizler;
görülsün istemez ‘gül’ veya ‘hüzün’…
gizli bir hazine midir, bilinmediği,
kimbilir nereye gömdüğümüzün?

ah o kumaş ki, tene dokunur
dokunmaz farkedilen kayboluş

yolcu! öteki’m benim! eğer bulursan,
hemen o sözcüğü at bu şiirden…

Hilmi Yavuz
ahmet+koyuturk Yolculuk Ve Şiir

Akşam Ve Sen Ve Ben

ikimizdik, sen ve ben, bir çiçekle
onun tomurcuğu arasında bir yerde;
öylece durur muyduk, ikimiz gibi?
dâima birlikte olurduk hüzünlerde…

anımsar mısın, yaz günü, bir bahçeyle
gizledikti kendimizi birbirimizden;
sen ve bahçe, ben ve bahçe, sen ve ben:
akşamlar derlerdik her ikimizden…

üşürüz, çünkü uzağız şimdi o yazdan;
ey, birazdan bir yazdan geçer olan, ey!
kimbilir ne anlama geliyor artık,
şu eskiden “hüzün” dediğimiz şey?

Hilmi Yavuz

hilmi+yavuz Akşam Ve Sen Ve Ben

İtiraf Ve Gizem

aşklarla halklarla yalnızlıklarla
derlenmiş
ve her sabah yeniden
uzakları titreten
bir mahşer bir coşku vardı
ki orada
boğularak çıldıran flamalarda
yalarken marşlarımı yabancı hışırtılar
kan akar akar da
yeryüzünün şahdamarı atardı

dünya terütaze bir kadın
üstündeydim yanaklarının
elime isyanın tomarları batardı ona her uzanışta
canım dünyayı dürtükleyen mızraklarla kanardı
ve kanıma
her daim bir kadının
gözbebeklerinden girerdi hayat

artık duymaktadır şehir kanına karışan çocukları
ve barışırken tanyeri ufku öpen atlarla
bu koşanlar
bu denizler taşırarak yaklaşanlar
sevişir gibi dövüşür
yaralarla yaralarla

dünya ki tarla
ve ben iyi hatırlıyorum
okulların o çılgın sisli kapılarında
ılık mermiler sarıyordu geceyi
her yakarış bir ateşti buzdan sevgililere
ki beyinler yepyeni bir cinnet tanımındayken
hainlikler girmemişken araya
deprenir deprenir
sayısız gözbebeği dehşetten
ses gelirdi sevdaya

bilinmez neden
bakire bir yağmur yağarken şakaklarına
demirden kıyılara göğsünü vurmak isterdi kızlar
o bezgin zamanların karanlık köşesinde
gezinip gezinip okşanırken zarif elleri
dolanmaz mıydı benim boynuma da arzular bilinmez
oysa benim rüzgarlarım
dudaklarımdaki kanı emzirirdi dünyaya

şimdi
bayraklar susuz
halklar çaresiz midir
ve delikanlı döşümde ırmakları şehvetin
aşklar çaresiz midir
şimdi
dudaklarımdadır inficar

ben o bulutsuz şiddetin renkleriyle şahlanan
arınmak arınmak isterdim insanların unutulmuş hıncıyla
ve geceyle konuşan hırsların o arsız cazibesi
ürkütürken beni anılarda
ürkütürken beni sokaklarda kan
bağrıma incecik parmaklar sokulur benim
şimdi
fısıltıdır çağlayan
bak bana değmeye korkan kadın tenleri bunlar
ve bütün yataklar yakılmış gibi
yakılmış paracıklar

ve susuzluk sular boyu yaşanan
hayat ki yaşadıkça dinç öptükçe yanan
o dünya tenimin cehennem kıyısında
o dünya sınırsız güneşlere taşınan
ve yaşamak ihanetle denenmiş dakikalar
yaşamak ki aşk inanç ve namus kadar
çarpardı kalbim örselenmiş vakitler arasında
çarpıp çarpıp çocuk saçlara ağlaşan bir ırmak olurdu kalbim
ben o zaman haykırmanın zevkiyle hazzın onulmazında
erirken öyle mecalsiz
bir gençlik yazında çatlardı yeryüzünün bakracı
uzar dururdu önümde bir keder sisi
ey azgın günlerimin iştahlı sevgilisi
gelip kanıma aksan dinler miyim bir daha
ki hırçın bir inatı öpen o dudak
ya ben onu öpsem serinler miyim
serinler miyim girsem gizemin zelzelesine
ezilsem dobra dobra serinler miyim
ki aşktanmış sabıkam

