Bir Günün Sonunda Arzu

Yorgun gözümün halkalarında
Güller gibi fecr oldu nümâyân,
Güller gibi… sonsuz iri güller,
Güller ki kamıştan daha nâlân,
Gün doğdu yazık arkalarında!

Altın kulelerden yine kuşlar
Tekrârını ömrün eder i’lân,
Kuşlar mıdır onlar ki her akşam
Alemlerimizden sefer eyler?..

Akşam, yine akşam, yine akşam,
Bir sırma kemerdir suya baksam,
Akşam, yine akşam, yine akşam,
Göllerde bu dem bir kamış olsam!

Ahmet Haşim

gollerde+bu+dem+bir+kamis+olsam Bir Günün Sonunda Arzu

Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî Ahraka kalbî bi-harârâtihî

Terci-i bent

Terci-i Bend-i Beyt-i Şerif-i Meşhur li-Cenab-ı Hazret-i Pir

I
Ey ruh-ı pâkinde ayân nûr-ı zât
Sînesi âyîne-i vech-i sıfât
Pertev-i hüsnünde nümâyan tamâm
Sırr-ı Hudâ mâ hasal-ı kâinat
Sen urıcak vakt-i semâ’ içre çarh
Şem’ine pervâne olur şeş cihât
Şevk ile cân tâzelenir ben desem
Nutk-ı safâ-bahşına rûhü’l-hayât
Pertev-i envârı cemâlin senin
Aşk ile verdi dü cihâna sebat
Doldu tecellî-i Hudâ’dan sivâ
Şems-i muhabbet edicek iltifât
Yandı o âteşle dil ü canımız
Etti cemâlin velî keşf-i simât
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî

II
Görmeği istersen eğer mahşeri
Çerhte seyreyle o meh-peykeri
Aşk ile galtîde olup mihr-veş
Salmada âlemlere nûr u feri
Etmede nüh kubbeyi envâra gark
Düpdüz edip bâhter ü hâveri
Kûy-sıfat pey-rev olup sen dahi
Düş yola fark eyleme pâ vü seri
Def ü celâille semâ’ et hemân
Alma kola bu felek-i çenberi
Tutma kulak devrine ahkâmına
Serserîdir serserîdir sirserî
Be hele gayb eylemişim kemidimi
Âteş-i sevdâya düşelden berî
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî

VI
Çeşmi elâ gamzesi mestânedir
Yâ da biliş âşıka bîgânedir
Bâz-ı nigeh sayddan etmez ferâğ
Cân evi hâlâ ki ona lânedir
Her ne kadar nâza çekerse sezâ
Bahtı yüce meşrebi şâhânedir
Söz tükenir kim diye Monla Celâl
Şems dahı şem’ine pervânedir
Hakk bu ki memnûnuyum ihsânının
Âlemin ikrârı o sultânadır
Sâye-i lütfunda neler gördüğüm
Ben bilirim ellere efsânedir
Gâlip eğer eylese dâvâ-yı aşk
Kim inanır kavline dîvânedir
Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî
Ahraka kalbî bi-harârâtihî
Şeyh Galip Mevlevi

ah+minel+aski+ve+halatihi Âh mine'l aşkı ve hâlâtihî Ahraka kalbî bi-harârâtihî

“Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî” beyti “Âh(lar olsun! )! Hararetiyle kalbimi yakıp kavuran aşkın elinden ve onun (türlü) hâllerinden (çektiklerim)…”

Âh mine’l aşk “Âh aşkın elinden…) anlamına gelir.

Bu söz Arap edebiyatında meşhur bir ibaredir. Edebiyatımızda da Fatih Sultan Mehmet (öl. 1481, Avnî) ’in benzer kullanımına şahit oluyoruz:

Âh min azmatin bi-gayr-i iyab
Âh min hasretin ale’l-ahbab

(Muhammed Nur Doğan, Fatih (Avnî) Divanı ve Şerhi, (Metin, Nesre Çeviri ve Şerh) , Eminönü Belediyesi, 2004, s.250, 251)

Bu beyit de “Ah, dönüşü olmayan gidişten! Ah, dostlara hasret çekmekten!” anlamına gelmektedir.

