Nilgün Marmara

Nilgün Marmara – “Hayatın Neresinden Dönülse Kârdır”
Emine Gürbüz

“Azımsanamayacak kadar ölmüşüm / Azımsanamayacak denli ölüyüm… Geliyorlar, bu evde doğan yeni bir ölümü görmeye; koşarak, düşe kalka yuvarlanarak, sürünerek… Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostlarının yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını geliyorlar. Ölüm sessizliği, toz ve küf kokan evden ayrıldıktan sonra seviniyorlar canlıyız diye.”

1958’de İstanbul’da doğdu Nilgün Marmara. Kendini büyütmeye çalışan küçük bir çocuktu ki elleri büyüdü. Ortaokul, lise derken geçen zamanın acıyı içine sindirmek istercesine ağır ağır ilerliyor oluşu boğmaya başlamıştı belki onu. Boğaziçi Üniversitesi Sanat ve Bilim Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde başladığı yüksek öğrenimini tamamlamak için yaptığı bitirme tezi ona kırgınlıklarından kurtulmak için yol gösterici oldu. Başka seçenek var mı diye sormadı ölümü seçen Sylvia’ya…

Bitirme tezinde intiharı seçen ünlü şâir Sylvia Plath’ı inceliyordu. Şiirlerini, yaşamını inceliyor ve şiirlerinden çeviriler yapıyordu. Şiirler yazıyordu Nilgün Marmara, intihar kokan şiirler yazıyor “yaşama karşı ölüm” diyordu. Çeşitli dergilerde yayınlıyordu şiirlerini ‘Beyaz’, ‘Deniz Atı’… Sylvia Plath’ın şâirliğiyle intiharını ayrı tutmadığı ve bir bütün olarak incelediği tezi “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi”ni tamamladığında Nilgün Marmara için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Plath’ın bireyin yalnızlığı ve var oluş sorunları üzerine olan bakış açısı onu fazlasıyla etkilemişti.

“Sanat ve Bilim Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden Mezun olmak İçin Gerekli Koşulları Kısmen Karşılamak Amacıyla Teslim Edilmiş Bir Tez – Umarım böylesine emsalsiz ve belirgin bir konuda, şiirlerini ölüm kavramını derinden kavrayarak yazmış ve intiharında da sanatındaki kadar başarılı olmuş bir kadının analizini yapabilme konusunda başarısız olmam.”

Şiirlerinde bireyin düşle gerçek arasında sıkışıp kalan kırgınlıklarını işliyordu. Süregelen şiir geleneğinin dışında kendine has üslubuyla yaşamı, ölümü irdeliyordu. Çok sevdiği şâirin yazgısını düşünüyordu sürekli ve vazgeçti Nilgün Marmara… 13 Ekim 1987’de henüz 29 yaşındayken Kızıltoprak’ta, denize ters yönde, bir çığlık bile atmadan kendini altıncı kattan bıraktı.

Kimdi o kedi, zamanın
eşyayı örseleyen korkusunda
eğerek kuşları yemlerine,
bana ve suçlarıma dolanan?

Gök kaçınca üzerimizden ve
yıldız dengi çözüldüğünde
neydi yaklaşan
yanan yatağından aslanlar geçirmiş
ve gömütünün kapağı hep açık olana?

Yedi tül ardında yazgı uşağı,
görüldüğünde tek boyutlu düzlüktür o
ve bağlanmıştır körler
örümcek salyası kablolarla birbirine
sevişirken,
iskeletin sevincini aklın yangınına
döndüren, fil kuyruğu gerdanlıklarla.

Yine de, zaman kedisi
pençesi ensemde, üzünç kemiğimden
çekerken beni kendi göğüne,
bir kahkaha bölüyor dokusunu
düşler marketinin,
uyanıyorum küstah sözcüklerle:

Ey, iki adımlık yerküre
senin bütün arka bahçelerini
gördüm ben!

(Düşü Ne Biliyorum)

Kendinden sonra gelen edebi oluşuma izlerini bıraktı. Lale Müldür, küçük iskender, Orhan Alkaya, Cezmi Ersöz, Ece Ayhan, Gülseli İnal ve Serdar Aydın gibi şâirleri derinden etkiledi. Özellikle, Ece Ayhan… Ece Ayhan için ayrı bir dünyaydı Nilgün Marmara. Onu tanıyan bütün şâirler için özeldi. Cemal Süreya’nın Zelda’sıydı. İlhan Berk’in Büyük Nilgün’ü, ama Ece Ayhan’ın intiharından sorumlu tutulduğu sıra arkadaşı olarak betimlediği sevgili Nilgün’üydü. Bugün bile A’dan Z’ye Ece Ayhan hazırlandığında neden intihara teşvik suçu yazılmamış diye haykırılan Nilgün’ü… Cezmi Ersöz bu olaya bakışını ve Ece Ayhan’ın suçlamalara tepkisini şu şekilde anlatıyor:

Ece Ayhan hayatımda çok önemli bir yer tutar… Sadece benim için değil, bu ülkede şiir yazan, şiir okuyan,
şiiri seven birçok insan için de çok önemliydi o… Anlaşılması güçtü, çok kapalıydı şiirleri, ama garip
büyü, bir tılsım vardı onlarda… Sanki bilinçaltımızı okurdu o… Bu ülkenin bilinçaltını… Hayatımda
vazgeçilmez bir değeri olan şair Nilgün Marmara da onu çok önemserdi. Ece Ayhan şiirinin sıkı takipçisiydi.
Dahası aralarında çok sıkı bir dostluk vardı. Ece Ayhan’ı evinde ağırlar, onu kollar ve gözetirdi. Bir
gün Nilgün Marmara yaşamaktan vazgeçti ve kendisini bu hayatın öte tarafından çağıranların yanına gitti.
Beşinci kattaki evinin penceresinden boşluğa bıraktı o narin, o kırılgan bedenini… Ne acıydı ki birileri bu
intihardan Ece Ayhan’ı sorumlu tuttular… Hatta bu suçlamayı yazıya dökenler bile oldu. Bir şiirinde;
‘Her yakın zulmün küçük hisseli uzak ortağı’ dediği içindi belki de… Bu dedikodular ve suçlamalar
etkisini göstermiş olacak ki, bir akşam Ece Ayhan arkadaşlarıyla bir meyhanede otururken kızın biri
yanına bir şey söylemek maksadıyla yaklaşmış ve arkasına sakladığı bir şişe kırmızı şarabı başından
aşağı dökmüş… Ece Ayhan hiçbir şey yapmamış, ama sadece şunu söylemiş; babalarına yapamıyorlar, bana
yapıyorlar; çünkü güçleri bana yetiyor…

Buket Uzuner’in yazdığı günümüzün önemli eserlerinden biri olan “İki Yeşil Su Samuru” bana hep Nilgün Marmara’nın etkisinde yazılmış gibi gelmiştir. Belki kahramanının Nil olarak anılması, belki Nilgün Marmara’dan alıntılar yapılmış olması, belki de intiharı konu alıyor olmasıdır böyle düşünmeme sebep olan. Çocukluğumda okuduğum bu kitapta yer alan şu satırları hiç unutmadım:

“Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!”

Ve hiç unutamadığım bir şiiri de vardı “İki Yeşil Su Samuru”nda, bu şiir Nilgün Marmara’dan okuduğum ilk şiirdi:

Unutuş bir kaynak olmalı
Yeni’yi her an’a yaymak için
Ben sana olmalıyım
Bana ben bir kaynak

Görüyorum geç, kıyım çok yakın!
Biliyorum artık mut uzaklığını
Sen yüzümü götürmüyorsun
Kendi gözünü bile!

Gerçek bilirsin, diyoruz
Düz, eğri, çapraz ya da değirmi
Güzeldir açığa çıkışı yüreğin,
Sen bil ki, ben seveyim. ”

Sonuç olarak düşerken şiirini ve etkisini yanında götürmedi Nilgün Marmara. Bugün şimdi yazılmış gibi sıcak şiiri önümde ve gölgesi olacaktır benliğimde… birçoklarının benliğinde. Tezinde yer alan “Sanatsal Yaratımla İntihar Arasındaki Bağıntı: Sylvia Plath, Şiirlerini ve Ölümünü Nasıl Yaratıyor?” bölümüne cevap arıyordu Nilgün Marmara. Sıkışmak ağırına gidiyordu onun, özgür olmalıydı ve özgürlük için atladı. Pencere tutsağı olmamak için…

Ilık bir süzülüşle
Geri dön hayat,
Bırakma yeryüzü salına
tünemiş pek kara kuşlar
Örtsün bakışımı,
Görmek acısı sürsün
pencere tutsağının
Düşsün hayatı suya…
(Cam Kelepçeye Evet)

Nilgün Marmara’nın ölümünden sonra şiirleri “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” (1988) ve “Metinler” (1990) , günlüğü; “Kırmızı Kahverengi Defter” (1993) ve tezi “Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi” (2006) olarak yayınlandı.
Şârin “Kırmızı Kahverengi Defter”deki biyografisi sadece “1958’de doğdu; yirmi dokuz yıl sonra yeryüzünü terk etmeye karar verdi” cümlesiyle ifade edilmiş olmasına rağmen hakkında çok şey yazıldı, bunlardan bir kaçına yer vermek istiyorum:

Ece Ayhan Nilgün Marmara Üstüne Sekiz Soru İki Görüş

1. Nilgün Marmara, “korkunç kokular saçan, renk cümbüşü içinde, çekiciliği kavranamaz çiçekli yolların, sürekli kuşkucu yolcusu” mudur sizce? Nereye, nasıl ve kimle gittiği belli olmayan bir yolcu mu?

2. Nilgün Marmara’da, yaşamla ölüm arasındaki o yerin, o noktanın bakışımı, günle gece arasındaki, diyalogla monolog arasındaki o yer, o nokta mıdır?

3. Nilgün Marmara’nın şiirinde, dış dünyayla bir ilk karşılaşma, tanışma heyecanı ve bir o kadar da yorgunluğu olduğunu söyleyebilir miyiz?

4. Tekrarın getirdiği sonluluk ile oluşumunu tamamlamayan an’lardan oluşan (oluşamayan) sonsuzluk arasındaki çekişmenin Nilgün Marmara’nın şiirinde bir karşılığı var mı?

5. Nilgün Marmara’nın şiirinin dinamiğini oluşturan ruh durumu (ya da ruh durumları) ile yazı arasındaki ilişki sizce nedir?

6. Nilgün Marmara’nın özel hayatına, şiirle olan ilişkisine dair anılar ya da birtakım diyaloglar hatırlıyor musunuz?

7. Nilgün Marmara’nın şiirinde, Türk ve Dünya şiiriyle-şairleriyle birtakım etkileşimler sezdiniz mi?

8. Şair-şiir ve “intihar duygusu” üçgeni içinde sizin için ilk elde beliren çağrışımlar neler olabilir?

Bütün soruları birleştiriyorum. Karşılıkları da öyle olacaktır:

(Her anlamıyla, evet) Güzelim Nilgün Marmara’nın, geçici bir heves de olsa, tele oğlanların yakınına düşmesi herhalde hiç hoş bir şey değildir. Ama çok şükür, 128 Nilgün Marmara bizim gönlümüz gerçekliğinde orada, o mezarlıkta yatmıyor!

Ve Ege denizlerinin derin yerlerle sığ yerler arasındaki tuhaf bir mavilikte olan gözleriyle Nilgün Marmara, yıllar öncesinin Miss Lou’su gibi: “Bana lütfen çiçek göndermeyin” diyor “Benim kendi çiçeklerim var!”

Haklılığın inadıyla apaçık yazıyorum ki, Nilgün Marmara uçsuz bucaksız sivil şairlerden biridir. Belki de en önde geleni. Sözgelimi, kendi kuşağı rahatça onun adıyla anılabilir.

Nilgün Marmara’nın şiirleri, yabancı etki aranıyorsa, en çok Dylan Thomas çizgisi vardır denebilir. Anglo-Sakson şiiri! (‘Milkwood’un Dylan Thomas’ta ne anlama geldiğini bulursanız, bir ipucu yakalamış olursunuz.)

Nilgün Marmara’nın Kızıltoprak’ta, denize ters yönde, bir çığlık bile atmadan kendini 6. kattan aşağı bırakması üzerine ben ne söyleyebilirim ki. Kağan Önal, Perihan Marmara ve arkadaşları Gülseli inal, Mustafa Irgat, Emel Şahinkaya, Seyhan Erozçelik, Cezmi Ersöz, Ahmet Soysal., konuşabilirler bakın.

