Kuzeye doğru
Şub 23
Göz
Şub 23
Güvercin Gerdanlığı’nın Avlusuna Yuva Yapan Güvercinler
Beyaz ipek gibi yağdı kar
Bir kız kardan hafif yüreğiyle
Geçip gitti güvercinleri anımsatarak.
Sen elimden tutunca
Bir mavilik çökerdi gözlerime
Sonra tüm denizler çekilir
Bir orman uğultularla sarsılır
Bir güvercin sürüsü havalanırdı
Kış bürümüş yüreğimden
onu vurdular
gözümle gördüm onu
bir güvercin havalandı.
başını menekşeye koydu, uyudu
bir güvercin çalılığın orada
Edip Cansever
Güvercinlere emanet ederdim yüzümü
Aç gagalarını ıslatırdı gözyaşlarım
Didem Madak
Zümrüd-ü anka uçar senin bakışlarında
Benim rüyalarımda birkaç deli güvercin
Nurullah Genç
dehşetli bir tutkuyla aynı yere
çer çöp taşıyan güvercine.
Ali Lidar
Sonra bu güvercinler niye varlar
Bir anıyı yaşatmak için mi
Erdem Beyazit
Birden güvercinli güvercinli gülüyorum
Bak
Sevdamıza bir numara dar geliyor sanki şimdi yeryüzü
Akgün Akova
ak bir yaban güvercini
gibiydin aşk
vişnelere
bulaştın kirlendi beyazın.
Behçet Aysan
sen bende daha bitmedin ki
gönlü güvercinli kadın
Tekin Gönenç
Dallarında defne ağaçlarının
İki çıplak güvercin gördüm,
Biri ötekiydi,
Ama hiç kimse değildi ikisi.
F.G. Lorca
balkonum güvercin güzergâhı,
banyomda kabilesinden kovulmuş örümcekler
Turgay Demir
türküsü ağaca takılmış güvercinler
türkülerini aramaya gittiler
dönmeyecekler
Kuşları temaşa eden yedi adamdan biri
‘Ben yedinci güvercinin kanadında
Siyah bir nokta görüyorum.’
Der.
Halil Cibran
Yüreğini
Avuçlarında bir güvercinin
Yüreğiyle yatıştıran çocuğun
Bileklerinde çözüp
Doldurduğu şeyi
Sana anlatmalıyım…
Nihat Behram
Siyah kahırdı yaşadıklarımız, cesur bir güvercin ayaklandı bundan
Gözlerimiz mahcup bakardı, un ufak olmuş devrim çocuklarıydık
Aşk kadar kısacık ömrümüz vardı, korkmazdık uçurumlarda yaşamaktan.
Engin Turgut
Korkuyla kaçışıyor güvercinle karanfil
Dönüp arkama bakmıyorum
Edip Cansever
Evet kimsesizdik ama umudumuz vardı
Üç ev görsek bir şehir sanıyorduk
Üç güvercin görsek Meksika geliyordu aklımıza
Turgut Uyar
güvercinim/ ürkek ve sıcak/
sokulmuş koynuma uyuyorsun
Emre Gümüşdoğan
İki güvercin ey ömrüm
yılların omuzuna tünemiş
biri hayat, öteki ölüm
yaşadığım olsa da
Refik Durbaş
gün sessizce çekildi güvercin rengi kubbelerden
ezanlar doldurdu kuş yuvalarını
İzzet Yaşar
bu yolu buraya mavi otobüsle kasten getirmişler
tuhaf güvercin dalgalarıyla
Ey avlanmış atın falı, ey yeniden başlamanın
Aç güvercini! Falımız yok bizim.
Melih Cevdet Anday
Bölüştürülen mutluluk günün bütün saatlerinde
Çeşmede güvercinlerin içtiği inciler doğusu gibi
Aragon
sen yanıma gelince
yıldızlar
koşuşur karanlığa
güvercinler
ayaklanır
Behçet Aysan
Atmacanın pençesinde atmacayı kendinden geçiren
Bir güvercin ki ne gören olmuş
Ne işiten
bilenmiş yoksulluk
hasta posta güvercinleri
kokusu beslenmese
ölecek çocuk
Hamdi Özyurt
Telaşını taşıyorum yıllardır
Konuşurken birbirine vurduğun parmaklarının
Ve içine yüreğini koyup koyup
Ak güvercinler gibi ağzından uçurduğun
O büyülü, sıcak, doğru sözlerinin…
Şükrü Erbaş
Bulacağız biz güvercinlerimizi yeniden bir gün,
Ve tutacak güzelliğin elinden sevgi.
Ahmed-i Şâmlû
omzumuzda mırıldanan güvercinler dahil
aldatıyor bu kahperengi hayat bizi
Özge Dirik
Bütün uçurtmalarımı göğe salıyorum
Güvercine bulanıyor o yılgın avlular
Ali Emre
Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.
Pablo Neruda
Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları
Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin
Sezai Karakoç
Korkma, hiç yaşanmaz nasılsa,
artık posta güvercinleri yetişmiyor düş bahçelerinde
Ulaşmaz ellerine parmak uçlarımda yazılı mahrem şiirler
Cihan Oğuz
ellerim çenesi düşmüş bir adam
dudak dudağa iki kadından başka
bir hiç şimdi güvercinler
Müşir Fuat
tanışana kadar vardır
sardunyasız dünya
güzelsiz, güvercinsiz
Serkan Yıldırım
Geceleyin damlar üzerinde güvercinlerin sesi
Hapishanelerin iniltisi dalgıçların incisi
Şarkı söyleten ve susturan her şey sensin
Louis Aragon
Ve toprağa bakıyorlar
Masum güvercinler
Kendi beyaz burçlarının tepelerinden
Furuğ Ferruhzad
ölüm girmeden aramıza
kavuşacağız elbet
öpüşürken iki güvercin
Nuri Can
senin bakışın
bulutlarla yanak yanağa gezen kırlangıç
uçurumların anlamını bilen albatros
yağmurlu günlerde güneş devrimi yapan güvercin
Akgün Akova
Ansı bir gün mısır serptiğin güvercinleri
Nasıl mutluydun ölümsüzdün cömerttin
Necati Cumali
Yaşamaya yerleşiyor seniha
Kendi yaşamına
-Güvercinsiz bir avlu mu? olabilir
Sırları dökülmüş bir ayna?-
Edip Cansever
Ve büyür gözlerimde güvercin güzelliğin
Sonra bıkıp usanmadan sabahlara dek
Biri durur kapında korkulu ürkek…
O duran benim.