Âh mine’l aşk “Ne gelmişse aşktan gelmiştir.” gibi bir anlamla sözü kısaca anlatmak için kullanılır.

Buradaki aşkı mecazi alabileceğimiz gibi ilahi olarak da düşünebiliriz. O zaman “Cenab-ı Hakk’ın sevkiyle olmuştur.” şeklinde bir anlamla “Ne yapalım, takdir-i Huda!” deyip işin içinden çıkılmış olur.

Söz “Ah minel aşk ve minel garaib veya “Ah minel aşk ve’l-garaip” (Ah, aşkın elinden ve garipliklerden)” şeklinde de kullanılır.

Âh mine’l aşk adıyla Prof. Dr. İskender Pala’nın ve Ada Yayınevi yayınlarından Ferit Edgü’nün 1970-1976 yıllarındaki şiirlerinin olduğu birer kitabı vardır.

“Mine’l-aşk” sözü Şeyh Galip (öl. 1799)’in bir terci-i bent’inin vasıta beyti olarak (Âh mine’l aşkı ve hâlâtihî / Ahraka kalbî bi-harârâtihî) şeklinde geçmektedir. Bu terci-i bent altı bentten oluşmaktadır. Her bentte sekizer beyit (16 mısra) bulunmakta, her bendin ilk altı beyti hane beyti, son iki beyti ise vasıta beytidir. Vasıta beyti terci-i bentlerde dekrarlanır. Dolayısıyla Galip Dede’nin terci-i bendinde bu beyit altı kez tekrarlanmıştır.

Bahsi geçen terci-i bent Hazret-i Mevlana’nın bulunduğu yere atfen kaleme alınmıştır. Şeyh Galip Mevlevi’dir ve post-nişin olduktan sonra ölünceye kadar Galata Mevlevihanesi şeyhliği görevini ifa etmiştir.

“Ah” sözü gerek Osmanlı alfabesi ile gerekse Latin alfabesi yazımında “Allah”lafzının ilk ve son harfleridir..

ruh söküğü

ruhlar incinir.
sürekli incinirler.
onları yaşatmak için günboyu çalışır bahaneler.
çok zayıf hafızaları vardır
güçlü doğarlar
yaşlandıkça daha unutkan olmak zorundadırlar, bu ölümlerini geciktirir.
Evet, evet
ruhlar ölürler.
o kadar hızlı ölürler ki
hiç yanmaz canları.
ruhların canları vardır,
bir değil, beş değil
milyon tane canları vardır.
hepsini birden bir kadında da bırakabilirler
sakat bir köpeğin bacağına da sarabilirler yüzlercesini.
bir bakarsanız hain bir masada kirli ellere bacaklarını sunup ölen ruhçuklar
görürsünüz.

ruhlar düşünmezler

her ruh iyi bir bedende ruh konağı bulmak ister,
iki üç gün refakat ederler değişik bedenlere,
olmadı mı olmaz
bedensiz ölen ruhlar vardır

bazı ruhlar bedenlerle valse kalkarlar
bu uyum diğer ruhları acıtır.
ruhlar acırlar.
birbirlerine, kendilerine, bedenlerine

güzellik ruhta değil, ruh güzellikte konaklar.
iyi bir ruh için iyi bir beden mükemmel olmak demektir.
bunu hep inkârda da olsalar
ruhların sırrı güzel bedenlerdir,
buna ulaşanı kıskanırlar.

bu yüzden bendeki ruhu,
hep dışladılar.

Özge Dirik

ruh+sokugu ruh söküğü

Sen kimin şeytanını taşlıyorsun?

Deli sorar: — Niçin şimdi durup dururken Paris’e gitmeye karar verdiniz? Kadın cevap verir:

— Galiba kendimizden kaçıyoruz.

Kocasının cevabı da kendincedir:

— Kimbilir belki de bir umutsuz boşluktan (from hopeless emptiness) kaçıyoruz.

— İşte şimdi konuştun, diye mukabele eder deli, ve hemen ardından şu harika tesbiti yapar:

— Çoğu insan boşluğun farkındadır, ama umutsuzluğu görmek gerçekten cesaret ister. (Plenty of people on to the emptiness, but it takes real guts to see hopelessness.)

