Tik Tak

Ne kadar aradıysam
suyunda bulamadım tak’ları
zaman denilen kuyunun
yüzümde bu yüzden
yalnızca tik’lerini taşırım
çocukluğumun

Yarısını tuttum
çocuk doktoru
olmamı isteyen anneme
hasta yatağında verdiğim sözün
doktor olamadım ama
çocuk kaldım

İki çocuk
rahatlıkla oturduğumuz
kapının eşiğine
kendi başıma zor sığıyorum bugün
büyüdükçe insan
yalnız mı kalıyor ne ?

Sunay Akın

doktor+olamad%C4%B1m+cocuk+kaldim Tik Tak

Ayrılık Feryadı

Saki! Böyle dön böyle dön
Yüzünü dön bana kadehle dön

Benim gibi müşteri az meyhanede
Çoğu zaman kaygısızlar, neşe ve sefa içinde

Mey haramdır duyarsız olana gamsıza
Gamsızın sarhoşluğu neden yapışsın yakamıza?

Bu şarap acıdır kaygının dermanıdır
Haram olsun o kimseye ki derdi azdır

Bu şarap kırmızıdır dertsiz için değildir
Haram olsun o kimseye ki yüzü solgun değildir

Kimisi için mey hançer yarasıdır
Niçin tatsın da zorba yaralansın?

Kimisi için mey – ki derdine ilaçtır
Gamsızın biri içtiğinde zorbalıktır

Kimisi için mey: dağlanmışsa eğer yüreği
Niçin içmesin o tatların en yücesini?

O kimse ki kimsesiz değilse ama evi harap
Yılan zehirine döner onda bade ile şarap!

O kimse ki tatmadıysa yaşam derdini
O kimse ki görmediyse acıyı elemi

O kimse ki hedefi olmadıysa kaygı oklarının
Çökmediyse omuzları feleğin yükünü taşımaktan

O kimse ki hissetmediyse zorbalığı
Yaralanmadıysa zorbanın jiletiyle

O kimse ki görmediyse geldiğini düşmanın
Takılmadıysa kölelik halkası boynuna

O kimse ki henüz sefil perişan bir halde
Böylesine yemediyse zamanın sillesini

O kimse ki öğütmediyse onu zamanın değirmeni
O kimse ki “yükselmediyse göğe çığlığı”

O kimse ki çekmediyse sevdiklerinin hasretini
Görmediyse henüz düşmanlarının belasını

Biraz olsun bahtsızlık yapışmadıysa yakasına
Tüm kapılar kapanmadıysa suratına

O kimse ki içip sızıyorsa bir gölgede
Evini terk ediyorsa keyif için gece

Niçin gelip daraltsın meyhaneyi?!
Zevk ü sefa için mekan çok…

Hêmin
Çeviren: Osman Mehmed

g%25C3%25BCvercin Ayrılık Feryadı

Yalnızlık

Yürüyorum
Gözlerim taş be taş
Ölçüyor yeri

Boynu bükük
Yetim bir çocuk
Sessiz sokaklarda
Soluğunu arıyorum annemin

Kimse yok
Hiçbir ses yok
Kalbimin sesinden
Başka

Uykusuzluğun karanlığında
Renkli rüyaların mutluluğunu
Benden çalıyor
Sıcaklığını arıyorum
Ama her zaman
Soğuğa bulanıyorum

Harfler kaçıyor benden
Ve perişanlığım elinden
Günlerim
Toza dönüşüyor

Jana Seyda
Kürtçe’den çeviren: Metin Aksoy

yaganyagmurgifi Yalnızlık

Ömrüm Yolunda Tükendi

Aşkının yolunda ömrüm tükendi ey her halden anlayan sevgili
İnleyiş ve ahlarım, zaman, aylar ve yıllarım hasretinle geçeli

Çoktan sana helaldır kanımı istiyorsan eğer
Aşk elinden deli divaneyim bende alal ve olgunluk ne gezer

Sen kalbimdeki düş, cesedimdeki ruh
Virane etti gönlümün mülkünü, gam ordusundan bir güruh

Aşk evinde tutsağım imdadıma sen derman
O Tatar’lar aklımı, dinimi, mal ve mülkümü ettiler talan

Çoğaldı dertlerim, acılarım tarifsiz, el aleme dağıldı sırlarım
Kerbela şehitleri dengi hasret kadehinin susamışlığıyım.