Yavuz Bülent BÂKİLER
Kamyona, yerli gelenekle,yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden; uğurdur.
Nazım Hikmet
Bir güvercin kadar hafif kelimelerle konuşalım isterseniz
kısayısa mutluluklar dileyelim birbirimize
Özkan Mert
İnsan dediğin saçaktaki
Güvercinin farkında olacak
Ve bir çiçek açacak kendince.
Metin Altıok
Yıl 2000
Tekke ve zaviyeleri kapatıldı kalbimin
Tombul güvercinler dolaşırdı kiremit çatısında
Bulutlar akardı paçalarından, uğuldarlardı.
Didem Madak
Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüyoruz
Gökyüzünün o meşhur maviliğinde
Uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla
Bir akdeniz şehri çıkabilir içinde
Alıp yaracak olsa yüreğini
Şimdi bir güvercinin
Cemal Süreya
Öpücükler kondurup bu küçük armağana
Şiir-söz taşıyan bir güvercin uçuruyorsun.
Ahmet Necdet
– Bir evden anlaşılmaz fısıltılarla düşüp –
Bembeyaz bir el gibi bir güvercin konacak
Sabri Esat Siyavuşgil
Sökülür durmadan uzayan ipliğiyle,
Sarılır mekiğine sabahın
Ürkek bir güvercin halinde.
Ve sen eksildikçe o güvercin tamlanır,
Kanatlanır böylece köpüren özlemiyle.
Uçar gider geçmiş bir günün ardından,
Bir tüy kalır geriye senin bittiğin yerde.
Metin Altıok
Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.
Pablo Neruda
neden yanılgılar peşimizde
karabasanlar gibi gezer
yenilgilere düşmeden
uçurmalıyız artık içimizdeki beyz güvercinleri
Zafer Şık
her gece konuşunca güvercinlerle sadece
insan anlıyor neydi o uyar’da taklit edilemez olan
insan anlıyor nedir bize sarılmayı öğreten
Zeynep Elif Arkan
Tam öğle vaktiydi gittin
Köy öğle sıcağıyla uyuyordu Soluk soluğaydı tarlalar
Güvercinler gökyüzüne uçmuşlardı
Balkondaydım. Yalnızdım. Bir başımaydım
Tam öğle vaktiydi gittin…
Kuşlar kaçmıyor benden;
Bir güvercin kanadında okşuyorum
Göklerin maviliğini.
Serçelerin cıvıltısıyla siniyor içime
Cahit Sıtkı Tarancı
Bütün camlarda akan kanın buğusu, özlemin koyu gölgesi
şimdi yalnız bir güvercin annem, daha çok bir kemençe sesi
Veysel Çolak
İstanbul’u mahur makamında selamlarım
– Günaydın Kadıköy vapuru
– Günaydın Kızkulesi
– Günaydın hülyalı martı
– Günaydın avludaki güvercin
ah İstanbul, beni inciten şehir
gençliğimin ince sızısı
öksüz çoçuklar geziyor şimdi içimde yalınayak
kanadı kırık güvercinler
Nuri Can
Birgün gidersem,
Haydarpaşa’ya iner inmez
Denizi kucaklayıp gözlerinden öpeceğim
Emirgan’da çay içecek
Yenicami’de güvercinlere yem verecek
Sonra gidip çığlık çığlık
Martıları seyredeceğim
Gülcihan Atalay
ve bilmiyordu kimse
yüreklerimizden uçan
üzgün güvercinin
inanç olduğunu.
Furuğ Ferruhzad
Andolsun temaşaya
Ve sözün başına
Ve zihinden uçuşuna güvercinin
Ki bir kelime var kafeste
Sohrab Sepehri
Üstünde güvercinler gezen şu rahat damın
Kalbi atar ardında birkaç mezarla çamın
Paul Valery
güvercin dönüyor
bir dal zeytinle
Murathan Mungan
Göğüsünü Şam güvercinlerine benzetirdim
Ve denize uzanmış bir balkona
Nizar Kabbani
Senin şiirin senin yüzün.
Yaralı bir güvercin misali
Başımın üstünde dolanır durur.
Gelir sessizce konar, bu şiirin bir yerine
Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Şanssız mıydık? haksızlık olur şimdi
Düşünsene nasıl geçmiştik hızla
Birleşen iki güvercinin arasından
Hiç dokunmaksızın onlara
Cemal Süreya
diyen kardeşin omzuna konan güvercin
gider mi gider gitme desen de.
Tuğrul Asi Balkar
dallar kırılırken
ince bir sızı güvercin kanadında
M. Aşır Karabacak
bahçemde,
kanayan; ama sessizce kanayan bir ağacın
melali kuşanan yapraklarını
iki güvercin okşuyor kanatlarıyla
İsa Karaaslan
Konsun –yine- pervazlara güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!
Arif Nihat Asya
Güvercinler güneşten bir sessizliği biriktiriyor
Cemal Süreya
Yok senin gibisi
Eriyen karından güvercinler su içer
Girdapları, hortumu; benden sorun akşamı,
Bir güvercin sürüsü gibi savrulan fecri.
Rimbaud
bakarsın bir haber getirir
ak güvercin kanatlarında gülücükler
nehrin kızını yazmak istiyorum nehri öpen dudaklarını
kaçak bir güvercin oluyor yüreğim, bir rüzgar
güz, hırkama altın ışıklar bırakıyor, kendimi şehre bırakıyorum
Cafer Turaç
içimde büyüttüğüm
bir güvercin uçurdum yüreğimi canandan
saat oniki oldu
ağlamak bana düştü
Müştehir Karakaya
Pencerede kopan alkış
Melih Cevdet Anday
sarıya boyamışlar evlerimizi
sanki güvercinsin, kanadındayım.
ve ben biliyorum
örümceği, mağarayı, güvercini, asâyı
Ferman Karaçam
ankara garına usulca
ikindi yağıyor
bir güvercin çırpınışı yüreğim
yadsıdıklarımızdan bir yaz kalmıştı geriye, susarak
gölgesinde güvercinler vardı, ürkütmediğimiz
güvercinler ne şanlı saatleridir gökyüzünün!