Başrollerini Leonardo DiCaprio ile Kate Winslet’in oynadığı, Sam Mendes’in “Revolutionary Road” adlı filminden…

* * *

Umutsuz boşluk…

Yani sınırları bilinmeyen, görünmeyen bir boşluk…

Ötesine geçilme imkânı olmayan, aşılma şansı olmayan bir boşluk…

Umutsuz bir boşluk…

İnsanoğlu kendisini aslâ bu boşluğa teslim etmemeli… boşluğu görse de umutsuzluğa kapılmamalı… ne yapıp edip umudunun, umud etmenin yolunu bulmalı, çıkarmalı… mutlaka bir yerlerde aşılacak bir sınırın olduğuna inanmalı… öyle ki üzerinde mahsur da kalınmış olsa yüksek zirvelerden inilebileceğine… dibine bırakılmış da olsa derin kuyulardan çıkılabileceğine…

Umutsuz kalmamalı… umutsuzluğa teslim olmamalı… ve fakat her halukârda umudun/ümidin ne olduğu bilinmeli…

* * *

İrfan ustaları, hakikat yolcusunun heybesinde iki azık olmalı derlerdi: havf (korku) ve reca (ümit).

Havf, emn’in (güven’in), reca da ye’sin (ümitsizliğin) zıddıdır.

Hakikat yolcusuna güven de yaraşmaz, ümitsizlik de. Bilâkis hakikat yolcusu her adımında korku ile ümidi bir arada bulundurmalı, korkularını ümitle, ümitlerini korkuyla terbiye etmeyi, dengelemeyi öğrenmelidir.

Ne ki ümid’in mahiyetini ve hakikatini bilen azdır.

* * *

Kişi geçmişi, geçmişteki iyi hâlleri hatırlar ve sevinir; zikr ve tezekkür’ün faydası budur! Geçmişi anmak, zikr u tezekkür sayesinde keyiflenmek…

Geçmiş yerine şimdiki hâl ile keyiflenmenin adı ise zevk ve idrak’tir.

Mücerred olarak kişinin gelecekteki iyiliklere kavuşmayı beklemesine intizar veya tevakku denir.

Ne ki elindeki tohumu betonun üzerine serpip orada çiçeklerin yetişmesini hayal etmek, aslâ “ümit etmek” demek değildir. Aksine hamakattir. Gurur ve hamakat…

Tohumu saksıya ekip onu güneşe çıkarmadan, suyunu vermeden, bakımını yapmadan o saksıda çiçek yetişmesini beklemek de “ümit etmek” değildir; sûfiler bu hâle ‘temennî’ derler.

Saksıya tohumları ektikten sonra onu güneşe çıkaran, suyunu veren, bakımını yapan kimselerin ancak umuda hakkı vardır. Ümit, yapacaklarını yaptıktan sonra iyi sonuçlar beklemek demektir.

* * *

Hamakat, temennî, ümit, istikbale ilişkin bu üç beklenti hâli birbiriyle karıştırılır, ve nedense varoluş yasaları nazar-ı itibara alınmaksızın mucize beklemenin adı ümit (recâ) olur.

Ümit etmenin bir bedeli vardır; hayrı beklemenin, hayra ulaşmanın… Korku’nun ümitle birlikte bulunmasının yararı da budur; ümit sahibi olabilmek için gerekli bedeli ödemek…

Hamakat ve temennî sahiplerinin eksiği korku’dur; beklentilerinin boşa çıkabileceği ihtimalini gözetmedikleri için, böyleleri korkmazlar. Emniyet içindedirler, hâllerinden de, istikballerinden de.

Şeytan’ın en sevdiği zaaflardandır; yolcunun bir kanadını kırar ve korkudan azad edip onu yola ümitle çıkarır; ümidini temennî derekesine indirir.

* * *

İbadetlerin zahiriyle bâtını arasında, ibadet edenlerce de kapatılamayacak genişçe bir mesafe vardır. Zahiriyle batını arasında, yani kendisiyle maksadı arasında…

Hakikatle mecaz, zahirle batın, ahkâmla esrar arasındaki mesafe kapanmadığı gibi, hakikat mecazın, zahir batının, ahkâm esrarın önünde bir perde teşkil eder. Çoğu kez.