Cihat Burak, pahasının sonucu için, kaç kez sormuştur bana “Ama niye?”
Cemal Süreya hiçbir şey sormamıştı.
Nejat Bayramoğlu ise “Bizim hiçbirimizin yapamadığı şeyi yaptı kız” demişti.
işte ancak bunları, bunları diyorum. Bu kadar…

Ece Ayhan – 128 Nilgün Marmara

Önce, Nilgün Marmara’yı herkesinki gibi değil de kendine özgü ve çok değişik morumsu renkte bir giysiyle, bir öğrenci olarak düşündüğümü söyleyeceğim. Ama derslere pek girmeyen ve umutsuzlar merdiveni’nde oturmayı seçen çok tuhaf bir öğrenci; daha doğrusu benzersiz bir öğrenci olarak düşündüğümü söyleyeceğim. Sırası belki önlerdedir ama kendisi en arkalarda bulunmayı sever. Her zaman da sınıfı geçmiştir. Ve sanki aynı sınıftayız ve belki de aynı sıradayız. Nilgün Marmara ile 1987 Ekim’inin 13’ünde, kendisi daha 28-29 yaşında gencecikken İstanbul’da, Kızıltoprak’ta, en ufak bir çığlık bile atmadan korkunç ölümünden sonra da! Herhangi bir ikirciğe düşmeden, hiç çekinmeden şunu diyorum: “bir teneffüs daha yaşasaydı tabiattan tahtaya kalkacaktı.” o nedenle de yazımın başlığını şiirdeki gibi “128 Nilgün Marmara!” koydum. Hatta kendisine “aldırma Nilgün Marmara!” bile demiştim ölümünün hemen ardından yazdığım bir yazıda. Öyle güzel ve öyle yetkin bir şairdir ki Nilgün Marmara; kimi insanların, yine işin özünü filan bilmeden, küplere nasıl bineceği beni artık hiç ilgilendirmiyor! Başka türlüsünü yapamazdım ve başka türlüsü de elimden gelmezdi zaten. Sivil şairlerden ünlü İlhan Berk, Nilgün Marmara’ya Bodrum’dan Kızıltoprak’a yazdığında hep “büyük Nilgün” diye yazardı kartlarında ya da mektuplarında. Nilgün Marmara’yı edebiyat arastasına ya da şiir çevresine İlhan Berk tanıtmıştı. Yine sivil şairlerden gerçekten de ilginç ve özgün Cemal Süreya da Nilgün Marmara’ya, Amerikan yazarı Scott Fitzgerald’ın çılgın karısının adı olan “Zelda” derdi. Cemal Süreya’nın 1991’de yayımlanan “999. gün: üstü kalsın” günceler kitabında da Nilgün Marmara, zaman zaman, “Zelda” diye anılır. Amerikan caz çağını çağrıştıran bir kullanıştır bu… Nilgün Marmara gibi güzel, hem de çok güzel, garip ve ilginç bir şairin yampiri ve yamuk dünyada, bir bakıma, kısacık bir ömrü oldu. Hani büyük kanatları yüzünden uçamayan albatros deniz kuşu gibi! Nilgün Marmara, sözlüklere ve ansiklopedilere yazılırsa, 13 Şubat 1958’de İstanbul’da, Kadıköy’de doğdu. 13 Ekim 1987’de yine İstanbul’da, Kızıltoprak’ta öldü. O kadar ya da bu kadar. Kadıköy maarif koleji’nde okuyuşu, Boğaziçi üniversitesi İngiliz filolojisi’ni bitirişi ve öğrenimini bitirirken seçtiği tezinin, intiharı yeğlemiş Sylvia Plath üzerine olması. Bu kör bir rastlantı mıdır bilemeyiz? Hani denizin, özellikle de Ege’de denizin derin yerleriyle sığ yerleri arasında açıklanamaz ve değişik bir mavilik vardır. Evet, işte Nilgün Marmara’nın gözleri de öyle bir renkteydi. Resim boyası satan kırtasiyecilerde bile böyle bir maviliğe rastlayamazsınız. Velhasıl Nilgün Marmara gerçekten kusursuz denenebilecek bir güzellikte, “marjinal” de denebilecek ve sahicilikte eşsiz önemde bir şairdi. Ve gittiği Libya’da da (tobruk) şiirler ve metinler yazdı. Libya’dan sonra uçtuğu Avusturya’da, Alpler’de doğrusu ya şiirler yazıp yazmadığını bilmiyoruz şimdilik. Ama şiirin şu ya da bu biçimde peşini hiç bırakmadığını ben biliyorum. Gerek dünya, gerek Türk şiiri açısından. Hayatının son yıllarında; İlhan Berk’i, Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı, Cihat Burak’ı, Turgut Uyar’ı, Edip Cansever’i ve özellikle de Cemal Süreya’yı kişisel olarak tanımıştı. Şairlerle hep şiirden ve şiirlerden hep konuşurdu. Yeni şairlerden Seyhan Erözçelik, Orhan Alkaya, Lale Müldür, Günseli İnal, Cezmi Ersöz, Turgay Özen, Mustafa Irgat… arkadaşlarıydı. Kendisini, özellikle Anglo Sakson şiirinde de sıkı yetiştirmiş olduğu konuşmalarında belli oluyordu. Ölümünden sonra, Sylvia Plath’dan birkaç şiir çevirisi çıkmıştır çeşitli dergilerde. Ölümünden az önce ‘Beyaz’ ve ‘Şiir Atı’ dergilerinde birkaç şiiri de yayımlamıştı. belki de kendisi ile yaptığım bir söyleşinin bir bölümünü gösteri dergisinde yayımlamıştım. “Daktiloya Çekilmiş Şiirler” 1988’de ve “Metinler” adlı düz şiirlerini içeren kitabı da 1990’da şiir atı yayıncılık tarafından yayımlanmıştı. Ve her iki kitap da hemen tükenmişti. Şimdi artık gençler, kendine âşık uzamış yeni panco’lar bile Nilgün Marmara’yı erişilemez bir “Mit”,unutulmaz bir simge ya da (Türkçe söylersek) bir “söylence” olarak çılgınca ve gerçekten de seviyorlar.

Yılmaz Odabaşı – “Hayatın Neresinden Dönülse Kârdır” Diyen Marmara’nın Nilgün’ü

Şair intiharlarına övgüler dizilmesine karşı çıkarken, yine de Pavese’nin, “Kendini öldürmek konusunda haklı bir gerekçesi olmayan kimse yoktur” dediğini de unutmayalım. Şairse, ürettiği şiirse eğer, yaşarken olduğu gibi, öldüğünde de şairdir… Demek istediğim, intihar, şair olmayanı şair yapmaz, yapamaz, yapmamıştır da… Nilgün Marmara’yı hiç tanımadım; onu şiirlerinden biliyorum. “Kırmızı Kahverengi Defter” adlı kitabındaki biyografisi şöyle yazılmıştır: “1958’de doğdu; yirmi dokuz yıl sonra yeryüzünü terk etmeye karar verdi” İşte bu kadar kısa, yalın bir biyografisi var onun… Fotoğraflarındaki güzel yüzünü alıp gitmiş bir şair imgesidir Nilgün Marmara… Cüreti, güzelliği ve şiirlerinde en olmadık yerlerde ortaya çıkan imgeleriyle bende hep bir hayranlık duygusu uyandırmıştır. İntihar, hayatı yâdsıma halinin en son durağıdır; yâdsıma limitini tüketmiştir çekip giden… Kimileri “hayatın neresinde kalırsan kârdır” diyerek yaşamak için haklı gerekçelerini kullanır ve kalırken, kimileri de Nilgün Marmara gibi “hayatın neresinden dönülse kârdır” diyerek, ölmek için haklı gerekçelerini kullanır ve giderler… Kalmak, bir tercihse, elbette gitmek de bir tercihtir… Düşünülürse, herkesin yaşamak için de, ölmek için de her zaman haklı gerekçeleri vardır; kimileri gerekçelerini hiç düşünmeden, kimileri bilmeden, kimileri de bu gerekçelerinin ikisinden birini bilerek, kullanarak yaşar ya da ölür… Zaten uzayın yaşına göre komiktir insanın yaşı; çoğu zaman intihar, ölümü biraz öne almaktır sadece. Bu yüzden intiharlara ağıt yakanlar, çok değil, en fazla otuz-kırk yıl sonra arkalarından ağıt yakılacaktır. Bu yüzden ölülere ağıt yakanların, kendileri sanki dünyaya kazık çakacakmış gibi durduklarına aldanmayın. Bir Fransız atasözü, “Bütün mezarlıklar, kendilerini vazgeçilmez sananlarla doludur” der. Onlar da değil o gün, herkes gibi daha doğduklarında ölüme yazgılıdırlar. Ölmek için, önce doğmak gerekir; doğmayan biri ölebilir mi? Bu yüzden her doğum, bir ölümdür de aslında… Doğmakla birlikte ölmeye de başlarız; her gün biraz daha, her gün biraz… Nilgün Marmara’nın şiirlerinde, onun evreninde gezinirken düşünüyorum da, böylesi uç duyarlıklarda gezinen, “hayat” ve “insan” için böyle acı sözler eden bir şairin, hayatla barışık olması da mümkün değilmiş zaten… Ece Ayhan, “Nasıl ki İsmet Özel, ‘Cumhuriyetle yaralı’ ise, Nilgün Marmara da ‘dünyayla yaralı’ idi” diyor… İntihar eden şairlerin, okurların ilgi odağı olabildiği bu ülkede, yinelenmelidir ki ölüm, şair olmayanı şair yapmaz; yaşarken yazdıkları şiirse, öldüğünde de öyledir. Değilse değildir ama! Yaşasa da, ölse de şair olan Nilgün Marmara’nın “Kırmızı Kahverengi Defteri”nin sayfaları arasında geziniyorum: “Bir yaşamın bir düşe eklenmesiyle, bir düşün bir yaşamdan çıkarılmasının hiçbir ayrımı yok” derken, yukarıda sözünü ettiğim “hayatı yâdsıma” ya somut bir örnek veriyor. O, yadsıdığı içindir ki, “yaşamın düşe eklenmesi ile bir düşün yaşamdan çıkarılması” umurunda değil; “ayrımı yok” diyor zaten… Çünkü düş oldukça peşi sıra insan da! Yaşayanlar, yani yadsımalarının dozajını daha minimum tutanlar biliyorlar ki, yaşamın sayfaları düşsüz aralanamıyor… İlle de düş eklenecektir ki yaşama, günlerin eteğine tutunsun insan… Ayrımı kalmadığında ise, elbette çekip gitmektir kalan… Eski okumalarımdan anımsıyorum: Mayakovski’nin, “yaşamın yeni bir şey olmadığını” söyleyen son şiirini bırakıp intihar edişinin ardından, Yesenin de ona bir anlamda yanıt veren şiirinde, “ölümün de yeni bir şey olmadığı”nı yazıyor, ama o da yaşamına intiharla son veriyordu… Çoğu yazın adamı için yazmak, acı çekmenin bir başka biçimidir; çünkü yazanın tanıklığı da, sanıklığı da çokça acının güzergâhıdır… Şairin kendi iç sarsıntılarına hayatın sarsıntıları bulaştıkça da ortaya genellikle iyi dizeler çıkar… Hayat ise, şairin bütün duyarlığını, kılcal damarlarına dek her şeyini pupa yelken şiire bıraktığı o ‘an’ lardaki gibi naif, zarif yaşanmaz; katı, hor ve inciticidir hayat… Bu yüzden yaşadıkça yaralanılır, yaralandıkça da yazılır… Kendi adıma ben böyle yaşıyor, böyle yazıyorum; bu yüzden bildiğim de böyle oluyor… Neyi biliyorsan o vardır zaten… Pavese der ki: “Bir insan acı çekiyorsa, başkaları bir sarhoş gibi davranır ona. Hadi, kalk bakalım, yeter artık!” Oysa duyumsanarak, hak edilmiş, öyle gerekmiş veya gerektirilmiş biçimde çekiliyordur acı; bir insanı acıdan kaçırarak, ona kendini kandırması, yüzleşmesinin ertelenmesi neden, ne hakla önerilir? Sevinmek de bir insanlık haliyse, ona neden engel olunmaz o halde? Nilgün Marmara’da acı çekerek yazmış, yaşamış ve kendini alıp yitmiş şu kısa yeryüzü konukluğundan… Herkesin acısını sorma, ifade etme biçimi üslubuyla, bilinciyle orantılıdır; herkes kendi diliyle sorar acısını… Biçimde, içerikte benim şiir anlayışımla, acıyı sormamla, sorgulamamla Nilgün Marmara’nın ki doğrusu çakışmıyor, ama onu anlıyor ve üstüne üstlük onunla boynumuza borç sayıldığı üzere acının hesabını sormak, onu sorgulamak fikrinde buluşuyorum. O da kendi diliyle sormuş: “Acının ilk pazarı bitimsiz yer sarsıntısı. Dönüşsüz ve yaygın. Bu sarsıntıda ruha hiç pencere açılmaz; sökülen yerlerinden edilmeye çalışılan gölgelere, göllere! Göt laleleri bu güzellikler! Nedir bu rezillikler?” Nilgün Marmara’nın bende bıraktığı hayranlık duygusunun peşinden giderken, hakkında pek fazla bilgi edinemedim. Bir gün Cezmi Ersöz’ün evinde güzel bir fotoğrafına rastladım; hüznün ve şiirin bir kadın yüzüyle muhteşem buluşmasıydı onun bütün fotoğrafları… Bir de, ölümünden önce Mine Urgan’ın oğlu Mustafa Irgat’ın sevgilisi olduğunu öğrendim… Yaşasaydı, sanırım ben de her şeyi göze alarak o yüzdeki şiirin ve hüznün peşinden giderdim… 1987’de onun intiharından sonra, 1995 yılında Mustafa Irgat da bir trafik kazasında yitirmiş yaşamını… Onun da “Ait’siz Kimlik Kitabı” adıyla yayımlanmış bir şiir kitabı var. İkisini de kısa biyografileri ve şiirlerinden örneklerle “Son Çeyrek Yüzyıl Şiir Antolojisi” adlı çalışmama burkularak almıştım. İşte Nilgün Marmara, bir kadın, bir şair ve bir cüret güzelliğidir… Gündelik hayatın sığ sularından diplere, en diplere açılmış ve acının dip kısmında vurgun yemiş o güzellik, “hayat” demiş: “Hep yüzünle seviştik, tersinin hatırı kaldı…” A. Camus gibi “Tersi ve Yüzü”nü yazmış, öyle bakmış, rest çekmiş! “Kıyamet koparken bile fidan dikiniz” diyen Nilgün Marmara’yı, yaşamın onu dışına, ötesine iterek aldattığını düşüneceklere demeliyim ki, belki de ölerek o aldatmıştır yaşamı, ne dersiniz? Belki bu yüzden geride platonik aşklara çok uygun bir imge de bırakmış… Geride bir “Kırmızı Kahverengi Defter” kalmış. O, “göğünü yitiren bir yıldız gibi” kalmış; oysa bizler, hâlâ yıldızlarını yitirip duran gök olduğumuzu sanıyoruz…