Tuğrul Asi Balkar
Hoşça kal havuz, bütün güvercinlerim,
İnce bakışlarınız, yuvarlak uçuşunuz,
Onları unutmadım, yumuşak tüyleri de,
Max Jacop
Kim bilebilirdi artık
Yüreklerden kaçan o üzgün
güvercinin
İnanç olduğunu…
Furuğ Ferruhzad
Yine de severim sözcükleri.
Tavandan düşen güvercinlerdir sözcükler.
Anne Sexton
‘sessizliğin sesi’ni, sonsuzluğun sesini
açıkça işitilir kılan,
daha gür, daha beyaz,
daha cesur kanat vuruşlarıyla
gökleri çatırdatan
‘tedirgin güvercinler’…
Cahit Koytak
ömür bahçesinden uçmaya kararlı
bir güvercinin boynunu koparmayı düşünürken
Güvercin Gerdanlığı’nı ah evet belki bunu için sevdim ben
Mehmet Can Doğan
Adamın kafasında koskoca bir güneş var diyorum ben
Adamın kafasında sultanahmedin güvercinleri
Gülhanenin ağaçları
Oturacak yerleri parkların
Erdem Beyazit
Bir an dudaklarıyla
Değen alnımıza masmavi
Bir güvercin kanadı gibi
Ey annelerin sesi
Erdem Beyazit
sarılırken mesafe koyuyorum kendimle arama
atılmasın diye içimdeki kedi
masum güvercinlerin üstüne
kahkahayla ağlayan kac kisi var söyle?
Turuncu
Kalbimin güvercinine bakan cefa
Kanımda günbatımısın sen
Özlem Sezer
Garip telâşını, binlerce fecrin
Ocağında nezir güvercinlerin
Hülyâm o kıvılcım ve kül yağmuru
Çırpınır bu beyaz mahşere doğru!
Ahmet Hamdi Tanpınar
Gülerken yüzün
Dem çeken bir güvercinin sesini
Gülten Akın
Buğday havada durdurur kurşunu
Onlar başkası değil bir çift cami güvercini
Güvercin buğdayın ağzında sırayla
Göğü soluyan bir ejdarha gelecek şehirlere
Bir zaman bıldırcınlar ve kırlangıçlar
Nasıl alınırsa ağıza ve ağırlanırsa
Cahit Zarifoğlu
Ne güvercin umurumda artık
Ne kışkırtır beni şahin
Hakan Şarkdemir
Yukarda bembeyaz bir güvercinin
Mavi bir balkonun bulutlarından
Benim toprağımı aradığını
Onat Kutlar
oysa
mor bir şafaktasın
canım sevgilim
güvercinim
Aria Ay
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
atlılar kaybeder yolunu, hasretimin
posta güvercinleri geri dönmez ülkeme
yaslı dereler gibi mutsuzluğa akarım
kapama gözlerini; karanlıktan korkarım
Nurullah Genç
karımın gözlerinden güvercinler havalanıyor, sırtımı dönüyorum duvara
tanrım! benim gözlerime ilişen karanlıklar! karanlıklar! karanlıklar!
Cafer Turaç
Muhassen’e uğradım -çağırdı demin-
Firuze ve turuncu deniz kabuğu alaşımı Muhassen’e
Yedi lamba, yedi güvercin saçlarında
Edip Cansever
Biliyor musun: güvercinler isterlerse (ve istediklerinde) kanatlarını dimdik tutup, havada hiç kıpırdamadan durabilirler. En azından bir süre için…
Oruç Aruoba
bir ıslıkla, gecenin çok saklı sokağına. ürkütmekten
korkarak elinin güvercinlerini, kimseler dokunmaz saçlarıma.
Hilal Karahan
biz bu sokağı fesleğenli bilirdik, ezelden
şurada bir çeşme vardı hani
suyu güvercin sebili, gölgesi söğüt!
Perihan Baykal
çok önce miydi, elimizdeydi bir masada saatlerce susmak
boynumuzda güvercin gölgeleriyle kalkardık çınaraltından
Akif Kurtuluş
İçimde kaç güvercin tutsak
Kaçının kanatları kırık
İyice anlıyorum.
Mehmet Fidan
Gökyüzü kararıp şehrimin üzerine kapaklanıyor. Ayağı taşa takılan güvercinim ağlıyor.
Turgay Demir
Ağıtı yaralı kuşlar konar alnıma
Sesini sebil etmiş çeşmeler durulanır
Güvercin uykulardan bir menekşe uyanır
Zamanın aynasında salınır salkım söğüt
Göğün kırlangıcını şu ağaç tanrı sanır
Bülent Özcan
Yüreğim bakışlarımda
Ve sonra kanatlarımda şimdi:
Sarhoş bir güvercin gibi
Dalıp giriyorum
Onunla gözlerine,
Ruhuna,
Ruhun gök katlarına,
Göğün saklı bahçelerine.
Cahit Koytak
abimin acıyla yontulmuş yüzü
yaşlı bir güvercin gibi düşer avuçlarıma
dağılır ses olur acısı
ezberlediğim bir öğüdü yineler bana
Arkadaş Z. Özger
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Orhan Veli
Yakut dalgalar ayaklarımın ucunda
parçalanıp bütün yıldızları saçacak,
avuçlarımda iki güvercin
doğmuş olacak;
Konstantinos Karyotakis
Gidiyor dansöz gibi
Yere ve göğe açık avucunda o kan
O işlem onda güvercin ve sevap
Onlarda en ağrımalı yara
Ve yollanıyor o güvercin onlara
Güvercin değişiyor gittikçe ondan
Güvercin değişiyor vardıkça onlara
Cahit Zarifoğlu
Ölümsüz günler onlar, bir hiçle beslenen
Zaman dışı güvercinler, uçma bilmeyen
Oktay Rifat
koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama
Enver Ercan
görgü tanıkları, posta güvercinleri, akbabalar
aşk çekişen biri var olay yerinde, belki o aklar
Akif Kurtuluş
Bir ağır çekimde yüzlerimiz
Şöyleydi
Su içen güvercinler gibi ürkektik, bakışıklıydık
Edip Cansever
Demek hançer yarasıyla süzülüyor güvercin
Otobüs durağından göğün uçurumuna doğru
Metin Cengiz
iki güvercin uçursalar
nerede olduğumuzu bilsek
Attila İlhan
Gökyüzümüz mü hani nerede? Sahi nerde bizim gökyüzümüz
hani lokman bulutlarımızda güvercin lekelerimiz?