Eldeki fener, aydınlatmak yerine karartmaya başlar.

* * *

Misâl olarak ‘şeytan taşlamak’tan söz edebiliriz.

Nedir şeytan taşlama?

Haccın safahatından olmak üzere Arafat’ta güya şeytana 70 taş atmak! Milyonlarca, milyarlarca hacı, asırlardır, güya şeytana, şeytanın temsil eden büyük taşlara küçük küçük taşlar atıyor.

Böylelikle şeytan hakikaten taşlanmış, müminlerin dünyasından kovulmuş, tardedilmiş mi oluyor?

Sadece lafzen “eûzu besmele” çekmekle, nasıl ki taşlanmış (recmolunmuş, huzurdan kovulmuş) olan Şeytan’dan Rahman-Rahim Allah’a sığınılmış olunmuyorsa, o küçük taşları muayyen bir mahalle gelişigüzel fırlatmakla da Şeytan taşlanmış olmaz!

Olur mu yoksa?

Hakikaten işe yarar mı? Yaradı mı?

İyi düşünmek gerek! Bir kez daha, yeniden ve iyice düşünmek gerek!

* * *

Şeytan taşlamanın hakikatini bilmek, önce taşlanacak şu şeytan’ı biraz tanımak gerekmez mi?

Kimi nereden ve nasıl kovacağız? Kovduğumuz Şeytan’ın gücü nedir, bizim gücümüz ne? Şeytan’ı ne kadar tanıyoruz, onun ayartmalarına karşı ne denli hazırlıklıyız? Marifetimiz nedir? Nefsimize ârif miyiz? Marifetullahtan nasibimiz ne nisbette?

Şeytan denince, o mücerred, boynuzlu, kuyruklu, sürme gözlü mahluku tahayyül edersek, taşlamak deyince de yerden küçük küçük taşlar toplayıp bir mahalle atmayı anlarsak, acaba nefsimizden Şeytan’ı uzaklaştırmayı başarabilir miyiz?

Şeytan sadece Arafat’ta ikamet etmediğine göre, meselâ İstanbul’daki şeytanları taşlamak için gerekli taşları nereden bulacağız?

Arafat dışında taşlayacak şeytanlarla nerede karşılaşacağız?

* * *

Ey talib! “Bu umutsuz boşluktan bizi çıkarabilecek geçidi nasıl bulacağız?” diye soruyorsun.

İftar sofralarını protesto etmekle işe başla! Hani şu lüks restaurantlarda, beş yıldızlı otellerde, dindar haramzâdelerin sofralarında verilen o şa’şalı, o debdebeli, o tantanalı, o kallavî iftar sofraları var ya, önce nefsini o fısk dolu iftarlardan koru, o masalarda iftar yapmaktan utan, o iftar tarzının orucunun hakikatini bozacağından emin ol! Sonra o fısk sofralarına bir taş at da bak bakalım, şeytanın asırlardır açıkta kalan o tek gözü bu sefer gerçekten de kör oluyor mu, olmuyor mu?

Yapacağın en son şey, ey talib, şeytanı hafife almak olsun!

Şeytanını!

Dücane Cündioğlu

umutsuzlugu+gormek+gercekten+cesaret+ister Sen kimin şeytanını taşlıyorsun?

Kum ile Su

Ben, duvar diplerini giyineceğim
Kimseye kapısından yakın olmayacağım
Ağzımı kuyulara vereceğim
Beni kim beklemiyorsa ona gideceğim
Otların ıssız mevsimini seveceğim
Bir yağmur hükmü olacağım
Mutluluğu pişmanlığı bir bileceğim
Sitemlerinizden eksileceğim
Kum sahiplerine suları göstereceğim
Kimin uzağı varsa kalbi var diyeceğim
Kirpilerin sevgisini soracağım size
Kılavuzum yalnızlık olacak
Ömrümü hiçbir yakınlıkla örtmeyeceğim
Babamı bende yaşatmayacağım
Güven duygunuzdan tiksineceğim
Çocuklarımdan çekileceğim
Hayalden başka gerçeğim olmayacak
Sevginizle yatışmayacağım
Bir tek alın çizgisine eğileceğim
Zaman hep sizi çoğaltacak
Bir harf bile etmeyecek kalbimden geçenler
Beni sevmeyeceksiniz bileceğim
Işıkları tarif edeceksiniz durmadan
Düzgün cümlelerinize yenileceğim
Sevincin yoksulluğunu göstereceğim size
Ayrılığın özgürlüğünü öğreteceğim
Aralık kapılarda fotoğrafınızı alacağım…
Kirpiklerimden çırpıp kalabalığın zamanını
Ey buğusuz taşlar
Size geleceğim…