Ece Temelkuran – Küçük Satırlar

Kendisini tanımayanlardandır, Nilgün Marmara. Kendisini hiçe sayanlardan, yok kabul edenlerden, görmeyenlerden. Yağmurda yürürken ıslandığını değil, küçük su taneciklerinin nasıl toprağın göğsünde masumca öldüğünü düşünenlerdendi. Arabaların gürültüsünü lanetlemek yerine, bu gürültüye eşsiz bir sabırla dayanan yeryüzünün sükûnetine hayrandı. Kırılmalarla geçen aşkın sonsuzluğunu düşünürdü. Büyüyemeyenlerdendi, hep çocukluk yaşayanlardandı.

Az zamanda her zamanı dolduracak kadar yaşamak bir mutluluktur. Kendi zamanının çekilmezliğinden korksa da, en büyük tehdit kendisi olarak çıkar karşısına Nilgün’ün. İnsanın kendisine alışması ömür boyu bitmeyen bir uğraştır. İnsan en çok kendisinden çeker, hayatta. Gölgemiz dışımızdan, kendimiz içimizden takip ederler bizi. Üzerler, gülümsetirler, kırarlar, küfrettirirler, beğenemezler kolay kolay, ama hiçbir zamanda bırakmazlar salt yalnızlığımızla baş başa.

Kendisini bilmeyi bilmek, insanın en büyük saçmalığı. Bilinmeyeni bilmek, bilinmezlikle denenmek deliliği. Bilen olarak bilimle kendinde bilmenin bilinçsizliğine bırakılmak deliliğin tutkulu güldürüsü ve trajedisi. Aklın aklı, akılsızlığı akılsızlığına karşı. Ve akılsızlıkla denenen akıl, akılı akılsız yapmakta. Trajedinin komediye, ve tersine yapılan anormal atlamalar. Normallik için insan sınırda tutulmakta, ip cambazı gibi. İpten düşmek ölmektir, ipten sarkmak hastalık. Kendimize, kendi ellerimizle yapılan bu işkence, kendimizi bilmenin bilinemezliği ile son bulmakta. Akılımızın akılsızlığımızı ak çıkarıp bize karanlığa gömmesiyle bitmekte.
İnkâr etmek, göz göre göre bitirilmek saldırılarıyla baş edebileceklerin başaramadığı tek şey. İnkâr etmek sonuçsuz kalmak, yorulmaktır. Hiç geçmeyen günlerin sürekli aynı sayısını tekrarlayarak bitkin düşmek, ölümü dayatır. Ve dalıp gideriz sonsuzluk uykusuna.

Kalp Yiyen

Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak, vahşi
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: “Tadı güzel mi dostum?”
“Acı, acı”, diye karşılık verdi;
“Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim” (H. Crane)

Tombul ve sıkış tepiş egolar arasında ya da botokslu benlikler kenarında bazen boğuluyorsan eğer, üstüne yığılıyorsa o gürbüz “Ben! Ben! İlle de ve özetle ben!”ler… Bu dünyanın tek yangın merdiveni şiirdir. Çünkü şair kişi, “Ben hiç kimseyim!” (Emily Dickinson) deyip üzerinden insan ağırlığını alabilendir.

“Ben sadece atan bir kalbim” (Proust) deyip tül gibi hafif, geçip yanından sadece ürpertebilendir. “Ama sizin adınız ne / Benim dengemi bozmayınız” (Turgut Uyar) deyip aniden, senin o yaldızlı, staras taşlı, süslemeli, oymalı, kakmalı egonun altındaki kilimi çekip seni tepetaklak yere serebilendir.
Bütün bunları yapabilmesinin tek nedeni “acı bir kalbi” olması ve şair kişinin durmadan kendi kalbini yemesi, tükendikçe kusup kalbini yeniden yemesidir.

Nilgün Marmara, “Sanat ve Bilim Fakültesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden mezun olmak için gereken koşulları kısmen karşılamak amacıyla teslim edilmiş bir tez”… Şair Nilgün Marmara’nın tıpkı kendisi gibi intihar etmiş, tıpkı kendisi gibi güzel bir kadın şair olan Sylvia Plath’ın şairliğinin intiharı bağlamında analizi üzerine 1985’te yazdığı tezin başında böyle diyor. Tez, Everest Yayınları’ndan kitap olarak çıktı geçen günlerde. Marmara, kendi intiharından iki yıl önce, kendi çizdiği kaderin “analizini” yaparken akademik olarak, ne yapıyordu acaba?

Nilgün Marmara da kendi kalbini yiyen kadınlardan biriydi. Dayanamayıp burada kalmanın yüküne, gidiverdi. Hep öyle düşünürüm intihar etmiş şair kadınlarla ilgili:
Muhtemelen aramızdan gidiverenler, kalplerini yemekte yeterince usta değildiler. Zira acı çekmenin de bir erbaplığı vardır. Öyle kana kana içersen kendini, zehirlenirsin kendinden. Profesyonel bağımlılar gibi ince ayarını yapmalısın bu işin. Erken yaşta gitmemek, bu yeryüzünden doğmuş olmanın intikamını yeterince alabilmek için yaşamalısın oysa.

Can Yücel gibi sunturlu bir küfür savurabilmek için lameli egolara ve balon ben’lere bu dünyada yeterince uzun süre kalmalısın. Bunları düşündüm Marmara’nın tezini okurken. Sonra açtım Birhan’ın “Cinayet Kışı+İki Mektup” kitabını “Saf Sabır” şiirini okudum, kış biterken:

sardunyalarla konuşarak çoğalttım
aramızdaki ayrılığı
sayarak çoğalttığım günleri tamamladım
kirpiklerimin arasına çektiğim tülde
yağmur durdu ve şimdi kış bitiyor
oysa kimse yokmuş dışarda
içim dışıma vuruyor
sardunyalara su vermekle unutamadığımız
şeymiş aşk:
alnından bir günaydın gibi düşürdüğüm sabah,
sağ yanımda unuttun keder.

Şairler neden yerler kendi kalplerini? Acı olduğu için. Çünkü bir de kendi kalpleri değil mi?
Başkalarının kalplerini yiyemeyenler, ne kadar ittirse de dünya, kimsenin canını yakmayanlar, yakamayanlar, bu dünyada hepimizin en fazlası sadece bir kalp atışı olduğunu bilenler, bu dünyadan en çok bir ürperme olarak geçip gitmek isterler…

Kaynak: düşLE Edebiyat Dergisi Mart 2007 / 66. Sayı

nilgun-marmara Nilgün Marmara

Barut Hakkı

Şaşkınlığımı gizleyecek bir yer bulamadım!
şiirden başka…
Rabbim ne der?

Camiden eve dönerkenki ferahlık…
Sadece müminlerin bildiği…
Şiir böyle bir şey mi?

Ne güzel dökmek şiirle içini?
Aynaya bakarken okunacak o dua…
Güzel yarattın beni ahlâkımı da…
Güzel kıl namaz gibi…

Canımı yakıyor dünyanın güzelliği…
Yetmiyor ömür o büyük şiire…
Rabbim ne olursun…
Sözümü kesme!…

İbrahim Tenekeci

rabbim+ne+olursun+sozumu+kesme Barut Hakkı

Mem û Zin

Zin muma sesleniyor:

Bazen mumu ederdi kendine muhattap,
“ey sır ve oturma arkadaşım,baş arkadaşım
gerçi yanmak yönünden benim gibisin sen
fakat konuşma yönünden benim gibi değilsin
eğer sen de benim gibi söyleseydin
benim de gönlüm fazla yanmazdı
benimle senin derdin farklıdır
o fark doğudan batıya kadardır
doğusun, ateşin görünüştedir
batı da benim, içim ateştir
her zaman yanıyor canımızın damarı
senin ise bazı vakitlerden başka yanmaz
benim başımda alevler,gönlümde köz var
canım o közle savaştadır
senin başının üstünde ışık var
ondan serseri bir sevda yağıyor
o ışık, senin için dildir
benim başımdaki alev ise zarar verir bana
benim gönlümden başıma vuran alev
şiddetli rüzgara hükmeder
gerçi geceleri uyanıksın sen
ama sabahtan akşama da uykudasın
akşamdan şafağa,günden geceye
hep yanarım ben”

mem dicle’ye sesleniyor:

mem çaresiz insanlardan uzağa giderdi derin nehirle hemdert olurdu
“ey benim gözyaşlarım gibi dökülen nehir
ey aşıklar gibi sabırsı ve sukunetsi nehir
sabırsız, kararsız ve sükunetsizsin
yoksa sen de benim gibi deli misin?
senin için hiçbir karar kılmak yok
galiba senin de gönlünde bi yar var
her an senin de hatrına ne gelir?
ki böyle cizre’nin yanıbaşında coşuyorsun?
eğer bu şehirse senin sevgilin
işte elde etmişsin arzunu
her zaman koynundadır bu konaklar
kollarını dolamışsın gerdanına
hala Allah’tan korkmuyorsun da
her gün binlerce şükretmiyorsun da
bunca feryad figan ediyorsun
artık ne murad istiyorsun?
boş yere niye feryad ediyorsun?
avare avare bağdat diyarına gidiyorsun
ben ağlarsam,inlersem eğer
ben ölürsem sızlarsam eğer
her ne yaparsam ben revadır
benim için mantıklı yol,yok olmaktır
benim gönlümün içinden de geç bir kez
gözlerimin baş pınarına bak bir kez
gönlümün derdi neden dermansızdır?
ıslak gözlerimin macerası nedir?
divane oldum ben periyi elden kaçırdım
dicleyim ben zenbereği bıraktım
dicle kıyısındaki yer isimleri
sen oralarda dolaşıyorsun
tek başıma kaldım burada bu ovalarda”

Ehmedê Xanî

memuzin Mem û Zin

bir buğdayın içini dökmesi

Yaşadığımız devirde, bir insanın dürüst ve ahlâklı kalarak mutlu olması neredeyse imkânsız. Sorumluluk sahibi bir insanın rahatsızlığı gibi bir şey bu… Zengin ile fakir arasındaki uçurum her geçen gün açılırken, ahlakî çürüme tehdit boyutlarını bile aşmışken, bölücü terör dolayısıyla güzel vatanımız tehlike altındayken, İslam dünyasında şunlar ve şunlar olurken; mutluluğu ancak “durgun su” olarak ifade edebiliriz. Bu şartlar altında mutlu olan biri varsa, onun bizden olmadığını düşünüyorum. Evet, mutsuzluğumu, tedirginliğimi, çaresizliğimi, olan biten karşısındaki şaşkınlığımı, öfkemi şiire döküyorum. Fakat bu, ağlayıp sızlayarak değil de, bir buğdayın içini dökmesi şeklinde oluyor. Ayrıca mutlu insanların şiir yazamayacağına inananlardanım.