Metin Eloğlu
ah, yine mi bir güvercin
parlamış gönlünün yokuşundan,
yel olup günboyu uzaklaşmış;
İlhan Berk
ben bu müphem dünyada acılarla sarhoşum
olmadı hiç rüyamda bir güvercin kafesi
dünyada olamadı benim bir sai kuşum
Sıtkı Caney
İçim güvercinleri okşamış gibi rahat
Sen yanımdayken ister istemez
Turgut Uyar
Bir çift güvercin havalansa
Yanık yanık koksa karanfil
Değil unutulur şey değil
Çaresiz geliyor aklıma.
Melih Cevdet Anday
Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz
Siz güvercinleri gözlerinden vurursunuz
Sezai Karakoç
Şehirde yüzlerce güvercinsiz otobüs tavanları
Güllerini en ucuza harcayan bir çiçekçi
İki yasemin arasına salıncak bağlayan bir şair
Sohrab Sepehri
Güvercin pınarının çevresinde dolaştı
William Wordsworth
şiirle şarkıyla olacak iş değil bu
dalda narı
tarlada ekini kızartmaz güvercinin gurultusu
– Nedir ayrılık delikanlı?
– Yuvalarına girmeyişi güvercinlerin.
Süreyya Berfe
fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına
bir güvercin uçurup kıtalar arasından
çağırdın beni
geçerek birer birer sürgün kanyonlarını
kalbimden
aşk da
acı da
her şey ama her şey geçer
kör
bir güvercinin
türküsü
bile.
Behçet Aysan
güvercin gözlerine yakışmıyorsa yağmur
nasıl açabilirim bulutlara derdimi
nasıl geçebilirim mayınlı köprülerden..
sevgilim
dökülürken tüyleri
savaş uçaklarına çarpan güvercinlerin
her gün değişen atlasların içinde tara saçlarını
ve yalnızca kanatlarına güven
Akgün Akova
Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten
Berrak sulara.
Biz seninle
eski bir cami avlusunun
sahipsiz iki güverciniydik
Esra Ezher
gidiyorum..
eski plakları odaya serdim..
belki güvercinler
camı kırıp içeri girerler..
olmaz deme..
ben,
bu “belki”lere tutundum hep..
belki içeri girerler
belki değer gagaları plaklara
belki ben gittikten sonra da,
odam
duvarlar
güvercinler ve gece
sevdiğim şarkıları dinlerler..
b e l k i
Dilek Kartal
Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
Sohrab Sepehri
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından,
Ne olur Sana ulaşmam için kanadından;
Bana bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından..
Kalbim bir güvercin gibi titrerken adından.
Şub 23
rakıyı severim. kadınları da severim. ama rakı içen kadınları, daha çok severim
iri puntolarla aklınıza kazıdığınız, insanlık için küçük ama sizin için büyük bazı sahneler vardır. yaşım henüz beşti ve ellerimle masanın kenarına tutunmaya çalışıp parmak uçlarımda durarak, masanın üzerinde olup biteni izlemek için çırpınıyordum: masada rakı vardı. güzel de bir sofraydı. babam rakıyı severdi; annemse kokusundan bile hoşlanmazdı.
1989 yılbaşı gecesiydi ve babam rakısını yuvarlayıp sezen aksu şarkıları dinlerken, ben de babamın içtiği o şeyden içmek istedim. çünkü su katıyordun içine; o şeffaf içecek, bembeyaz oluveriyordu.
üstelik içinde cam gibi de buz küpleri vardı. hem de babam içiyorsa bu şeyi, o gerçekten de iyi bir şey olmalıydı. bu rakılı-rokalı yılbaşı ritüelini izledikçe, “içeceğim” diye tutturdum; babam bu isteğime direnince de çılgınlar gibi ağladım.
ardından babam -gözyaşlarıma dayanamamış olsa gerek- annemden ince belli bir çay bardağı istedi. bardağın içine rakıyı koydu, suyla karıştırdı ve “iç” dedi.
“buz da istiyorum” dedim. çünkü çocuklar isterler. “sen onu bir iç, buzlusunu da içersin. ama…”, dedi; “…bir dikişte içeceksin; bu öyle içilir.”
babamın söylediğini yaptım; bir yılbaşı gecesinde, beş yaşımdaki boyumla, bir çay bardağı dolusu rakıyı bir dikişte yuvarladım.
hayatımın ilk fondipinden sonra daha çok ağladığımı hatırlıyorum ve nihayetinde, yirmi yaşıma gelinceye kadar da bir damla rakı bile içemedim. içmeyi denediysem de, “bunun nesini seviyorsunuz?” bakışlarıyla rakı sofrasındaki arkadaşlarımı hep üzdüm.
babam da zaten böyle olsun diye öyle yapmıştı; yani, bir daha hiç rakı içmeyeyim diye. işte o akşam, rakı içme özgürlüğüm oldu benim ve en özgür olduğum zamanlarda içemediğim tek şeyin adı da rakı oluverdi, o geceden sonra.
*
sublime kavramının türkçe’de muadili olabilecek bir tek sözcük, aslına bakarsanız yok gibi çünkü ‘sublime’a karşılık birçok sözcük var türkçe’de: alâ, görkemli, muhteşem, asil, şaşaalı, heybetli, nev-i şahsına münhâsır ve tehlike duygusunu sen o güzelliğin dışında olduğun sürece hissettirmeyecek türde bir güzellik.
diyeceğim o ki, rakıyı bilemem ama güzellik ve estetik kriterlerime göre rakı içen bir kadın, “sublime” türdeki o güzelliğin ta kendisi oluyor.
rilke’nin tanımından yola çıkarak, daha da odaklanarak irdelemek istediğim soruysa şu: kim bu rakı içen kadın?
işte, dilim döndüğünce, verebildiğim yanıtlarım… tercihen, bu bölümü, rakı sofrasında okumanızı öneririm:
rakı içen kadın, kafası bozuk kadındır ama herkesin ortasında, kafasının bozukluğundan dem vurmaz. mutludur ama memnuniyetsizdir o kadın, keza, filozofların ve edebiyatçıların çoğu da memnuniyetsiz olduklarından edebiyat ve felsefe yaparlar; bu kadınlar, dertlidirler ama soğukkanlıdırlar ve bir filozof ya da edebiyatçı değilseler bile, dişi birer filozof edasıyla ve rakı eşliğinde dünyanın en ince duygusunu sana yaşatırlar.
kimileri der ki rakıyı fazla kaçıran erkek saçmalarken, rakıyı fazla kaçıran kadın en fazla aşkını itiraf eder, usturubuyla.
rakı içen kadının en eğri bir sözü bile, senin en doğru sözünden daha doğru olabilir. bir kadınla rakı içilen bir gecede, o kadından duymaya hiç alışık olmadığın uysallıkta ve derinlikte cümleler duyman kaçınılmazdır: iksirlenirsin, efsunlanırsın; tılsımlı olur bakışlar.