Şükrü Erbaş

kum+ile+su Kum ile Su

128 Dikişli Şiir

İlk defa bu kadar sağlam yazıyorum.
Haç şeklinde 128 dikişle.

Galiba ahbap artık sana ulaşacağım.

Yeteneğim geri geldi,

göreceksin artık kutsal dizeler yazacağım.

Hiç yapmadığım şeyler yapıyorum ahbap

Maç seyrediyor ve devamlı topa bakıyorum

Telepati yapıyorum.

Hey ahbap ben arada bir fikir buluyorum.

Kuşlar için küçük şemsiyeler yapabiliriz

Böylece yağmurda ıslanmazlar

Ve içimdeki ağır sözler için de şemsiyeler

Böylece paraşütle iner gibi hafiflerler

Şiirin içine girerken

Bana bazı şarkılar lazım ahbap

hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar

çok şarkıya ihtiyacım var

Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar

Saçlarımla ne yapacağını bilemeyenler

Bir gün onları kaybederler

Böyle bir şey yani ahbap

Çok acıyor. Saçlar zaman zaman

Bana neşeli şarkılar

B harfine notalardan sütyen yapan şarkılar


Bir mutfak cadısıyım şu sıralar

Çeşitli şeyleri çeşitli şeylere karıştırmak

Ve seni düşünmek, mırıldanmak

Bazı büyülü yemekler yapmak

Bazı şifalı yemekler yapmak

Ve kalmak istemek ahbap…


Füsunun yeşil ela gözleri var

Ve pembe plastik fincanı ile kahve getirişi var

Ve bana anne deyişi var

Benim pembe fincandan pembe kahve içişim var

Bu kahveleri seviyorum ahbap

İçimi pembe bulutlar kaplıyor

Şekerli ve tatlı bir biçimde havalanıyorum.


Sonra ağrılar, sonra hastaneler ve sonra doktorlar…

Şeker donup yapışıp kalıyor bir kağıda


Acı bazen öyle yoğun, çok yoğun

Patlak gözlü bir kurbağa

tarifsiz çirkin ve kel.

Edibin kurbağası yakup benimki seyfettin

Neden bilmem işte

Nereden çıktı şimdi seyfettin


Acı dindi diyorum bazen yağmur dindi der gibi

Öyle kendiliğinden ya da tanrı istediğinden

Yüzüklerim yok takmıyorum

kolyelerim yok istemiyorum


Öyle çok şimşek çaktı gece

Ben sonu Z harfi olarak düşündüm

Son harf olarak

Ben Zeni düşündüm ahbap.


Doğdum, doğurdum

Bir insan nasıl büyüyor gördüm

Hayatta kalmak için

Ve hayatta kalmanın yanında

İnandım şiir bir gevezelikti

Şimdi 128 harfli bir şiir var karnımda

Satırlar artık bomboş

Karnımda hissiz bir şiir var

İçimde durmadan bölünen şiirler

Birlikte yok olacağımız şiirler

Birlikte unutulacağımız şiirler

Hiç borcu olmamış şiirler

Ve bu yüzden çok acıyan şiirler


Acı aniden diner yağmurun dindiği gibi

Bazen sadece tanrı öyle istediğinden

Sadece bir mağarada resim çizerim belki

Rüyaların büyük harfle başladığı bir ülkede

Üstümden kaldırılmış bir ölü var

Ahbap senin istediğin o mu?

Didem Madak

aci+bazen+oyle+yogun+cok+yogun 128 Dikişli Şiir


Biz gamsız sarhoşlarız, aydın karanlıklarız

Biz gamsız sarhoşlarız, aydın karanlıklarız
Hem kadehle solukdaş, hem ayrılıklarız.