Şiirin nasip işi olduğunu düşünüyorum. Hesabı temiz olanın yüzü ak olur. Mehmet Akif’ten Ziya Osman’a, Ahmet Muhip’ten Behçet Necatigil’e, İsmet Özel’den Süleyman Çobanoğlu’na kadar iyi şairlerin yüzlerine bir bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Ben, ancak iyi insanların iyi şiir yazabileceğine inanıyorum. Dikkat ettiniz mi, bilmiyorum. Ben ettim. İyi şairlerin çoğu sadece insanla değil, doğayla da yakından ilgilidir. İşte o söz: “Yerdekini kollarsan sen, kollar seni gökteki de…” Şiir, hayretle yazılan ve hayretle okunandır. O hayreti bulacağınız mekânlar ve zamanlar ise bellidir. Bir insan öğleye doğru uyanıyorsa, ona geçmiş olsun. Tabii bütün bunları söylemem; yetenek, işçilik, disiplin, sabır ve istikrar gibi olmazsa olmazları yok sayıyorum anlamına gelmemeli. Söylediklerim “elde var bir” olarak anlaşılmalı.
İbrahim Tenekeci

mutlu+insanlar+siir+yazamaz bir buğdayın içini dökmesi

Bir Kokudur Bazen

Bir kokudur bazen geçer uzak ve yabancı
Bilinmez nerden gelip ulaştığı bize…
Ve bulanık bir gün canlanır birdenbire
Kim bilir kaç zaman önce yaşadığımız.
Şimdi yıkık bir merdivenin basamaklarını
Bir vakitler hüzünle tırmanır gibiyizdir.
Ve paslı ekseni üzerinde yavaş yavaş dönerek
Gıcırdaya gıcırdaya açılır eski kapı.
Birbirinden karanlıktır önümüze serilen odalar
Ve taban korkuyla inler derinden derine,
Çıtırdar duvarlarda çürüyen kaplamalar
Ve sessizce pırıldayıp seyreder bizi saat
Ama nerden çıktı şimdi bu kederli sözler?
Yoksa biri mi var dua eden ağlayan, bilmediğimiz biri,
Geceler boyunca uzun uzun ağlayan?

Fedor Sologub
Çeviren: Attila Tokatlı

bir+kokudur+bazen Bir Kokudur Bazen

Necid Çöllerinden Medine’ye

Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.
“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak…
Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı,
Üç ay “Tihâme!” deyip çiğnedim beyabanı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene ram,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikaabını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş’ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!…

Mehmet Akif Ersoy

mehmetakiffotografi5374989116625650446 Necid Çöllerinden Medine'ye

Onüç Günün Mektupları

12 Temmuz 1972

Zuhal’im, hayat! Hayatımsın. Bunu bilmeni isterim. En önce bunu bilmeni. Bir de şeyi bilmeni isterim: benden yanlış yere, yok yere kuşkulanıyorsun. Sana hiçbir zaman hayınlık etmedim ben. Edemem. Kaç yıldır evliyiz, yan yanayız. Hala başım dönüyor senlen, esrikim senlen, seviyorum seni. Her geçen gün daha büyük bir aşkla. N’olur, akkavakkızı, anla beni. Bu sevgimi hor görme. Kendininkine uydur, yakıştır. Bu satırları ilk evimizin altındaki kahvede yazıyorum. Ve ben seni o ilk günlerdekinden daha büyük bir tutkuyla seviyorum. Biz iki ayrı ırmak gibi ayrı yerlerden kopup geldik, kavuştuk bir noktada, yanı başımızdan küçük bir kol da alarak büyük bir nehir meydana getirdik; birlikte akıyoruz şimdi. Nicedir bu böyle. Hep de böyle olacak. Denize dökülene, ölene dek. Bizim için tek koşul mutluluk olabilir. Hiçbir şey bozamaz birliğimizi. “Üçüz, gözüz biz”. Sen de öyle düşünmüyor musun? Ne tuhaf, son bir iki ayda seni, benden biraz uzaklaştın, araya mesafeler, tedirginlikler sokuyorsun diye düşünürken, o sırada sen de aynı şeyleri düşünüyormuşsun. Bunlar aşkın halleri, aşkın zaman zaman kişinin önüne çıkardığı ezinçler, üzünçler herhalde. Bunu böyle yorumlamak gerekir. Bir de seviyorum seni: Tek dalımsın. Memo’yla birlikte, ama ondan da öncesin. Bunu böylece bilesin. Bilinmelidir bu.
* Kahvenin önünden otomobiller geçiyor. Bir tane de at arabası. Seni düşününce o atı da seviyorum. Çay içiyorum. Artık ıhlamur içeceğim. Ne yumuşak, çağrışımlı, bağışçı, düşçül şeydir ıhlamur. Evimizin önünde bir ıhlamur ağacı olsun. Sen saksıda da yetiştirebilirsin ıhlamuru. Gece yatakta Memo’yla hep seni konuştuk. Susunca seni sustuk. Uyuyunca seni uyuduk.
* Akşamları eve döneyim, kapıyı sen aç: gözlerin… Memo okuldan dönmüş olsun. Kaçıncı sınıfta olsun?
* Duygulu bir adamım ben. Bir film görmüştüm eskilerde; bir Fransız filmi; adı: “Je suis un sentimental” O filmdeki adam gibi miyim nedir? Öfkem belli olur, coşkum ortaya çıkar da sevincim, üzüncüm dibe akar, orda büyür.
* Yalnız seninle güçlüyüm. Sen olmasan bir anlamım olmaz. Sev beni.
* Yaşayacağız.
* Her şeyimi sana borçluyum. Sana rasladığım sıralar yıkıntılıydım. Sen onardın beni. Tuttun elimden kaldırdın. Ben de ekmek gibi öptüm alnıma koydum seni, kutsadım.
* Aşk büyüdü, aşk!
* Sen hastanedeyken her gün yazacağım sana. Seni nice sevdiğimi anlatacağım.
* Yüzüğünden öperim.
* Bundan sonra her şey daha güzel, daha iyi olacak, inan buna. Güçlü olacağız her zamankinden. Efendice, dürüst, vakur, yaşayacağız bu dünyada şimdiye kadarki gibi. Kimin malında gözümüz olmuş, kimin karısına, kızına göz değdirmişiz. Kime kıl kadar kötülüğümüz olmuş.
* Anılar: şu ağaçlıkların ardındaki binada evlendik. Sen şuradan bir otobüse binip Hendek’e gittiydin, Nihal’le falan. Kemal Tahir’lere gitmiştik, Ülkü Tamer’ler ve Buyrukçu’yla düğün eylemiştik. Avşa’ya giderken kedi için kaygılanmıştık; Çavuş; Çavuş I; sonra tuhaf bir şekilde Memo’yu andıran bir kedi geldiydi eve. Neydi adı onun? Çavuş I duvara, hayır perdeye siğdiydi. Çavuş II ise öyle şeyler yapmadı. İyi insanlardık. Ay sonlarında cebimize para kalmıyordu. Sana mavi, ak çizgili bir süveter aldıydık. Sen bana lacivert bir pantolon diktiydin. Kıyamıyorum şimdi onu giymeye, eskimesinden korkuyorum. O zamanlar bu et tanzim yeri yoktu. Seviyorum seni. Hava güneşli. Sen hastanedesin şimdi. Biliyorum, benim gelmemi bekliyorsun. Memo okula gitmek istemiyor artık. Senin yokluğun nasıl dokunuyor ona.Okula gidişi senin yokluğunla birleştiriyor olmalı. Bense eski kahvemde oturmaktayım, cebimde iki paket sigara. Karşıda Haydarpaşa garı, gri bir ev ödevi gibi. Adamlar geçiyor, yüzsüz, gözsüz, gülüşsüz adamlar.
* Böyle şeyler söyleme bana. N’olur böyle şeyler söyleme bana. Şöyle şeyler: “Ankara’ya gelince seni rahatsız etmeyiz…”; “Ameliyatta bir yanım eksik kalırsa senden ayrılırım…”; n’olur, söyleme böyle şeyler. Ben sözler karşısında renk vermem, ama içime atarım onları. N’olur, zulmetme bana. Biz sadece birleşmiş değil, aynı zamanda kaynaşmış, hal- hamur olmuş üç olmuş, göz olmuş kimseleriz. Sen ve ben yok. Sen-ben var. Bil bunu. Aslında bilirsin de bunu. N’olur! Ha?..
* Evet, anılar. Nice serüven geçirdik, ne dostluklar eskittik,bir biz ikimiz kaldık ayakta. Aynı sapta tüveyçlerini birbirine dönmüş iki çiçek gibiyiz; bir de tomurcuğumuz var.
* “Dolanırım Paris’imin sokaklarını Orda ölmeye cesaretim yok” (Apolinaire)
* Dinle ak bakışlı bir çeşme söylüyor Kaç yıldır akarım bilmem pazar yerini
* O çeşme gibiyim ben de. Sen de o çeşme gibisin.
* Seviyorum seni.
* Güvercinler rıhtımı eleştiriyor.
* Zuhal’im, Elif’im, kolum kanadım.
* Yiyeceksin, değil mi, verilen bütün yemekleri?
* Ay hiç kin tutmuyor.
* Bana her yönden güveniyorsun, değil mi?
* Anam benim. Yavrum.
* Bilmediğimiz kır kahvelerine gidelim. Ayran içelim. Eve dönüp azıcık rakı içelim, beyaz peynir ve domatesle. Evin ev olduğunu, evin şu bir günlük sensizliğinde anladım. Memo da anladı. Anladık ki dünyada en büyük acı sensizlik. N’olur, sensiz koma bizi.
* Bir günler Kars’taydım. Kudura kudura akıyordu Delice çayı. Aklımda hiçbir şey yoktu. Çünkü o sıralar sana raslamamıştım daha. Sonra sen çıktın geldin. Ortalığı güzelledin. Beni ben ettin. Memo’yu var kıldın. Sen de bizimle var oldun, unutma bunu.
* Sözcükler değişiyor. Anılar sözcüklerini değiştirmiyor.
* Gelecek, anılardan da güzel olacak. Gün daha iyi kotarılacak. Deneylerden ders alınacak. Çiçekler büyüyecek. Piliçler palazlanacak.
* Yarın gene yazarım.
* Seviyorum seni: biline.

Cemal Süreya

12 Temmuz 1972

Akşam senden ayrıldıkten sonra dolmuşla Şişli’ye geldim. Ordan Taksim dolmuşuna bindim. Ordan otobüsle Dolmabahçe’den geçerek sizin dairenin önünde durdum. Nihal’e uğradım. Sami Bey ordaydı. Beş dakika oturdum. Sonra dolmuşla Karaköy. Ordan vapur. Memo geldi. Hemen seni sordu. Annemi artık özmeyeceğim dedi. Gerçekten bu çocukta büyüklere özgü bir yan var. Her şeyi biliyor, her şeyin farkında. Sabahleyin erken kalktı, ona mavi çizgili bluzuyla lacivert pantalonunu giydirdim.
* Sen ordasın. Ve ben burda hayatımızı düşüyorum. Giderken cebime o 100 lirayı gizlice koymanı hiç unutamam. Beykoz’a ilk gittiğimiz gün kazan ve kovalarla su taşıdığımızı, hortumla su taşıdığımızı, asıl onu hiç unutamam. Doğukapısı otobüsüne yetişmek ne güzel oluyordu. Kısacası, çok güzel günler de yaşadık bu arada. Kimsenin tadamayacağı bazı mutlulukları da tattık, sanırsam. Sonunda gelip kentin iyice magazinleştiği bir semte yerleştik yeniden. Şimdiyse Başkente yolcuyuz.
* Anlamalısın beni, birtakım büyük şeylerin peşindeyim. Bazı iddialarım var, onları gerçekleştirmek istiyorum. Bunun dışında çok şeye niyetim de, vaktim de olmuyor. Bu konuda işte, asıl bu konuda anlamalısın beni. Hiçbir yönden kuşkulanmamalısın benden. Ben ki sana senin şahdamarından daha yakınım, nasıl kuşkulanırsın benden? Destekle beni (zaten hep desteklemişsindir) bak neler yapıyoruz. Nerelerden ne sular akıtıyoruz.
* Sabah. Saat 7.15. Radyoda bizim türküler.
* Saat 7.30. Memo gitti. Bu sabahki kahvaltısı oldukça parlak: 2 köfte, 1.5 yumurta, 5 adet üzüm. Öğretmen sana selam söyledi, ne zaman ameliyat olacağını sordu. “Perşembeye” dedim.
* “Saadet bir çimendir bastığın yerde biter.” (O.Rıfat)
* İşi bırakmalısın Zuhal. Senin için şart bu. Bak o zaman hayatın nasıl daha rahat, daha güzel olacak. Sabahları 9’a kadar uyursun. Çocuğu daha iyi yetiştirebilirsin. Daha önemlisi:

ELİF.