Sende mi divanesin dağlanmış gönlüm misali
Yeniden naz etti bana ceylan gözlü sevgili

Hasretinle yaşıyorum habersizsin ey sevgili
Ayrılıktan, halimden her dem bihabersin

Ahvalimi canana arz eyledim canu gönülden
Biganesin arzularım ve halimden, aşk çeşmesi bülbülünden

Acep var mı yardan yana bir kısmetim ve nasibim
Kapında bekleyen çaresizim, deli divane bir garibim

Xanî’nin illetinin dermanı kavuşmaktır ey Tabibim!
Derdim çok kime yanam senden gayri yok Habibim.

Ehmedê Xanî

gulten+akin Ömrüm Yolunda Tükendi

Özür

Ey yurdumun yağmuru!
Ölürsem eğer
Bu yaban ellerde
Dönemezsem bir daha
Ağlamayasam yanında…
Bağışla!

Ey yurdumun kâkülü sarı kır çiçeği!
Ölürsem eğer
Bu yaban ellerde
Dönemesem son bir kez
Eğilemesem ayaklarının dibinde…
Bağışla!

Ey hüzünlü sevgilim!
Ölürsem eğer bu yaban ellerde
Dönemesem son bir defa
Öpemesem seni…
Bağışla
Bağışla beni
Öldürülmüş ulusumun bedenine akan
Ey gözyaşı seli!

Ferhad Pîrbal
Çeviren: Osman Mehmed

bagisla Özür

Yalnızlık

   Eskiden arkadaşlarım, gönüldeşlerim vardı, arardım onları, bir gün görmesem edemezdim, özlerdim. Şimdi aylar geçiyor, ne onlar beni arıyor, ne de ben onları…
    Konuşmak, ne üzerine konuşacağım? Tükettim bütün konuşacaklarımı. Ne söyleyeceğim kaldı, ne de öğrenmek istediğim. Şimdi düşünüyorum da anlıyorum: Oldum bittim çok değilmiş benim konuşacağım nenler: Üç dört konu, hepsi de o. Kim bilir ne türlü sıkmışımdır eskiden konuştuklarımı. Beni ilk gören, benimle ilk konuşan, benim bir değerim olduğunu, birçok nenler bildiğimi sanabilir: Dağarcığımda ne varsa hepsini önüne dökerim de onun için. Bir daha görüşüşümüzde gene onları açar, gene onları söylerim. Karşımdaki de çabucak anlar aldandığını, bir daha aramaz olur beni.  Kapanıyorum evime, yatağıma uyanıp okumak istiyorum. Okumadığım nice betikler var, alıp alıp yığmışım. Kendime çok okuyan bir kişi süsü vermek için. Baskalarını da, kendimi de kandırmak için, başkalarından çok kendimi…
    “Yalnızlık” dedim buna, iç yalnızlığı. Arkadaşların, gönüldeşlerin de, betiklerin de giremediği bir iç yalnızlığı. İlgisizlik… Buna, yaşlılık, kocamışlık demek daha doğru olur.
Perşembe, 14 Haziran 1956
Nurullah Ataç / Günce 

blogger-image-701872574 Yalnızlık

Şairlerin Vasiyetleri

Vasiyet nedir?

Sözlük anlamına bakarsak: “Kişinin ölümünden sonra istediği şeyler” tanımı karşımıza çıkar. Hukuki olarak da hemen hemen aynısı kullanılır ama, dikkat çeken bir ayrıntı vardır ki o da ‘vasiyetname ehliyeti’dir. Bu ehliyetten kasıt da 15 yaşını doldurmuş olmak ve temyiz kudretine sahip olmaktır.

‘Miras Dediğin Böyle Olur’ başlıklı bir gazete kupürü hatırlıyorum. İngiltere’de Terry Oxley adındaki bir çiftçi ölüm döşeğinde iken avukatını çağırarak vasiyetini yazdırır. Yıllardır yaşadığı kasabanın Kraliyet Eski Muharipler Kulübü’nde, doktorların karşı çıkmasına karşılık her gün 4 litre bira içen çiftçinin bıraktığı vasiyete göre kulüp barmeni, Terry’nin arkadaşlarına her hafta toplam 35 bardak bira verecektir. Ölümünden sonra meyhane arkadaşlarının ‘ruhuna’ bira içmeleri için bıraktığı 30 bin sterlin ile 571 gün bira içecek olan arkadaşları bu vasiyeti eminim ki zevkle yerine getirmişlerdir.