asılı şehrin küstah kargaşasına
o sular öpülmemiş göğe küsmüşse gözler
öğrenir rüyaların ardındaki gizemi
karanlığı özlemi
katılıp kırgınların gezginlerin yasına
yenilir sonra en kaçak dövüşlerde
tazelenir
artar sabıkam

ve akşam
artık sabahtır
uzun aşk konuşmaları bittiğinde
ve direttiğinde kendince hüzün
artık
yalnızca
bir
militan düşü
ve bir aşkın
düşüşü vardır

sabahtır ve kımıldar toprak
cana tılsımlar yerleştiren nedir
ki aşktanmış bu ihtilal öncesi şafak
melekler boşanır gözkırpışından
onu artık yalnızca o itiraf titretir
itiraf ve gizem itiraf ve özlem
bu deniz bu göğse sığmaz desem
aşk yorar
hırpalar
sonra terletir

sıyrılır yüzümden tüm hayranlığım
ol hüzün dehşetinde uzun buluşma saatleri
uzaklaşır gökyüzünü kurşunlarmış sevdiğim
ki çocukluk diretirken hala çok uzaklarda
burda
avaredir gençliğim

tutarken beni yaklaşan ayak seslerinin yarışı
her koşudan koşuya bir aşk arar yiğitler
çürük kurşunlar değer habire göğsümüze
sökün eder ardından bir yağmurun alkışı
bak ruhumun bir yanı ne yapsam hep dışarda
şehrin ağrılarında sıkılıp kararmışsa dişlerim
ve gencecik dişiler kudurgan çarşılarda
rüzgarları kışkırtan yapraklar gbi
yapraklar gibi dökülüyorsa
ve gülüyorsa yine de kuşlar
gülüyorsa sevdiğim
nedendir hep bir kırgınlığı dolaşmak
nedendir
savrulan bu gençliğim

şimdi
aşk o kızla çırılçıplak soyunmak ister
elinde sarhoş ve kanayan bir kahkaha
ve yeryüzü denizi köpürürken çatlarcasına
çarkıfelek taht kurar yepyeni bir sabaha

artık gizemdir konuşan yalnız
deniz bir uğultudur ve gülmüştür kız
denizi göğsünde gezdiren o kız
kendini kendine ezdiren o kız
yağmuru görmeden
görmeden onu
kimbilir belki de ölmüştür o kız

ben ki itiraf ve gizemin koynunda yattım
peşpeşe gençlik sancıları geldikte
göğsümü ve kalbimi o itirafla kanattım
gidebilirim
kükreyen bu sokak şarkısını bırakıp
süzülerek tren camlarından
artık gidebilirim

akşam aynı akşam
ki aşktanmış sabıkam
görsem
gözlerimde ince kan benekleri
şaşırsam
katlanırken yollar uykusuz ayakların altında
kendimi boşluklara atabilirim
ve bir cümlecik mektuplar yazmaya uğraşan ellerimi
öylece bırakıp gidebilirim artık
akşam aynı akşam
alıp saçların ve kalbini denizden onun
katabilirim uzayan soluklu yağmurlara
aşka inanca katabilirim

sonra terler akar kargışlanan günlerden
ey günlerimin gizemine giren yazılmaz sesler
siz çocukların doğmamış kuşlarına el edin

benim terim kanla karışık olmazsa bile
serinlik dolu küçücük bir mendile
emzirilebilir

bak halk aynasında kan lekeleri
bak uçuyor uçuyor ruhumun en serin yeri
şimdi beni saran özgürlüğün terli elleri
önünde yeni bir anlam kazanır toprak ve demir
artık anlaşılsın uçmayan yerlerimin sancısı
yoksa
inficar yenilenir
ve aşk dudaklarımda
delirebilir

ondandır ki
akınlardadır hayat
yepyeni akınlarda
çarklara sokulan bir el gibi hatırlatır kendini
ve sevda ve ölüm
hala akıllardadır

Sıtkı Caney
s%C4%B1tk%C4%B1+caney İtiraf Ve Gizem