çünkü rakı içen bir kadının sıcak ama mesafeli o hâli, hayata dair bilgece sözler sarfetmeye çalışan budalaca bir adamdan daha estetik, daha meşru ve daha doğaldır. üstelik, rakı içen bir kadının sakalları da yoktur!
rakıyı içen kadın gülüyorsa, o gülüşün ardında en az dokuz roman, on dört tane de film repliği yatar. rakıyı içen kadının gülüşünde, bu dünyanın en zararsız mutluluğu vardır çünkü.
büyük gülerler, büyük susarlar.
rakı içen bir kadın karşındaysa, susarak da anlaşabileceğin bir kadın karşındadır ve “eee, niçin konuşmuyorsun?” gibi bir soruyu asla duymaz, asla sormazsın. çünkü o kadınlar, susarak da konuşabilen kadınlardır.
bazen sadece susarak anlaşabileceğimiz insanlar girer hayatımıza ve onlarla konuşuyorsak, bilin ki başka sesleri susturuyoruzdur; hepsi bu.
işte, rakı içen kadın, o sesleri susturduğun kadının adıdır tam olarak.
rakı içen kadın, rakıyı çok sık içmez. ama rakıyı içtiği an, bil ki içme zamanı gelmiştir ve konuştuklarında net konuşurlar.
gün içinde aklına seksle ilgili yirmi sekiz şey gelse bile, rakı içen bir kadına baktığında aklına seks değil, uzaklar gelir. gitmeyi hep istediğin ama gitmeyi her defasında ertelediğin uzaklar gibidir rakı içen bir kadın. aklına türlü duygular gelir böyle anlarda: o kadının sert-sessiz sırlarına vakıf olmayı istersin… eğer biraz şansın da varsa, o sır kutuları sana bir bir açılır ve hiç tanımadığın ama hep yakınında olmak istediğin türlü duyguya muktedir olursun.
ve o kadınlar seni tutarlar: güneşli havalarda nasıl ki siyah camlı gözlüklerin gözlerindeyken izlersen dünyayı, o kadını da rüzgârlasaçlarının savrulduğu, radyosunda çok güzel şarkıların çaldığı bir otomobilin penceresinden, sanki hiç bitmesini istemediğin bir yolculuktaymışsın gibi, kafanı o otomobilin penceresinden uzatıp dışarıyı izler gibi, çeneni de avuç içine yerleştirip gizli bir hayranlıkla izlersin: ışığı, gözlerini alır. işte öyle bir güneşe bakmak ihtimaldir, öyle bir güneşten bakmaksa ihtilâl: eğer o kadının gözleriyle ona bakabilirsen, dostum evet, orada gizli bir ihtilâl gerçekleşiyordur. ay gibi de tutulursun.
o tutulmalarda bilirsin ki rakı içen kadının delicesine aşık olduğu ama bu aşkından hiçkimselere bahsetmediği karizmatik şairler vardır; ölesiye aşık olduğu karizmatik şairler, delirmiş yazarlar ve saçları dağınık, kalbi kırık, ağzı bozuk tuhaf rock yıldızları… tüm bu adamlar, o an, o masadan sana da gülümseyerek geçerler.
sonrasında, rakı içen kadının dudaklarından, hiç ummadığın anda, seni altüst eden iki sert-sessiz mısra aniden dökülüverir. tam da karnının üstüne, sağlı sollu kroşeler yemiş gibi kalırsın, ne diyeceğini bilemezsin. çünkü rakı içen kadın biraz da can yücel’dir. rakı içen kadının ağzından dökülen her söz, yollara serpilmiş gül yaprakları kadar kırmızı, erik çiçekleri kadar ferahtır ve o sözler iğde çiçeği kokusu gibi aklını başından alır: çünkü rakı içen kadın, bizzat baharın kendisidir. hanımeli gibi kokarlar, izmir gibi de özlenirler. o kadınlar…
keyfine doyum olmayan bir akşamüstü sonrasında, bir kıyıda köşede, gece sefası gibi açarlar.
o kadınlar, afet-i devrandır.
ve, rakı içen kadının elleri güzeldir.
şimdi, diyeceksiniz ki o nasıl oluyor? benim kriterlerime göre, gerçekten de böyledir bu. ben, o elleri öyle görmeyi severim.
ojeleri tazeyken, rakı bardağını tutuşunda dahi ince bir görkem yatar rakı içen bir kadının. kulağının arkasına, tazesinden bir çiçek o an çok yakışabilir ve genellikle o masada hiçbir zaman kulak arkasına konulacak türden bir çiçek yoktur ama sen bunu hayal edersin işte. hayal etmek, fena halde beleştir çünkü.
çünkü rakıda, ruhlarımızın tüm çingene dekoru saklıdır. ve yirmi altı yaşında bir gün, çok sevdiğin yazarların, şairlerin ve rock yıldızlarının gölgesinde, rakı içen kadınları sevdiğini anlamışsındır.
fuzuli gibi, sevilmektense sevmeyi tercih edersin; çünkü, “sevildiğinden asla emin olamazsın.”
rakı içen kadın en asil duygunun insanı mıdır bilemem ama rakı içen kadın yaz mevsiminin kadınıdır, kışı sevmez. rakıyı, akşam kavuniçi olmadan evvel içmez. rakı içen kadın, kokoreci ya da midyeyi belki de hiç sevmez ama taratoru, deniz börülcesini, ahtapot salatasını, terleteni, semizotunu ya da haydariyi de yadırgamaz. çünkü rakı içen kadın ege’yi ve akdeniz’i sever; mezeden anlar, yeşillikten de. kalamarı, rokası, peyniri, kavunu, üzümü, hep birlikte o masalarda bir güzel cunda gibi uzanırlar önünde. sakızlı türk kahvesi öncesinde ve sonrasında, “mis ada havası” yayılır öyle bir kadından dışarı, senin birazcık da koynuna doğru.
rakı içen kadın, tarzı değilmiş gibi olsa bile müzeyyen senar’dan şarkılar söyler; zeki müren’e ufak ufak eşlik eder ve o böyleyken, sen aklına uzun süredir gelmeyen duygularına iltifat ediliyormuş gibi hissedersin.