Ya şairler, şairlerin vasiyetleri nasıldır diye hiç düşündünüz mü? Bunları ikiye ayırmak mümkün. Birinci grupta unutulmak istemeyenler, ikinci grupta da son derece ilginç vasiyetlerini şiirleştirenler var.

Behçet Necatigil, Ölümden Sonra şiirinde:

Bu benim yazdıklarım
Kendi halim mi sade
Yaşadığım çevreden
Bir ses kalsın istedim
Şu koskoca dünyada

derken, Turan Dursun, Ölürsem şiirinde:

……

Ben de ölürsem eğer,
Ey “aydın cemaat”!
Lütfen öldürme beni!
Lütfen!

Aşık Veysel:

Ben giderim adım kalır
Dostlar beni hatırlasın

demekteler. Günümüz şairlerinden de unutulmayı istemeyenler var. Fatin Hazinedar Acemi şiirinde:

…….

Yalnız bırakıp da
İkinci kez öldürmeyin beni
Mezarıma sadece menekşe dikin
O toprağa alışkın
Bense acemi.

Sezer Özşen, Anıltı şiirinde:

……..

Gün gelip yuvarlanırsam
Tepeden aşağı
Adım böyle bir şiirde anılsın

mısralarıyla unutulmama isteklerini şiire getirmişlerdir. Peki ya diğerleri:

Örtmeyin mezarımı
Yıldızları seyretmeye
Doyamadım ömrümce

diyen Ertan Adalı’nın;

Doktor istemem annem gelsin
Yataklar denize atılsın
Çocuklar çember çevirsin
Ölürken böyle istiyorum

diyen Sezai Karakoç’un;

Ölürsem eğer
açık koyun balkonu
çocuk portakal yese
görürdüm balkonumdan.
Orakçı ekin biçse
duyardım balkonumdan
………..

diyen Lorca’nın yanı sıra çok daha ilginç vasiyetler de vardır. Ömer Hayyam:

Kaderin elinde boynum kıldan ince
Tüysüz kuşa dönerim ecel gelince
Yine de toprağımdan desti yapın siz
Dirilirim içine şarap dökülünce

Aziz Nesin:

Ölünce yaşamalıyım
Defne yapraklarında
Sakın ola ki silahlarda değil.

Sunay Akın:

…..

Hayırsız oğluyum babamın
bir parka
dikilirse bir gün şairlerin heykelleri
benim yerim boş kalsın
ve payıma
hayırsız ada açıklarına
bir şamandıra bırakın

Wolfgang Borchert:

Ben ölünce
Hiç değilse
Bir fener olsam
Solgun gecelerini
Aydınlıklara boğsam

Bir diğer şiirinde yine Lorca
Ölürsem bir gün
beni gitarımla gömün
altına kumun

….
Ölürsem bir gün
beni bir fırıldağa gömün
gömün de görün.

Dikkat ederseniz bu şiirlerin ortak bir özelliği var. Bu şiirlerdeki vasiyetlerin hiçbiri gerçekleşmemiştir. Daha doğrusu gerçekleşemeyecektir. İşte bu tip vasiyetlerden biri daha; Piraye’nin kendisine yazdığı bir mektubu ‘mısra ve kafiyeleştirip’ şiirleştiren Nazım Hikmet; şu açıklamayı da ekler: “Senin yüreğini çalmışım karıcığım şiirlerini de aşırmağa hakkım var.” Bu şiirdeki vasiyette de Piraye öldükten sonra yakılıp, külleriyle bir kavanozda, Nazım’ın odasındaki ocak üzerinde olmayı istiyor ve ekliyor:

Fedakarlığımı anlıyorsun
Vazgeçtim çiçek olmaktan
Senin yanında kalabilmek için

Ama Piraye’nin bir de şartı var, ölünce Nazım’ın da yanına gelmesini istiyor. Nazım’ın vasiyeti olan, Anadolu’da bir köy mezarlığındaki çınar dibinde yatma isteğinin gerçekleşmemesi gibi bu da gerçekleşmemiştir.

Şimdi soracaksınız; “vasiyeti gerçekleşen şair yok mu?” diye. Var elbette ki ama, siz benim var dememe pek sevinmeyin.

Vasiyetlerden, mezarlardan iğrenirim;
Ummam tek göz yaşı bile bu dünyadan ben,

diyen Baudelaire şunu ekliyor:

Cesedimin üzerinde keyifle gezinin.