Elif diye bir kızımız olsun.Romantik bir filmin gösterildiği bir sinema dönüşü olsun o da. Ya da bir bale dönüşü. Bunu istiyorum ben. Mali durumumuz her şeyi elverir şimdi. O yönlerden hiç bir kaygın olmasın. Elif.
* Sen ne güzel bir Elif doğurursun. Başına kurdeleler bağlarsın.
* Evet, Elif.
* Şiir yazacaksın. Öyküler,anılar…ve Başkent’in en çekinilen resim eleştirmeni olacaksın. Ol!
* Ve bir gün Türk Dil Kurumu gibi birleşmemizin 40. yıldönümünü kutlayacağız. Mutlaka!
* Yarın devam ederim. Gözlerinden öperim. Oğlumuz “eşkiya” Memo ellerinden öper.
* Kalbim seninle gümbür gümbür.
* Güneş yükseliyor.
* Hadi!
Senin
Cemal Süreya’n

14 Temmuz 1972

Düşünüyorum da aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum şu senlen ben aramızdaki ilişkiye. Daha büyük, daha sağlam bu bizimki. Aşk onun içinde sadece bir kısım galiba. Ötesinde aşkla birlikte, ama yer yer, zaman zaman onu aşan başka duygular, başka esriklikler, başka baş dönmeleri de var bizde. Seni seviyorum, ve senin için her şeyim. Beni seviyorsun, ve benim için her şeysin. Bir insan için şu kısa hayatta bundan daha büyük ne olabilir ki. Acaba Mecnun Leyla’yı elde edip onunla evlenseydi, Ferhat Şirin’e kavuşsaydı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bizim birbirimize olduğumuz gibi tutkun olabilir miydi? Yangın olabilir miydi? Sen ne dersin buna?
* Şimdi Gümrük’teyim. Saat 12,15. Nahit Eruz odasında yok. Yemeğe çıkmıştır belki de. Ben de oturdum, sana bu satırları yazıyorum orda. Karşıda bir turist vapurunun güvertesinde yolcular güneşleniyorlar. Galiba bir de yüzme havuzu var güvertede. Biz de gelecek yıl bir kampa gider bol bol denize gireriz. Memo da denize girecek daha elverişli bir yaşa gelmiş olur o zaman.
* Madam, aldığım biberleri güzelce kızarttı. Optalidon ve pil de aldım. Beyaz çizgili giysim de çantamda. İçim titrer senin istediğin bir şeyi yerine getirirken.
* İçim titrer.
* Piliçleri kestim. Hepsini temizledim. İkisini buzluğa attım. Birini bu akşam bizim hayduda yedireceğim. “Annem nerde?” diye soruyor sık sık. “Annem yerde ?” “Annem hastanede, iyileşip gelecek”. Ben gidip bütün iğneleri kırcam”.”Aferin, oğlum, Nice’lerde çok uslu durdun, çok beğendim seni”. “Çok mu hoşuna gitti?”. “Çok hoşuma gitti”.
* Piliçlerin içlerini de kendim temizledim. Zor olmadı. Yalnız banyodaki pisliği temizlemek gerçekten zor oldu. Ama fay, homo derken, sonunda bu işin de üstesinden geldim. Piliçlerin ikisi fena değil boy posça; biri bir güvercin kadar. Onu Memo yiyecek. Piliçleri temizlerken güzel bir yöntem de buldum.
* Sevgilim * Hayat uzun değil sevgilim. Güzel geçirmeliyiz hayatımızı. Elif degelmeli. Elif her şeyiyle sana benzemeli. Yaşlı günlerimizde bize bir kaşık su verir. Memo da ekmek ve tuz geçirir. Senin en çok sevdiğim yanlarından biri de, sokakta yaşlı ve anlamlı bir çift gördüğün zaman duygulanmandır. Ne güzel duygudur o. Ben de öyleyim.
* Hayat için şöyle iki dize kalmış aklımda. Yabancı bir şairden : ” Hayat kısadır kuzucuklarım Yine de uzundur kuzucuklarım ” Severim ben bu iki dizeyi. İsterim, sen de sevesin.
* Evet kuzucuğum, yine de uzundur hayat
* Senede bir gün. “Senede her gün” diye okursun bu şarkının bir kısmını sen. Sana rasladığım gün susuzdum, yalnızdım Bir çırpıda içtim gözlerini * Özlem, özlem!
* “Ben ta senin yanında dahi hasretim sana” (Rabia Hatun) * Bir de şeyini severim: kızınca işe sarılırsın dört elle.
* Memo. Ne güzel çocuğumuz var. Elif daha güzel olacak. Sesi de güzel olur mutlaka. Çünkü sen. Sen ne can kadınsındır sen. Kirpiklerinin ucuyla şarkı söylersin. Buram buram tütersin Cemal Süreya’nın yüreğinde. Sen yanımda ol, gam kasavet çeker gider. Türkülenirim. Mutluluk gelir ılım ılım. Sevda sözlerinin bini bir para.
* Arpaçay’a gidelim. Munzur dağlarına gidelim. Her yere de gidilmez ki.
* Zuhal, arkadaşım!
* Bencileyin garip kişi seni seviyor. Ama sen verilen yemekleri yemiyorsun yine. Yersen, “ben sana teşekkür ederim.”
* Başka nasılsın ?

Cemal Süreya

15 Temmuz 1972

Senin eşsizliğin, bulunmazlığın üstüne ne söylesem eksik kalır. Sadelikten korkmayan bir kadınsın bir kere. O köprünün altında vb. satılan balık-ekmekten alıp yemek istemen beni çok gönendiren şeylerden biri. Sana ondan almak istemiyişimin tek nedeni midenin sağlığını düşündüğümdendir. Bunu kaç kez söyledim sana. Adapazarı’ndaki kızla -neydi adı onun?- çektirdiğin fotoğrafta senin bütün hayat tavrın gizli. En gösterişsiz koşullarda da sen, o koşullardan hiç utanmadan, hiç yüksünmeden, bir ayağını gözüpek bir rahatlıkla ileri atabilirsin.Beni nasıl savunursun sonra. Birisi bana çok şişmanladığımı söylemişti de, hemen saldırıya geçmiş, şişman olmadığımı ileri sürmüştün. Oysa pekala fazla okkalanmıştım o günler. Sen busun işte. Sevdiğini her durumda savunursun, onun kusurlarını görmezsin. Ne sevgilisin sen.
* Ama Aragon’un şu dizesi de bir gerçek : “Göğsüne bastırırken kırar sevdiği şeyi”
* O da var. Kişi kimi zaman çok sevmenin getirdiği yanlışlıklara da düşüyor. Sevdiği şeyi göğsüne fazlaca bastırırken örseliyor onu. Hoyratlaşıyor bir yerde aşk. Acaba bu gerçekten aşkın kaçınılmaz bir gereği mi ? Kimi zaman öyle belki. Ama, ben, öyle olmamalı diyorum. İnsani çizgiden sapmamalı. Aşkı insani çizgide bütünlemeli. Mutluluk da, sanırsam, o zaman bütünleniyor. Güven, mutluluğun temelidir. Güven aşkın ve her türlü aşkın, yani cesaretin, yani kavganın temelidir. Mevhibe’nin İsmet’ten kuşkulanabileceğini aklın alıyor mu? Bu noktada bir özeleştiri yaparsak, sende güvenin, bende bakımın zaman zaman aksar gibi olduğu sonucuna varabiliriz.
* Ne demiş şair : ” Aşklar da bakım istiyor öğrenemedin gitti”.
* Aynı şair şöyle bir dize de ekleyebilirdi şiirine : ” Aşklar tam güven istiyor güvenemedin gitti”.
* “İnce vızıltı”.
* Memo bugün denize gitti. Şapkasıyla. İçsel, kardeşi Gamze Ezel’le akşamdan geldi. Gece bizde kaldılar. Sabah da Memo Emrah’ı alıp kampa gittiler. Memo, bensiz gitmek istemedi. “Babam gelmezse denize gitmiyorum” dedi. Sonra ben kendisini ikna ettim. “Denize girmemek” ve “başını sabunlamamaları” şartile razı oldu gitmeğe. Akşam getirecekler. Yarın sabah da onu Perihan’lara götüreceğim.
* Seviyorum seni.
* Se-vi-yo-rum.
* Sen?
* Şimdi gidip sana bir tavuk alacağım.Seversin sen.
* Sıcak su geldi. Banyo yaptım. Akşam saat 8.30’da Ercü geldi. İçsel’ler evde olduğu için Ercü ile çıktık. Kahveye gidip oturduk. Sen uyuyabildinmi? Verilen yemeklerini yedin mi? Tavuğun bir budunu o yanındaki kadına ver, gerisini bir oturuşta yersen çok sevinirim. Werther de Charlotte’nin üst üste verdiği tereyağlı ekmek dilimlerini atıştırmadan edemiyordu. Unutma bunu.
* Yaz günleri geldi. Geçen yaz nerdeydik, bu yaz nerdeyiz, gelecek yaz nerde olacağız kimbilir? Anımsayalım o dizeleri yeniden :

“Hayat kısadır kuzucuklarım Yine de uzundur kuzucuklarım.”
* Şişli’de, Okmeydanı dolmuşlarının kalktığı yerde, salaş bir kahvehanede yazıyorum sana bunları. Cocacola içtim. Sigara içtim. Az sonra sana koşacağım.
* Bir çeşmeye koşar gibi koşuyorum sana
* Anlasana !

Cemal Süreya

BEYKOZ, 16 Temmuz 1972

Zuhal’ime Beykoz’dan yazıyorum bugün de. Saat 14.30. Sıtkı’nın orda, en uçta oturuyorum. Memo’yu seven o küçük ve efendi çocuk bu yıl da garsonluk yapıyor tatil aylarında. Fazıl Hüsnü 15’te ya da 15.30’da gelir, ben de bu arada sana iki satır yazarak bir de Beykoz’dan sesleneyim diyorum. Hava kapalı. Yağmur bile yağabilir. Sahada maç var. Takım bu yıl ikinci kümeye yükseldiği için daha bir kalabalık seyirci kitlesi var. Bununla birlikte Sıtkı’nın kahve karşıki bahçeye göre oldukça tenha. Bir minibüs şarkısı çalıyor plakta: “Aklıma gelmeyen başıma geldi”. Çayırda yine salıncaklar vb. Ayrıca büyük çadırlar kurulmuş. “Aslanları görün”, “180 metre karların altında balıkçılar tarafından bulunmuş şahane deniz kızını görün!” vb. Ne güzel yer şu Beykoz. Her taraf yemyeşil. (şimdi de o sevdiğimiz çil horoz türküsü çalınıyor). Çiçek tarhları bu yıl daha bir düzenli. Memo olsa şimdi havuzun yanına koşar, yerden topladığı gazoz kapaklarını atardı oraya.
* Akşam, senin masalı okudum ona. Artık yemek yiyeceğine dair söz verdi. Sabahleyin sütü alıp kaynattıktan sonra Perihan’a götürdüm onu. Önce biraz çekingenlik gösterdiyse de pek çabuk kaynaştı ablalarıyla. Perihan’ların küçük tartı aygıtında tartıldık. Memo 14 kg geldi. Kilo almıyor bu çocuk! Ben de ilk kez başkalarının yanında tartılmaya cesaret ettim : 82 kg. Demek ki son ayda aşağı yukarı 6 kg vermişim. Bu bana güç verdi. Ekime dek 72’ye düşeceğim.
* Ve Ercü kalabalıktan sıyrılarak ortaya çıktı. Geldi. Kahvesini yudumluyor şimdi. Hem konuşuyoruz, hem mektubuma devam ediyorum. Mutluluk. Kişi ancak eksiksiz bir mutluluğu (nasıl yakalamıştık) Beykoz’da tadabilir (saçlarımdan baharı). Bisiklete binen çocuklar geçiyor. Oturulabilecek, iyi, geniş, bahçeli bir evimiz olmalı burda. (Her anını eksiksiz dün gibi hatırlarım). Karşı masalarda gençler -hepsi de işçi olmalı- bira içiyorlar.
* Özlem, özlem !
* Sen de olacaktın ki şimdi…
* Sensiz hiç bir şey olmuyor. Her tasarım, her projem seninle. Bir su akıyorsa, bir bulut geçiyorsa, hep seninle. Seviyorum seni. Perihan o sarı çakmağı verdi. Onunla sigaramı yakıyorum.
* Köfteciyle selamlaştık. Bilirsin onun köftelerinin nefasetini.
* Bugün İçsel gelecekti sana. Gelmiştir herhal. Onun gelebilmesi ihtimali beni ferahlattı. Senin her gün yoklanman gerek çünkü. Neyse, yarın görüşeceğiz.
* Çınarlar, çınarlar.
* Pınarlar, pınarlar.
* Memo’ya sabah kahvaltısını kuvvetli yedirdim. Yalnız, nedense, makarna yemek yemiyor. Ama o yolladığın böreği bitirdi. Saat 15.30 , Fazıl gelmedi daha. Yoksa gelmeyecek mi? Belki de onun bulunduğu semte yağmur yağıyordur, o yüzden vazgeçmiştir. Ne olursa olsun, ben geldiğim için memnunum. Saat 16.30’a kadar beklerim.
* Birer çay daha içelim mi?
* Anımsa : Ortaçeşme, Onçeşmeler, Yalıköy, Akbaba, Dereseki, Doğukapısı, Yuşatepesi. Ahmet Hamdi Bey Sokak – 15. Tavuklar, horozlar. Yediveren güller. Ekşi erikler. (Duydum ki şimdi ağlıyormuşsun). * Dün gece bütün Papirüs’leri ortaya döktüm. Sayı sayı ayırdım. Güç oldu, ama temiz bir sonuç çıktı ortaya. Her sayı ayrı bir paket meydana getirecek. Her kümeden birer sayı ayırarak takım yapmak kolay olacak. Ayrıca hangi sayıların az, hangi sayıların fazla olduğu da meydana çıktı. Böylece, hangi sayıdan çok fazla varsa o fazlalığı tasfiye edebileceğiz giderken. Fazla yük olmasın. Her sayıdan en fazla 50-60 tane götüreceğiz. Bazı sayılardan 100’er tane var oysa. Bazı sayılar ise 25-30 çıkıyor. 50’den fazlasını eleyelim en iyisi. Sen ne dersin bu konuda.
* Perihan’a o Almanlar yine gelmiş. Bazı hediyeler getirmişler. Bunların arasında ince güzel bir korse ile külot çoraplar var. Çok zarif külot çoraplar. Bunlara senin için talip oldum. Sen bir gör de gerekirse alırız. Ben çok beğendim. Perihan’a olan son borçları da işledim ondaki hesap kağıdına. Borcumuz 4049.25 lira oldu. Trabzon yağını 27 liradan hesapladık. Seneye bir teneke yağ ısmarladım.
* Seviyor musun mektuplarımı? Ben seni çok seviyorum.
* Saat 16.10 Fazıl gelmedi. Sahadaki maç değişti. Başka takımlar oynuyor şimdi.
* Çocukluğumu bu ilçede geçirmişim sanki. Öyle içten bir sevgi var içimde Beykoz’a karşı. Evin oraya gitmeyeceğim. Evin başka sahipleri şimdi.
* Sıtkı sahneyi daha güzel düzenlemiş bu yıl. Perdeler de alesta duruyor. Fabrika sinemasında ne oynuyor acaba?
* Çocuk arabasına koyar getirirdik buraya Memo’yu. Bir gün Zeyno Elif’i de getirelim olur mu? Tükenmez kalemin mürekkebi bitti. Dolmakalemle devam ediyorum. Bu mürekkebi seviyorum. Senin göz rengini, başka bir açıdan çağrıştıran bir yanı var galiba. Bu mürekkeple de yineleyelim gerçeği: Seviliyorsunuz Madam. Madam, Oklahama’ya gitmek isterim sizinle. Şikago’da kalabalık bir caddede yürümek isterim. Zeyno Elif, nerdesin sen allahaşkına.
* Simit ve çay… Olsa da beraber içsek.
* Saat 16.40. Fazıl yok. Bundan sonra gelmez. Gelmesin. Gelse mektup daha kısa olurdu. O da işime gelmez. Verilen sözü yerine getirmede bizim kuşak kazandı. Bundan sonra gelmesini de istemem. Ne güzel konuşuyoruz Ercü’yle. Birlikte Kadıköy döneriz. Hem Fazıl gelseydi, ne de olsa, rejimi biraz bozacaktım. Şimdi keyfim daha yerinde. Gelmediği için tabii. Gelen gelir arkadaş, gelmeyen donakalır. Bu böyledir. Ve iyidir.
* Daha önemli bir maç oynanacak ki sahayı kireçle çiziyorlar şimdi.O maçın birinci devresini seyrettikten sonra gideriz. Saat da bu arada 17 olmuş. Şimdi sen ne yapıyorsun? Oda arkadaşınla mı konuşuyorsun? Pencereden o “yapıp da sonradan pek beğenmediğin bir manzarayı” hatırlattığını söylediğin kartpostal görünümüne mi bakıyorsun? Banyo yaptın mı dün? Beni düşündün mü?
* Evet, yeniden başlangıçtaki ilk ürpermelere döndük yine. Ama aslında o hiç yitmemiştir ki.
* Okmeydanı uzaktır kuzucuğum Yine de yakındır kuzucuğum.
* Yarın yine devam ederim.
* Gözlerinden.