sen, sevdiğin türlü şeyden bahsederken dünyanın en mühim şeylerini anlatır gibi hissederken aslında hiçbir şey anlatmıyorsundur, ama o kadın seni dinler.
kimi zaman, aynı şeyi sen ona yaşatırsın… çünkü arada, ikinize ait bir dil çoktan yaratılmıştır o masada. ve çok sevdiğin şarkılar, o fondan sana sormadan geçerler.
sen, tanımadığı insanlara ilk isimleriyle hitap eden densizleri belki de hiç sevmezsin ama sezen aksu’ya “sezen” diye hitap eder rakı içen kadın ve bu senin fena halde hoşuna gider.
o kadın, leonard cohen’i de sever, tom waits’i de. o kadın, jeff buckley için üzülen kadındır ve rakı içen kadınlar nick cave harbiliğinde, bob dylankalitesinde, tanju okan gerçekliğinde, frank sinatra kalibresinde adamlara aşık olurlar… jim morrison gibi adamlar, böyle sahnelerde göz göze gelirler seninle, o kadının bakışlarının biraz arkasından. belki de tam da böyle anlarda, arka fonda, jeff buckley’den forget her çalıyordur.
biraz üzülürsün. ama o kadınlar, senden başkasını severlerken bile seni incitmezler.
ve şarkı söyleyesi varsa öyle bir kadının, susmalısındır. izlemelisindir. dinlemelisindir. rakı içen ve şarkı söyleyen o kadını. çünkü her şarkıda, “sezen” olur rakı içen kadın.
aradan birkaç şarkı, birkaç söz geçer.
rakı içen kadın, rakıyı lıkır lıkır içiyorsa başka bir anlamı oluverir o gecenin, rakıyı ağırdan alıyorsa bambaşka bir anlamı…
rakı içen kadın, adamın aklını alır diyorum, bak;
senin cebinde belki çok paran yoktur, ama o kadının yanındayken sen, bu asla bir sorun değildir.
çünkü bilirsin ki rakı içen kadın, herkesle rakı içmez ve seninle rakı içiyorsa, senin için kalbinde en az yüz elli metrekare daha yer vardır.
ve sen, bunu bildiğin için, o kadına, kalbinin tüm kapılarını beklentisizce açmış, cebindeki tüm anahtarlarıysa hiç bulmamak üzere yutmuşsundur.
işte yuttuğun tüm o anahtarlar mideni sert sert sızlatırken; gözün, buzdolabındaki yarısı içilmiş 35’lik bir rakı şişesine takılıverir.
rakı içen bir kadın hayatına girdiyse, bilirsin ki senin için şu hayattaki en hüzünlü imgelerden biri de, yarısı içilmiş 35’lik rakı şişesi olup çıkıvermiştir.
çünkü bu yalnız anında böyle bir şişe varsa ortada, o sofrada bir kadın yoktur; bilirsin ki orada yalnız başına rakı içen bir erkek yaşıyordur ve o kadının uğruna kadeh kaldıran o erkek bizzat sensindir…
o 35’lik rakı şişesi, biraz da izmir’i sığdırır buzdolabına; çünkü, bir izmirvardır, böyle anlarda, senden içeri. biraz sonra da zaten ayvalıkolacaksındır, bilirsin.
rakı, böyle de hüzünlü ve dürüst sözler söyleyen bir arkadaşımızdır ve rakı içen bir kadın, senin rakıyla olan o tuhaf arkadaşlığına artık bir son vermen gerektiğini kendi varlığıyla sana hatırlatan en güzel şeyin adıdır.
çünkü rakı içen bir kadın, cihanda sulhtur: ağdalı değil, nağmeli sever.
üstelik her yudumda, aklına bir de uğur mumcu geliyordur ve yaşın beşi, altıyı, yediyi çoktan geçmiştir.
çok sevip de hiçbir zaman geri döndüremeyeceklerinin en kötü tarafı, onları her hatırladığında, seni tekrar tekrar terk etmeleridir. aniden.
gidenler gitmiş, bir tuhaf hüzün yakana yapışmıştır.
gözlerinden iki damla yaş süzülüverir, boğazın düğümlenir, yutkunursun.
ama yine de, göğsündeki o ince sızıyı taşırken bile gülümsemesini bilirsin sen.
çünkü senin gibilerin yüzüne, en çok da, böyle gülümsemeler yakışır. işte, cam gibi gözlerinle tam da böyle bakıyorken dünyaya büyük büyük, birkaç damla gözyaşın da bu yazıya son noktayı aniden koyuverir.
çünkü can yücel gibi sen de “içim rakı, dışım su” diyorsundur artık, “bu mahmur cinayette”.
Ozan Önen – 26 haziran 2010, cumartesi
bir ay tutulması gecesi, dağların denize dik uzandığı yer
********
Ne sıklıkla rakı içersiniz?