Ne dersiniz, gerçekleşmemiş midir? Dilerseniz bir de Orhan Seyfi Orhon’un gerçekleştiğini iddia ettiğim vasiyetini okuyun:

Dostlarım anmayın adımı!
Siliniz gönülden eski yadımı!
Kırınız sonuncu itimadımı,
Ölünce bir kez daha beni aldatın!

Ya Cahit Sıtkı Tarancı, O da vasiyeti gerçekleşen şairlerden:

……

Gün gelince biz değil miyiz ölen?
Cenazemiz yerde kalmasın dostlar!

Eh, karga-tulumba, bir şekilde kaldırıldığımıza göre bunu da gerçekleşmiş sayabiliriz. İşi biraz ciddiye alırsak, vasiyeti gerçekleşen şairlerimiz de var elbet. Örneğin, Cemal Süreya. Şairin 16 Dize adlı şiirinde belirttiği,

Gömmeden önce biraz gezdirin beni

şeklindeki vasiyeti, Sunay Akın tarafından gerçekleştirilmiş ve İstanbul içerisinde, mezarlığa götürülmeden önce biraz dolaştırılmıştır.

Bir diğer vasiyeti gerçekleşen şair de Şair Eşref’tir. O’nun vasiyeti de:

Kabrimi kimse ziyaret etmesin Allah için,
Gelmesin reddeylerim billahi öz kardaşımı
Gözlerini ebna-yi ademden ol rütbe yıldı kim,
İstemem ben fatiha, tek çalmasınlar taşımı!

şeklindedir. İster inanın, ister inanmayın 1912 yılında ölen Şair Eşref’in mezar taşı, 1928 yılında çalınır. Eh, bunu da gerçekleşen bir kehanet olarak algılayabiliriz.

Bunca vasiyeti yazmamızın nedeni şair Orhan Veli’nin vasiyetidir. Ölümünün ardından Sabahattin Eyuboğlu’nun Mahmut Dikerdem’e yazdığı mektupta şunlar yazılıdır: “Yarın O’nu nereye, nasıl gömeceğimizi bilmiyoruz. Ailesi bize bıraktı. Rumelihisarı’na karar verdik.

Urumelihisarı’na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

Hastanenin imamı benim Trabzon’dan sınıf arkadaşım çıktı. Bu sayede işler kolaylaştı. Dora (Erol Güney’in eşi) ve Mualla (S. Eyuboğlu’nun kardeşi) içerde ağlıyorlar. Yaprak adına güzel bir çelenk hazırlandı.”

Yani Orhan Veli’nin bu mısraları vasiyet kabul edilmiştir.

Bunca usta şairin arasından biraz yüzsüzlük biraz da torpil yaparak, kendi vasiyetimle bu yazıyı bitirelim:

Öldüğümde
İllaki bir mezar taşım olacaksa
Şu yazılsın isterim üzerinde
“Merhaba ölüm
Ölü’me merhaba!”

Kaynak: http://www.orhanveli.net/kaniksadigimbiri/sairlerinvasiyetleri.html

Ufuklar Şairlerin Vasiyetleri

Nen Var Kardeşim

bir salkım üzüm bir bardak şaraba
ne kadar benzerse
bir nefes tütün bir demet yaprağa
ne kadar benzerse
nen var canım kardeşim?
her nefeste biraz daha buğulanıyor cam
hep bir buzlu camın arkasından
bakıyormuşsun gibi geliyor yüzüme
çıldıracam
iki nokta bir benek gözlerim
erimiş uzanmış dökülmüş ellerim
nen var canım kardeşim?

hay camına camekanına büyüsüne buğusuna aldıranın
kırmak mı dedin
kırmayanın..

Bedri Rahmi Eyüboğlu
g+-vercin+gerdanl%C2%A6-g%C2%A6- Nen Var Kardeşim

Kan

Çıt yok koskoca ovada

Yapayalnız üzümler tütünler 
Bağ evine vermiş sırtını 
Kurtuluş savaşından bir efe 
Görmüyorum ama sesini duyuyorum 
Yaralı sazı elinde 
Toprağa sızıyor kan 
Manisada Aydında 
Gelinler güveyler analar 
Üzüm kurutur güneşte 
Karanlıkta tütün kırar 
Toprağa sızıyor kan 
Güneş çıkınca kuruyacak 
Zaman ne çabuk geçer 
Hayat göz açıp kapamak 
Toprağa sızıyor kan

