Monogami

Kalın bir sicim bulundururdu yanında
Ne zaman asacağını bilemezdi insan kendini,
Bir şişe viski de vardı çantasında, her an sarhoş olmak gerekebilirdi
İki paket sigara da vardı, her zaman yeniden başlamak mümkün
Diye düşünürdü,
Tek gidiş bir de tren bileti vardı
Gitmeyi düşündüğünden değil, ama kaçmak zorunda kalabilirdi
Bunların dışında normal biriydi
Her sabah işine gider, akşam evine dönerdi
Hiç anahtar taşımamıştı yanında
Mevsimler geçti
Bir gün öldü karısı ve kapıda kaldı.
Otele gitti o gece
Sabah işe telefon etti,
“ Karım vefat etti. Bugün beni beklemeyin.” Dedi, kapattı
işitmeden yanıtı,
sonra çilingir açtı kapıyı,
karısı soğuk yüzüyle koltukta
ölü duruyordu elbette kımıltısız
bir sürahi su ve akşam yemeği sofrada
hareketsiz parlak bıçaklar, iki çanakta toprak ve tabaklar işlemeli
bardaklar coca-coladan, tuzluklar hiltondan aşırılmış
ev düzgün ve ölü kadar sessiz…
Polis geldi, savcı da ardısıra ve morga kaldırıldı ceset
“ Otelde mi kaldınız dün gece?” sorgulandı ayak üstü,
Sonra döndü otele, banyo yaptı. Arkadaşını aradı,
Resepsiyona bir zarf bıraktığını, cenaze işleriyle uğraşabilirse
Minnetkar kalacağını söyledi. Giyindi. Otelden çıktı.
Garda sigara paketini çıkarttı, yaktı
Garda viskiyi çıkarttı, içti
Ve oradan çıktı yola.

Leon Felipe

monagami Monogami

Sözcükler Acımızı Doldurmayacak.

Siyah örtüyle kapatılmış, ölme hazırlanan bir gelin gibi duran
masada, konuştum onlarla.
Yanımızdan bir şair hırsız gibi geçti. Sözün uçurduğu gövdesiyle.
Şairlere baktım. Hepsi bir gölgeyi dolaştırıyor.
Bir köpeği dolaştırır gibi.

Sözcükler acımızı doldurmayacak.

Bejan Matur

sairlere+baktim Sözcükler Acımızı Doldurmayacak.

Aziz’in Kararan Gülleri

i.
yıldızların
yıldız olmak hakikatinden
kurtulamadıkları o yerde
beklenen sabah değildir artık
beklenen korkudur yüreklerde
ayaklarını soy ve çık tepelere
tepelerin acısını duy
duy varlığını
neden yaratıldığını ve öylece kaldığını.
ay tanrısı güneşe bakıyor
ve bir tanrı daha oluyor
derken zaman yaşlanıp
akmıyor.
gece yol alan atalarından söz ediyor biri
gece için gittiği haccı bilmeyen atalarından
onlar hep gece yol aldılar
bu yüzden insan oldular diyor
miraçları mutlaktı
kalpteydi.

ii.
bir taşın işlediği yakınlık
geçmişten bugüne
taşınan bekleyiş
tapınma ve ışığın ölümü söylediği
ve insanların ceylanlar kadar kardeş olduğu
ve çölün açlığı bilmediği

iii.
bir kadın göğsünde kavuşturduğunda ellerini
ne istemektedir.
ne söylemektedir bir kadın.
en fazla yılanlardan istenen aşk
en çok ondan korkulur çünkü.
eski bir dilin gizlediğini
açıklayacak olan kalptir yine de
taşta yer eden
birleşmesidir ruhla yaradılışın
birleşmesidir insanın tanrıyla o sadelikte.
herkesin bir miracı var.
benimki o tepelere yürüdüğümde
bana fısıldanan sözdeydi.
yükselişim kanatlarımı gösterdi bana
ve olmayan isteği hatırlattı.
ne istiyordum?
ne istiyordum taşlarda ilerleyen yaradılıştan.
bir işaret binlerce yıldan
bir işaret aşk olan.
aşk,
insanın
geldim
buradayım
demesinin bilinci
ve siyah güller
sonra azizin gülleri göründü bana
azizin kararan gülleri
kelimeler
gülleri unuttursa da rüzgar
bir yansıma hep var sularda.
güzelliğin odağı olan istek
hep var
o istek açıldığında
yalnızlık hiç olmadığı kadar yakındır insana
ve gövde hiç durmadan açlığı işler

Bejan Matur

azizin+kararan+gulleri Aziz'in Kararan Gülleri

İstersen Al Götür Beni

Ölümsüz gülüşünle başlıyorum
Her güzelliğe her sevince
Bir yağmur ince ince
Sürerken beni başka zamanlara