Yazı yazmanın kesin bir saati olmadığı gibi, rakı içmenin de bir saati yoktur. Buzdolabında her daim bir 35’lik bulunduranlar cumhuriyetindenim ve yazı yazdığım bazı gecelerde, bir başımayken rakı içtiğim daha sık bir durumdur. Çünkü rakının şöyle bir etkisi var: Özünüzün hatlarını daha da belirginleştiriyor. Bu bağlamda rakı, gerçekten kendinizi bulmak istediğiniz anlarda kendiliğinden gelir ve sizi bulur. Gece 2’de 3’te de olsa, hiç üşenmeden sağlam bir sofra kurarım kendime. Böyle anlarda muhtemelen enerjim de yüksek olur. O kafayla yazdığım yazıların, okuyanlara da benzer bir keyif halini vermesini istediğim için o geceyi özenle dizayn ederim ve gece sessizliğinde gelen rakı, bu noktada iyicil bir dosta dönüşür. Fakat genel intibanın aksine, sık alkol tüketen biri değilim ben. Rakının verdiği o ince keyif halini göz ardı edecek olursam, diyebilirim ki herhangi bir madde tüketmeksizin “kafası güzel” olmayı daha çok seviyorum. İnsan zihninin, her şeyi evirip çevirmeye yetecek denli güçlü olduğu kanaatindeyim ama zihninize iyi gelebileceğini düşündüğünüz birkaç yudumun da zararı olduğuna inanmam. Varsa da, yolda yürürken yuttuğumuz polenler kadar zararı vardır bunun. Yazı yazdığım geceler haricindeyse, alkolü de nadiren, sevdiğim insanlarla, kendimizi karamsar değil ama iyi hissettiğimiz yerlerde ve sıklıkla da açıkhavada tüketiyorum. Çünkü açıkhavada, neredeyse tüm içkiler lıkır lıkır gidiyor ve böyle anlarda içimdeki manzara izlenimcisi uyanıyor. Örneğin çok sevdiğim bir iki dostumlayken bile, her şey rakı içmeye müsaitse bile, ‘rakı içme hali’nde miyiz değil miyiz, enine boyuna bir yoklarız. Çünkü, ortada bir neden yokken “Hadi rakı içelim” demek, “Birer bira devirelim” demeye benzemiyor. Çünkü rakı, sizinle birlikte masaya oturan bir başkası gibi olup çıkıyor; doğruları söylettiren sessiz birine dönüşüyor; böyle bir konuk ağırlamak için kendinizi her zaman da hazır hissetmeyebiliyorsunuz. Bu bağlamda benim için, rakının içinde bir tür canlı molekülü barınıyor diyebilirim. Bu yüzden de belli bir saati yoktur onun ve Platon’un da yazdığı üzere, dostlar, şölene çağrılmadan gelirler. Rakı, siz çağırmadan sizi bulur ve o sizin kolunuza girince de “Hadi rakı içelim” deyiverirsiniz. En çok da, kendinize ve başkalarına karşı dürüstçe bir sevgi ve itiraf hali içinde olduğunuzda.
Rakınızı nasıl içersiniz?
Rakıyı önyargısız içerim. … Rakı nasıl içilmelidir? Aslında buna benzer spesifik konuları konuşmak beni epey cezbeder ama fark ettim ki “rakı içme adabı” denilen şeye kendini fazla kaptıranlar var. “Rakı sek içilir”, “Rakı, sanılanın aksine balıkla asla tüketilmez” ya da “Rakıya buz konulmaz” gibi cümleler duyduğumu hatırlıyorum. Ben bir insanın kendisi için öznel genellemelerde bulunmasını anlarım ama başkalarının genellemeleri sizi kapsayan ve sınırlayan hallere dönüştüklerinde o genellemelere uyasınız gelmiyor. Rakıyı ayranla, şalgamla tüketeni var; buzlu içeni var buzsuz içeni var, suyla karıştıranı var, sek içeni var; tek içeni var, duble içeni var. Yani var oğlu var. Kim nasıl seviyorsa öyle içsin rakısını. Yaklaşık 1 saat bu konuşulmuştu. Hiçbirine de katılmamakla birlikte, “rakı adabı milliyetçiliği”nden yana değilim. Zaten rakı da, ezber bozdurmasıyla mühimdir benim için. Gün gelir bir avuç yeşil papaz erikle yapayalnızken içersiniz onu, gün gelir birkaç Türk ve Yunan dostla, Kavafis’ten, Kazancakis’ten, Homeros’tan dem vururken, Girit mezeleriyle, Ayvalık zeytinyağlılarıyla ve İzmir yeşillikleriyle donatılmış çok, çok güzel bir sofrada. Bu yüzden, rakının milliyeti de olmaz. Rakı bir Türk içkisi de değildir haliyle; rakı, milliyetsiz masaların içkisidir; zeytin, iğde ya da sakız ağaçlarının altında ne de güzel olur. Kafalara da defneden, zeytinden ya da papatyadan taçlar nasıl da yakışır. Rakıyı nasıl içerim sorusuna da şöyle yanıt vermek isterim bu yüzden: Rakıyı ezbere içmem. Çünkü rakı da Ege rüzgârı gibidir; düzen bozmayı bir hayli sever.
Hangi ortamda rakı içmeyi tercih edersiniz?
Mümkünse suyun içine konulmuş, beyaz ya da turkuaz renkli ahşap sandalye ve masalarda ve çıplak ayaklar suya değmekteyken. Ama o masalarda muhakkak çiçek de olsun. Canlı, toprağında. Daha da spesifik bir şey söylemek gerekirse, herhangi bir adanın genellikle “arka tarafı” diye tabir ettiğimiz, yerleşimden uzak kuytu kıyıları özel ilgi alanımda diyebilirim. … Ama bu konuda daha fazla konuşarak kötü örnek olmak istemem. Yine de birinci tercihim Kaz Dağları’nın ve Edremit Körfezi’nin havasının ulaştığı Kuzey Ege kıyılarındaki küçük meyhanelerdir; olmadı, üç beş kişilik bir sandalda da pek güzel olur bu.
Hiç tatmamış birine rakıyı nasıl tarif edersiniz?
İlk tattığında bünyende züccaciyeye dalmış bir fil etkisi yaratıyor, sonrasındaysa yattığı yerden kalkmak bilmeyen bir aslan yavrusuna dönüşüyor.
Ozan Önen
Şub 23
Dönüş
Şub 23
Alem, gam hikayeni anlatmasıyla bir efsane
Alem, gam hikayeni anlatmasıyla bir efsane,
Zincir gibi zülfünün ümidiyle senin,
Nice aşıklar var, hepsi bir deli!
Dudağından bir nükte, bir şeker parçası!
Küpünden bir damla, bir kadeh!
Senin güneş yüzünün aydınlığı karşısında,
Feleğin güneşi sanki küçük bir kelebek!
Neden kapatıyorsun yüzünü benden ey nazlı,
Yoksa bu miskin bir yabancıdan da mı değersiz?!
Senin yerin değil bu gönül, ancak ne yapayım,
Dünyada benim tek bu viranem var işte.
Devlet ve talih dostumuz olsaydı bizim,
Kendi vatanımızda yaşardık biz.
Feleğin çarkı dönseydi bizim arzumuzca,
Başkalarının şehrinde ne işimiz olurdu bizim.
Yazık bu zamanda bir tek dost yok,
İnsanlar içinde hiç sevindiren yok,
Bu zamanda gamsız olan,
Ya insan değil, ya bu dünyayla bağı yok.
Alçağız toprak gibi, yücelik işte bu,
Sarhoşuz aşk ile, akıllılık işte bu,
Bütün bu dertlerle adını anmayız dermanın,
Doğrusu, gerçek dertlilik işte bu.
Ne oturuyorsun Efzel, dostlar gitti,
Yaya kaldın sen, atlılar gitti,
Bahçede kim kaldı karga ve çaylak dışında,
Gümüş tenliler, güzel yüzlüler gitti.