Sabri Altınel

Nerelisin+ye%C2%A6%C5%9Fenim+H+-z+-nl+-y+-m+day%C2%A6- Kan

Mesel

Sâdîye benzeti

Bir yerde yürüyordum ayağımın altında var sanıyordum o yer
Tatlı ince kusursuz ve kille kıyaslanmaz
Kuma karşıt ve suya hasım
Kendinde taş bilmeyen şiir diline benzer
Ayağım hiç bir otu çiğnemiyordu yine de bir koku geliyordu ardınca

Bir dize gibiydi ölçüsüz uyaksız
Öyle gizemliydi ki bir çiçek iç çekişi yayıyordu duruşunda
Elimle dokundum ayağımdaki bu güzelim toprağa
Kaçtı parmaklarımdan uzun süre kuytuda bırakılmış bir şarap gibi

Bellekle okşanan bir anı gibi
Vücudu hafifliğiyle doldurup dudağı geçmeyen bir şarkı
Karları birdenbire unutamayan bahar
Bölüştürülen mutluluk günün bütün saatlerinde
Çeşmede güvercinlerin içtiği inciler doğusu gibi

Kokusunu getirdi parmak uçlarım bana, bilemedim ben
Burcuları adlandırmak üzere yetişmedi burnum daha çocukluktan

Amber mi tripoli mi lantan mı kaad-ı hindî mi *
Hangi somakileşmiş günlük hangi taşıllaşmış eğrelti miski
Adını söyle bana ey burcu burçu toprak ey ateş pelesengi ey kadın külü

Dilimde gece tadı rüzgâr biberi
Söyle bana ağır kızıl şeker adını

Ve toprak dedi bana, o yabansı toprak ağzıyle
Toprak dudaklarından seven dudaklarıma benim
Eh tanımazsın ya sen beni insan ben aynıyım yine de
Çocukken oynadığın toprakla aynı ağır toprak
Savaşlarda saklayan seni kapkalın bekleyen seni
Kollarına son uykun için ne az bulunur ne de
Değerli toprak

Sadece sadece gençliğimde bir ilgim oldu
Kökleriyle uzantılarıyla ararken varlığımda
İçime getirdiği günşle rengini çürüntüsünü taçyapraklarının

Gülle güldür işte o
Beni böyle ta derinden sarıp susatan
Sen beni ellerine ağzına alan nankör peki ya nasıl
Nankör âşık nasıl tanımadın gülü sen

Sana ayrı bir toprak vereni hem de

Benim o toprak
Düşün o dinç ayağıyla o çıplak parmaklı
Çiğneyişiyle öz malı adımıyla bastığı toprak
Yağmurların boş yere yıkadığı
Bitkilerle böcek1erin her türüne
Uzak dişilere tutkun ağaç tohumlarına karışmış toprak
Bu çürümüş kertenkele kokan
Bu ten yıkıntılarının gizlerini toz içinde saklayan toprak
Bu çürük üzümler ve mercan toprağı
Gazel sürülerinin geçtiği gölgeye çağrı toprağı
İlençli açlıklar ateş basmalar toprağı
Bu testiyle sıvanın komşuluk ettiği mor ve yeşil döküntüler dolgusu
Bu tüyle pençeler gözler ufalanması
En sonu bu çığlık ve irkilme tozu bu sülünler ve meyveler sungusu

Toz haline gelmiş mezar tadı bu
Bu güneş gecesi

Ben olan toprak en sonu

Yaban toprağı çukur toprak; çılgın toprak.
Yararsız otlar kuru kütükler
Uyuyan taneler yitik fideler kopuk dışkanatlar taşıyıcısı
Tehlikeli, toprağı vaktinden önce çatlayan tohumun
Ve donduran göz aşısını kalem aşısını
Irmakların karnı gibi ekşice toprak
Havası bozuk toprak vaktinde önce döllenmiş
Hâlâ sabırsız toprak
Her geçenin her boranın oynaşı toprak
Anlaşılmazlık ve piçlik toprağı
Kış ve sömüren yaz kırması toprak
Ansızın içerine gömülür bıçak ve işler sende
Çevirir çizer seni dürter üzer seni ve işte
Otundan ayıklanmış güçten kesilmiş sürgü çekilmiş olan
Yeni toprak uyan toprak
Bu mis kokulu ekime sunulmuş toprak burun gibi burcuya

En sonu ben olduğu toprak
Sun kendine gül olanı

Aragon

louis+aragon Mesel