Cemal Süreya

BEYKOZ, 16 Temmuz 1972

Sevgili Zuhal Dün Beykoz’dan yazmıştım sana. Bugün de dünün son haberlerini ayrıca vermek gerekiyor. Dün Beykoz’da Sıtkı’nın kahvesinde saat 17.45’e kadar bekledik. Fazıl Hüsnü gelmedi. Biz de yürüye yürüye Beykoz iskelesinin oraya döndük; niyetimiz artık bir otobüse binip gitmekti. Bir de ne görelim, Ercülerin binanın altındaki lokantada Fazıl Hüsnü oturmuş, pencere önünde içki içmiyor mu? O da bizi farketti. Gittik yanına, meğer o da tam saatinde gelmiş Beykoz’a. Ancak buluşacağımız kahvede anlaşmazlık olmuş. Ben onu Sıtkı’da beklerken, o da beni Dalyan kahvesinde beklemiş. Sonra da benim gelmediğim sanısıyla gidip o lokantaya oturmuş. Neyse, yeni bir şişe rakı açıldı. İçtik. İstanbul’a saat 22’de döndük. Gece Perihan’lara gittim, Memo uyuyordu. Gündüz onu plaja götürmüşler. Sabah erkenden çocuğu alarak Kadıköy’e döndüm. Kahvaltıyı Perihan’da yaptı tabii. Tereyağlı-reçelli ekmeği sevdi. Bir buçuk da yumurta yedi. İki adet te zeytin. Yalnız arabaya binerken yine ağladı. Okula gitmek istemiyor. “Evimde oturucam” diyor da başka şey demiyor. Ne yapacağız ? Çocuk biliçlendikçe ana okulunu daha çok reddediyor. Haklı da elbet. N’olur işten ayrıl.
* Altın Bilgi ve Altın Eller posta çeklerini Kadıköy postanesinden havale ettim. Saat 10. Eski evimizin altındaki kahveye geldim. Ordayım şimdi. Hava yine kapalı. Yine seni düşünüyorum. Bakalım yarın ameliyata alacaklar mı ? Alırlarsa çok iyi olacak, kurtulacaksın.
* Sana “a” dergisinde yayınlanan şiirimi getiriyorum. Adı: “Onlar için Minibüs Şarkısı”. Değişik bir şiir. Düzyazıdan korkmayan, düzyazıdan yararlanan bir şiir. Gerçi bu şiiri biraz biliyorsun. Ama son halini görmedin. Bakalım nasıl bulacaksın.
* Dün gece saat sabaha karşı 2’de falan Hasan geldi. Avrupa seferinden bize iki karton Gordon Smart getirmiş yine. Hesap kağıdına 100 lira daha işlenecek.
* Bir de Tekelin çok güzel bir votkası çıkmış; Binboğa. Gerçekten çok enfes bir şey, en iyi Rus votkaları ayarında. İçine hiç bir şey koymadan da içilebiliyor. Hani sen derdin ya, “içimser” bir içki. Yalnız fiyatı fazla. Küçük şişe 20 lira. Bir gün karşılıklı içelim, ha?
* Şiir, hikaye ve roman… her şey yeniden başladı.
* Yine de uzundur kuzucuklarım. * Steinbeck olsa bizi anlatan bir yapıta şu cümleyle başlardı : “Bu Memo’nun, Memo’nun annesinin, Memo’nun babasının ve Memo’nun evinin öyküsüdür”.
* Memo’ya evi bağışlamayacak mısın ?
* Tevfik Akdağ Biraz süt sağ
* Yine kavgalanmış Tevfik ile Gülderen. N’olur biz bu bakımdan kimselere benzemeyelim. Bunda senin rolün büyük. Sen ki dişi kuşsun.
* Yaşlanıp öyle kolkola yürüyelim mi? Ne güzel yaşlanırsın sen. (Gümüşümü isterim.)
* Memo niçin makarna yemiyor mu? Biliyor musun, Tak-Tak makarnaların hepsi benimdir diyormuş.
* Müjgan Hanım çıktı apartmandan, yamru yumru yürüdü, gitti.
* Pir Sultan söyler: “Yanarım yanarım tütünüm tütmez Çıkarım bakarım bülbülüm ötmez Çalındım çırpındım ellerim yetmez Dibi bir kararsız göllerde kaldım”.
* Yine Pirimizden: “Gider isen bu il sana yurt olsun Münafıklar aramıza kurt olsun Ben ölürsem yüreğine dert olsun Geçti dost kervanı eğleme beni”
* Pir Sultan’a girdim. Bir buçuk ay içinde bu araştırmayı bitirmem gerek. İşin üstesinden gelebilirsem güzel bir çalışma ürünü çıkacak ortaya. Madam Bovary’nin parasıyla televizyon, Pir Sultan’ın parasıyla çamaşır makinesi alacağım sana. İkisinin bedeli ikisini almaya yetecek. Seni yaşatacağım. Dalım, çiçeğim. Günlerimiz daha iyi olacak. çünkü Necati Cumalı’nın dediği gibi, “Yaşar iyi ve güzel olan”.
* Sıcak su vardı. Sabahleyin yine banyo yaptım.
Seni sevmek ne güzel!
Kadınım Yarim
İpekböceği sesli sevgilim!

Cemal Süreya

18 Temmuz 1972

Sevgilim, demek yarın ameliyat olacaksın. Bir bakıma da iyi oldu bu. Kurtulacaksın çünkü. Ağrıların bitecek. İnşallah bu son olur. Son olmaması için hiçbir neden yok. Seni çok seviyorum. Dediğin gibi yine yine başlangıca geldik. Başlangıçtaki ilk duyguların katkısızlığına. Bu satırları vapurda yazıyorum. Teknenin sarsıntısından ötürü yazım biraz titrek ve okunaksız oluyor, kusura bakmayacaksın. Her yerde, her zaman yazmak istedim sana.Her koşulda haykırmak istedim aşkımı, sevgimi, sana karşı olan tutkumu. Vapurda da, otobüste de, hatta yürürken de. Anlayasın istedim beni. Güvenesin, ileriye umut bağlayasın istedim. Sana ameliyat öncesi son yemek olarak komposto ve çorba getirmişlerdi. İçtin mi onları ? Söz vermiştin. İyi kızsın sen, eşin bulunmaz. Menendin yok. Bunları ben söylüyorum, anlamalısın. Şimdi saat kaç ? Onu bile bilmiyorum. Tek bildiğim, tek düşündüğüm sensin, senin sağlığın, rahatlığın, mutluluğun. Tek şey budur. Yarın sabah kurtulacaksın ve her geçen gün her şey daha iyiye gidecek. Şimdi vapur Haydarpaşa önlerinde ilk dalgakıranın önlerinde. Kaç kez birlikte geçtik burdan. Ne sözler söyledik. Ne bakışmalar oldu aramızda. Ne çaylar içtik. Ne yalan söyleyim, o zaza kızının yanında oluşu ayrı bir ferahlık veriyor bana. Adı neydi onun ? Saadet mi ? Her neyse, o sana bakar, seninle ilgilenir diyorum. Bir de şunu diyorum: geçmiş günler geleceklerden daha parlak değil. Buna inanmanı istiyorum. Seni evrence seviyorum.
* Akşam. Evdeyiz. Memo’ya yemeğini yedirdim. Necati Tosuner geldi. Ona biraz rakı sundum. Ben de biraz içtim. Memo’yu uyuttuktan, Necati de gittikten sonra oturdum soyut için yazdığım yazıyı kolayladım. Yazının başlığı: “Deneme Üstüne”. Aklımda hep sen vardın. Geçen seferki ameliyatı anımsadım. Sen ameliyat olurken ben ne yapacağımı bilmiyor, bir yandan da birkaç kuruş elimize geçer diye oturmuş, “Goriot Baba” çevirisine bir iki sayfa eklemeye çalışıyordum. O hastane çıkış gününü hiç unutamıyorum. Derin bir çizgi çekmiş belleğime. Paramız yoktu. Cem yayınevinden 1000 lira alacağımız vardı, ve yayınevi, çok önceden haber vermiş olduğum halde, bu parayı gününde ödememişti, ya da ödeyememişti. Sonuçta o gün seni bir taksiye bile bindirememiştim. Yürüye yürüye Şişli’ye inmiş, ordan Karaköy dolmuşuna, Karaköy’den de vapura binmiştik. Ne güzel günlerdi onlar. Bizim sevdamız böyle günlerden de geçmiştir. Ama biz o günleri de çok severiz, değil mi ? Yaşadığımız günlerdir, birbirimizi tanıdığımız günlerdir. İyi, kötü günler geçirdik. Çoğunca da iyi günler. Öperim o günleri.
* Salonda oturuyorum. Ve sık sık yatak odasına giderek Memo’yu yokluyorum. Uyuyor. Rahatsız bir uyku düzeni var bu çocuğun. “Çişin var mı yavrum ?” “Yok.” Dönüyor, uykusunu sürdürüyor.