Bilmediğin kadehi, ey gönül yudumlama,
Yaptığın kötülükleri unutma,
Ecel aslanı pusuda, dikkat et,
Aslan ormanında tavşan uykusuna dalma.
Yüz şehrin, yüz vilayetin valisi de olsan,
Usta sanatkar da, yetenekli de olsan,
Gerçek aşık da, dosdoğru zahit de olsan,
Birkaç gün geçer, sen de hikaye olursun.
Açılır sana gerçeğin kapıları,
Bağlanma hep bu geçici dünyaya;
Yok olacak bu dünya, öteki dünya sonsuz,
Yokluk kötü, sonsuzluk iyi, o zaman iyiye dön.
Adalet, doğruluk, şefkat ve cömertliğinle,
Kurtar bu kulunu ve işini kolaylaştır onun.
Hak etmedi bu kulun, bu sıkıntıları, bu acıları,
Bu sıkıntılarda boğulan bu garip de hak etmedi.
Şub 23
Yolcu
Haberin var gönül yaramdan sanki ey yolcu,
Yükselen her inilti sinenden bir kıvılcım saçıyor.
Yoksa geçti duvarın üzerinden bu ateşim de,
Döküldü mü gönül eteklerine bir yolcunun?
Yoksa haber mi aldın yalnızlık gamımdan da,
Ağıt yakarsın gam ortağım gibi gece yarısı?
Yoksa aşk gülşeninden mi geldin ey sarhoş bülbül,
Yok böyle can yakan inilti hiçbir insanda?
Benim ahımdan eğer böyle perişan olduysan,
Neden yok dilberimde bu ahtan bir eser?
Söyle gönlünü kaptırmış gece yolcusu neden yok huzurun?
Kimin yolunda böyle siperlerdesin gece yarısı?
Sen ey güzel sesli kuş tutsaksın benim gibi,
Ağlıyorsun, yorgunsun, perişansın bak kolun kanadın yok.
Geçiyor senin de gecen feryad ve figanla,
Sen de arzusundasın, ötsün diye bülbülün.
Doldurdun sırları içine de yoksa ondan mı böyle feryadın
Ondan mı haykırırsın gamını her köşede her mecliste?
Yavaş geç biraz nolur, ey gece yolcusu bu mahalleden
Merhemi çünkü nağmelerin bir ciğer yarasının
Gecenin sessizliğinde, kendi karanlığında ve yalnızlık çölünde
Rahat tut gönlünü korkma hiç tehlikeden
Duvar ve kapı değil yolda gördüğün her şey
Ne gören gözler var bak duvarlar arkasında
Yoldaşın bir gönül var bak burda söyler aynı nağmeyi
Sade feryat, inilti yok ki başka hüneri
Anlat seni hikayemi gamımın bu iniltili nağmelerinle
Menzilinden geçersen sen eğer sevgilinin
Sor ona: “ey uykulara dalan, bu gece yarısı kim
Hatırlayarak seni kapatmış uykunun yollarını yaşlı gözlerle”?
Sor: “Ey uykulara dalan, öldürdü beni gam, anla Allah aşkına
Yok senin aşkından başka benim bir günahım”
Pervin-i Bamdad
Şub 23
Hangi El İle?
Seviyorum onu…
Tohumun ışığı sevdiği gibi
Tarlanın rüzgarı sevdiği gibi
Kayığın dalgayı sevdiği gibi
Kuşun yüksekleri sevdiği gibi
Seviyorum onu…
Aşk ne ile
Ebedileştirilebilir?
Hangi öpücükle, hangi dudakla?
Ne zaman, Hangi gecede?
Yok olup giden ben gibi…
Günler gibi…
Mevsimler gibi…
Yuvalar gibi…
Evlerin damındaki karlar gibi…
O da sonunda
Gölgeler arasında toz olacaktır
Eski bir fotoğraf gibi
Yırtılıp kaybolacaktır
Hangi el ile
Aşk ebedileştirilebilir?
Hangi elle?
Şub 23
Bitişik Nizam
odalarda bunca eşya
tanrım nasıl da yoruyorlar evleri
yer kalmadı oturup göz göze gelmeye
hatta yalnızlığı bile
sözgelimi sandalyenin arkasında yorgun bir ova
tozdan yapılmış biblolar
yüz yıldır bakıyorlar oraya
sırtımı deliyor bir alçı kedinin köşeli gözleri
oradan süzüle küçüle bir fil kafilesi
iniyor konsolun üzerindeki tahta dağlara
beni bir kireç kuyusundan baş aşağı sarkıtarak
iniyor uzun geçmişime terli bir mızrak
evlerde bunca eşya
tanrım
kalbime saldığın çıkrık
orda bir şey bulmasın senden başka
Atakan Yavuz
Şub 23
Birini sevsem dimek lâzım gelür nâ-çâr şi’r
Kim bakardı kalbi sâfi olmasa âyîneye
Sûrete gelmezdi ger olmasa ma’nîdâr şi’r
Birini sevsem dimek lâzım gelür nâ-çâr şi’r
Halüme vâkıf olurdı okusa dildâr şi’r
Söyledeni gör beğüm söyleyeni ko dedi
Şub 23
ahmet ağbi
ahmet ağbi, işe rakı karışınca uyuyor yollar, sohbetler
bir mektup, hasretlik sözler,
yanında promosyonu yalvar yakar
sesimiz de uzuyor ne olacak bu hâlimiz diye başlayıp
uzayan zafer günlerimiz git git yaklaşmıyor
ne zaman yeneceğiz,
ne zaman göğe duracak başımız bilmem…
ahmet ağbi, zaman kavramı silinen bir resim gibi buğulu camlarda
yaptığımız resimler gözyaşına bata çıka hayatın albümünde.
içelim Ahmet ağbi,
hayat bize gülmedi,
Yılmaz Güney’in filmleri gibiyiz…
işimize rakı karışsın, madem zafer şarkımız yok,
ıslığımız var yine de…
bir mızıka sesi, saçak altlarına çekilen yalnızlığımıza apolet …
ah yıkılsın omuzların yıldızı,
üniformalı bakış, postalın sesi,
yine de sen kesme sakalını,
iki karış önce yürü benden, ağbisin ya…
ah uzayacaksa sohbetler rakının gölgesinde uzasın…
Rahmi Emeç