Sevgilinin kaşları eğdi kaderimizi
O günden bugüne dek düşmüş yaratıklarız.

Ey gülüm, sen daha dün parçaladın göğsünü
Ama biz ta doğuştan kızıl şakayıklarız.

Lale gibi ortada yalnız kadehi görme,
Şu yaramıza da bak, gör nasıl aşıklarız.

Şiirdeki renge, hayale bakma hafız,
Sadece boş levhayız, dokundukça çınlarız.

Hafız

Biz+gams%C4%B1z+sarhoslar%C4%B1z Biz gamsız sarhoşlarız, aydın karanlıklarız

İkinci Tesadüf

Bu gün o çehrede boş bir nazarla dinlendim:
Didişmeden geliyordum gam-ı hayâtımla;
Dedim ki sonra: Şu müz’iç te’essürâtımla
Önünde ağlayıversem… Ve olmasam nâdim!
O sanki fikrimi bilmiş de ihtirâz ediyor
Gibiydi; gözleri yerlerde, bakmadan geçti.
Güneş ufukta bu hâk-i sefîle bir ebedî
Vedâ eder gibi rikkatle ihtizâz ediyor,
Semâ bulutlanıyorken, onun civârından
Güzârı böyle soğuk bir yabancı tavrıyla
Bütün karârımı kâfî göründü ta’dîle…
Dedim ki: “İşte hakîkat bu, hep küsûru yalan;
Değil garâm-ı heves-perverâne mu’tâdım,
Bu dîdelerde fakat bir nigâh-ı aşk aradım!

Tevfik Fikret

ikinci+tesaduf İkinci Tesadüf

Kamış

Mevsim ince boyunlu ve hayat
Bir parmak kalınlığında
Dizlerimize sokulan ay ışığı
Ve ayaklarımızı soktuğumuz unutulmuş su
İtiyor bizi gökyüzüne doğru

Islak bir mağaranın ağzında
Dünyaya saplanmış tığız da sanki
İşliyoruz kadınların nazlı oyalarını
Kıskanç bıçaklı keskin çingeneler
Kıyıya deviriyor gövdemizdeki yokuşu

Kuşakta divit, hokkada balık, sepette sabırlı örgü:
Kolumuzdan çıkmayacak kesik bacaklarıyla koşan ölü
Ruhunu üfleyecek içimize dudağımızdan öpen neyzen
Kabuğu kalkmış inlemeler ve rengi kurumuş günlerin
[sancısı
Akacak boğazımızdan, kız parmaklarıyla tenimiz
[kamaşırken

Yoksul göğsümüzle karşılıyoruz rüzgârı
Suyun sesini hatırlatıyoruz birbirimize
Kalplerimizden kırılıyoruz ve zaman
Ortası boncuklu iplerle asıyor bizi
Ölümün çengeline

Nuri Demirci

nuri+demirci Kamış

Uzak Bir Ülkedir Gülmek

Yağmurlar da diner, ölür gibi sonunda
Gecede bir yıldızdır hüzün yanar da söner
Acıya süreğen yurt olamaz insan
Bulut olup dağılır içimizdeki keder

Bir zamanlar ben de mutluluk harmanında
Dolanmıştım, sanki bıçkın bir döven
Topraktan ağan o hoyrat türkü
Ardımdan yankıyan bir ağıt oldu birden

Az çok ben de bilirdim sevda denen bilimi
Genişlerdi damarlarım bir ırmak yatağınca
Yolum düştendi; uzun; sevinç, yol arkadaşım
İşlikten işliğe koşan karınca

Sormayın artık, yanıtı yok nasılsa
Olmuş mudur bir kez kaygısızca güldüğün
Filistin’im, yurdum, canım sevgilim, benden uzakta
Gülmek uzak bir ülkedir artık benim’çün

Yağmurlar da diner ölür gibi sonunda
Tükenir gece, yıldızlar söner, güneşi çağırır hüzün.

Adnan Satıcı

uzak+bir+ulkedir+gulmek Uzak Bir Ülkedir Gülmek