Zamanla yorgun hanlara
Dönüyor işte gördün her şeyim
Kuru topraklar gibi dağılıyor belleğim
Sınırsız bir boşluğu süre süre
Yorgunum çok uzaklardan geldim
Kaygılar sıkıntılar yaşadım uzun uzun
Korkuyu yakından tanıdım
Ölümsüz düşmanı oldum korkunun

Şimdi bakışınla bağlanıyorum
Kocaman bir dünyaya umutla
Bir akşam aşılmaz kaygılar
Çağırıken beni sozsuzluğuma

Sıcaklığın beni alıştırıyor
Soğuk ve yağmurlu akşamlara
Üşümüş bir kedi gibi sığınıyorum
Ellerine ayaklarına saçlarına

Afşar Timuçin

istersen+al+gotur+beni İstersen Al Götür Beni

Acının Coğrafyası

kente kapandık kaldık tutanaklarla belli
sirk izlenimlerinden seçmen kütüklerinden
yüzlerimiz temmuzdan ötürü sallanır ve uzar
ve her köşe bir tuzaktır
birer darağacıdır her meydan saati
öğle vaktini kesinlikle gösteren
oysa hep güçlü dağları görmenin zamanıdır

çığlığım uzun uzun kalır içimde
yani güller giyinmiş bir adam nerde ben nerde
rüzgâr bir dirimi dört yöne bölerken tepelerde
ve gece duruşmasından yeni çıkmışken
sabahın terazisi eksik tartar gölgemi

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
kim gelirse gelsin acıya hep yer vardır
tutanaklarda duvar diplerinde ve bazı yerlerde
örneğin çukurova ve mekong köylerinde
acıdır ağacın gölgesini yapan
bunu herkes bilir

kutsal acı besleyen acı sütünü emiyoruz
yatıyoruz seninle terli döşeklerde
saati seninle kuruyoruz bir çalar saati
sen donatıyorsun kalbimizi
kalbimiz çoğu zaman yeterli ve ürkek
kendi çoğunluğunu kendi üreterek

kente kapandık kaldık iki cadde iki alan bir saat
mutsuzluk acıya varana kadar
artık yeminimiz bir tatar gölgesi gibi
öyle bir gölge ki belki çok dardır
kısa vakitlerinde aceleci akşamın

artık öyle açık ki kuşkuya yer yok
acıya hep yer vardır aramızda
dört cepli yeleğim aynı kolaylıkla taşır her şeyi
bozuk paraları da umutsuzluğu da
aynı kolaylıkla tutmuş gibi olurum
güneşin yedi renk ayasını

biliyor musun güçlü dağları görmenin zamanıdır
şimdi bir bağırsan çok iyi biliyorum
ya da üst üste silah atsan
kent tepinir belki bütün kuşlar uçar
belki değil mutlaka
ama
bir tanesi mutlaka kalır.

Turgut Uyar

acinin+cografyasi Acının Coğrafyası

Bana Pan Öldü Dediler

Bana pan öldü dediler,
Öyleyse kimdi şakıyan sessizce
Kül rengi mürverlerle kaplı
O yeşil vadinin dibinde

Bazen ruhumun büyüsüyle
Canlanan bir kuştu sanki öten
Bazen denizin iniltisiydi
Karada yüregime seslenen

Soluk güzelligiyle cuha çiçeklerinin
Donanmış kırlarda bile
Eski bir acının gözyaşlarına
Rastladım menekşelerde

Walter de la Mare

bana+pan+oldu+dediler Bana Pan Öldü Dediler

Gökkuşağından Darağacı

Şimdi’nin bedeni yok,
Yontuyor geçmiş bilgisiyle
gelecek belki olur diye taşı,
taşını kokluyor
yontu dağılıyor…

Şimdi’si yitik
bundan boyuyor
boyuyor evine aldığı
ağacın üzerine tüneyip
duvarını, tavanını, geçmişi
ve geleceği ve her yanını;
dal kırılıyor…

Şimdi’si yitik
diziyor diziyor notalarını,
göğe ışık üzerine boncuklarını,
ucuza getiriyor varlığını
sonsuzun sessizliğiyle
sonlunun gürültüsü arasında,
O bitirince kıyısında gezindiği
yol çöküyor…

Şimdi’si yitik
bundan yazıyor
yazıyor enine boyuna
içini ve dışını ve yeri
ve göğü ve suyu,
bindiği kadırga
o inince batıyor

Nilgün Marmara

gokkusagindan+daragaci Gökkuşağından Darağacı

Bir Yitişten Sonra II

Geçmişin zonklamasıdır yüzümü suya tuttuğumda
Etimi geren mozaik
Sayısız miller katettim orada bulununcaya
Ve su duruldu birden. Balık yumurtaları, nektonlar
Çekildi herbiri bir yana
Yükseldi o derinliğin çarpıcı sesi
Dedi ki bana, insan
Bir bilgin de olabilir, ceketi omzunda
Bir ruh da.