19 Temmuz 1972

Ameliyat günü. Sabah erkenden kalktım. Memo’yu hazırladım. Okula yolladım. Ne tuhaf, en çok bugün ağladı. Sonra ben Soyut için yazdığım yazıyı temize çektim. Çıktım. İskele’de Necati Tosuner’le buluştuk. Yazıyı Soyut’a o götürecek. Vapurla beraber karşıya geçtik. O Cağaloğlu’na gitti. Ben Şişli dolmuşuna bindim. Sana geldim. Yoktun. Oda arkadaşın anlattı, ameliyata biraz geç almışlar seni. Hemşire bir yanlışlık mı yapmış ne. Saat 12’ye kadar odada bekledim. Sigara içtim. Üç aşağı beş yukarı dolaştım. Böyle durumlarda hep kötü şeyler gelir kişinin aklına. Kişi hep kötü ihtimalleri düşünür. Aslında biliyorum da tehlikeli bir ameliyat olmadığını. Ama her zaman böyle bir duygu var insanda. Gidip çekmeceni açıyorum. Ordan bir sigara alıp içiyorum. Yüzüğün, saatin, nezle mendili, bir tabakçık ta zeytin-peynir vb. Her şeyini bırakıp gitmişsin işte. Burun kemiğimde bir sızlama. Nihal’e de haber veremedik. Saat tam 12’de arabalı sedyeyle getiriyorlar seni. Geçen ameliyata göre daha bir kendinde görünüyorsun. Gözlerinde yaşlar. Öpüyorum yüzünden. Kurtuldun diyorum. Kurtulduk. Memo’yu soruyorsun ilk. İkinci cümlen canının çok yandığı üzerine. Üçüncü cümlen de şu: “Yüzüğümü ve saatimi tak!” Saatini takıyorum. Yanlış takmışım düzelttiriyorsun. Yüzüğünü takıyorum. Seni sevdiğimi söylüyorum. Dudaklarında hafif bir kıpırtı, gözlerinde, her şeye, bütün acılara, güçlüklere karşın, bir sevinç gölgesi. Mutlusun. Sağol! Hayat bu, hayatımız bu bizim. Bölüşegeldiğimiz bu hayatı yine bölüşüp sürdüreceğiz.
* Yanında kimse olmazsa kendini uykuya daha rahat verebilirsin düşüncesiyle saat 14.15’te yanından ayrıldım. Gidip Doğan Yel’e uğradım. Onunla çıktık. Bir yerde oturup konuştuk. Sonra ben Kadıköy’e, eve geldim. Memo’ya yemeğini yedirdim. Perihan’la Hasan telefon ettiler. Perihan eve gelip çamaşırları, bulaşığı yıkamak istediğini söyledi. Kirli gömleğini, Memo’nun gömleğini, çorapları alıp Perihan’lara gittik. Yarın okula gitmeyecek Memo. Perşembeyi halasında, cuma ve cumartesiyi teyzesinde geçirecek. Pazar da İçsel bakar. Ondan sonra da annen gelir herhalde. Öğretmenine de 10 günlük ücret olarak 150 lira vereceğim yarın. Gerekirse ilerde biz size yine telefon ederiz diyeceğim.
* Bu geceyi nasıl geçirdin? Tuvalete gittin mi? Gidebildin mi? Oda arkadaşın bu konuda sana bir yardımı olabildi mi? Bunu çok merak ediyorum. Hep aklımı kurcalıyor. Bu geceyi atlatırsan daha rahat olacaksın. Her geçen gün daha iyiye doğru gideceksin.
* Zuhal’im, umudum.
* Kendine iyi bak.
* Gözlerinden, gözlerinden.

20 Temmuz 1972

Sabahleyin Memo’ya okula mı gitmek istediğini yoksa halasında mı kalmak istediğini sordum. Cevap: “Beni evime götür”. Hayır, yine soruyu yineledim: “Okul mu? Hala mı?” “Hala!” dedi. Onu orda bıraktım, dolmuşa atlayarak 7.30’da evin önüne geldim. Okulun arabası geldi. Öğretmene 150 lira verdim. Memo’nun evde kalacağını söyledim. Gerekince yine arayacağımızı sözlerime ekledim. Böylece Memo, kavgasında galip çıktı.
* Şimdi vapurdayım. Nahit Eruz’a uğrayacağım. Saat 11.30’da sana geleceğim. Kazandibi getireceğim. Domates ve üzüm belki dokunur. Onları yarın, öbürgün getiririm. Dedikleri gibi çay verdiler mi? Gece inlemişsindir. Ben de uyuyamadım. Kalkıp sana mektup yazdım; bir şiirim var, onunla uğraştım biraz. Perihan gömlekleri, çorapları yıkamış, ütülemiş. İyi oldu onlara gittiğimiz. Perihan bugün hastaneye gelecek galiba. Ben, “Gitme, başka bir gün seni götürürüm dedim” dedim.

21 Temmuz 1972

Bugün nasılsın? Birşeyin olup bitmesi olayı önemlidir, ondan sonrası çorap söküğü gibi gelir. Senin durumun da öyle şimdi. Gün günden iyiye doğru yöneleceksin. Akşam Perihan’lara gittim. Gece yine orda kaldık. Memo bugün de orda. Nihal’lere belki yarın götürürüm. Alıştı çünkü. Dicle ile oynayıp duruyorlar. Perihan’a demiş ki: “Benim bir halam daha var; ben onu daha çok seviyorum. Çünkü o daha güzel.” Görüyorsun oğlunun azizliklerini, muzipliklerini. Perihan onun gerçekte çok uslu ve utangaç bir çocuk olduğunu söylüyor.
* Dün Perihan gelmiş demek. Nasıl geldiğinin, seni nasıl bulduğunun serüvenini anlattı. İyi kızdır Perihan. Akşama doğru E yayınevine uğramıştım. Buyrukçu ordaydı. Birlikte çıkıp biryerde oturduk. Sana çok selam söyledi. Buyrukçu Eylülde Ankara’ya yerleşiyor. Mualla’nın ailesiyle de anlaşmış bu konuda Ankara’da ev tutulacak. Misli yurtdışından döndükten sonra Buyrukçu Ankara’ya gidecek ve boşanma işlemlerine başlayacak. Bu sefer daha ciddi ve kararlı görünüyor. Onun ne işleyeceği belli de olmaz, o da başka.
* “Annem ne yapıyor baba? Ne zaman gelecek?” “Kimi seviyorsun en çok?” “Anne-babamı.”
* Bana da Cemal anne diyor bugünlerde. Dicle’ye “dagıl dugul” diyor.
* Neler demiyor ki.
* Benim o son şiir büyük yankılar uyandırmış. Günlerce üstünde tartışılmış. Kimileri çok önemserken, kimileri “hadi canım sen de” gibisinden laflar etmişler.
* Şimdi bir şiirim var, bitmemiş. Onda şöyle iki dize var: Dinle küçük bir kız söylüyor Koparmasınlar beni koparmasınlar beni. Hadi iki dize daha ekleyeyim buna;

Dinle Pir Sultan Abdal söylüyor Sesinde gökyüzü ve binlerce ipekböceği

* Bir İtalyan gemisi vardı, demir aldı demin. Mavi, dev bir gemi. Kimler var içinde. Böyle anlaşılıyor ki bu satırları Nahit’in ordan yazmaktayım. Zaten gümrük şu günlerde sana gelirken ya da senden dönerken bir durak oluyor benim için. Maliyeye daha hiç uğramadım.
* Sevmek ne uzun kelime!
* Derin deniz mavisi.
* Ne zaman geleceksin?
* İçsel geldi mi? Son sıralarda ondan hiç haber çıkmadı. Kışa televizyonun olacak. Memo üç yaşını doldurmuş olacak. Saat 17’lerde ortalık kararacak. Şarkılar söyleyeceğiz. Radyodan fasıllar dinleyeceğiz. Ama yazda, güzde de yapacağımız işler var. Yapılacak çok şey var.

* Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim.
Elimde uçuk mavi bir kalem, cebimde iki paket cigara.
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz
“Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz.”
Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere,
O gülün yüzü gülmüyor sensiz.
O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı
Hepten hüzünlü bugünlerde
Gür ve coşkun bir günışığı dadanmış pencereye Masada tabaklar neşesiz
Koridor ıssız
Banyoda havlular yalnız
Mutfak dersen derbeder ve pis Çiti orda duruyor,
ekmek kutusu boş
Vantilatör soluksuz Halılar tozlu
Giysilerim gardropda ve şurda burda
Memo’nun oyuncak sepeti uykularda
Mavi gece lambası hevessiz
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi
Radyo desen sessiz
Tabure sandalyelerden çekiniyor
Küçük oda karanlık ve ıssız
Her şey seni bekliyor
her şey gelmeni
İçeri girmeni
Senin elinin değmesini
Gözünün dokunmasını,
ve her şey tekrarlıyor
Seni nice sevdiğimi.

Cemal

22 Temmuz 1972

Dün senden ayrıldıktan sonra eve gittim. Akşam geç saatlere dek bekledim. Memo gelmedi. Sonra Madam söyledi; Nihal telefon etmiş; bu gece Nihal’lerde kalacaklarmış; hoşuma gitmedi bu; çünkü oğlumla beraber olmak isterdim. Sanırım Memo da beni aramıştır. Böylece, annenin gezme sevdası daha ilk günden başladı bile. Her neyse, seni düşündüm bütün gün, bütün gece. Bizim ne büyük mutluluğumuz, ne kocaman aşkımız var; başka kişilerin düzenimizi bozmalarına izin vermemeliyiz.
* Şimdi daha iyisin ya. Bugün dördüncü gün. Elif ne zaman doğacak acaba? Onun için neler düşünüyorum bilsen. İşten ayrılacaksın. Derginin sahibi olacaksın ve bu sıfatınla Bağ-Kur’a bağlı prim ödeyeceksin. Böylece 7-8 yılda emekli olman ve sözgelimi 2000 lira (hiç değilse 1500 lira) emekli aylığı elde etmen mümkün. Tabii bu bizim yaratacağımız prime bağlı. Ayda senin için 250-300 lira ödeyebiliriz.
* Sen yoksan, bir de Memo yoksa duramıyorum evde. Yalnızlık duyuyorum. Onun için gece Ercü’ye telefon ettim, o geldi; bir duble rakı verdim. Sonra da pişman oldum çağırdığıma, çünkü saat 11’de uyku bastırdı beni; o ise gitmeyi bir türlü akıledemiyor. Bayağı sıkıldım.
* Seni hayırlısıyla en geç önümüzdeki cuma ya da cumartesi günü eve götürebilsek… Şimdi bütün derdim o. Yoksa sen hastaneden çıkmadan ayın 30’u akşamı burdan gidersem,gözüm arkada kalacak. Eğer böyle bir şey olursa, n’olur, eve geldiğin gün telefon et bana, Ankara’ya. İçim ancak o zaman rahat eder.
* Annen ortalığı süpürmüş. Gerçekten de ortalık toz duman olmuştu 10-12 günde. Sen yokken ben bardağı bile mutfağa götüremiyorum. Tırnaklarımı bile kesemiyorum, bilesin bunu.
* Sevgiler içinde Zuhal sevgisi.
* Bu arada Pir Sultan çalışmaları aksadı. Pazartesiden itibaren bütün gücümle ona abanacağım. Ağustos sonuna kadar bitirmeliyim onu. Gazeteye vermeden önce bir kez senin okumanı, eleştirmeni, bir de imlasına bakmanı rica edeceğim. Bunu yaparsın, değil mi?
* Bir de şiir yazıyorum bu arada. Ayrı bir şiir. Uzun bir şiir. Hiç yayımlanmayacak. Sende kalacak. Bir şairin, sevdiğine en büyük armağanı, yayımlanmayan, hiç de yayımlanmayacak bir şiir olabilir. Böyle düşünüyorum. Her yıl böyle bir şiir yazacağım sana. Saklarsın. İstersen ben öldükten sonra yayımlarsın. Ben ölene dek yayımlamak yasak. İstersen sen de hayatın boyunca sakladıktan sonra Memo’ya verirsin. O ne isterse yapar.
* İnsan bazı şeyleri geç keşfediyor. Meğer tam Okmeydanı dolmuş durağının önünde bir kahve varmış. Zemin (yani bodrum) katta olduğu için şimdiye kadar görememişim. Oysa 13 gündür, hastaneye gelmeden, oturup mektuplarımı yazacak bir yerin ne kadar sıkıntısını çekmiştim. Bayağı bir sorun olmuştu bu benim için. Kadıköy’deki kahvede mi, Nahit’in Karaköy’deki odasında mı, yoksa Şişli’de bir pastanede mi oturmalıydım. Ama, işte, bugün, bir pınar gibi buldum o kahveyi. Kahve deyip geçme, önemlidir. Ve oturup hep aynı yerde yazmak eğilimi vardır bende. Evde ya da dairede masamın yeri değişse düzenim bozulur. Kolum kanadım kırılmış gibi olur. Bir süre gerçek havama giremem. Daha tuhafını söyleyeyim, hep aynı tuvalete gitmek isterim. Sinemada aynı koltuklar çeker beni. İnsanlarda da öyle. Yeni biri, yeni bir arkadaş sıkar beni. Neler konuşabilir insan yeni bir kişiyle. Yeni bir kişiyle dost olunabilir mi? Bu yüzden diyorum ki insan anılarıdır. Kabul edeceğim tek yeni kişi Elif Zeyno olabilir. O da yeni sayılmaz; bizim (senin, benim, Memo’nun) yeni bir biçimlenişi, yeni bir dirim kazanması belki.
* Selam ona
* Selam sana