Ve dal yonta yonta büyütülür. Bir tükeniştir inmek anılara da
Geçmişin balkımasıdır su
Yaşamın giz geçirmez örtüsüdür toprak
Ve sen istersen şapkası yana kaykılmış
Bir ozan da olabilirsin, bir altın arayıcı da
Hele bir üveyik ölsün içinde, bir tarla kuşu havalansın
Saburluk, o yaman bitki çiçeğini adasın
Altın
Cömertçe gösterecektir yüreğini sana
Şiir
O da.

Ey Güney’in büyük ozanı, taşları çizen ayaklarından öğrendim
O büyük dünya sıkıntısını
Bir deniz fenerinin dibinde
Sorma bana, nereden geldim, neyim diye
Anlaştık işte seninle, konuşmasak da
Sevgiler tutkular devrimidir benim tarihim de.

Çünkü mızrak çürür er geç, kan rengini yitirir
Kaleler yıkılır bir bir, bayraklar solar
Vuruşmak eskir
Ama aşk,
O durur, aşk her yüzen geminin su kesimidir.

Çok denedim, karanfilin sapı suya değince
İçimde biri vurulur sanki
Yeşime oyulmuş bir diriliş olur bir de
Çalınır her sabah kapımın zili
Açarım: ben haziranım
Yaşamak, süresiz yaşamak eğilimi belki.

Ey bir kelebek, ey bir damla çiğin karışık rengi
Ey Güney’in büyük ozanı, sen
Ey bütün okyanusların ölümsüz dili.

Edip Cansever

bir+yitisten+sonra Bir Yitişten Sonra II

Denize Gidip Dönen Mavilerin Bire İndirgenen Üçlüğü

yalanlı dolanlı alçak doğruca yaşanmamış bir
bir gözsüz kulaksız elsiz ayaksız güdük bir gün
bütün yitiklerim karalarım üstüste üstüste bütün karışıklığım
gelip geçtiğim macera şu kadar binler yıllık
şu kadar binler yıllık karalarım karışıklığım üst üste
usul usul insan insan ölüm ölüm üst üste
şu kadar güneş şu kadar su şu kadar su yılanı şu kadar düzen
ben sebepliyim denizlere aylara kavgalara umursuzluğa
bir maviyi durup dururken birine benzetiyorum
bir balığın ağzını anıyorum durup dururken
serinliyorum

ben üç yer tasarlamıştım üçü de sana bana uygun
biri günebakanlarda biri otuz yaşta birini sorma
birini sorma gün gelir ben söylerim
daha usta olurum daha yiğit o zaman söylerim
bu kırgın karanlığı bir ışıtalım ilkin
yeniden şehirler kuralım şimdikilerine benzeyen
baştan başlayalım susamlara ekmeklere deniz aşırılarına
sevmelere

gidip dönelim
belki bir yerde bir tohumda bir durumda belki
belki o ses o yudum o yumuşak döşekler yeşil yeşiller
ben taş çekerim yılmam çamur kararım yol döşerim
bakarsın göneniriz gidip dönelim
ben yılmam taş çekerim çamur kararım ben
senin de gürül gürül saçların var nasıl olsa.

Turgut Uyar

turgut+uyar Denize Gidip Dönen Mavilerin Bire İndirgenen Üçlüğü

Bir Çay Bahçesinde

bir çay bahçesinde demode
-böyle demek zorundayım çünkü-
çağdaş ve demode
ayağa kaldırdığı duygular gibi
demode çay bahçesi olur mu deme
garsonu üzgün ceketli
ocakçı köşede bir başına
kıyıda değil, değil de masalar sanki
kalabalık bir kentin tam ortasında
deniz de vardı sözümona çocuklu anneler

biraya isteksizce katılan votka
edip le mefharet sonra geldiler
neler söyler insana bütün bunlar bilmiyorum
yalnızlığı arttırmaktan başka
üstelik bir yaz günü
durup dururken sana seni sevdiğimi söyledim
sonradan uzun uzun düşüneceğim bunun gülünçlüğünü
ama ayrıldıktan birkaç saat sonra
unuttum yüzünü
“olağan” deme sakın ha
seni yeniden sevmeye hazırım demektir bu
bu dünyada
tek başıma

denizin eski olduğu yerlerde
böyle oluyor işte…

Turgut Uyar

bir+cay+bahcesinde Bir Çay Bahçesinde