Cemal Süreya

23 Temmuz, pazar, BEYKOZ

İşte yine Beykoz. Saat 15. Kim derdi ki bir hafta sonra yine buraya, Sıtkı’nın gazinoya (Gazino Sıtkı) geleceğim, aynı masaya oturup sana bir mektup yazacağım. Ama oluyor işte. Biraz sonra Ercü de gelecek. Eve gidip (Hasan Gani’nin evine) dergilerden 12. ve 17. sayı ayıklaması yapacağız. Tabii ayıklanacak dergi kalmışsa. Hava çok güzel. Hafif bir de esinti var. Sizin orası nasıl şimdi? İçsel gitmiştir. Ameliyatın 5. günü bugün. Oysa geçen hafta bu masada Fazıl Hüsnü’yü beklerken ameliyattan henüz bir haber yoktu daha. Hayat bu, zaman olayları geride bırakıyor, örtüyör. Gün gelecek, hastane ve ameliyat da bir anı olacak, Okmeydanı’ndaki koğuş da, tıpki Şişli hastanesindeki koğuş gibi uzaklara kayacak, az görünür bir kimlik kazanacak. Ama Okmeydanı’ndaki yaklaşışımız bize kalacak, bizim olacak, yaşantımızın bundan sonraki evresiyle kaynaşacak.
* Kahveye gittiğim anda Memo’nun şarkısı çalıyordu; “Kendim ettim kendim buldum, eyvah eyvah!” İşte o şarkı çalıyordu. Annem çamaşırı yıkadı. Memo ile öğleye doğru Ayla’lara gittiler. Annen boyunca Sakıp’tan söz ediyor. Kızıyorum biraz buna. Oysa, biliyorum, kızmamak gerek böyle şeylere. Doğal bir şey Sakıp’ı ağzından düşürmemesi. Nedenini de buldum; Memo sıradışı bir çocuk, üstün bir çocuk. Oysa Sakıp tam annene göre bir çocuk. Nihal’le sana karşı duygularını da bu mantıkla yorumlayabilir miyiz acaba? Herkeste kendi adamını, kendi esprisini arama eğilimi var galiba. Sence de öyle mi?
* Eskiden de gelip bu masaya otururdum. Sondan bir masa bırakarak en uçta oturmak. Huyumdur benim. Akşoti geldi demin. Akşoti’de söz etmiştim sana, belki anımsarsın, hani bizim damı aktaracaktı. Beykoz’un yahudisi. Yahudi ama yoksul bir adam. Ona bir Coca-Cola ısmarladım ve gitti. Yolda Kör İbrahim Efendiye de rasladım; görmemiş gibi davrandım, adımlarımı sıklaştırıp yürüdüm. Yine maç var sahada. Burda hayat hep aynı geçiyor, ve bu tekdüzeliğin ayrı bir güzelliği var, inkar edemeyiz. (“Can alıcı bakışları gözünde gözünde.”)

* Seni doyurmak
Seni giydirmek
Seni uyutmak
Seni güldürmek
Seni yaşatmak

* Evet, evet, Beykoz’da oturmalı. İlerde gelip buraya yerleşmeli. Büyük ve her olanağı bulunan bir ev, bahçe, küçük bir araba. Yapıtları burada yazmalı, arabayla Boğaz köprüsünü geçerek yayınevlerine götürmeli. Buna varsın, değil mi? 13 yıl sonra burdayız. Yaşarsak tabii. Memo 16 yaşında olur o zaman, çayırda top koşturur, bisiklete biner. Elif Zeyno -ki 10-12 yaşındadır- senin dizinin dibinden ayrılmaz. Elif’tir o! Çiçekleri o sular. Elif bir su! Elif kibrit versene! Elif aşağı Elif yukarı. Bende böyledir. Anılarla düşler iç içe gelişir. Birbirinden ayrılmaz. Düşler anıların kız çocuklarıdır. Sen yaprak bakışlı küçük kız, eğil bir yol öpeyim yanağından.
* ” Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de “

(Aragon)

* Bizi bir kamyona doldurdular. Tüfekli bir erin nezaretinde. Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular. Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler ağlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, o polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki. Anam sürgünde öldü, babam sürgünde öldü. Memo’ya ve sana duyduğum sevgide bu ölümleri de, bu öksüzlükleri de değerlendirmelisin. Aşkımın tandırdan yeni çıkmış bir yufka gibi her dem sıcak ve taze olduğunu anlamalısın. Yüksek öğrenim yıllarında Başkent sokaklarında ceplerimi ellerime doldurarak yürürken ileride bir karım olacağını, çocuklarım olacağını düşünürdüm. Yüzsüz, bedensiz bir şeydi bu kadın; bir gölge gibi düşlerimin arasından sıyrılır, geçer giderdi zaman zaman. Sensin o kadın. O çocuklar Memo ile Elif. Annemle babam Bilecik’te Şoşa’nın yanında yanyana iki mezarda uyuyorlar. Annem 1939’de, babam 1957’de öldü. İki ölüm arasında 20 yıllık bir ara var. Ama işte ikisi de yanyana yatıyor. Birgün gidelim. Gidelim mi? Büyükannemle Hasan amcam da şu koyu yeşilliğin altındalar. Ama yanyana değiller. “Sizin hiç babanız öldü mü?”

* Biz gözyaşımızı gizleyen insanlarız.
Biz kahkahamızı da gizleriz.
Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız.
* Seni seviyorum.

* Cemal Süreya

24 Temmuz 1972

Sevgilerle. * Dün görüşemedik. İki yüzyıl görüşmemişiz gibi geldi bana. Ve üç yüzyıllık görestim seni. Önce dünün haberlerini tamamlayayım. Eve gittim, kimse yoktu. Saat akşam yediye kadar bekleyip bir daha gittim, yine kimse yok. Beykoz’lara kadar bir daha gitmek zorunda kalmamak için sonucu almadan dönmemeye karar verdim. Saat sekizde Ercüment’le birlikte gittik. Yine kimse yok. Ercüment karnının aç olduğunu söyleyerek benden ayrıldı. Gece voleybol maçı varmış, yemekten sonra oraya gidecekmiş. Ben evin bahçesine girdim. Kuyunun üstüne oturdum. Hem bekledim, hem de inen karanlıkla birlikte burda geçen günlerimizi yeniden yaşadım. Köpek havlamaları kuş seslerine ne güzel karışıyormuş burda. Nihayet saat dokuzda kiracılar geldiler. Neyse ki dergilerin büyük kısmını atmamışlar. Hemen tarama işlemini yaptım. Eksik sayıları aldım. Bir paket yapıp yola çıktım. Eve geldiğimde saat 11’i buluyordu. Memo uyuyordu.
* Bugün Nahit’e uğradım sabahtan. Mesut beni aramış. Suat’ın değil onun arabasından yararlanacağız. İnşallah Cumartesiye kadar (en geç) çıkarsın. Bak ameliyatın altıncı günü oldu bile. Sana istediklerini aldım.
* Elif! Yani hem Elif Sorgun, hem Elif Zeyno.
* Şimdi o Şişli’de keşfettiğim kahvedeyim. Her yerden yazıyorum sana. Gerekirse Nikaragua’dan, Kongo’dan, Çin’den de yazarım. Kahve kalabalık. Kağıt oynayanlar, tavla oynayanlar, tartışanlar, fısıldaşanlar, hiçbir şey yapmayanlar… Memo son günlerde seni daha çok söylemeye başladı. Günler geçtikçe özlemi de ağırlaştı herhal. Ama anneannesinden çok memnun. Öyle ya, ben sokağa çıkarken artık eskisi gibi ağlamıyor. Ama akşama mutlaka gelmemi de şart koşuyor. Şimdi düşgücünü daha da başka türlü çalıştırmaya başladı. Boyuna masallar, öyküler anlatıyor. Öcü At ile Tak-Tak arasında olaylar uyduruyor. İşte kayıp arabasını Tak-Tak alıp Öcü At’a vermişti de… falan filan. Öcü At mı döver Tak-Tak mı? Hangisi daha güçlü? Hangisi hangisini kuyuya atacak? Boyuna bir kuyudan söz ediyor.
* “Baba, anneme gittin mi?” “Annem gelecek mi?”
* Seni ne kadar da seviyor.
* Sigaran bitmiştir. Kibritin bitmiş. Akşamları bir kadeh rakı içiyorum. Ufak bir Yeni Rakı’yı bir haftada bitirmecesine. O da yetiyor. Kilo düşmede bir durma oldu galiba. Akşamları biraz fazla mı yiyorum ne? Olsun, bu gidişten memnunum ben. Eylül’de değilse de Ekim’de giyeceğim elbisemi. Sen hastaneden çık, bir kravat alacağım o gün.

* Sevgilim bir günün ortası şimdi
Taşıtlar hızla gelip geçiyor, her yer kalabalık, Ben seni düşünüyorum bir bodrum kahvesinde
Uzat bana uzat ellerini
İzinli askerler görüyorum, kırıtarak yürüyen işçi kızlar
İstanbul her günkü yaşantısı içinde, uğultulu,
Güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor

Ben seni düşünüyorum seni
Hani tıpkı o ilk günlerdeki gibi
Kalbim diyorum kalbim
Daha dün tezgahtan çıkmış bir su sayacı gibi
Aşkı anılar besliyor düşler kadar
Bu yüzden diyorum ki aşk eskidikçe aşktır
Sevgi eskidikçe sevgi

Günümüz ekmeğimiz, türkümüz
Çoluğumuz çocuğumuz
Binalar yan yana yükselip gidiyor
Vapurların ağzı köpük içinde Uzaklarda ne kapılar açılıyor
Trenin biri bir istasyona varıyor
Ordan çıkıyor biri.

Her şey biliniyor her şey
Sen biliyor musun bakalım
Seni nice sevdiğimi?
Üstüne titrediğimi?

Geldiğimi?
Gittiğimi?

Hadi!

Cemal Süreya

sevgi+eskidikce+sevgi Onüç Günün Mektupları

Şiiri Yazılamayan Şehir

Gökçe atlar üstünde fethe uçan cihangir:
Bu pürfüsun şehire nasıl yazılır şiir?

Bir masal diyarının gölge-ışık Kaf’ını
Kalem çizebilir mi mânâ fotoğrafını?

Medine-i fâzıla, kutsanmış dersaadet
İstanbul sevda gibi, ölüm gibi mücerret

Yakamoz şehrâyini, tılsımlı, aşkın-verâ
Sözle şerh edilemez bu ilâhî manzara

Sanatın bütün sırrı mazmun olsa yine zor
İstanbul nûr revnakı, İstanbul bir metafor

İstanbul şiiristan, bedestân pazarıdır
İstanbul, mâverâya dervîşân nazarıdır

İstanbul taç-neşide, ona remz olan lâle
Dökülür gökyüzünden bediî bir şelâle

Aşkbaz suzidîlâra, raks eder leyl ü nehar
İstanbul âteşefruz, erguvanî nevbahar

O bir teşbîh-i belîğ, hüsne ad olan gazel
İstanbul güzelliğin hayran kaldığı güzel

Efsaneler sultanı dalmış ulvî-uykuya
İstanbul, lâmekânda ruhun gördüğü rüya

Olcay Yazıcı

siiri+yazilamayan+sehir Şiiri Yazılamayan Şehir

Çalınmış Yürek

üzgün yüreğim akıyor gemiye,
bir gevişlik tütün salyası gibi;
çorba artıkları yüzümde, niye?
üzgün yüreğim akıyor gemiye;
ya bu kaba saba sözler ne diye?
adamların bu zevzek gülüşleri?
üzgün yüreğim akıyor gemiye
bir gevişlik tütün salyası gibi.

hep belden aşağı edepsiz laflar
onu nasıl baştan çıkardı, bakın!
dümende de o biçim resimler var,

sevişmeler, kalkmış cinsel organlar…
siz ey beni büyüleyen dalgalar,
alın kirli yüreğimi, arıtın
hep belden aşağı edepsiz laflar
o’nu nasıl baştan çıkardı, bakın!

tütünün posası çıktı çıkacak
ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim?
ayyaş hıçkırıkları başlayacak,
tütünün posası çıktı çıkacak;
midem boşalıp boşalıp dolacak,
ben ki, yenmiş yutulmuşsa yüreğim,
– tütünün posası çıktı çıkacak –
ey çalınmış yürek n’eyleyeceğim?

Arthur Rimbaud

calinmis+yurek Çalınmış Yürek

makas

bak
sular çekildi.
hep hatırlatır ya sahipliğini
işte öyle
kapatıp, türbanladı tanrı
denizini.
kumları oyalayan
kir içinde, birkaç çocuk ayağı şimdi.

bende kemikleşen babamın
mezarını bilmem
ama bir çocuğu kemiren
ya bir babadır hep
ya da yokluğu.

bak
avuçlarının içindeki raylardan çıkıyor
çok yüklediğimiz tren
belki boynunu kurtarıyoruz
trenlerin makaslandığı yerlerde
ilk defa
doğru raylara uzanmış bir kadının.
ama bu kez de
kargaşa ve ceset oluyor
senin ekseninde.
biliyorum
bir aşkın üstüne yakışacak ağız tadı değil
akşamları acıya yatırılan bir damak

belki sonra
eli siyahtan başka bir renge de uzanabilen
ressamlar tanır seni
bilirsin
seni çırılçıplak çizmek için
kendini soyan birini

ama tren ne kadar dinlense de
raydan çıktığı o noktaya yaklaşırken
—ki söz konusu olan bir kadındır
korkusuna yaklaştıkça çoğalır güzelliği—
bilmeyecek hiç
o noktayı
bir daha geçip geçemeyeceğini…

Özge Dirik

sular+cekildi makas